İslamcılar: Dinin tekelinden vatanseverliğin tekeline

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

İslamcılar: Dinin tekelinden vatanseverliğin tekeline

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

İyad el-Anber

Arap ülkelerinde muhalefetten iktidara geçişlere tanık olan siyasal İslam deneyimindeki tarihsel dönem boyunca İslamcıların dönüşümleri, pragmatist filozofllardan bile daha pragmatikti. Bu nedenle kendilerini dinin ve din hukukunun koruyucusu olarak sunarak siyasi alana katıldılar. Demokrasiyi, halkın egemenliğini savunduğu için Allah'ın egemenliği ilkesine aykırı olarak ilan ettiler. Ancak hızla demokrasiyi talep etmeye başladılar!

Arap ülkelerindeki İslamcı siyasi partiler ile demokrasi arasında sadece seçimler açısından bir ilişki vardır. İslamcılar 1990'lardan bu yana demokrasi ile pragmatik bir şekilde ilgileniyorlar. Sadece seçimlere inanıyorlar. Haklar ve özgürlüklerle ilgili diğer ilke ve temeller ise tartışma ve anlaşmazlık konusu, bazıları tamamen reddediliyor. Seçimlere yönelik tutum, 1960'larda aynı değildi. Çünkü o zamanlar sokaktaki varlığı siyasi, düşünsel ve kültürel arenada baskın olan ideolojilerin varlığına denk değildi veya onunla rekabet edemiyordu.

Bu nedenle, demokrasi mücadelesi ile siyasal İslamcı partiler ve akımlar arasında bir bağlantı yoktur. İslamcılar, teori ve siyasi söylem düzeyinde bile demokrasiyi benimsemediler ve seçimlere inanmadılar. Lübnanlı düşünür Rıdvan es-Seyyid'in özetlediği gibi; İslamcıların itikadi söylemleri iki konuya odaklanıyor: Birincisi, şeriat (ümmet değil) devlet ve toplumda meşruiyetin temelidir. İkincisi, dinî değerleri korumak için devlet gereklidir ve temel dini görevi şeriatı uygulamaktır. Bu nedenle, demokrasi hakkında şunları söylüyor ve yazıyorlardı:

Genel halkın hükmünü, sandıkta Allah'ın hükmüne nasıl tercih edelim? ... Batı demokrasilerinde olduğu gibi egemenlik halka ait olduğunu kim söyledi, bilakis o Allah'a aittir.

Daha sonra demokrasiye yönelik tutumları, entelektüel inceleme ve yenilenme değil, çıkar gerekliliklerine dayalı olarak değişti. Arap devrimleri gerçekleştiğinde bile dalgalanmaları devam etti ve demokrasiye yönelik tutumları değişikliğe uğradı.

sxcd
Irak İslam Partisi'nin Bakuba'da düzenlediği gösteri. (AFP)

Ancak bugün, özellikle Irak'taki İslami siyasi deneyiminde, İslami bir siyasi söylemden geçiş başladı. Bu söylem, önceki diktatörlük rejimine muhalefetini desteklemek için dini metinleri ve tarihi pozisyonları kullanıyordu. Şimdi bu söylem, iktidara gelmesine ve orada kalmasına katkıda bulunduğu sürece demokrasiyle çelişmiyor! Irak'taki İslamcılar, siyasi dillerinde ‘kamu yararı’ kavramını kaldırmaya başladılar. Bunun yerine, ‘mezhepsel bileşenin hakkı’ kavramını yerleştirdiler ve ulusal bileşen grupları da onlarla aynı fikirde oldu. Ancak İslamcıların söylemi, takipçileri ve destekçileri için kışkırtma, seferberlik ve toplanma amacı olan bir söylemdir. Bu söylem, duyguları ve vicdanı, haksızlık ve mahrumiyet duygularını hedef alan sözlü retorikle yapılır.

Siyasetin en önemli ilkelerinden biri, kamu yararını sağlamak için görevlerini yerine getirerek meşruiyetini kazanmasıdır. Ancak siyasal İslam'ın bu ilkeyle hiçbir ilgisi olmadığını görüyoruz. Aksine, meşruiyetlerinin, önceki rejime muhalefetteki siyasi çalışmalarından, hükümette bir pozisyona sahip olmalarından (dini bir görev olarak), ailesel sembolizmlerinden veya dini bir unvanlarından kaynaklandığına inanıyorlar. Bu nedenle, hesap verebilirlik ve sorumluluğa tabi değiller ve toplumun vekaletini taşıdıklarını ve çıkarlarını temsil ettiklerini düşünüyorlar!

