Filistin, "dini kaprislerin" yozlaştırdığı bir meseledir

Pek çok kişi, Kudüs konusundaki anlaşmazlığın pratikte dini bir meseleden ziyade siyasi bir mesele olarak kaldığına inanıyor

Gözlemciler, 19'uncu yüzyılın sonlarında ve 20'nci yüzyılın başlarında İsrail'e kitlesel Yahudi göçünü teşvik eden ve organize eden Avrupalı ​​Yahudilerin çoğunlukla laik olduğunu açıklıyor (AFP)
Gözlemciler, 19'uncu yüzyılın sonlarında ve 20'nci yüzyılın başlarında İsrail'e kitlesel Yahudi göçünü teşvik eden ve organize eden Avrupalı ​​Yahudilerin çoğunlukla laik olduğunu açıklıyor (AFP)
TT

Filistin, "dini kaprislerin" yozlaştırdığı bir meseledir

Gözlemciler, 19'uncu yüzyılın sonlarında ve 20'nci yüzyılın başlarında İsrail'e kitlesel Yahudi göçünü teşvik eden ve organize eden Avrupalı ​​Yahudilerin çoğunlukla laik olduğunu açıklıyor (AFP)
Gözlemciler, 19'uncu yüzyılın sonlarında ve 20'nci yüzyılın başlarında İsrail'e kitlesel Yahudi göçünü teşvik eden ve organize eden Avrupalı ​​Yahudilerin çoğunlukla laik olduğunu açıklıyor (AFP)

İnci Mecdi 

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu en çarşamba günü yaptığı konuşmada Gazze Şeridi'nde devam eden şiddetli savaşla ilgili konuşurken bazı dini metinlere atıfta bulundu.

Bazı Amerikan Hıristiyan web sitelerinin analizine göre Tevrat'ın İsrail halkına yönelik kehanetlerin yer aldığı kitaplarından birine ve belki de özellikle 60. Fasıl 18. ayette geçen "Artık ülkende zulüm duyulmayacak, sınırlarında yıkım ya da yıkım olmayacak. Ancak surlarınıza kurtuluş, kapılarınıza övgü diyeceksiniz" pasajına atıfla, 'Yeşaya'nın (İşaya) kehanetini' yerine getireceğini söyledi.

Netanyahu ayrıca Hamas'a, İran'a ve İsrail halkına atıfta bulunurken ışık ve karanlık imgelerine atıfta bulunan bazı İncil ifadeleri kullandı.

Netanyahu'nun dini söylemi, bizi yıllar öncesine götürüyor. 11 Eylül 2001 saldırılarından birkaç gün sonra, o zamanki El Kaide lideri Usame bin Ladin, ABD'ye ve halkına yönelik tehditlerde bulunarak şunları söylemişti:

ABD'ye ve halkına birkaç söz söylemek istiyorum. Gökyüzünü sütunsuz yükselten Yüce Allah'a yemin ederim ki, ABD ve ABD 'de yaşayanlar, Filistin'de gerçek bir güvenlik yaşamadan ve Muhammed'in topraklarından tüm kafir orduları çıkmadan güvenlik hayalini kurmayacaklardır. Allah büyüktür ve zafer İslam'ındır.

İsrail devletinin kuruluş literatüründe 'Yahudi Filistin'e atıfta bulunulur.

1919 yılının temmuz ayında ABD menşeili 'The Atlantic' dergisinde yayımlanan 'Yahudi Filistin' başlıklı bir makalede, İngiliz iş adamı ve gazeteci, Siyonist hareketin liderlerinden biri ve Balfour Deklarasyonu'nun ilk taslaklarının hazırlanmasına katkıda bulunan Harry Sacher şunları yazdı:

Yahudilik, Yahudi halkının fikrinden ayrılmaz ve Yahudi halkının fikri, Yahudi toprağının fikrinden ayrılmaz.

Yahudilerin çoğu için mesele, altında Süleyman Mabedi'nin bulunduğu o topraklarla ilgili Allah'ın vaadiyle ilgili.

İslami gruplar için ise, İsra Suresi'nde bahsedilen Mescid-i Aksa'yı savunmakla alakalı.

