Moskova'nın Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması'ndan resmi olarak çekilmesi ne anlama geliyor?

Rusya'nın Nazi Almanya'sına karşı İkinci Dünya Savaşı'na girişinin yıldönümünde Kızıl Meydan'daki Rus askerleri. (AFP)
Rusya'nın Nazi Almanya'sına karşı İkinci Dünya Savaşı'na girişinin yıldönümünde Kızıl Meydan'daki Rus askerleri. (AFP)
TT

Moskova'nın Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması'ndan resmi olarak çekilmesi ne anlama geliyor?

Rusya'nın Nazi Almanya'sına karşı İkinci Dünya Savaşı'na girişinin yıldönümünde Kızıl Meydan'daki Rus askerleri. (AFP)
Rusya'nın Nazi Almanya'sına karşı İkinci Dünya Savaşı'na girişinin yıldönümünde Kızıl Meydan'daki Rus askerleri. (AFP)

Rusya'nın dün, Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması'ndan resmi olarak çekilme duyurusu, silah kontrol operasyonlarını ve silahlı kuvvetlerin kıta çapındaki hareketlerini düzenleyen uluslararası anlaşmalar tabutuna son çiviyi çaktı. Her ne kadar bu adım bir süredir bekleniyor olsa da, resmi olarak duyurulması, özellikle tüm iletişim kanallarının çökmesine neden olabilir. Her iki tarafın sınırın iki yakasında silah ve askeri teçhizatı harekete geçirme konusunda özgür olması, Rusya ile Batı arasında giderek kötüleşen çatışmanın Avrupa ve küresel güvenlik üzerindeki yansımalarını hatırlattı.

XSCDFG
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Vatan Savunucuları Günü nedeniyle Moskova'nın merkezindeki Kremlin Duvarı Mezarlığı yanında bulunan Meçhul Asker Anıtı'na çelenk koyma törenine katıldı. (arşiv - Reuters)

Rusya Dışişleri Bakanlığı, Moskova'nın, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından bir yıl sonra 1990 yılında Soğuk Savaş sırasında imzalanan Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması'ndan salı gece yarısından itibaren resmen çekildiğini duyurdu. Anlaşmanın tarihin bir parçası haline geldiği belirtildi.

Anlaşma, NATO ve Rusya'nın (o zamanki Varşova Paktı) iki taraf arasındaki sınır bölgeleri boyunca askeri teçhizat konuşlandırmasına veya ordularını hareket ettirmesine kısıtlamalar getiriyordu. Soğuk Savaş'ın her iki tarafının da Avrupa'daki diğer tarafa hızlı bir saldırı başlatmasını sağlayacak güç toplamasını engellemeyi amaçlıyordu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 2000 yılında iktidara gelmesinin ardından ilişkilerin kötüleşmesi ve Rusya sınırına yakın bölgelerde genişlemeye devam eden NATO faaliyetleriyle karşı karşıya gelmesiyle Moskova, anlaşmaya ilişkin pozisyonunu gözden geçireceğinin ipuçlarını vermeye başladı. Daha sonra, 2015 yılında hükümlerinin uygulanmasına etkin katılımını durdurmadan önce, 2007’de katılımını askıya aldı. Rusya Parlamentosu, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın patlak vermesinden bir yıl sonra anlaşmadan tamamen çekilmeyi öngören bir yasa tasarısını kabul etti. Putin, geçtiğimiz mayıs ayında anlaşmayı geçersiz kılan kararnameyi imzaladı.

