Batılı hükümetler ve Gazze'deki çocuk mezarları

Mağdurun kendisini suçlamasını istemek doğru mu?

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Kongre'de açıklamalarda bulunurken göstericiler üzerinde ‘Gazze’ yazan kırmızıya boyanmış ellerini kaldırdı. (AFP/Saul Loeb)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Kongre'de açıklamalarda bulunurken göstericiler üzerinde ‘Gazze’ yazan kırmızıya boyanmış ellerini kaldırdı. (AFP/Saul Loeb)
TT

Batılı hükümetler ve Gazze'deki çocuk mezarları

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Kongre'de açıklamalarda bulunurken göstericiler üzerinde ‘Gazze’ yazan kırmızıya boyanmış ellerini kaldırdı. (AFP/Saul Loeb)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Kongre'de açıklamalarda bulunurken göstericiler üzerinde ‘Gazze’ yazan kırmızıya boyanmış ellerini kaldırdı. (AFP/Saul Loeb)

Hişam el-Gannam

İsrail'in Gazze'deki Filistin halkına karşı yürüttüğü savaş dördüncü haftasına girdi. 31 Ekim itibarıyla yarısından fazlası kadın ve çocuk olmak üzere 8 bin 500'den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, Gazze'de faaliyet gösteren 35 hastaneden 12'sinin hizmet dışı bırakıldığı, tamamen ya da kısmen yıkıldığı bu süreçte, aralarında binden fazla çocuğun da bulunduğu Filistinliler de halen enkaz altında.

İsrail'in sivilleri öldürmesi, Filistinlilere karşı savaşlarında bilinen bir suç davranışıdır. İsrail, 1948'de Filistinlilerin topraklarından göç etmesini sağlamak için 452 Filistin köyünü yok etti ve 21 katliam gerçekleştirdi. 1982'de Beyrut'u kuşattı ve Filistinli savaşçıları Lübnan'dan çıkarmayı başardı. İsrail daha sonra, iş birliği yaptığı güçlere yüzlerce Filistinli sivili öldürdüğü Sabra ve Şatilla Katliamı’nı gerçekleştirme izni verdi. 1987-1993 yılları arasındaki Filistin İntifadası sırasında, İsrail, bin 500'den fazla masum Filistinliyi öldürdü ve 70 binden fazla kişiyi yaraladı. Bu yaralıların üçte biri, kemikleri kırılmak üzere sopalarla dövüldü. İsrail, 2008'den bu yana Gazze'ye karşı yürüttüğü altı savaşta, 4 bin 200'den fazla Filistinli sivili öldürdü, on binlerce kişiyi yaraladı ve binlerce konutu yok etti.

Ancak mevcut savaşı İsrail savaşlarında Gazze'ye yönelik önceki savaşlarından ayıran, sadece kurban sayısının öncekilerin iki katını aşması değil. Kaldı ki savaş şu an henüz başlangıç aşamasında görünüyor. Gazze'de meydana gelen yıkım ve tamamen yok edilen mahallelerin sayısı, 2,3 milyon nüfusunun yarısını güney kesimine tahliye etmesi ve sadece bombaların türü ve yıkım gücü değil; bunu diğerlerinden farklı kılan, canlı olarak ve Batı desteğiyle gerçekleşen kapsamlı bir suç olmasıdır.

Filistin halkı ‘uygar’ Batı'nın gözleri önünde katledilirken, liderleri açıkça ve utanmadan İsrail'i desteklemeye devam ediyor.

Bir halk, ‘uygar’ Batı'nın gözleri önünde katledilirken, Batılı liderler İsrail'e açık ve utanmaz bir şekilde destek vermeye devam ediyor. Son birkaç yıldır Batı, İsrail'in yaptıklarıyla karşılaştırılamayacak kadar önemsiz savaş hataları nedeniyle Arap koalisyon ülkelerini sürekli olarak suçluyordu. Bu nedenle koalisyon ülkelerinin görevini tamamlamasını ve meşruiyeti desteklemesini engelleyen önlemler alındı. ABD ve Batı yapımı gelişmiş silahları satın almalarını yasaklamak ve savaş sırasında devletlerin davranışlarını düzenleyen uluslararası insan hakları hukukunu ihlal etmekle suçlamak bu önlemlerden bazılarıydı. Batı, koalisyon ülkelerini yıllarca medyasında ve kurumlarında ‘insan haklarını’ saygı duymamakla suçladı ve baskı yaptı.

