Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı: Kissinger, bir barış konferansından yana değil… Mısırlılar, Sovyetlerin ‘istişare edilen tek taraf’ olmasını istemiyor

Toplantı tutanakları, ‘İsrail lobisinin’ etkilerine dair şikâyetleri ortaya koyuyor.

Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
TT

Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı: Kissinger, bir barış konferansından yana değil… Mısırlılar, Sovyetlerin ‘istişare edilen tek taraf’ olmasını istemiyor

Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)
Eski Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 12 Aralık 1973’te Londra’da. (Getty)

Üzerlerindeki gizlilik kaldırılan Birleşik Krallık hükümetine ait belgeler, Ekim Savaşı’nın sonuçlarını ele almak üzere dönemin Muhafazakâr Parti hükümeti ile ABD yönetimi arasında kurulan temaslara ışık tutuyor. Söz konusu belgelere göre eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, savaşın iki tarafına gönderilen silah yardımları konusunda ‘kendine hâkim olması’ için Sovyetler Birliği ile ‘gayri resmi bir anlaşmaya’ vardı. Kissinger’ın başlangıçtaki odak noktası ateşkes sağlamak olsa da İngilizler, Amerikalıların ve Sovyetlerin, bilhassa durumun son derece karışık olduğu Mısır cephesinde bu ateşkese bağlılığı kimin denetleyeceği üzerine düşünmediklerini fark etti.

Gizli tutanaklar, Kissinger’ın ‘taraftar’ olmadığı ateşkesi ve bir barış konferansı düzenleme çabalarını ele almış olsa da büyük oranda Ekim 1973 Savaşı sonrasında Batılı ülkelere uygulanan Arap petrolü yasağına ilişkindi. Nitekim bu yasak, İngilizlerin yakıt tüketimini makul hale getirmek için hazırlıklara başlamasını gerektiriyordu.

Yine belgelere göre Muhafazakâr hükümet, İngiliz basın organlarında İsrail’i destekleyen bir ‘lobiden’ şikâyetçiydi. Hükümet, Birleşik Krallık’taki Yahudi devleti destekçilerinin, Birleşik Krallık’ın Ortadoğu’daki çekişmeye yönelik tutumunu sanki Arap baskılarına boyun eğiyormuş gibi göstererek yanlış bir şekilde sunduğunu düşünüyordu. Ekim Savaşı sırasında iktidarda olan Edward Heath hükümetinin, İsrail’in bakış açısını eleştirmeden kabul etmenin hükümetin veya Birleşik Krallık’ın çıkarlarına fayda sağlamadığını ve politikaları sonucunda İngiliz ekonomisi zarar görürse Araplar karşısında bir ‘kurban’ olarak görülen İsrail’e yönelik halk desteğinin buharlaşacağını düşünmesi dikkate değer.  

23 Ekim 1973 Salı günü Edward Heath hükümetinin Downing Sokağı 10 Numara’da düzenlediği toplantının bir kısmında Arap-İsrail savaşı ele alındı. ‘Gizli’ olarak sınıflandırılan toplantı tutanağının içeriğine göre Dışişleri ve İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) Bakanı Sir Alec Douglas-Home, çalışma arkadaşlarına “önceki akşam Moskova ve Tel Aviv ziyaretinden sonra Washington’a dönerken Londra’da konaklayan ABD Dışişleri Bakanı Dr. Henry Kissinger ile görüştüğünü” söylüyor.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Bakan açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

Rusların ve Amerikalıların konuşmalarından, çabalarını bir ateşkes anlaşmasına odakladıkları için bu ateşkesi birinin denetlemesi gerektiği üzerine pek düşünmedikleri açıkça görülüyordu. Suriye cephesinde bir ateşkes sağlanması halinde, İsraillilerin Golan’daki gözle görülür kontrolü birbiriyle bağlantılı olduğu için bu ateşkesin sürdürülmesinde büyük bir pratik zorluk yaşanmayacaktır. Buna karşılık güney cephesinde durum çok karmaşık. Süveyş Kanalı’nın doğusundaki Mısırlı güçler, Batı’dan ikmal hatlarını kaybettiler. Dolayısıyla oradaki ateşkesin büyük oranda kırılgan olduğunu düşünmek gerek.

Tutanağa göre Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı, Dr. Kissinger’a, BM’deki ateşkes denetim mekanizmasının güçlendirilmesi ve bu ateşkesi denetlemek ve sahadaki zorlukların üstesinden gelinmesine yardımcı olmak için hemen kullanılması için BM Genel Sekreteri Dr. Kurt Waldheim’la bir düzenleme yapılması yönünde tavsiyede bulundu.