DVFGT
Rusya'nın Nazi Almanya'sına karşı İkinci Dünya Savaşı'na girişinin yıldönümünde Kızıl Meydan'da kutlamalar düzenledi. (AFP)

Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması, Soğuk Savaş'ın sonunda, taraflar arasındaki işbirliğinin etkili ve mümkün olduğu temelinde küresel ve Avrupa güvenliğine yönelik yeni bir yapının oluşmaya başladığı dönemde imzalandı” ifadesi yer aldı. ABD’nin NATO'yu genişletme yönündeki çabalarının Avrupa'daki güvenliğin temellerini baltalamaya yol açtığı belirtilerek, anlaşmanın çöküşünden Washington sorumlu tutuldu. Finlandiya'nın NATO üyeliğini kabul etmesi ve İsveç'in ittifaka katılma talebini hatırlatan Bakanlık, bu adımlarla anlaşmanın pratikte ‘öldüğü’ anlamı taşıyacağını ifade etti.

Bakanlık ayrıca, ABD ve müttefiklerinin uyarlanmış 1999 tarihli Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması'nı onaylamadığını kaydederek, “Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması'nın resmi olarak korunmasının bile Rusya'nın temel güvenlik çıkarları açısından kabul edilemez hale geldiğini” belirtti.

Daha önce Moskova'nın anlaşmadan çekilme kararını Avrupa-Atlantik güvenliğine zarar verdiği gerekçesiyle kınayan NATO, dün Rusya'nın kararını tekrar kınadı ve gerekirse anlaşmayı askıya almayı planladığını bildirdi. Yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

Müttefikler, Rusya'nın Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması'ndan çekilme kararını ve Ukrayna'ya yönelik, anlaşmanın hedefleriyle çelişen saldırgan savaşını kınıyor. Rusya'nın çekilmesi, Avrupa-Atlantik güvenliğini sistematik olarak baltalayan bir dizi eylemin sonuncusudur. Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması'na üye devletler, bu nedenle, uluslararası hukuktan doğan haklarına uygun olarak gerekirse anlaşmayı askıya almayı planlıyor. Bu, tüm NATO üyelerinin desteklediği bir karardır.

Diğer taraftan Alman hükümeti, Rusya'nın Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması'ndan çekilmesine yanıt olarak, anlaşmaya uymamaya karar verdi. Almanya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, dün yaptığı açıklamada, “Rusya'nın çekilmesinin ardından anlaşmayı uygulamaya devam etmenin güvenlik politikası ve silah kontrolü açısından faydalarının çoğunu kaybettiğini” söyledi. Sözcü, Almanya’nın anlaşmayı askıya alma kararının ittifaktaki müttefiklerle yakın koordinasyon çerçevesinde alındığını belirterek, bunun Almanya'nın açıkça anlaşmadan çekilmesi anlamına gelmediğini kaydetti. Rusya'nın davranışında köklü bir değişiklik olması durumunda anlaşmanın yeniden uygulanmasının hâlâ mümkün olabileceğini de sözlerine ekledi.

Söz konusu anlaşmadan çekilme, Avrupa kıtasında güvenliği garanti eden anlaşmalardan bir dizi benzer çekilmeyi tamamlayan ek bir adım olarak geldi. Zira birkaç hafta önce Rusya Parlamentosu, Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması'ndan (CTBT) çekilmeyi öngören bir yasa tasarısını onayladı. Putin de bir hafta önce bu konuyla ilgili kararnameyi imzaladı.

Aynı şekilde Moskova da bu anlaşmanın çökmesinden Washington'u sorumlu tuttu. Rusya Devlet Duması Başkanı Vyacheslav Volodin, ABD'nin küresel güvenlik konusundaki sorumsuz tutumu ve çifte standartları nedeniyle Rusya'nın anlaşmanın onayını iptal ettiğini söyledi. Diğer yandan Moskova, bu anlaşmadan çekilmesinin otomatik olarak nükleer testlerin yeniden başlaması anlamına gelmediğini açıkladı.

Geçtiğimiz hafta Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, “Washington bunu yapmadıkça Moskova'nın nükleer denemelere devam etmeyeceğini” söylemişti. Bundan önce Rusya, iki ülke arasında nükleer silahlanma seviyelerinin korunmasını garanti eden ve nükleer savaşın tırmanmasını sınırlayan tek mekanizma olan ABD ile imzalanan Yeni START Anlaşması’nı askıya almıştı.