Fotoğraf Altı: Filistinliler, 31 Ekim 2023'te Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki yaralıları kurtarmak için çalışmalar yürüttü. (Reuters)
Filistinliler, 31 Ekim 2023'te Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki yaralıları kurtarmak için çalışmalar yürüttü. (Reuters)

Aynı Batılı ülkeler, İsrail'in Gazze'deki Filistin halkına karşı gerçekleştirdiği sistematik katliamlara bugün sadece sessiz kalmıyor, aynı zamanda onları teşvik ediyor ve bunlara katılıyor. Bugün İsrail'i suçlarını işlemesi için bedavaya silahlandıran Batı'dır. Batı, onu korumak için uçak gemilerini gönderiyor. Askeri operasyonlarını gerçekleştirmesi için ona danışmanlık ve istihbarat sağlıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) onu cezadan koruyor ve diğer ülkeleri hak ve insani hukukun zaferini engellemek için baskı altına alıyor.

Başka insanları işgal eden bir ülkeye yönelik kör önyargı, modern tarihte hiçbir zaman İsrail'de olduğu gibi yaşanmamıştır. Buradaki mesele, Arapların Batılı ülkelerin hükümetleriyle yaptıkları görüşmelerde defalarca dile getirdikleri ve eleştirdikleri çifte standartlarla ilgili değil, konu İsrail'in insani ve ahlaki olan her şeyin ötesine geçen acımasız davranışıyla ilgili. Liste uzun ve sınırlandırılması zor.

Batılı liderler, 7 Ekim'deki Aksa Tufanı'nın ilk gününden bu yana, İsrail'in herhangi bir çekince olmaksızın kendisini savunma hakkına sahip olduğunu ilan etti.

Batılı liderler, 7 Ekim'deki Aksa Tufanı'nın ilk gününden bu yana, İsrail'in silahsız sivillerin güvenliğine ilişkin herhangi bir çekince veya koşul olmaksızın kendisini savunma hakkına sahip olduğunu ilan etti.

Batılı liderler yaklaştıkları her Arap başkentinde, uluslararası hukukun işgalci güçlere sözde meşru müdafaa hakkı verip vermediğini sormadan kendilerini tekrarladılar. 2004 yılında Uluslararası Adalet Divanı, İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarında inşa ettiği ve geniş bir bölümünü kestiği Apartheid duvarı konusunda hukuki görüş bildirdi. Mahkemenin görüşü, işgalci devletin bu duvarı inşa etmek için Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51’inci maddesine dayanamayacağı, çünkü meşru müdafaa hakkının başka bir halkı işgal eden bir devlet için geçerli olmadığı yönündeydi. İşgalci devletin işgal ettiği devletlerle ilişkisini düzenleyen, 1949 yılında Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan Cenevre Sözleşmesidir. İşgal devletinin en önemli yükümlülükleri arasında ‘sivilleri korumak, onlara gıda ve tıbbi malzeme sağlamak ve yerlerinden toplu veya bireysel olarak göç etmeye zorlanmalarını’ önlemek yer alıyor.

Ancak Batı, bunu bilmesine rağmen, ne söylediğini anlamayan bir papağan gibi, savunma hakkı söylemini tekrar etmeye devam ediyor. Bunu yaparken, Filistinlilerin işgal devletiyle ilişkisini düzenleyenin, savaş zamanında sivilleri korumaya yönelik Cenevre Sözleşmesi olduğunun ve devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen BM Antlaşması olmadığının farkında.

Suudi Arabistan, Gazze'de derhal ateşkes, sivillerin korunması, zorla yerinden edilmenin durdurulması, insani yardımların engelsiz girişine izin verilmesi ve Filistin halkının haklarını güvence altına alacak bir barış sürecinin yeniden başlatılması olmadan kalıcı bir çözümün mümkün olmadığını defalarca vurguladı.