Kissinger’dan tavsiyeler

Toplantı tutanaklarında Dışişleri Bakanı’nın şu ifadeleri aktarılıyor:

“Dr. Kissinger, bir barış konferansı düzenlenmesini desteklemiyor gibi görünüyordu. O ve Rus liderler, ABD ile Sovyetler Birliği’nin müzakereleri ilerletmek için gerektiğinde müdahale etmesi kaydıyla, Araplarla İsraillilerin doğrudan müzakerelerde bir araya gelmelerini umuyor gibiydiler. Dr. Kissinger, her iki tarafta mevcut ruh haline işaret etti. Müzakereleri başlatma görevinin zor olacağının farkında olduğu açıktı. Dr. Kissinger, Sovyetler Birliği ile ABD’den silah tedariki konusunda biraz tereddüt göstermekle birlikte bu iki ülkenin kendilerine hâkim olma konusunda gayri resmi bir anlaşmaya varmış olabileceklerine dair izlenim verdi ve yakın gelecekte Rus silah akışında bir azalma görmeyi beklediğini ifade etti. Dr. Kissinger petrol tedariki konusunda ise Arap baskılarının bir sonucu olarak şantajı kabul etmeye hazır olmadığını söyledi. Bununla birlikte Avrupa’nın, ABD’den çok daha ciddi bir şekilde zarar görebileceğini de kabul etti. Onun tavsiyesi, petrol üreticisi olan Arap ülkelerine ve Mısır Cumhurbaşkanı Sedat’a, Avrupa ülkelerine yaptırımlar uygulamanın Arap davasına hizmet etmeyeceğini ifade eden uzlaşmacı bir mesaj göndermektir. Bu aynı zamanda ABD’nin iyiliksever çabaları olmadan Ortadoğu sorunu için adil bir çözüme ulaşmanın imkânsız olacağını da gösterecek. Başbakan Heath, Ortadoğu’daki duruma ilişkin kısa bir özet sunarak, ‘ABD ve Sovyet hükümetlerine başka fikirler sunmamız gerekecek. Dr. Waldheim’ın bir çözüm arayışına dahil olması lazım. BM’nin ateşkes denetim mekanizması, ateşkesi sürdürme çabasında tek acil yardım kaynağı olabilir. Biraz çatışma yaşandı bile. Eğer güçler yeniden konuşlandırılmazsa, Mısırlılar ve İsrailliler bundan ne kadar kaçınmak isteseler de çatışma tehlikeleri sürecektir. Bu mesele de müzakerelerin başlamasına bağlı olabilir.

Petrol yasağı ve İsrail lobisi

8 Kasım 1973’te yapılan başka bir kabine toplantısının tutanağının gizli bir ekine göre Heath hükümeti, Arap ülkelerinin ilan ettiği petrol yasağı ışığında, yakıt istasyonlarına petrol tedarikini makul seviyeye getirmeye başlamaya hazırlanıyordu.

Tutanak, Dışişleri Bakanı Douglas-Home’un şu sözlerini aktarıyor:

Dün (7 Kasım 1973) Kahire’de Cumhurbaşkanı Sedat ile ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger arasında yürütülen tartışmaların ilk raporlarına göre iki taraf, BM gözlemcilerinin denetimi altında Mısır Üçüncü Ordusu’nun yolunun açılması için düzenlemeler yapılması, mahkûm değişiminin gerçekleştirilmesi ve 10 ila 15 gün içerisinde bir barış konferansının başlaması konusunda anlaşmaya vardı. Dr. Kissinger’ın danışmanı Sayın Sisco, önerileri İsrail’e iletti. Dr. Kissinger, Washington’a gerçekleştirdiği son ziyaretinde inatçılık sergileyen ve kendisiyle bir ilerleme kaydedilemeyen İsrail Başbakanı Bayan Golda Mier’in bunu kabul edeceğini düşünüyor gibiydi.

scdferg
Birleşik Krallık Başbakanı Edward Heath ile İsrailli mevkidaşı 12 Kasım 1973’te Londra’da. (Getty)