Rusya Parlamentosu, Putin'in anlaşmanın askıya alındığını duyurmasından bir gün sonra, ülkenin anlaşmayla ilgili çalışmalarını askıya alan yasayı onayladı. Putin kararını şu sözlerle gerekçelendirdi:

Batı bizi yenmek ve nükleer sahalarımızı yok etmek istiyor, bu yüzden Rusya Yeni START Anlaşması'na katılımını askıya almak zorunda kaldı.

ZXSCDFG
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Brüksel'deki NATO karargâhında basın toplantısı düzenledi. (AFP)

Silahların kontrolünü düzenleyen anlaşmalardan ve mekanizmalardan art arda çekilmeler, Avrupa'da ve dünyada yeni bir durum yaratıyor. Çünkü tüm iletişim ve diyalog kanallarını ortadan kaldırıyor ve Rusya ile NATO'ya nükleer silahlar ve konvansiyonel yetenekler de dahil olmak üzere askeri faaliyetleri gözetimsiz olarak yürütme özgürlüğü veriyor.

Şubat 2002'de Ukrayna'da savaşın patlak vermesinin ardından Rusya, stratejik nükleer caydırıcı güçlerinin konuşlandırıldığını duyurdu. Batı'nın Ukrayna kuvvetlerine herhangi bir desteğini önlemek için onları özel savaş alarmına geçirdi. Rusya Savunma Bakanlığı'nın resmi internet sitesinde o dönemde şöyle yazıyordu:

Stratejik caydırıcılık kuvvetleri, nükleer silahların kullanıldığı bir savaş durumu da dahil olmak üzere, Rusya ve müttefiklerine yönelik saldırıları caydırmak için tasarlandı.

CSDFVGRT
İsveç Savunma Bakanı Pal Jonson, Stockholm'de ülkesinin NATO'ya katılımı hakkında konuştu. (AP)

Rus stratejik kuvvetleri arasında stratejik füzeler, uçaklar ve kıtalararası füzelerle donatılmış uzun menzilli bombardıman uçakları ve nükleer savaş başlıkları taşıyabilen uzun menzilli güdümlü hassas silahlar yer alıyor.

Aynı zamanda, konvansiyonel silahlar veya nükleer savaş başlığı taşıyan füzeleri fırlatmak için kullanılabilecek uzun menzilli bombardıman uçakları, denizaltılar ve gemiler de bu kapsama dahil. 21 Eylül'de Putin, askeri planlarında taktik nükleer silah kullanımının masada olduğunu bir kez daha doğruladı. Ancak bunu, ülkesinin varoluşsal bir tehdide maruz kalmasına bağladı. Daha sonra Moskova, nükleer silahların Belarus'a devredildiğini duyurdu. Bu, Belarus'u NATO üyesi Avrupa ülkeleriyle sınırlara en yakın nokta haline getirdi. Bu gelişmeler, Avrupa'daki durumun, nükleer silahların veya muazzam yıkıcı kapasiteye sahip bileşenlerin kullanılabileceği bir çatışmaya dönüşebileceği yönündeki korkuların artmasına neden oldu. Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması'ndan çekilme yönündeki son adım, Batı sınırı boyunca konvansiyonel güçlerin ve silahların seferberliğini genişletmek için Moskova'nın ellerini serbest bırakması yönünde yeni bir risk yaratıyor. Bu, Moskova'nın bir süre önce başlattığı bir şey. Ancak, anlaşmanın getirdiği kısıtlamaların sona ermesi nedeniyle artık doğrudan kamusal bir nitelik kazanabilir. Daha önce ülkesinin batı bölgelerinde yeni askeri birlikler kurduğunu söyleyen Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, son gelişmelere göre bu birliklerin genişlemesinin ve önemli askeri yeteneklerle donatılmasının beklendiğini açıklamıştı.