Demokrasi mücadelesi ile siyasal İslam'ın parti ve hareketleri arasında hiçbir bağlantı yoktur. İslamcılar teori ve siyasi söylem düzeyinde dahi demokrasiyi benimsemediler ve seçimlere inanmadılar.

Siyasal İslam liderlerinin söylemleri siyaseti, televizyon programlarında, medya açıklamalarında ve seçim dönemlerinde haykırdıkları sloganları ve ‘ilkeleri’ ile çelişen eylemlerini haklı çıkarma sanatı olarak özetler. Bu nedenle, aşırı sağdan en sola dönüşlerini ve reddetme, suçlama, yabancılara hizmet etme ve iradelerini yerine getirme suçlamalarını, ihanetle suçladıkları rakiplerinin eylemlerini uygulamaya kadar olan çelişkili tutumlarını görürsünüz!

Kendi çıkarlarını gerçekleştirme kriteri bile pozisyonları ve gerekçeleri değerlendirmede anlaşmaya varılmamış bir kriterdir. Onlar için hak ve meşru olan, rakipleri için geçersiz ve gayri meşrudur. Bu nedenle, doğal olarak, yabancı bir güçle anlaşmaya vardıkları için rakiplerini yabancılara hizmet etmekle suçlarlar. Bu yabancı güç, kendi çıkarlarına aykırı bir gündemi olan ve ulusal çıkarlara aykırı olan bir güç olabilir. Rakiplerini terörizmle ve terör gruplarıyla iş birliği yapmakla suçlarlar. Ancak, bu suçlamalar, rakip liderler arasında siyasi bir anlaşmaya varıldığı takdirde unutulur ve rafa kaldırılır. Bu düşmanlıktan dostluğa ve ittifaka doğru yaşanan değişimi sorduğunuzda cevap hazırdır: Bu siyasettir!

Siyasal İslam'ın liderlerinin konumlarına göre yargılanabileceği bir standart yoktur. Bazen ideolojik veya itikadi ilkeler hakkında konuşurlar, bazen de kamu yararı ilkesinden bahsederler. Ancak, eylemleri ideolojik iddialarını veya aslında özel çıkarları olan kamu yararı ilkesini ihlal etmekten çekinmezler. Pozisyonlarındaki dalgalanmaları siyasi gerekçelendirme söylemi, gerçekliği tarihsel deneyimlerin kalıplarına  sokmaya zorlamaya ve bu deneyimlerin sonuçlarını eylem veya siyasi pozisyonu haklı çıkarmak için kullanmaya dayanıyor.

Bazı İslamcılar siyasetten sadece Niccolo Machiavelli'in "Amaç, araçları meşrulaştırır" sözünü anlıyorlar. Görünüşe göre devletin iradesini ve yönetimini bir başka güce veya devlete ipotek ettiğinde, devlete verdiği zarar konusundaki tavsiyelerine önem vermiyorlar. Halkın nefretiyle karşı karşıya kalmalarına neden olabilecek şeylere aldırmadan, tüm güvenlerini korumalara, beton bloklara ve kendilerini korumak için kurdukları yeşil alanlara verenlere yönelttiği eleştiriyi dikkate almıyorlar.

Bize devletler, şahsiyetler ve partiler tarafından yürütülen komplolar ve komplo planları hakkında kafa karıştırıcı açıklamalar yaptılar. Ancak Machiavelli'in, yönetişimin dürüstlüğü ve halkla ilişkilerin güçlendirilmesi yoluyla bu komplolarla nasıl başa çıkılacağına dair yazdıklarını görmezden geliyorlar. Machiavelli şöyle diyor:

Deneyimler, tarih boyunca birçok komplo olduğunu göstermiştir, ancak bunların sadece çok azı başarılı olmuştur. Çünkü bir komplocunun genellikle yönetimden hoşnut olmayanlarla iş birliği yapması gerekir... Komplocuların korku, dehşet ve ceza korkusu içinde olmaları gerekirken, prens, mülkünün büyüklüğü, yasaların gücü, dostların koruması ve devletin dokunulmazlığı ile güçlendirilir. Tüm bu faktörlere halkın desteğini de eklediğimizde, herhangi birinin herhangi bir komploya girişecek kadar cesarete sahip olmasının imkansız hale geleceğini görürüz.

“Bazı İslamcılar, siyasetten sadece Niccolo Machiavelli’in "Amaç, araçları meşrulaştırır" sözünü anlıyorlar. Görünüşe göre, devletin iradesini ve yönetimini bir başka güce veya devlete ipotek ettiğinde, devlete verdiği zarar konusundaki tavsiyelerine önem vermiyorlar.”