Suudi Arabistan, Gazze'de derhal ateşkes sağlanması, sivillerin korunması, zorla yerinden edilmenin durdurulması, insani yardımların engelsiz girişine izin verilmesi ve barış yolunun yeniden tesis edilmesi için çalışmaktan başka olası bir çözüm olmadığını defalarca ve tüm imkanlarıyla vurguladı. Bunun adil ve kapsamlı barışın sağlanması, Filistin halkının meşru haklarını elde etmesini ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız devletini kurmasını sağlayacağı ifade edildi. Aksi takdirde, bölgenin, bu krizi kendi yayılmacı çıkarlarını ve özel hedeflerini gerçekleştirmek için kullanacak olanların yaratacağı gerginliklere ve tırmanışlara maruz kalacağının altı çizildi.

Ancak Batılı hükümetlerin ahlaki çöküşü, tüm beklentileri ve değerlendirmeleri aştı. 70 yılı aşkın bir süredir öldürülen, topraklarından sürülen, evi yıkılan ve hapsedilen Filistinliler, kendini savunma hakkına sahip değil. Öte yandan, onu öldüren, onu aşağılayan ve haklarını ve mülkünü gasp eden savaş makinesi bu hakka sahip. Gerçek şu ki, kendini savunmak meşru, ahlaki ve Filistinliler için bir görevdir. Onlar işgalin boyunduruğu altında olan ve zulüm ve baskıya maruz kalıyorlar. Onlar, sessiz kalmaları halinde Batı'nın görmezden geldiği, hakları ve onurları için ayağa kalkarlarsa onları öldüreceklerine söz verilenlerdir.

Fotoğraf Altı: Gazze’ye girmeyi bekleyen, insani yardım taşıyan kamyonlar. (Reuters)
Gazze’ye girmeyi bekleyen, insani yardım taşıyan kamyonlar. (Reuters)

Bu hak, silahlı direniş hakkı, ABD’lilerin İngilizlerle bağımsızlık savaşlarında savaştığı zaman meşruydu. Fransızlar, Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildiğinde de aynısını yaptı. Aynı şeyi, Filistin dosyasını BM’ye teslim etmeden ve 1948'de ayrılmadan önce İsrailliler de İngiltere'ye karşı yaptı.

Filistinliler, işgale direnme hakkına sahiptir. Eğer bu direnişleri olmasaydı Batı bugün, 2000 yılındaki Camp David müzakerelerinin başarısızlığından bu yana uzun süre sessiz kaldıktan sonra, iki devletli çözümün yeniden başlatılması gereğinden bahsetmezdi.

Batı'nın, İsrail'in bugün ‘silahlı gruplarla’ savaştığı iddiası açık bir yalandır. Bugünkü savaşı, Gazze ve Batı Şeria'daki tüm Filistin halkıyladır. Eğer öyle olmasaydı, neden onları yerinden etsin, evlerini ve hastanelerini yıksın? Neden onları su, elektrik, yakıt ve gıdadan mahrum bıraksın?

İsrail'in 7 Ekim ve 11 Eylül arasında bir benzerlik yaratmaya çalışması ve Batı’nın bunu kabul etmesi ve gerçekmiş gibi ele alması, gerçeğin çarpıtılmasıdır. Çünkü 7 Ekim, 75 yıldır süren Filistinliler ve İsrail arasındaki çatışmanın bağlamında geliyor.

İsrail'in 7 Ekim ve 11 Eylül arasında bir benzerlik yaratmaya çalışması ve Batı’nın bunu kabul etmesi ve gerçekmiş gibi ele alması, gerçeğin çarpıtılmasıdır. Çünkü 7 Ekim, 75 yıldır süren Filistinliler ve İsrail arasındaki çatışmanın bağlamında geliyor. Hamas ise İsrail'in kendisinin 1980'lerde Filistin Kurtuluş Örgütü'ne rakip olması için desteklediği bir Filistin örgütüdür. Bu örgüt, Filistinliler arasında bölünmeyi körükledikten sonra, İsrail'e doğrudan direnişe başladı. Batı, bunu çok iyi biliyor, ancak İsrail'in anlatısını desteklemek için bunu görmezden geliyor.

Batılı politikacıların ahlaki çöküşü o kadar trajik ki anlatılması zor. Filistin-İsrail çatışmasıyla onlarca yıldır uğraşanlar, bu olayın öncesinde ve sonrasında Filistinli sivillere yönelik toplu cezalandırmayı seçerek kendi iradeleriyle hafızalarını kaybettiler.