Barış konferansının BM Genel Sekreteri Dr. Waldheim’ın, çatışan tarafların ve ABD ile Sovyetler Birliği’nin katılımıyla gerçekleşmesi hedefleniyordu. Mısırlıların, Sovyetler Birliği’nin istişare edilen tek taraf olmasını istemedikleri için daha geniş bir konferansı tercih ettiklerini öğrendik. Ancak daha sonraki bir zamanda gündeme getirilebilecek bir ihtimal olmakla birlikte, şu an bizim ve Fransızların konferansa katılmak için çaba göstermemiz hoş olmaz. ABD’nin İsraillilere ve Sovyetlerin Mısırlılara sağladığı savaş ekipmanı, nispeten düşük seviyelere geriledi. Bu zamana kadar iki tarafın da kaybettiği ekipmanlar muhtemelen yenilendi. Taraflardan hiçbiri bizden, tedarike yeniden başlamamızı talep etmiyor.”

Hollanda köprüsü

Tutanakta, Lancaster Dükalığı Şansölyesi Bakan John Davies’in (Avrupa Topluluğu İlişkilerinden Sorumlu Bakan) şu sözleri de aktarılıyor:

Bu hafta başında Brüksel’de düzenlenen Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Bakanlar Konseyi toplantısına Araplar ile İsrail arasındaki çatışma ve bu çatışmanın Avrupa’ya petrol tedariki üzerindeki etkileri meselesi damga vurdu. G9’un (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık) dışişleri bakanlarının açıklaması, medya tarafından kötü karşılanıp eleştiriye uğrasa da Avrupa Topluluğu’nun dayanışmasında önemli bir başarı olduğu gibi, Ortadoğu’daki çözüm arayışına da faydalı bir katkıdır. Birleşik Krallık ile Fransa, halihazırda Toplulukta sağlam bir konuma sahipler ve Arap ülkelerini Hollanda’ya petrol tedarikine yönelik ambargoyu hafifletmeye ikna etmek için çabalarını bu sağlam temele dayandırabilirler. Avrupa’da ciddi bir yakıt sıkıntısının yaşandığına dair henüz bir belirti olmasa da durum oldukça belirsiz. Genellikle Hollanda’ya ulaşan petrol tedarikinin yarısı, yeniden ihraç edilmek üzere Batı Almanya ve Belçika’ya yönlendiriliyor. Bu iki ülkenin hükümetleri, Hollanda’ya petrol tedarikinin kesilmeye devam etmesi halinde kamuoyunun Hollanda hükümetini ihracatı yasaklamaya zorlayabileceği ihtimalinden ötürü oldukça kaygılı. Bununla birlikte yaklaşık 10 gün daha kriz noktasına gelinmez gibi görünüyor.

Tartışmalarda, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) uyarınca (petrol tedarikindeki) paylaşım düzenlemelerine dair artık yeni bir düşüncenin ortaya konması gerekse de Hollanda hükümetinin, AET’deki ortaklarının, Arap ambargosuna meydan okuyarak ham petrol tedarikini Rotterdam’a yönlendirmeye yönelik herhangi bir girişiminin son derece tehlikeli olacağını gizliden kabul ettiğine dikkat çekildi.  

Şu an topluluğa üye ülkeler arasında petrol ürünlerinin doğal akışını durdurma girişiminde bulunulmaması iyi olacaktır. Bununla birlikte Avrupa Topluluğu’nun bu konudaki dayanışmasını bir kazanca çevirerek ve petrol silahının Avrupa’ya karşı siyasi olarak kullanılması konusunda Arap ülkelerini protesto ederek bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Üretici ülkelerin, fiyatlardaki son artışların ardından tüketici hükümetlerden herhangi bir koordineli tepki gelmemesinden ötürü şaşırdıkları ve de memnun oldukları bildirildi. Ancak bu yaptıklarının herhangi bir meydan okumayla karşılaşmayacağını düşünmelerine izin verilmemeli. Diğer taraftan taleplerimize karşılık olarak İran ve Suudi Arabistan hükümetlerinin, bu gelişmeleri, kaynaklarının Batılı ülkeler tarafından uzun süre sömürülmesi ışığında değerlendirdiklerini açıkça belirttikleri kaydedildi. AET’de varılan tutum, petrol üreticileri karşısında ortak bir yaklaşım geliştirilmesine imkân sağlayan sağlam bir temel sunsa da bu süreç zaman alacak. Unutulmamalı ki en az 1980’lerin başına, yani Kuzey Denizi’nden gelen petrol tedariki bizi büyük oranda kendimize yeter hale getirmeye başlayana kadar biz de Avrupa’nın geri kalanı gibi büyük oranda Ortadoğu’ya bağımlı olmaya devam edeceğiz. Her büyük petrol üreticisinin operasyonel kapasitesi, mevcut talebi karşılayacak maksimum kapasitedir. Arap ülkelerinin içinde bulundukları durum onlara sadece, bizi petrolü makul seviyelere getirmeye ve ithalatı sınırlamaya zorlayarak rahatsız etme imkânı değil, aynı zamanda sanayiyi felce uğratma ve ekonomimizde geniş bir hasara ve büyük bir işsizliğe neden olma imkânı da veriyor.”