Elon Musk ve Donald Trump'ın arası nasıl düzeldi?

Musk, Trump'ın seçim kampanyası için toplamda 300 milyon dolara yakın bağış yapmıştı (AFP)
Musk, Trump'ın seçim kampanyası için toplamda 300 milyon dolara yakın bağış yapmıştı (AFP)
TT

Elon Musk ve Donald Trump'ın arası nasıl düzeldi?

Musk, Trump'ın seçim kampanyası için toplamda 300 milyon dolara yakın bağış yapmıştı (AFP)
Musk, Trump'ın seçim kampanyası için toplamda 300 milyon dolara yakın bağış yapmıştı (AFP)

ABD'de kasımda düzenlenecek ara seçim öncesi Başkan Donald Trump ve Elon Musk yeniden yakınlaşıyor.

Tesla CEO'su Musk, Trump'ın geçen yıl haziranda açıkladığı kapsamlı vergi paketine karşı çıkmış, elektrikli araçlara yönelik teşviklerin kaldırılmasının Tesla'ya zarar vereceğini söylemişti.

Daha sonra Trump'ın Jeffrey Epstein dosyalarında adının geçtiğini de öne sürmüştü. Trump ise Musk'ın SpaceX firmasının federal hükümetle yaptığı sözleşmeleri iptal etme tehdidi savurmuştu.

Trump'ın seçim kampanyasına büyük destek veren Musk, Hükümet Verimliliği Bakanlığı'nda (DOGE) yaptığı kesintilerle de tartışma yaratmıştı. Trump'ın kabinesinden bazı isimler, DOGE'un faaliyetlerine karşı çıkmış, bu da ikili arasında sürtüşme yaratmıştı.

Musk daha sonra DOGE'dan ayrılıp Tesla'ya odaklanmaya karar vermişti.

Ancak Wall Street Journal'ın (WSJ) analizine göre Trump ve Musk, ABD başkanının mayısta gerçekleştirdiği Çin ziyareti sırasında tekrar yakınlaştı.

New York Times da 30 Temmuz'daki haberinde Musk'ın, ara seçimde Cumhuriyetçilerin kampanyasına en az 100 milyon dolar bağış yapacağını yazmıştı.

WSJ'nin analizinde, Trump-Musk ilişkisinin onarılmasında ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve Cumhuriyetçi liderin oğlu Donald Trump Jr.'ın da önemli rol oynadığına dikkat çekiliyor.

Musk'ın yeni bir siyasi parti kurma planından vazgeçmesinde Vance'le ilişkisini koruma isteğinin etkili olduğu yazılıyor.

SpaceX'in ABD yönetimi açısından stratejik önemi de Trump ve Musk arasındaki yakınlaşmanın önemli unsurlarından biri olmuş.

Trump yönetiminin, SpaceX'in Pentagon ve NASA'yla sözleşmelerini korumak istediği belirtiliyor.

SpaceX'in hazirandaki tarihi halka arzı, Musk'ı dünyanın ilk trilyoneri yapmıştı. Trump, Musk'la iletişime geçerek onu tebrik ettiğini söylemişti.

Diğer yandan analize göre Musk, 2024 seçimlerindeki kadar görünür olmayı planlamıyor.

X'in sahibi Musk, geçen hafta Economist'te yayımlanan söyleşisinde "Sanırım siyasete biraz fazla bulaştım. Kendimi kaptırdım" demişti.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, New York Times


Venezuela, Birleşik Krallık'taki altınlarını istiyor

Venezuela'daki depremlerde can kaybı artarken, Karakas yönetimi ekonomiyi toparlamaya çalışıyor (Reuters)
Venezuela'daki depremlerde can kaybı artarken, Karakas yönetimi ekonomiyi toparlamaya çalışıyor (Reuters)
TT

Venezuela, Birleşik Krallık'taki altınlarını istiyor

Venezuela'daki depremlerde can kaybı artarken, Karakas yönetimi ekonomiyi toparlamaya çalışıyor (Reuters)
Venezuela'daki depremlerde can kaybı artarken, Karakas yönetimi ekonomiyi toparlamaya çalışıyor (Reuters)

Venezuela yönetimi, Birleşik Krallık Merkez Bankası'ndaki 4 milyar dolar değerinde altınını geri almak istiyor.