7 Ekim olayları büyüklüğü, tarzı ve ayrıntılarıyla İsrail için bir sürprizdi. Ancak birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerinin Filistin halkına yönelik yaklaşım ve uygulamaları nedeniyle İsraillilerin altından bir ateşin çıkmasına kimse şaşırmamalı. Tepki sadece bir zaman meselesiydi.

Bu çatışma onlarca yıldır devam ediyor. Gazze Şeridi, 2007'den beri boğucu bir abluka altında ve o zamandan beri direniş ve işgal arasında altı savaş yaşandı. Bunlardan sonuncusu, İsrail'in direniş liderlerinden bazılarını öldürmesinin ardından geçtiğimiz mayıs ayında gerçekleşti.

Batılı siyasetçiler yalnızca İsrail'in Filistinli savaşçıların çocukların kafasını kestiği iddiasını benimseyerek işgalci devletle dayanışma gösterisine koşmadı. Uluslararası koalisyonun DEAŞ'la mücadele görevlerinin Gazze'de savaşanları da kapsayacak şekilde genişletilmesi, meşru müdafaa ve terörizmle mücadele bahanesiyle İsrail'e Gazze'deki güvenli insanların evlerini yıkması için ‘açık çek’ verilmesini talep etti. Ardından BMGK, ateşkes talep eden ve Gazze'ye insani yardımın girmesine izin veren kararın yayınlanmasını engelledi. Batı medyası da insan haklarını savunma yalanları da onlarla birlikte düştü.

Batı medyası gerçeği İsrail'in öyküsünü benimseyerek çarpıttı, önce Filistin savaşçılarının çocukların başını kestikleri ve kadınları tecavüz ettikleri yalanını söyleyerek başladılar. Ardından Filistin gruplarının yanlışlıkla el-Ehli Baptist Hastanesi’ni bombaladığı ve içinde çalışanlar ile sığınmak için oraya kaçanların ölümüne neden olduğu yalanını yaydılar. Bu olay sonucunda, İşçileri, hastaları ve gece gündüz durmayan İsrail baskınlarının cehenneminden sığınmak için oraya sığınanlar da dahil olmak üzere 500'den fazla Filistinli öldürüldü.

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Batı medyası gerçeği İsrail'in öyküsünü benimseyerek çarpıttı, önce Filistin savaşçılarının çocukların başını kestikleri ve kadınları tecavüz ettikleri yalanını söyleyerek başladılar. Ardından Filistin gruplarının yanlışlıkla el-Ehli Baptist Hastanesi’ni bombaladığı ve içinde çalışanlar ile sığınmak için oraya kaçanların ölümüne neden olduğu yalanını yaydılar. Bu olay sonucunda, İşçileri, hastaları ve gece gündüz durmayan İsrail baskınlarının cehenneminden sığınmak için oraya sığınanlar da dahil olmak üzere 500'den fazla Filistinli öldürüldü.

Yaptıkları en kötü şey, kurbanın kendini suçlaması gerektiğini ve 7 Ekim'de gerçekleşen olayın Filistinli ve Arapların konuşmadan önce kınaması gereken bir terör eylemi olduğunu söylemeleriydi. Batı medyası, hiç işgal askerlerinin Filistinli sivillere karşı kaç kez vahşice cinayet işlediğini sordu mu? İşgal, Filistinli ‘silahlı grupların’ sivilleri canlı kalkan olarak kullandığı bahanesiyle suçlarını kaç kez meşrulaştırdı?

Batı'nın mantığına göre kurban, maruz kaldığı öldürme ve yıkım eylemlerinden sorumlu tutulmalıdır. 6 Ekim Savaşı sırasında İsrail Başbakanı, Filistinlilere duyduğu nefretin ‘İsrail'i onları öldürmeye zorlayanların kendileri olmasından’ kaynaklandığını söylemişti.

İsrail'i savunmak için yapılan bu savaşta sergilenen vahşi davranış, Filistinlilerin ve Arapların Batı'ya boyun eğmemesini, onların iddialarını kabul etmemelerini ayrıca İsrail'i kayıtsız şartsız destekleyen adaletsiz ve aptalca politikalarının İsrail'e ve Araplara güvenlik, istikrar ve barış getirmeyeceğini liderlerine hatırlatmak gerektiriyor. Bu, sadece terörün, nefretin ve kaosun kuluçka ortamını yaratır. Tek kurban Araplar ve onların ülkeleri olmayacak, ateşi her yere yayılacaktır.