İslamcıların, ulusal çıkarın en azından minimum standartlarını belirleyememesi, kimin milliyetçi ve kimin ajan olduğu konusundaki anlaşmazlığa neden oldu. Ajanlık suçlaması, basitçe başka bir ülkenin çıkarlarını kendi ülkesinin çıkarlarının önüne koymak olarak tanımlandığında, açık ve net olabilir. Ancak meseleyi daha da karmaşıklaştıran, ulusal çıkar için çalışan kimsenin olmaması. Bu durumda, ajan, yabancının çıkarlarını gerçekleştirmek için çalışan ve bunu ideolojik ve mezhepsel sloganlar ve başlıklar altında gizleyen kişiler için boş kalır. Bu nedenle, ulusal olmayan başlıkları ve tavırları olan kutlamalara ve figürlere karşı çıkmayan herkesin ajan olarak görülmesi şaşırtıcı değildir.

xs
Ürdün'ün başkenti Amman'da, 29 Mart 2019'da  İslamcıların düzenlediği bir gösteri. (AFP)

Vatana ve vatanseverliğe karşı ihanetin bulaşması ve karşılıklı suçlamalar, 20’inci yüzyılın ortalarından itibaren başlayan ideolojik totaliter söylemlerden kaynaklanıyor. Bu söylemler, kendi pozisyonlarıyla uyumlu olanlara ‘milliyetçi’, onlarla farklı düşünenlere ise ‘yabancının ajanı’ olarak etiketler koyarak toplum üzerinde egemenlik kuruyordu. Bu söylemler hem iktidar hem de toplum düzeyinde siyasi ikiyüzlülüğün artmasına katkıda bulundu. İktidar ve toplum, milliyetçilik sloganları, vatan sevgisi ve onun için ölmeye hazır olmak gibi söylemlerle kamuoyunu manipüle etmeye çalıştı.

Demokrasi çağında, siyasi bir toplumun ulusal kimliği konusunda anlaşmaya varamadığı bir ortamda, milliyetçilik sloganlarının tehlikesi, siyasi muhalifleri karalamak için kullanılmasında yatıyor. Bu sloganlar, dini, mezhepsel veya etnik açıdan farklı olan diğerlerini ihanetle suçlamak için de kullanılabiliyor. Irak'taki milliyetçilik krizi, 20’inci yüzyılın 20'li yıllarında devletin kurulmasından bu yana ideolojilerin Irak milletini inşa etmekteki başarısızlığının doğal bir sonucudur. Milliyetçilik fikri, ideolojik söylemlerin ön plana çıktığı bir ortamda, bu söylemlerin öncülüğünü yaptığı sloganlar karşısında geri plana itildi. Bu durum, Marksist söylemlerin de etkisiyle ortaya çıktı. Marksist söylemler, uluslararasılığı savunmuş ve vatanseverliği, büyük bir devlet olan Sovyetler Birliği'nin liderliğindeki partinin ilkelerine göre yaşayanlar için bir ihanet olarak görmüştür.

İdeolojiler ile milliyetçilik fikri arasındaki kesişim, 1960'lı yıllarında Irak'ta iktidardaki elitler tarafından desteklenen milliyetçi teorinin benimsediği sloganların bir birikiminden kaynaklanıyor. Milliyetçi teorinin sorunu, Arap ulusu hakkında bir kültürel teori olmasından ziyade, ulusal devlet hakkında bir teori olmasında yatıyor. Başka bir deyişle; Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi bu, devlet-ulus hakkında bir teori olmaktan ziyade, ulus ve devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten İslamcı siyasi elitler, ideolojilerin kimlik ve ulusal çıkarların önüne geçmesi nedeniyle, Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. İktidarda ve iktidar kontrolünde baskın olan İslamcılar, bu sıkıntıyı pekiştirdiler. Milli kimlik inşa etmek, onu savunmak ve pekiştirmek yerine, ilk projeleri onu tamamen yok etmek ve bölgesel eksenlerin çıkarlarını, bu eksenlerin mezhepsel projelerini öne çıkarıyor. Bu projeler, bölge ülkelerinin kaderini çatışma eksenlerine bağlamak istiyor, bu ise sadece savaşlar ve yoksulluk üretiyor.

Vatan, sadece sloganlarda ve bayramlarda dile getirilen romantik bir kavram değildir. Vatan ve milliyetçilik, birey ile siyasi sistemi arasındaki gerçek ilişkiyi somutlaştıran kavramlardır. Bu ilişki, haklar ve yükümlülükler sistemiyle düzenlendiğinde vatandaşlıktan söz etmek mümkündür. Bunun dışındaki herhangi bir tanımlama, gerçekle ilgisi olmayan sloganlardan ibarettir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.