Birleşik Krallık’ın İsrail ve Filistin ikilemi

Filistinlilere yardımlarının yanı sıra Londra, son yıllarda İsrail’e de yakınlaştı

Reuters
Reuters
TT

Birleşik Krallık’ın İsrail ve Filistin ikilemi

Reuters
Reuters

Christopher Phillips

Birleşik Krallık’ın, İsrailli askerlerin ve sivillerin Hamas eliyle katledilmesine ve kaçırılmasına yönelik hızlı tepkisi, korku hissi ve hızlı destek sağlama telaşı ile şekillendi. Başbakan Rishi Sunak da “terörün kazanamayacağını” ve “İsrail’in kendini savunma ve daha fazla saldırıyı caydırma konusunda tartışmasız bir hakka sahip olduğunu” vurguladı.

Öte yandan İşçi Partisi (LP) lideri Keir Starmer ise “İsrail’de yaşanan hadiseler karşısında dehşete ve korkuya kapıldığını, Hamas’ın sergilediği bu davranışların Filistin halkına bir fayda sağlamadığını ve İsrail’in halkını savunma hakkını her zaman kullanması gerektiğini” ifade etti. Kamuoyu yoklamalarında büyük bir farkla öne çıktığı için Starmer’ın bir sonraki Birleşik Krallık başbakanı olacağı kanaati yaygın.

Ancak bu doğrudan destek sunumunun yanı sıra mevcut çatışma, Birleşik Krallık siyasetçileri için bir zorluk da oluşturuyor. Mesela uluslararası düzeyde Birleşik Krallık hükümeti, son yıllarda İsrail’e yakınlaştı. Bununla birlikte Birleşik Krallık’ın müttefikini etkileme ve Filistinlilerle daha geniş çatışmada gücü büyük oranda azaldı. Birleşik Krallık’ın yurt dışındaki seçeneklerinin sınırlılığıyla birlikte çatışma, yurt içinde daha etkili hale geldi. Ortadoğu’da yaşanan hadiselerle ilgili olarak Yahudi karşıtlığı (antisemitizm) yükselişe geçiyor. Nitekim yetkililer ile Filistin destekçisi büyük gruplar arasında çatışmalar yaşanıyor ve bu eylemciler, İsrail’in Gazze’deki intikam eylemlerini protesto ediyor. Hem iktidardaki Muhafazakârlar hem de muhalefetteki İşçi Partisi, çatışmada bir ölçüde uluslararası önem kazanma umuduyla birlikte İsrail’e verilen içgüdüsel desteğin ve muhtemel iç gerilimlerin nasıl yönetileceği ikilemiyle karşı karşıya.

İsrail’e ve barış sürecine destek

Birleşik Krallık’ın hem İsrail hem de Filistin’le uzun bir ilişkisi var. Bilindiği üzere Londra, 1917 yılında meşhur Balfour Deklarasyonu’nu yayınlayarak Filistin mandasını üstlendi. Bu da İsrail’in gelişiminin yolunu açtı. Soğuk Savaş döneminde Birleşik Krallık, İsrail’e karşı, Birleşik Krallık’ın 1948 yılında Filistin’den çekilmesine yol açan terör hamlesinden kaynaklanan eski düşmanlığını bir kenara bıraktı ve iki devlet sadık müttefikler haline geldi. Diğer Batılı ülkeler gibi Birleşik Krallık da 1990’lı yıllarda Oslo Barış Anlaşması’nın önerdiği ve sürekli desteklediği ‘iki devletli çözümü’ benimsedi.

Birleşik Krallık’ın katılımı, Tony Blair’in başbakanlığı döneminde Blair, ABD Başkanı George W. Bush’u, sekteye uğrayan barış sürecini canlandırmaya ikna etmeyi başardığında doruk noktasına ulaştı. Bununla birlikte Bush’un önerdiği ‘barış için yol haritası’ Oslo Anlaşması’nda karşılaşılanlara benzer engellerle karşı karşıya kaldı. Blair daha sonra (ABD’den, Birleşmiş Milletler’den, Avrupa Birliği’nden (AB) ve Rusya’dan oluşan) Ortadoğu Dörtlüsü’nün özel elçisi görevini üstlense de Birleşik Krallık’ın bu süreçte oynadığı doğrudan rol nispeten sınırlı kaldı.