Hatta, meseleyi 'Mescid-i Aksa'yı özgürleştirmek' olarak bile özetliyorlar.

Bu slogan, Mısır üniversitelerinde Filistin'i destekleyen öğrencilerin protestolarında sık sık duyuluyor.

Bu iki yaklaşımın arasında, çok dinli bir halkın kendi topraklarından zorla sürgün edilmesi meselesi 'kasten' görmezden gelindi.

Sonuç olarak, bölgedeki 'kutsal' topraklarda şiddet patlak verdiğinde her zaman sorulan soru şu olur:

Filistin dini bir mesele mi?

Bu nedenle, şu soruyu da sormak gerekir:

Bir toprağın işgaliyle ilgili bir meselede neden dini anlatılar öne çıkarılıyor?

İsrail-Filistin çatışmasının doğası konusunda, Independent Arabia'ya konuşan gözlemciler, sorunu dine veya dini çatışmaya indirgemede farklılık gösteriyorlar.

Ancak Yahudilik, İslam ve hatta Hristiyanlık ile bağlantılı bir dizi dini faktör üzerinde hemfikirler.

Bu faktörler, dini çatışmanın temel bir faktörü haline geliyor. Bu faktörlerden en az birini, kutsal yerler ve dini metinler oluşturuyor.

Kudüs, bu çatışmanın kalbi olmaya devam ediyor. Zira, Mescid-i Aksa'ya ev sahipliği yapıyor.

Mescid-i Aksa'nın, Eski Tapınak Dağı'nın (Süleyman Mabedi) tepesinde olduğuna inanılıyor.

Bu dağın batı duvarı, Yahudilik için en kutsal yer olarak kabul ediliyor.

Bu da İsraillilerin ve Filistinlilerin dini nedenlerle aynı bölgeye erişmek istedikleri anlamına geliyor.

Yahudi devleti projesi

İsrail Devleti, Yahudilerin Avrupa'da zulüm gördüğü bir dönemde, bağımsız bir Yahudi devleti kurmak amacıyla kurulan Siyonist hareketin kurucusu ve başkanı Theodor Herzl'in bir projesi olarak başladı.

Viyana'dan başarılı bir gazeteci ve oyun yazarı olan Herzl, 1896'da 'Yahudi Devleti' adlı Siyonist bildirisini yayımladı.

Ertesi yıl, Yahudi devletinin kurulmasına yönelik somut adımlar atılması için ilk Siyonist konferansı düzenlenmesini çağrıda bulundu.

Herzl, 1904'te 44 yaşında ölene kadar Siyonist Örgütü'nü yedi yıl boyunca yönetti.

İsrail'in bağımsızlık ilanında, 'Yahudi devletinin vizyonunun yazarı' olarak anılan tek kişidir.

Herzl, yıllık Siyonist konferanslara ek olarak, Filistin'de Yahudi hükümetinin kurulmasına yönelik resmi bir tüzük verilmesi için İngiltere, Almanya, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu liderliği ile müzakerelere katılarak geniş bir diplomatik çaba sarf etti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Herzl'in ölümünden on yıl sonra, İngiltere'deki eski hukuk danışmanı David Lloyd George başbakan oldu ve Türklerden kurtarılan topraklarda Yahudiler için bir ulusal vatan yaratma politikasını benimsedi.

İngiltere ve Siyonist Örgütü arasındaki bu ittifak, Rusya ve Avrupa'daki zulüm gören yüz binlerce Yahudi'nin Filistin'e göç etmesine yol açtı ve 1948'de, Herzl'in 'Yahudi Devleti' kitabının yayımlanmasından sadece 52 yıl sonra, bağımsız bir Yahudi devleti olan İsrail'in kurulmasına yol açtı.

Gözlemciler, 19'uncu yüzyılın sonlarında ve 20'nci yüzyılın başlarında İsrail'e toplu Yahudi göçünü teşvik eden ve organize eden Avrupalı Yahudilerin çoğunun seküler Yahudiler olduğunu belirtiyorlar.