7 Ekim ve sonrasında yaşananlar, Filistin meselesinin Batılı liderlerin İsrail ziyaretlerinde üzerinde yürüdüğü kırmızı halının altına süpürülemeyeceğini, bölgede barışın, istikrarın ve bir arada yaşamanın yolu, sorunun uluslararası hukuka uygun olarak adil bir şekilde çözülmesinden geçtiğini gösterdi. Aksi takdirde bu kısır döngü, tüm bölge ülkeleri ve halkları için güvenlik ve barışın sağlanması için durmadan dönmeye devam edeceği ve bu mazlum bölge için hiçbir umut kalmadığı anlamına gelecek.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Husi milisleri, İsrail'e yönelik dördüncü saldırılarının ardından “kademeli bir tırmanış” ile tehdit etti

Husi militanları, liderlerinin çağrısıyla Sana'da düzenlenen bir gösteride (AFP)
Husi militanları, liderlerinin çağrısıyla Sana'da düzenlenen bir gösteride (AFP)
TT

Husi milisleri, İsrail'e yönelik dördüncü saldırılarının ardından “kademeli bir tırmanış” ile tehdit etti

Husi militanları, liderlerinin çağrısıyla Sana'da düzenlenen bir gösteride (AFP)
Husi militanları, liderlerinin çağrısıyla Sana'da düzenlenen bir gösteride (AFP)

Husiler, “kademeli tırmanış” olarak nitelendirdikleri bir süreç başlatma tehdidinde bulundu. Bu açıklama, grubun İsrail’e yönelik dördüncü saldırıyı üstlenmesinin ve yaklaşık bir hafta önce İran’la aynı safta savaşa dahil olmasının ardından geldi.

Yemen'deki meşru güçlerin, ülkeyi grubun elinden kurtarmak için belirleyici savaşın yakın olduğunu iddia eden söylemlerinin giderek sertleştiği bir ortamda, İsrail, İran ve Hizbullah'ın yoğun ateş gücüne kıyasla sınırlı etkisine rağmen, Husi saldırılarına nasıl karşılık verileceği konusunda Washington ile müzakerede bulunduğunu açıkladı.

Husilerin askeri sözcüsü Yahya Seri, dün akşam televizyonda yayınlanan açıklamasında, grubun “işgal altındaki Yafa bölgesinde hayati hedeflere balistik füzelerle askeri operasyon düzenlediğini” duyurdu. Seri, saldırının “İran ve Lübnan Hizbullah’ındaki mücahit kardeşlerle ortaklaşa gerçekleştirildiğini” ve “başarıyla hedeflerine ulaştığını” belirtti.

Sana'da güvenlik aracındaki Husi savaşçıları (AFP)Sana'da güvenlik aracındaki Husi savaşçıları (AFP)

Grup açıklamasında, "Bu önemli ve istisnai savaşta askeri müdahalesinin kademeli olduğunu" belirterek, "bu düzeyde kalmayacağını ve gelişmelere göre, düşmanın gerilimi artırma veya azaltma konusunda belirleyeceği tutuma göre ele alacağını" kaydetti.

Son saldırı, Husilerin bölgesel çatışmaya doğrudan dahil olduklarını ilan etmelerinden beri gerçekleştirdikleri dördüncü eylem oldu. Bu gelişme, İran destekli eksende yer alan Husiler, Lübnan Hizbullahı ve Iraklı silahlı gruplar arasındaki koordinasyonun arttığını gösteriyor.

Savunmanın dikkatini dağıtmak

Husi grubu, geçtiğimiz çarşamba günü İsrail'e yönelik üçüncü saldırının sorumluluğunu üstlenirken, İsrail ordusu hava savunma sistemlerinin Yemen'den fırlatılan bir füzeyi "herhangi bir yaralanma veya hasar olmaksızın" engellediğini ve erken tespit sayesinde tehdidin etkisiz hale getirildiği bildirildi.

Gözlemcilere göre bu tür saldırılar, İsrail hava savunma sistemlerini meşgul etmekten öteye geçmiyor. Zira söz konusu sistemler, İran ve Hizbullah kaynaklı tehditlerin yoğunluğu nedeniyle zaten ciddi baskı altında bulunuyor.