Venezuela Ulusal Meclisi Başkanı Jorge Rodriguez, dünkü açıklamasında 31 ton altının iadesini istediklerini söyledi.

Haziranda yaşanan büyük depremlerin yaralarını sarmaya çalışan Latin Amerika ülkesinde aylık enflasyon da sert yükseldi.  

Venezuela Merkez Bankası, depremlerin yarattığı ekonomik sarsıntının da etkisiyle enflasyonun temmuzda yüzde 19,9'a vardığını açıkladı. Bu oran haziranda yüzde 13,8'di.

Reuters'ın Merkez Bankası verilerine dayanan hesabına göre temmuz ayı sonuçlarıyla yıllık enflasyon oranı yüzde 575,9 oldu.

Ülkenin geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez'in ağabeyi Jorge Rodriguez, yeni ev inşaatları, sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, elektrik tedarikinin sağlanması ve enkazın kaldırılmasına yönelik projelere odaklanacaklarını söyledi.

Ayrıca "Venezuela'nın Birleşik Krallık Merkez Bankası'ndaki uluslararası varlıklarının geri kazanılması için çabalarını yoğunlaştıracaklarını" söyledi. Bunda hem iktidarın hem de muhalefetin mutabık kaldığını vurguladı.

Delcy Rodriguez, ABD'nin 3 Ocak'ta düzenlediği operasyonla Nicolas Maduro'yu kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Karakas yönetimi, ilk kez 2018 sonunda Britanya'dan altınları iade etmesini istemişti. Ancak Londra yönetimi talebi reddetmişti.

Daha sonra Maduro hükümeti, pandemiyle mücadele kapsamında altınların iadesi için Mayıs 2020'de Birleşik Krallık Merkez Bankası'na karşı dava açmıştı.

Britanya Yüksek Mahkemesi ise Londra yönetiminin, Nicolas Maduro yerine muhalefet lideri Juan Guaido'yu devlet başkanı olarak tanıdığını bildirmişti. Bu gerekçeyle Maduro hükümetinin talebinin dikkate alınamayacağı vurgulanarak davanın reddine karar verilmişti.

2023'te ABD'ye kaçan Guaido, "başka amaçlarla kullanılacağı" iddiasıyla altınların Maduro yönetimine iadesine karşı çıkmıştı.

Diğer yandan Financial Times'ın analizinde Washington'ın, Delcy Rodriguez hükümetine yönelik bazı yaptırımları hafiflettiği hatırlatılıyor.

Donald Trump yönetimine yakın Venezuela lideri, geçen ay altınların iadesi için Kral III. Charles'a mektup yazdığını duyurmuştu.

24 Haziran'da meydana gelen 7,2 ve 7,5 büyüklüğündeki depremlerde can kaybı 6 bin 300'ü geçti.

Independent Türkçe, Financial Times, Reuters


Ulusal güvenliği düzenleme ile direniş ekonomisi arasında İran

Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
TT

Ulusal güvenliği düzenleme ile direniş ekonomisi arasında İran

Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)

Hüda Rauf

İran'ın ABD ile savaşın başlamasından bu yana sahne olduğu dönüşümler artık yalnızca ardı ardına gelen askeri gelişmeler ya da yalnızca açık bir bölgesel krizi yönetme çabası değil. Tahran'da netleşen husus, askeri cephenin ekonomi, diplomasi, deniz yollarının yönetimi ve devlet kurumları içinde rollerin yeniden dağıtılmasıyla kesiştiği ulusal güvenlik doktrini ve karar alma mekanizmalarının kapsamlı bir şekilde yeniden formüle edilmesine daha yakın görünüyor.