“Hamas’ın saldırıları sırasında ve sonrasında 17 Birleşik Krallık vatandaşı öldürüldü ya da kayboldu. Bu sayının artmasından endişe duyuluyor, çünkü halihazırda İsrail’de ya da Gazze Şeridi’nde 60 binden fazla Birleşik Krallık vatandaşının bulunduğu tahmin ediliyor”

O zamandan bu yana Birleşik Krallık’ın katılım düzeyi düştü. Bununla birlikte halen Filistin Yönetimi’ne ve Gazze Şeridi’ne yardım sunuyor. Örneğin Birleşik Krallık, 2018’den 2023’e kadarki dönemde Batı Şeria’da ve Gazze Şeridi’ndeki ekonomik faaliyeti desteklemek amacıyla 38 milyon sterlin yardım sunma sözü verdi. Ayrıca sağlık ve eğitim çalışanlarının ücretlerini ödemesine yardımcı olmak için de Filistin Yönetimi’ne ek olarak 20 milyon sterlin gönderdi. ABD Başkanı Donald Trump, Washington’ın, işgal altındaki topraklarda hayati hizmetlerin masraflarını karşılayan UNRWA’ya katkısını durdurduğunda Birleşik Krallık, açığın kapatılmasına yardımcı olmak için 7 milyon sterlin değerinde ek fon sağlamak suretiyle müdahale edecek kadar ileri gitti.

Ancak Filistinlilere yardımlarının yanı sıra Londra, son yıllarda İsrail’e de yakınlaştı. Özellikle teknoloji alanında ticaretleri arttı. Nitekim halihazırda İsrail, Birleşik Krallık’ın mal ve hizmet ihracatı için Ortadoğu’da en büyük beşinci noktayı temsil ediyor. İktidardaki Muhafazakâr Parti’nin, Birleşik Krallık’ın AB’den çıkması (Brexit) için yapılan referandumdan sonra sağa doğru kaymasıyla partinin önde gelen pek çok ismi, İsrail’e daha fazla destek çağrısında bulundu.

2019 ila 2022 yıllarında İçişleri Bakanı olarak görev yapan Priti Patel, İsrail’e yaptığı gizli bir yolculuğun ardından eski bakanlık görevinden istifa etmek zorunda kaldıktan sonra tanınmış bir destekçi oldu. Aynı şekilde 2022 yılında kısa başbakanlık görevi sırasında Liz Truss da adım adım Donald Trump’ı taklit ederek Birleşik Krallık büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını istedi. Ki bu, Birleşik Krallık’ın İsrail’in Doğu Kudüs’ü yasa dışı olarak ilhakına verdiği desteği etkili bir şekilde gösterecekti. 2019 yılında Birleşik Krallık, Hizbullah’ı bir terör örgütü olarak sınıflandırdı. Zaten İsrail bunun için uzun bir süredir baskı uyguluyordu.

Foto: 18 Ekim 2023’te Filistin’e destek mesajı veren pankartlar taşıyan göstericiler, 18 Ekim 2023’te Londra’daki Başbakanlık konutu önünde düzenlenen protestoya katıldı (AFP)
18 Ekim 2023’te Filistin’e destek mesajı veren pankartlar taşıyan göstericiler, 18 Ekim 2023’te Londra’daki Başbakanlık konutu önünde düzenlenen protestoya katıldı (AFP)

“Filistin’i destekleyen aktivistlerin çoğu kendisini Yahudi karşıtı olarak görmezken Birleşik Krallık’taki Yahudi cemaatinin üyeleri onların bazı eylemlerini Yahudiler için bir tehdit olarak görüyor”

İsrail’in dostu olan Muhafazakârlar, aynı zamanda onu eleştirmekten de geri durmadı. Mesela Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt, Trump’ın 2019 yılında İsrail’in Suriye’deki Golan Tepeleri’ni yasa dışı olarak ilhakını tanımasını kınadı. Birleşik Krallık da İsrail’in Gazze’ye yönelik önceki saldırılarında sivillerin korunması çağrısında bulundu. Tarihî açıdan Birleşik Krallık, uzun bir süredir İsrail’in destekçisi. Ancak bugünkü çatışma, İsrail’i öncekilerden daha çok destekleyen bir hükümetin başta olduğu bir dönemde patlak verdi.