Siyonist hareketleri, Yahudileri öncelikle bir ulus olarak, Fransızlar veya Çinliler gibi bir dini grup olarak ele aldı.

İsraillilerin bir kısmı dini olarak bağlıdır, özellikle siyasi sağda, ancak İsrail'i kuran ana hareket seküler olmaya devam ediyor.

Ayrıca, ilk Filistinli silahlı hareketler de büyük ölçüde sekülerdi. Yaygın yanlış anlamalara rağmen, aşırı İslamcılar değil, Filistin milliyetçileriydiler.

Hatta ilk gruplardan bazıları komünistti. Bu nedenle, Batılı gözlemciler, pratikte Kudüs üzerindeki anlaşmazlığın siyasi bir mesele olmaktan çok dini bir mesele olduğunu düşünüyor.

Peki bölgede neler oluyor ve mesele dini bir anlatıya nasıl itildi?

Radikal gruplar yarışı

Eski Mısırlı diplomat Muhammed Cemal Mustafa, Filistin meselesine ilişkin algıyı domine etmeye başlayan o dini söylemin ihracından aşırılık yanlısı grupları sorumlu tutuyor ve şöyle diyor:

İslam ve Yahudilikle ilişkili birçok dini faktör, özellikle kutsal yerlerin kutsallığı ve her iki dinin de anlattığı kıyamet hikayeleri bağlamında çatışmada dinsel bir unsur olarak oynadığı rolü belirlemektedir. Bu faktörler, iki taraf arasında kalıcı bir barış ihtimalini mahvediyor. İsrail'deki aşırı dinci Siyonistler, kendilerini giderek daha fazla Yahudi devletinin velileri ve biçimini belirlemekten sorumlu olarak görüyorlar ve Araplara herhangi bir taviz konusunda büyük bir kararlılık gösteriyorlar. Öte yandan, Filistin'deki ve dünyanın diğer İslam ülkelerindeki İslami gruplar, dini nedenlerle toprakları ve kutsal yerleri özgürleştirmenin gerekliliğini savunuyor ve İsrail ve Yahudi halkı aleyhine şiddet ve nefret yayıyorlar.

Mustafa, bu dini faktörlerin, Filistin meselesindeki istikrarsızlığı daha da kötüleştirdiğini de söyledi.

Aşırılık yanlıları, her iki tarafın da dini gündemlerini gizliyormuş gibi gösteren din temelli söylentileri, medya ve sosyal medyada yayıyorlar.

Bu söylentilerden bazıları Yahudilerin, Mescid-i Aksa'yı yıkıp yerine Yahudilerin üçüncü tapınağını inşa etme ve Yahudilerin, tüm Yahudi olmayanları yok etme planları olduğu yönünde.

Bu söylentiler, her iki tarafın da birbirine karşı güvensizliğini ve düşmanlığını artırıyor.

Ayrıca, Filistin meselesinin çözümünü daha da zorlaştırıyor. Muhammed Cemal Mustafa, bu durumun bir diğer nedeninin de Arap ve İslam dünyasındaki kötüleşen sosyoekonomik koşullar olduğunu savunuyor.

Bu koşullar, dini aşırılığın büyümesine katkıda bulunuyor ve gençleri daha fazla bağnazlığa ve din temelli siyasete itiyor.

Washington'daki Demokrasileri Savunma Vakfı'nda kıdemli ortak olan Heysem Hasaneyn, dini faktörlerin Filistin tarafında daha etkili olduğunu savunuyor.

Hasaneyn, "İslami gruplar, Gazze ve Batı Şeria'da ve dünyanın diğer İslam ülkelerinde, dini nedenlerle kutsal yerleri özgürleştirmenin gerekliliğini savunarak kontrolü ele geçirdiler" dedi.

Hasaneyn, geçen hafta AlArabiya kanalına verdiği röportajda, Hamas Siyasi Bürosu Başkanı Halid Meşal'in argümanının sürekli olarak Mescid-i Aksa'yı kurtarmak olduğunu, bu da hareketin sivillere yönelik saldırılarını meşrulaştırmak için kullanıldığını belirtti.