Dikkat çeken nokta, son gelişmelerin İran'ın savaşı ayrı bir askeri çatışma olarak değil, angajman kurallarını yeniden tanımlamaya yönelik uzun bir savaş olarak ele aldığını göstermesidir. Hürmüz Boğazı'ndan bölgesel cephelere, Washington ile dolaylı müzakerelerden Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin yeniden düzenlenmesine kadar Tahran'ın aklı tek bir soruyla meşgul görünüyor: Baskılara karşılık veren bir devlet konumundan, rakibine maliyet yükleyen ve çatışmadan çıkış koşullarını hazırlayan bir devlet konumuna nasıl geçilir?

Burada uzun deneyime sahip askeri ve güvenlik figürlerinin karar alma sürecinin merkezine geri dönmesi özellikle önem taşıyor. Dolayısıyla Muhsin Rızai’nin, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri olarak atanması ve bu özel anda yeniden ön sıralara dönüşü, İran'ın girdiği aşamanın doğasından ayrılamaz. O, yalnızca İran-Irak savaşı yıllarının çoğunda Devrim Muhafızlarına liderlik eden ve daha sonra ekonomik ve idari alana geçmeden önce onlarca yıl boyunca stratejik karar alma çevrelerinde yer alan eski bir yetkili ve komutan değil. Bu arka plan ona askeri, güvenlik, siyasi ve ekonomik deneyimlerin bir bileşimini kazandırıyor.

En önemlisi, Said Celili gibi isimlerin yanı sıra Rızai'nin varlığının, muhafazakar stratejik hareketin ulusal güvenlik sistemi içindeki doğrudan varlığını güçlendirmeye yönelik daha geniş bir eğilimi yansıtıyor olması. Bu mutlaka hükümetin ya da Dışişleri Bakanlığı'nın dışlanması anlamına gelmiyor; tam aksine, ulusal güvenlik kurumu kırmızı çizgileri belirleme, saha ile müzakere arasındaki ilişkiyi yönetme konusunda daha kararlı hale gelirken, hükümetin idari ve diplomatik dosyaların yönetimini üstleneceği şekilde rollerin yeniden dağıtılması anlamına geliyor olabilir.

Bu nokta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin yakın zamanda söyledikleri ışığında önemli. Tahran, bir yandan Washington ile doğrudan müzakere yapılmadığını vurguluyor, fakat arabulucular aracılığıyla iletişim kanallarını da kapatmıyor. Aynı zamanda Umman Sultanlığı ile Hürmüz Boğazı'nda geçici ve güvenli bir seyir rotasına ilişkin müzakereler devam ediyor. Arakçi perşembe günü, ABD'nin Boğaz konusunda daha fazla yanlış hesap riskiyle karşı karşıya olduğu konusunda uyard. Dolayısıyla Tahran, Washington'dan büyük bir tepki bekliyor gibi görünüyor.

Buradaki denklem açık; diplomasi devam ediyor ama İran'ın yeniden şekillendirmeye çalıştığı güç dengesinden bağımsız hareket etmiyor.

Tahran Hürmüz'ü bir baskı kartından bir güvenlik sistemine dönüştürmeye çalışıyor. Boğaz'ı artık yalnızca kapatılabilen veya açılabilen bir kart olarak ele almadığından, onu bölgesel güvenliği ve Basra Körfezi'ndeki seyrüseferi yeniden tanımlayacak bir araca dönüştürmeye çabalıyor.

İran-Umman müzakerelerine gelince, geçici bir seyrüsefer rotası oluşturma konusunda uzun bir yol kat edildi; Tahran ile önceden koordinasyon sağlanarak gemilerin İran kara sularından girip Umman kara sularına daha yakın bir rota üzerinden çıkmalarına izin veren düzenlemeler hakkında konuşuldu. Ancak İran aynı zamanda Umman'la teknik anlaşmaya varılmasının otomatik olarak Boğaz'ın yeniden açılması anlamına gelmediğini de vurguladı.