Medya ve İsrail

Tutanağın devamında şu ifadelere yer veriliyor:

Bu arka plan ışığında Arap ülkelerinden gelen petrol tedarikine bağımlılık açısından içinde bulunduğumuz durumun, hükümet politikalarını halka sunarken zorlu soruları gündeme getirdiği dikkate alındı. Hükümetin, halkın İsrail’e olan sempatisini ve sürekliliği için duyduğu kaygıyı görmezden gelerek, Arap-İsrail çatışmasına ilişkin alçakça bir tutum benimsemek üzere Arap petrol üreticilerinin şantajlarına boyun eğdiğini öne süren anlatıya büyük oranda inanılıyor.

Ciddi anlamda İsrail’in etkisine açık olduğu görülen medya, meselenin sadece tek bir yanını sunarak, hükümetin devam eden çabalarını görmezden geldi. Söz konusu çabalar ilk kez Dışişleri Bakanı’nın Ekim 1970’te Harrogate’te, İsrail hükümetini, sınırlarını Arap toprakları üzerinde silah gücüyle hâkimiyet kurarak korumaya çalıştığı sürece Ortadoğu’da kalıcı bir çözüm olamayacağına ikna etmek için yaptığı bir konuşmada ifade edildi. Bununla birlikte Birleşik Krallık hükümeti hiçbir zaman İsrail’e, güvenliğini temin etmeden bu topraklardan kayıtsız şartsız geri çekilmesini tavsiye etmedi. Hükümetin bu meseledeki tutumunun, bu ülkedeki Yahudi toplumu tarafından da genel olarak kamuoyu tarafından da iyi değerlendirilmediği görüldü. Bu tutumu anlaşılır kılmak için hiçbir çabadan kaçınmamak gerekir. Bu amaç doğrultusunda kabine üyelerine, hükümeti bu politikayı benimseye iten gerçekleri ve hesapları da içerecek şekilde konuya dair yeterli bir açıklama yapılması fayda olacaktır.

İsrail’in güvenliği için hayati önem taşıyan çıkarların desteklenmesi ve devam eden Arap düşmanlığının mağduru olup, kurulduğundan bu yana devam eden saldırılara maruz kaldığı için bir dereceye kadar sempati görmesi gerekse de bu temelde İsraillilerin abartılı her eylemine destek vermek veya bu konudaki bakış açılarını eleştirmeden kabul etmek, onların hayati çıkarlarına da bizim çıkarlarımıza da pek fayda sağlamayacaktır. Aslında Araplar üzerinde etki sahibi olabilen Batılı ülkelerin var olması onların çıkarınadır. Buna rağmen bu ülkede İsrail davasını desteklemek için faaliyet yürüten büyük ve etkin bir lobi mevcut. Dengeli bir bakış açısına şahit olmak zor. Yahudi toplumunun ve diğerlerinin, İsrail’in barışçıl bir çözüm konusundaki uzlaşmazlığının petrol tedarikimizi engellemek suretiyle ekonomimize zarar vermesi halinde halkın İsrail’e duyduğu sempatinin hızlı bir şekilde buharlaşacağını anlaması lazım.”

Bakanlar için gerçeklere dair sunum

Tutanağa göre Başbakan, tartışmaları şu sözlerle sonlandırdı:

Hükümet, Ortadoğu’daki son gelişmelerin yanı sıra AET Bakanlar Konseyi toplantısının sonuçlarının bilgisini de aldı. Petrol tedarikimiz yakından takip ediliyor. Ekonomik Stratejiye Özel Bakanlar Komitesi, bu durumu günün ilerleyen saatlerinde gözden geçirecek. Halihazırda Arap üreticilerin niyetleri teyit ediliyor. Petrol şirketleriyle yoğun bir temas söz konusu. Bu ülkede petrol tüketimini kısıtlamaya yönelik acil durum hazırlıkları tamamlanmak üzere. Gerekmesi halinde üç haftalık bir süre içerisinde petrol kullanımı makul seviyeye getirilebilir. Petrol türevlerinin dağıtımına ilişkin karar, birkaç gün zarfında alınabilir. Kabine tartışmalarında gündeme getirilen daha geniş meselelerle ilgili olarak, hükümetin 1970’ten bu yana tutarlı bir şekilde sergilediği tutumunun geniş çapta anlaşılmadığı, hatta farklı bir şekilde sunulduğu yönünde endişeler dile getirildi. Bakanlar, hükümetin politikası ve bu politikayı belirleyen hesaplamalar için daha geniş bir halk takdirine erişmek amacıyla mevcut her fırsatı kullanmak istiyor. Bu yüzden Dışişleri ve İngiliz Milletler Topluluğu Bakanı’nın gerçekleri detaylı bir şekilde ortaya koyan ve bakan arkadaşlarına kamusal tartışmalarda izleyebilecekleri çizgiyi gösteren bir yazı dağıtması faydalı olacaktır. Bu yazı, silah tedariği konusundaki politikamıza dair bir rehberlik sunmalı ve ABD’nin İsrail’e destek sunma çabası çerçevesinde tesisleri kullanmasını engellediğimiz yönündeki eleştirilere bir cevap vermelidir.  Ticaret ve Sanayi Bakanı’nın, petrol tedariki konusundaki tutumumuza ilişkin bir yazı dağıtması ve bu yazıda Arap petrolüne ne ölçüde bağımlı olduğumuzu, aldığımız teminatları ve gerek bu ülkede gerekse diğer tüketici ülkelerde alınan ihtiyati uygulamaları açıklaması gerekir.”



Netanyahu, İran ile müzakereleri görüşmek üzere çarşamba günü Washington'da Trump ile bir araya gelecek

Trump ve Netanyahu'nun Washington'da gerçekleşen daha önceki bir görüşmeden (Reuters)
Trump ve Netanyahu'nun Washington'da gerçekleşen daha önceki bir görüşmeden (Reuters)
TT

Netanyahu, İran ile müzakereleri görüşmek üzere çarşamba günü Washington'da Trump ile bir araya gelecek

Trump ve Netanyahu'nun Washington'da gerçekleşen daha önceki bir görüşmeden (Reuters)
Trump ve Netanyahu'nun Washington'da gerçekleşen daha önceki bir görüşmeden (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinden dün yapılan açıklamada, Netanyahu'nun çarşamba günü Washington'da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelerek İran ile müzakereleri görüşeceği bildirildi.

Reuters'ın aktardığı açıklamada, Netanyahu'nun ‘(İran ile) yapılacak herhangi bir müzakerede balistik füzelerin sınırlandırılması ve İran'ın bölgedeki vekillerine verilen desteğin durdurulmasının yer alması gerektiğine inandığı’ belirtildi.

Reuters'a göre çarşamba gün  yapılacak görüşme, ABD Başkanı Trump’ın geçtiğimiz yıl ocak ayında göreve dönmesinden bu yana Netanyahu ile Trump arasında yapılacak yedinci görüşme olacak. Öt yandan İsrail basınına göre Netanyahu, Trump'a İsrail'in İran'ın nükleer programını tamamen yok etme kararlılığını vurgulayacak.

İran ile ABD arasında geçtiğimiz cuma günü Umman'da nükleer dosyasına ilişkin görüşmeler gerçekleştirdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceği yönündeki endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi. Ancak Umman'ın başkenti Maskat'ta yapılan görüşmelerin ardından, ‘tehditlerin ve baskının kaldırılması herhangi bir diyalogun başlaması için şart’ olduğunu vurgulayan Arakçi, “(Tahran) sadece nükleer meselesini görüşecek... ABD ile başka hiçbir konuyu görüşmeyeceğiz” dedi.

Öte yandan her iki taraf da Tahran ile Batı arasında uzun süredir devam eden nükleer anlaşmazlığı çözmek için diplomasiye yeni bir şans vermeyi kabul ettiklerini belirtti. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, geçtiğimiz çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington'ın müzakerelerin İran'ın nükleer programı, balistik füze programı ve bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteğin yanı sıra ‘kendi halkına davranış biçimini’ de kapsaması istediğini söyledi.

İranlı yetkililer, bölgedeki en büyük füze programlarından biri olan İran'ın füze programını tartışmayacaklarını defalarca kez belirtmiş ve Tahran'ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını istediğini söylemişlerdi.