Çatışmanın patlak vermesinin ardından Rishi Sunak’ın aldığı ilk tedbirlerden birinin İsrail’e asker, istihbarat ve güvenlik desteği sunmak olması dikkat çekici. Bu, İsrail’in bu unsurlardan herhangi birinden yoksun olmadığı ve herkesin imkânlarından çok daha büyük ABD kaynaklarına dayanma imkânına sahip olduğu göz önünde bulundurulunca garip bir teklif gibi görünebilir. Ancak Brexit sonrası bir dünyada güvenlik ve askerî kaynaklar, Birleşik Krallık’ın sunabileceği az sayıda araçlar arasında yer alıyor. Zira AB’den çıktıktan sonra Birleşik Krallık, büyük ekonomik ve diplomatik ağırlığı kaybetti.

İsrail, başka herhangi bir yerden gideremeyeceği bir eksikliğin veya ihtiyacın işareti olarak değil de Birleşik Krallık’la dostluğunun bir işareti olarak bu teklifi kabul edebilir. O zamandan sonra Sunak ayrıca, Gazze Şeridi’nin bombalanmasının ardından Refah sınır kapısının insani yardımlar için açık tutulmasına yardımcı olmak üzere Mısır’a da askeri bir destek sağlamayı teklif etti ve başka seçeneği olmadığı için yine güvenlik tekliflerine dayandı.

İsrail karşıtı gösteriler ve Yahudi karşıtlığı konusunda uzun süredir bir gerilim söz konusu. Bazıları, İsrail dünyadaki tek Yahudi devlet olduğu için İsrail’e yönelik protestonun Yahudi karşıtlığı olduğunda ısrar ediyor. Bu görüşün muhalifleri ise İsrail devletini eleştirmek ile genel olarak Yahudileri hedef almak arasında bir fark olduğunu savunuyor. Bununla birlikte Filistinlileri destekleyen eylemcilerin birçoğu kendilerini Yahudi karşıtı olarak görmezken, Birleşik Krallık’taki Yahudi toplumunun üyeleri, onların bazı eylemlerini Yahudiler için bir tehdit olarak görüyor. Londra’da Yahudi nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerin duvarlarına ‘Filistin özgürdür’ sloganının yazılması buna bir örnek. Toplum Güvenliği Vakfı (Community Security Trust/CST) da bazılarının ‘Yahudi halkı tehdit ve rahatsız etmek için Filistin yanlısı siyasetin sembollerini ve dilini söylem silahı olarak kullandığına’ işaret etti.

Muhafazakâr İçişleri Bakanı Suella Braverman, Yahudi karşıtlığına dair endişelerini dile getirerek, Birleşik Krallık polisine daha sert önlemleri almayı düşünmesini tavsiye etti. Ayrıca Filistin bayrağı dalgalandırmak gibi, bazı koşullarda meşru olabilecek bazı davranışların, maksat terör eylemlerini yüceltmek olduğunda yasaklanmasından bahsetti. Braverman, araba sürerek Yahudi mahallelerinden geçmenin, Yahudi halkını düşmanca tezahüratlarla hedef almanın ya da Filistinlileri destekleyen semboller kullanmanın kabul edilemez olduğunu da vurguladı.

Foto: 18 Ekim 2023’te Birleşik Krallık Başbakanı Rishi Sunak, Londra’daki Avam Kamarası’nda Başbakana Sorular oturumunda konuşuyor (AFP)
18 Ekim 2023’te Birleşik Krallık Başbakanı Rishi Sunak, Londra’daki Avam Kamarası’nda Başbakana Sorular oturumunda konuşuyor (AFP)

Bu açıklamalar, Filistin destekçileri ve ifade özgürlüğü eylemcileri arasında endişelere yol açtı. Şöyle ki bazıları İsrail’e güçlü desteğiyle tanınan Braverman’ın Filistin bayrağına yasak getirilmesi için etkili bir çağrıda bulunduğundan çekiniyor. Buna cevaben polis teşkilâtı, Filistin davasını desteklemeyi otomatik olarak Hamas’ı desteklemekle eşit görmeyeceğini açıkladı ve ‘dinî güdülerle yapılan herhangi bir tacize veya korkutmaya müsamaha gösterilmeyeceğini’ de belirterek memurların gerektiğinde harekete geçeceğinin sözünü verdi.