Hasaneyn, "Televizyon ve sosyal medyadaki aşırılık yanlıları tarafından yayılan bu tür din temelli söylentiler, Filistinliler ve İsrailliler arasındaki gerilimi daha da kötüleştiriyor ve daha geniş İslam dünyasını içine çekiyor" şeklinde konuştu.

İsrail'de dini inançlarla hareket edenlerin azınlık olduğunu savunan Hasaneyn, "Geri kalan toplum, Filistinlilerin dini ve siyasi niyetleri konusunda büyük şüpheleri olan seküler ve geleneksel Yahudilerin bir karışımıdır" ifadelerini kullandı.

Filistin dışındaki aşırılık yanlısı gruplar için, Mısırlı İslami Siyaset Uzmanı Muhammed Kandil şu ifadeleri kullandı:

Aşırılık yanlısı gruplar, Filistin meselesini, daha fazla aşırılık yanlısını çekmek için güçlü bir bahane olarak kullandılar. Ancak, terörist gruplar için bu meselenin önemi o noktada bitiyor. Çünkü, bu mesele, sadece bir amaç değil, aynı zamanda bir araç olarak kullanılıyor.

Bu araç, aşırılık yanlılarını eğitmek ve başka bölgelerde ve hedeflerde operasyonlar yürütmek için kullanılıyor. Bu operasyonlar, hedef alınanların, İsrail de dahil olmak üzere İslam ve Müslümanlara karşı bir savaş yürüttüğü gerekçesi ile gerçekleştiriliyor.

Bu durum, aşırılık yanlılarının zihninde düşman kavramının genişlemesine neden oluyor. Düşman kavramı, İsrail'den başlayarak, aşırılık yanlısı grupların etki alanına giren diğer tüm devletleri de içeriyor. Zamanla, Filistin meselesi, sadece bir slogan haline geliyor. Bu slogan, sadece bazı operasyonların gerekçesi olarak kullanılıyor.

Arap milliyetçiliği

Diğerleri, bunun, Eski Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır'ın rejimi tarafından kurulan ve teşvik edilen Arap milliyetçiliği politikalarına dayandığını düşünüyor.

Kanada İslami İnsani Enstitüsü Müdürü Said Şuayb, "İsrail ile çatışma, Abdunnasır'ın Arap-İslam devleti tarafından sağlamlaştırılan ulusal bir İslami çatışmaya dönüştü" dedi.

Şuayb, sözlerine şunları ekledi:

Temmuz devleti (23 Temmuz 1952 Devrimi'nin lideri Abdunnasır'a ithafen), Arap-İslam devletidir. Bu devletin ideolojisi bölgeyi yönetmeye başladı ve aynı ideolojiye dayanan farklı akımlar ortaya çıktı, örneğin Baasçılar. Artık İsrail ile çatışma, insan hakları çatışması olarak değil, ideolojik bir çatışma olarak görülüyor. Bu nedenle, geçen hafta başında Kahire'de ev sahipliği yapan barış konferansında, 'Hamas' hareketini, bölgede suç işlemesine rağmen kınamak için bir isteksizlik vardı. Hatta medya, 'Hamas'ı kınamak istemedi, çünkü hareket daha önce Mısır'a karşı terörist eylemler düzenlemişti.

Şuayb, "Ortadoğu'da iki tür İslami siyaset var, Temmuz devleti İslam'ı ve Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) ve Selefilik İslam'ı. Her ikisi de Filistin'in Filistinliler için değil, Araplar ve Müslümanlar için olduğunu ve ardından onu azınlıkları tanımayan Arap-İslam ideolojik bir devlete dönüştürme fikrini benimsiyor" dedi.

Ancak, Mısır asıllı Kanadalı araştırmacı, tüm tarafların 'konuyu farklı derecelerde dinselleştirmeye' çalıştığını inkar etmedi.

Şuayb, "Çatışmayı dindarlaştırmaya çalışan taraflar, örneğin ABD'deki aşırı dindar Evanjelik Kuşak'ın üyeleri, İsrail'e dini nedenlerle sempati duyuyor. Ancak, devletlerinin politikaları üzerinde çok az etkiye sahipler, çünkü bu devletler laik ve demokratik temellere dayanıyor. Öte yandan, Ortadoğu'da çatışmayı dinselleştirmek, bölge politikasını şekillendiriyor" ifadelerini kullandı.