Husilerin lideri Abdülmelik el-Husi, çatışmaya katılım sonrasında yaptığı ilk konuşmada, İran’a verilen siyasi, medya ve propaganda desteğinden “doğrudan operasyonel aşamaya” geçtiklerini açıkladı. Husi, saldırıların “direniş ekseninin ortak operasyonları” kapsamında olduğunu savundu ve mevcut çatışmanın “coğrafi sınırları aşan bir görev” olduğunu iddia etti.

Husi lideri, takipçilerine İran'ın yanında savaşa katılmanın yanı sıra seferber olup mitingler düzenlemeleri çağrısında bulundu (AP)Husi lideri, takipçilerine İran'ın yanında savaşa katılmanın yanı sıra seferber olup mitingler düzenlemeleri çağrısında bulundu (AP)

Karara yönelik eleştirileri de yanıtlayan Husi, tarafsızlığın “bir seçenek olmadığını” ifade etti. Bu açıklamalar, Yemen içinde zaten kırılgan olan ekonomik ve güvenlik koşullarının daha da kötüleşebileceğine dair endişeleri artırdı.

El-Husi, takipçilerini haftalık İran yanlısı gösterilerine devam etmeye ve İran'ın yanında savaşa katılmaya çağırdı. Ayrıca, seferberlik çabalarını yoğunlaştırmalarını ve grubun her yıl daha fazla üye kazanmak ve ideolojik yönlendirme amacıyla kullandığı yaz kamplarına okul öğrencilerini göndermelerini teşvik etti.

Karar anı yaklaşıyor

Öte yandan, Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Tarık Salih, “Husi darbesinden kurtuluş mücadelesinin yaklaştığını” ve tüm ulusal güçlerin “tek bir ekip ve tek bir irade ile” bu mücadeleyi vereceğini söyledi.

Resmi medyada yer alan açıklamalarını, Yemen’in batı kıyısındaki askeri birliklere yaptığı ziyaret sırasında dile getiren Salih, savaşçıların rolünü överek, bu güçlerin “Yemen Cumhuriyeti’nin güvenlik supabı” olduğunu ifade etti. Bu açıklamalar, hükümet güçlerinin inisiyatifi yeniden ele geçirme konusunda artan bir özgüvene işaret ediyor.

Salih, bölgesel boyuta dikkat çekerek, “İran’ın Körfez ülkeleri ve Ürdün’e yönelik açık saldırılarının, Tahran’ın projesinin Arap ulusunu hedef alan bir yıkım aracı olduğunu ortaya koyduğunu” savundu. Bu projenin “hiçbir zaman İsrail’e karşı olmadığını, aksine bunun yalnızca bir gerekçe olarak kullanıldığını” vurguladı.

Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi üyesi Tarık Salih (Saba)Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi üyesi Tarık Salih (Saba)

Husilerin iddialarına da doğrudan yanıt veren Salih, grubun “İsrail’e karşı savaştığını iddia ederken ulusal güçlere karşı asılsız suçlamalar yönelttiğini ve Yemenlileri öldürmek için gerekçe ürettiğini” söyledi. Ayrıca Husilere karşı savaşın 2004 yılında, "bölgesel gerilimlerden çok önce" başladığını hatırlattı.

Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi üyesi, Husi kontrolündeki bölgelerde yaşayan yurttaşlarına selamlarını ileterek, askeri ve ulusal boyutlarıyla ve iç safları birleştirme arzusunu yansıtan konuşmasında, onların "yaklaşan ulusal kurtuluş mücadelesinin ayrılmaz ve bütünleyici bir parçası" olduklarını vurguladı.

Salih son olarak, Yemen çatışmasının seyrinde, özellikle Husilerin savaşa geri dönmeyi ve kapsamlı bir siyasi çözüm için barışçıl yolları reddetmeyi seçmeleri durumunda, “devleti ve cumhuriyeti yeniden kurmak için yaklaşan ulusal görevler” için muharebe hazırlığını artırma ve eğitimi yoğunlaştırma ihtiyacının altını çizdi.