Diğer taraftan Washington’a göre nükleer bombaya giden potansiyel bir yol olan İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri kırmızı çizgiyi oluşturuyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtı silah amaçlı kullanma niyetinde olmadığını vurguluyor.


Netanyahu, Trump'a İran nükleer projesinin tamamen ortadan kaldırılmasının gerekliliğini vurgulayacak

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da düzenledikleri basın toplantısında (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da düzenledikleri basın toplantısında (Reuters)
TT

Netanyahu, Trump'a İran nükleer projesinin tamamen ortadan kaldırılmasının gerekliliğini vurgulayacak

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da düzenledikleri basın toplantısında (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da düzenledikleri basın toplantısında (Reuters)

İsrail haber sitesi Ynet dün, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump'a İsrail'in İran nükleer projesini tamamen ortadan kaldırma kararlılığını teyit edeceğini bildirdi.

İnternet sitesi, iyi bilgilendirilmiş bir kaynağa atıfta bulunarak, "İsrail'in tutumu, İran nükleer programının tamamen ortadan kaldırılması, uranyum zenginleştirmenin durdurulması, zenginleştirme kapasitesinin durdurulması ve zenginleştirilmiş uranyumun İran topraklarından çıkarılması konusunda ısrar etmek olacaktır" dedi.

Şarku’l Avsat’ın Ynet’ten aktardığına göre kaynak, "İsrail, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişlerinin İran'a geri dönmesini ve şüpheli bölgelere sürpriz ziyaretler yapılmasını talep ediyor" ifadelerini kullandı.

Ynet haber sitesi, kaynağın şu sözlerini aktardı: "İran ile yapılacak herhangi bir anlaşma, İsrail'i tehdit edemeyeceklerinden emin olmak için füze menziline 300 kilometrelik bir sınır getirmelidir."

Ofisi dün yaptığı açıklamada, Netanyahu'nun önümüzdeki çarşamba günü Washington'da Trump ile görüşeceğini duyurdu.


Maskat’taki müzakereler uranyum zenginleştirme meselesi nedeniyle belirsizliğini koruyor

Arap Denizi'nde Nimitz sınıfı bir uçak gemisinin güvertesinde bulunan bir ABD askeri uçağı (AFP)
Arap Denizi'nde Nimitz sınıfı bir uçak gemisinin güvertesinde bulunan bir ABD askeri uçağı (AFP)
TT

Maskat’taki müzakereler uranyum zenginleştirme meselesi nedeniyle belirsizliğini koruyor

Arap Denizi'nde Nimitz sınıfı bir uçak gemisinin güvertesinde bulunan bir ABD askeri uçağı (AFP)
Arap Denizi'nde Nimitz sınıfı bir uçak gemisinin güvertesinde bulunan bir ABD askeri uçağı (AFP)

Maskat'ta Washington ve Tahran arasında yapılan ilk dolaylı müzakerelerin ertesi günü, ikinci turun kaderi uranyum zenginleştirme meselesinin çözülmesine bağlı gibi görünüyordu. ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, yeni bir müzakere turunun ‘önümüzdeki hafta’ yeniden başlayacağını duyurdu.

ABD yönetimi ‘sıfır zenginleştirme’ talep ederken, Tahran uranyum zenginleştirmeyi ‘egemenlik hakkı’ olarak nitelendirerek buna karşı çıkarak bunun yerine ‘güven verici’ bir zenginleştirme seviyesi önerdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, müzakerelerde ele alınan konuların genişletilmesine karşı çıktı. Füze programının ‘şimdi ve gelecekte müzakere edilemez’ olduğunu vurgulayan Arakçi, programı ‘tamamen savunma amaçlı’ olarak nitelendirdi.

İran’ın saldırıya uğraması halinde bölgedeki ABD üslerine saldıracağı yönünde yeni bir uyarıda bulunan İranlı bakan, ülkesinin ‘savaşı önlemeye olduğu kadar savaşa da hazır’ olduğunu vurguladı.

Öte yandan ABD'nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner, Arap (Umman) Denizi'ndeki Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaret etti.

Diğer taraftan İsrail'de müzakerelerin sonuçlarına şüpheyle yaklaşılıyor. İsrailli yetkililer ‘anlaşmaya varılamayacağını’ söylerken Tel Aviv dün akşam, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun çarşamba günü Washington'da Trump ile İran meselesini görüşmek üzere bir araya geleceğini duyurdu.