“Mevcut çatışma, Birleşik Krallık siyasetçileri için bir zorluk oluşturuyor. Mesela uluslararası düzeyde Birleşik Krallık hükümeti son yıllarda İsrail’e yaklaştı. Bununla birlikte Birleşik Krallık’ın, müttefikini etkileme ve Filistinlilerle daha geniş çatışmada gücü büyük oranda azaldı”

İşçi Partisi’nin dengeli tavrı

İşçi Partisi, devam eden çatışmaya tepki verme konusunda zorlu bir dengeleme süreciyle karşı karşıya. Filistinlilerin güçlü bir destekçisi olan Jeremy Corbyn’in liderliğinde parti, Yahudi karşıtlığı suçlamalarına maruz kaldı. Bu da çok sayıda Yahudi üyenin ve pek çok milletvekilinin ayrılmasına yol açtı. Keir Starmer, partinin başına geçtiği andan itibaren partiyi eski konumuna getirmek, Yahudi karşıtlığı konusunda iç soruşturmalar başlatmak ve Jeremy Corbyn’in de aralarında bulunduğu bazı üyeleri ihraç etmek üzere ciddiyetle çalışmaya başladı.

Starmer’ın İşçi Partisi konferansındaki açılış konuşmasına İsrail’e desteğini ifade etmekle başlaması şaşırtıcı değildi. Zira bu, Corbyn geleneğinden açık bir şekilde uzaklaşmayı temsil etse de İşçi Partisi’nin, İsrail’deki sosyalist Siyonizm’in kurucularıyla ortak ideolojik bağlantılardan ötürü tarihî olarak İsrail’le yakın ilişkiyi sürdüren daha geniş geleneğiyle örtüşüyor.

Bununla birlikte Starmer, hassas bir dengeleme süreciyle karşı karşıya. Şöyle ki bir yandan İsrail’in kendini savunma hakkına yönelik açık desteğiyle Birleşik Krallık Yahudilerine, İsrail destekçilerine ve kamuoyuna, kendisinin Corbyn’den farklı bir lider olduğunu göstermeyi hedefliyor, kendisini Yahudi karşıtlığı ve Filistinlilere verilen içgüdüsel sol destek hakkındaki tartışmadan uzak tutuyor ve İşçi Partisi ile daha geniş seçmen kitlesi arasında İsrail destekçisi eylemcilerden oluşan özel bir grubun desteğinin korunmasına duyulan ihtiyacı da kabul ediyor.

Ancak Filistin destekçilerinden oluşan kararlı bir grup da var ve Starmer’ın iktidara gelmeyi umuyorsa bu kişileri de kaçırmaması gerekiyor. Örneğin Birleşik Krallık Müslüman İşçi Partisi üyelerinden oluşan İşçi Partisi Müslüman Ağı (Labour Muslim Network/LMN), Starmer’ın, İsrail’in Gazze’ye enerji ve su tedarikini kesme ‘hakkı’ olduğu yönündeki açıklamasını eleştirerek, bu tür eylemlerin ‘toplu bir cezalandırma’ teşkil ettiğini, bunun da uluslararası hukuka aykırı olduğunu vurguladı. Çatışma devam ederse Starmer, partisinin bazı üyeleri ve destekçileri tarafından daha fazla zorlukla karşılaşabilir. Hele de İsrail’in Gazze’de öngörülen misilleme eylemleri büyük kayıplara yol açarsa…

Birleşik Krallık’ın sınırlı uluslararası nüfuzuna bakıldığında hem Keir Starmer hem de Rishi Sunak, Birleşik Krallık’ın çatışmanın gidişatı üzerinde büyük bir etkiye sahip olmasının mümkün olmadığını görüyor. Muhtemelen katkıları; destek ifade etmeyi, kınama yayınlamayı ve daha geniş uluslararası toplum içinde gerilimi bitirme çağrısında bulunmayı kapsıyor. Ayrıca Birleşik Krallık, çatışmalarla ilgili mevcut yardımlara ve güvenlik operasyonlarına da destek veriyor.

Çatışmanın doğrudan ve somut sonuçları, Birleşik Krallık toplumunda da hissedilebilir. Bu bağlamda esas odak noktası, kendilerini çatışmanın ortasında bulabilecek Birleşik Krallık vatandaşlarının korunması ve tahliye edilmesi olacaktır. Ayrıca devam eden çatışmanın Birleşik Krallık toplumu üzerindeki olumsuz etkilerini veya yansımalarını azaltmak için de çaba gösterilecektir. Bu, Birleşik Krallık’ta güvenliğe, genel duyarlılığa ve toplumsal ilişkilere ilişkin endişelerin ele alınmasını da içine alabilir.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.