Lübnan, Gazze'dekine benzer bir "sarı hat" senaryosuyla karşı karşıya

İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği hava saldırısının ardından yıkılan bir binanın kalıntıları (Reuters)
İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği hava saldırısının ardından yıkılan bir binanın kalıntıları (Reuters)
TT

Lübnan, Gazze'dekine benzer bir "sarı hat" senaryosuyla karşı karşıya

İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği hava saldırısının ardından yıkılan bir binanın kalıntıları (Reuters)
İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği hava saldırısının ardından yıkılan bir binanın kalıntıları (Reuters)

İsrail, Güney Lübnan'da Gazze Şeridi'ndeki sınır hattına benzer bir “sarı hat” uygulamayı planlıyor. İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyini tamamen işgal etme ve Litani Nehri'ni İsrail'in yeni sınırı haline getirme yönündeki İsrail hükümetinin talebini reddetti. Ordu, Litani Nehri'ni, hükümetin geri çekilme kararını verene kadar geçici olarak “sarı hat” olarak adlandırdığı ve gözetlediği bir “ateş hattı” haline getirmekle yetineceğini belirtti.

İsrail ordusu, Lübnan topraklarına kıyıdan 14 kilometre uzanan Ras el-Beyada'yı işgal ettiğini doğruladı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre amaç, bir yandan kuzeye yönelik kara saldırıları için harekat noktası oluşturmak, diğer yandan da yüz binlerce yerinden edilmiş insanın güneydeki evlerine dönüşünü engellemek.

Savaşın başlamasından bir ay sonra, Lübnan'a gelen döviz akışı azaldı; rakamlar, havale miktarının yüzde 5'in üzerinde bir düşüş gösterdiğini ortaya koyarken, bu oranın yüzde 15'e kadar gerileyeceği tahmin ediliyor. Ekonomi Bakanı Amir el-Bassat, “yoğun göçün etkisiyle ekonomik daralma ve gelirlerde düşüş yaşandığını, işsizlik oranlarında ise belirgin bir artış olduğunu” belirtti. Bakan, “göstergelerin kötüleştiğini” açıklayarak, para akışındaki yavaşlamayla paralel olarak daralmanın yüzde 7 ile 10 arasında olduğu tahmininde bulundu.


Irak, kendi topraklarında gerginliğin artmasını önlemek için "azami çaba gösterdiğini" teyit etti

Yeni mezun Irak subayları, 6 Ocak 2026'da Bağdat'taki Askeri Kolej'de düzenlenen Ordu Günü kutlamaları sırasında askeri geçit töreninde (AFP)
Yeni mezun Irak subayları, 6 Ocak 2026'da Bağdat'taki Askeri Kolej'de düzenlenen Ordu Günü kutlamaları sırasında askeri geçit töreninde (AFP)
TT

Irak, kendi topraklarında gerginliğin artmasını önlemek için "azami çaba gösterdiğini" teyit etti

Yeni mezun Irak subayları, 6 Ocak 2026'da Bağdat'taki Askeri Kolej'de düzenlenen Ordu Günü kutlamaları sırasında askeri geçit töreninde (AFP)
Yeni mezun Irak subayları, 6 Ocak 2026'da Bağdat'taki Askeri Kolej'de düzenlenen Ordu Günü kutlamaları sırasında askeri geçit töreninde (AFP)

Irak yaptığı açıklamada, ABD büyükelçiliğinin İran'a bağlı silahlı grupların yakında Bağdat'ın merkezinde saldırılar düzenleyebileceği uyarısının ardından, topraklarında herhangi bir gerginliğin artmasını önlemek için "azami çaba gösterdiğini" teyit etti.

Dışişleri Bakanlığı dün yaptığı açıklamada, hükümetin «herhangi bir gerginliğin tartmasını önlemek... diplomatik misyonları, yabancı menfaatleri ve vatandaşları korumak, iç istikrarı sağlamak için azami çaba sarf ettiğini» belirtti ve «Irak topraklarının herhangi düşmanca bir eylemin üssü olarak kullanılmamasını engellemek için gerekli adımları atmaya devam edeceğini» vurguladı.

Washington Büyükelçiliği dün sabah, milis grupların önümüzdeki saatlerde saldırılar düzenleyebileceği uyarısında bulunmuş ve savaşın başlangıcından bu yana “Irak topraklarında meydana gelen veya buradan başlatılan terör saldırılarını önleyemediği” için Bağdat hükümetini eleştirmişti.