Hıristiyan Siyonizm'i

Batı'da da Filistin meselesine dini bir bakış açısı getiren bir başka akım söz konusu.

Siyonizm, Yahudi bir siyasi hareket olsa da Batı'da kökleri Protestan köktenci kiliselerde olan ve 'Hristiyan Siyonizm'i olarak adlandırılan bir akım var.

Bu akım, İsrail devletinin kuruluşunun, İncil'in kehanetlerini yerine getirdiğini ve Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşasının, Mesih'in ikinci gelişinin ön koşulu olduğunu savunuyor.

Bu nedenle, bu akım genellikle İsrail'e sempati duyuyor ve onu savunmak için dini bir anlatı kullanıyor.

Evanjelik İlahiyat Koleji'nde Karşılaştırmalı Dinler Profesörü Papaz İkram Lamei, 1991 yılında yayınlanan 'Hristiyanlığa Siyonist Girişim' adlı kitabında, Hristiyan Siyonizm'ini şu şekilde tanımlıyor:

Hristiyan Siyonizm'i, Amerika'da İsrail devletini desteklemek amacıyla ortaya çıkan bir harekettir. Bu hareket, Yahudilerin Filistin'e geri dönüşünün kehanetlerin gerçekleşmesi ve Mesih'in ikinci gelişine hazırlık olduğu iddiasıyla dini bir nitelik kazanmıştır. Bu hareket, medya ve bazı kiliselerde yayılmış ve çeşitli kuruluşlar tarafından benimsenmiştir.

Ancak Filistinli araştırmacı ve yazar Faris Sarafandi, "Siyonizm'in dine dayanmadığını ve hareketin kurucu liderlerinden, zamanla İsrail liderlerine kadar dindar olmadıklarını" açıkladı.

Ek olarak Sarafandi, "bu hareketin Batı'nın Ortadoğu'da Batı'nın pençesi olarak işlev görecek bir varlık yaratmak için bir Batı sömürgeci hareketi olarak doğduğunu" da ekledi.

Bu nedenle, Safrandi, Filistinlilerin, davalarını dünyaya sunarken dini anlatıdan kaçınmak ve bunu sömürgeci bir dava olarak sunmak için söylemlerini değiştirmeleri gerektiğine inanıyor.

Dini çerçeve konuyu zayıflattı

İsrail Büyükelçiliği'nin Kahire web sitesi, bölgedeki Yahudi varlığı ve bu topraklara binlerce yıldır olan bağları hakkında tarihsel arka planlar sunuyor.

Sitede, "İsrail toprakları, Yahudi halkının beşiği. Uzun tarihinde önemli olaylar burada gerçekleşti, bunların bin yılını İncil kaydetmiştir. Burada kültürel, dini ve ulusal kimliği oluştu ve yüzlerce yıl boyunca varlığını sürdürdü, hatta halkın çoğunluğu buradan ayrılmak zorunda kaldığında bile. Yahudi halkı bu toprakları unutmadı ve uzun sürgün yıllarında bile onunla olan güçlü bağını koparmadı. 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasıyla, Yahudi halkı iki bin yıl önce kaybettiği bağımsızlığını yeniden kazandı" ifadelerine yer verildi.

Bu temelde, gözlemciler Filistin davasını dini çatışmaya doğru itmenin, onu zayıflatmanın bir nedeni olduğu konusunda hemfikirler.

Bu, özellikle de çeşitli dinlerden Filistinliler olduğu için İsrail'in uluslararası alanda kullandığı anlattı.

Safrandi, Filistinlilerin Müslümanlar, Hristiyanlar, Samiriler ve hatta Yahudiler olduğunu söylüyor ve bu nedenle 'Hamas'ın İslami Direniş Hareketi sloganını kaldırması ve Filistin direnişine dönüşmesi gerektiğini' söyledi.

Ayrıca Safrandi, "Kendinizi dini bir bakış açısıyla çerçevelediğinizde, bu, Filistinli Hristiyanları, Yahudileri veya başkalarını temsil etmediğiniz anlamına gelir. Samiri cemaatimiz var ve bunlar Filistin parlamentosunda temsil ediliyor. Çatışmayı dini hale getirmek istiyorsak, bu İsrail'in işgalde hak sahibi olduğu anlamına gelir çünkü Yahudilerin bu bölgede İslam'dan önce 3 bin yıl önce var olduklarını söylüyorlar. Bu, onların bizden daha çok Filistin'e hak sahibi oldukları anlamına gelir. Ancak siyasi çerçeveden bakıldığında, Filistin halkına 4 Haziran sınırlarında başkenti Kudüs olan bir Filistin devleti kurma hakkı veren meşru uluslararası kararlar vardır" dedi. 

Safrandi, 'davanın ideolojik hale getirmeye çalışılmasının İsrail'in lehine olduğu' konusunda uyararak "İslamcıların sloganlarından biri, sınırların ötesinde bir varoluş mücadelesi içinde olduğumuzdur. Bu, İsrail'in Batı'da kendi karşı karşıya olduğu tehdidi vurgulamak için kullandığı bir şeydir. Ayrıca, İslami söylemde Filistinli Hristiyanlar ve diğerlerinin görmezden gelinmesi, başka bir zayıflık unsuru oluşturuyor. İsrail bunu kendi lehine kullanıyor ve Filistin ve Gazze Şeridi'ndeki Hristiyanların sayısının yüzde 7'den yüzde 1'e düştüğünü söylüyor. Öte yandan, İsrail'deki Hristiyanlar nüfusun yüzde 15'ini oluşturuyor. Dini söylemin ötesine geçmeliyiz. Filistinli bir Hristiyanımız, Samirimiz, Yahudimiz ve Müslümanımız var. Hepsini birleştiren Filistin'dir" şeklinde konuştu.

Gözlemciler, Filistin davasının 'Arap-İslam davasından ziyade insani bir dava olarak sunulması' gerektiğine de inanıyorlar.

Filistinli araştırmacı, "Filistin meselesi insani bir meseledir ve uluslararası ve insani ivmesini geri kazanmamız gerekiyor. Filistin, sadece Arapların ve Müslümanların değil, bu dünyadaki her özgür ve asil insanın meselesidir. Ve bu, sunmamız gereken tekliftir. Gazze'de öldürülenler Hamas değil. 5 binden fazla kurbanımız var ve bunların çoğu çocuk ve kadın. Davanın insanlaştırılması, onu başarılı kılmak için bir yoldur. Yeni bir haçlı seferi olduğunu söyleyen eğilimler duyuyorum. Bu nasıl olabilir?" dedi.

Said Şuayb da aynı fikirde.

Şuay, bu konuda "Ortadoğu'da, Filistin'in Arap veya İslami bir dava olduğu fikrinden uzaklaşmamız gerekiyor. Bu, bir halkın haklarını savunmak için bir insani davadır. Ortadoğu'nun çatışmayı dindarlaştırması, Filistinlilerin haklarını elde etmesini engelledi. Emin el-Huseyni (Filistin'in İngiliz Mandası sırasında Kudüs Başmüftüsü) dini temelde Hitler ile ittifak kurarak çatışmayı dindarlaştırdığından beri, davayı yönetenlerden yana bozuldu. Çünkü bunu ya dini bir ideoloji ya da İsrail'i sömürgeci Batı'nın bir uzantısı olarak gören Arap-İslamcı bir ideoloji temelinde yaptılar" ifadelerini kullandı.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME


Rusya’nın gizli nakit operasyonu: “İran’a 2,5 milyar dolar gönderildi”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le İran'ın dini lideri Ali Hamaney, en son 2022'de Tahran'da görüşmüştü (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le İran'ın dini lideri Ali Hamaney, en son 2022'de Tahran'da görüşmüştü (AFP)
TT

Rusya’nın gizli nakit operasyonu: “İran’a 2,5 milyar dolar gönderildi”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le İran'ın dini lideri Ali Hamaney, en son 2022'de Tahran'da görüşmüştü (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le İran'ın dini lideri Ali Hamaney, en son 2022'de Tahran'da görüşmüştü (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump ilk döneminde İran'a yaptırım uyguladıktan sonra Rusya, Tahran yönetimine gizlice 2,5 milyar dolar göndermiş.

Telegraph'ın haberinde bu miktarın, Rus devletine ait Promsvyazbank tarafından 2018'de Tahran yönetimine gönderildiği savunuluyor. 

Küresel ticaret ve gümrük verilerini derleyen ImportGenius'un sağladığı bilgileri inceleyen gazete, bankanın nakit paraları 4 ay boyunca tren ve gemi yoluyla İran'a ulaştırdığını yazıyor.

Her biri 57 milyon ile 115 milyon dolar arasında değişen nakit para transferlerinin toplamda 34 sevkıyatla tamamlandığı aktarılıyor. 

Bu kapsamda Rusya'dan İran'a yaklaşık 5 tonluk banknot taşındığı iddia ediliyor. 

İlk sevkıyat 13 Ağustos 2018'de, Trump'ın yaptırım kararından bir hafta sonra yapılmış.  Yaklaşık 57,3 milyon dolar değerindeki toplam 110 kilogramlık banknotlar, trenle Rusya'nın Astrahan limanına gönderilip gemiye yüklenmiş. Hazar Denizi üzerinden İran'ın Emirabad limanına varan gemideki banknotlar, tekrar trenle Tahran'a ulaştırılmış. 

Ağırlık ve değer hesaplarına göre paranın büyük olasılıkla 500 euroluk banknotlar halinde taşındığı ancak kayıtların dolar cinsinden tutulduğu ifade ediliyor.

Trump'ın selefi Joe Biden'ın yönetiminde İran özel temsilciliğinde görev yapan Ariane Tabatabai, ödemelerin İran Devrim Muhafızları'ndan askeri teçhizat alımlarıyla bağlantılı olabileceğine dikkat çekiyor: 

İlk tahminim bu paranın ekipman ve silah, füze sistemleri ya da askeri bileşenler için gönderildiği yönünde. Her iki ülkeye uygulanan kapsamlı yaptırımlar ve İran'ın Swift'ten büyük ölçüde çıkarılmış olması da göz önüne alındığında nakit kullanmaları şaşırtıcı değil.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Washington Enstitüsü'nden Anna Borshchevskaya, Moskova'nın kriz dönemlerinde Tahran'ı desteklemek için "yaratıcı yollar" bulduğunu söylüyor: 

Moskova, rejimin desteğe ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Rusya askeri müdahalede tereddüt edebilir ancak bir rejimi ayakta tutmak için yapabilecekleri pek çok başka şey var.

Eskiden özel bir banka olan Promsvyazbank, 2017'de Kremlin tarafından devralınmıştı. Rusya Merkez Bankası, kurumu "askeri-sanayi kompleksine hizmet edecek özel amaçlı banka" diye tanımlamıştı.

Bankanın CEO'su Petr Fradkov, eski Rusya Başbakanı ve Rusya Dış İstihbarat Servisi Direktörü Mihail Fradkov'un oğlu. Petr ve Promsvyazbank, 2022'deki Ukrayna işgalinin ardından Birleşik Krallık ve ABD tarafından yaptırım listesine alınmıştı. 

Öte yandan Biden yönetiminde Dışişleri Bakanlığı'nda Ortadoğu danışmanı olarak görev yapan Asha Castleberry-Hernandez, İran'daki rejim karşıtı eylemlere ve ülkenin yaşadığı ekonomik zorluklara işaret ederek, benzer nakit transferlerinin hâlâ sürüyor olabileceğini savunuyor: 

Bu spekülatif olarak mümkün. Rusya mevcut rejimin çöküşünü ciddi bir kayıp olarak görür. Bu onları büyük bir jeopolitik dezavantaja sokabilir.

ABD, Ortadoğu'daki askeri yığınağını artırırken, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, RT'ye verdiği röportajda olası bir askeri müdahalenin sadece İran'ı değil tüm bölgeyi tehlikeye atacağını söylemişti. 

Independent Türkçe, Telegraph, TASS