Bu nokta çok önemli, çünkü Tahran artık seyrüseferi düzenlemek ile boğazı açmak arasında ayrım yapıyor. Birincisi Umman ile müzakere edilebilecek teknik ve egemen bir dosya. İkincisi, ABD'nin davranışları ve İran'a taahhütleriyle, daha doğrusu İran'ın karşılığında ne alacağıyla bağlantılı siyasi ve güvenlikle ilgili bir karar.

Diğer bir deyişle İran, Hürmüz'ü denizdeki bir darboğaz noktasından stratejik bir müzakere platformuna dönüştürmeye çalışıyor.

Tahran'ın bakış açısına göre Boğaz'ın gerçek değeri yalnızca enerji akışını engelleme gücünde değil, aynı zamanda ABD ve müttefiklerini İran'ın güvenlik çıkarlarını hesaba katmaya zorlayan bir güce sahip olmasında da yatıyor. İran'dan, Boğaz'ın yeniden açılmasını Amerikan baskısına son verilmesi, yaptırımların kaldırılması, bazı askeri ve ekonomik kısıtlamaların kaldırılmasına bağlayan talepler bu nedenle geldi. Daha yeni haberler, Umman'la teknik görüşmelerin devam etmesine rağmen, Tahran'ın hâlâ tam olarak yeniden açılmanın ABD'nin davranışındaki bir değişikliğe bağlı olduğunu düşündüğünü doğruluyor. Bu da İran'ın daha fazla zaman kazanma manevrası olarak değerlendiriliyor.

Yeni İran doktrinindeki en önemli değişiklik, saldırıya karşılık verme mantığından, ilk etapta rakibin saldırıyı gerçekleştirme kabiliyetini engellemeye çalışma yaklaşımına geçiş yapılmasıdır.

Burada çoklu cephelerin önemi ortaya çıkıyor. Çatışma alanları genişledikçe ABD'nin askeri karar alma süreci daha karmaşık hale geliyor. İran açısından bakıldığında cephelerin çokluğu, tüm bu alanlar için tek bir operasyonel komutanlığın var olduğu anlamına gelmiyor. Daha ziyade amaç, İran ile ABD arasındaki doğrudan çatışma dursa bile baskının devam etmesine izin verecek bir tür operasyonel bağımsızlık oluşturmak olabilir. Bu nokta, savaşı geleneksel savaşlardan farklı kılıyor; çünkü bu durumda iki ülke arasındaki ateşkes her türlü bölgesel çatışmayı sona erdirmek için yetersiz hale geliyor.

İran müzakerenin imkansız olduğunu söylemiyor ama farklı bir pozisyondan gerçekleşmesini istiyor, dolayısıyla mesaj kanalları arabulucular aracılığıyla devam ediyor ve Pakistan, Katar ve Umman aktifken, Tahran ve Washington ise önceki anlaşmalara dönmenin koşullarını test ediyor.

Pakistan şu anda ateşkes döneminin sonu yaklaşırken ve Tahran'ın Hürmüz ve önceki Amerikan taahhütleri gibi konuların gelecekteki herhangi bir çözümden ayrılamayacağını vurguladığı bir dönemde, ABD-İran hattını yeniden başlatmaya çalışıyor. Burada hassas bir denklem ortaya çıkıyor: Saha müzakereyi ortadan kaldırmıyor ve müzakere de sahayı ortadan kaldırmıyor. Aksine, her bir taraf, koşullarını iyileştirmek için bunlardan birini kullanıyor.

Ekonomi: İran stratejisinin en zayıf halkası

Ancak savaşı inisiyatif alarak yönetme stratejisi temel bir sorunla karşı karşıya, o da İran ekonomisi. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) son tahminleri bile İran ekonomisinin 2026'da yaklaşık yüzde 5,4 daralmasını, tüketici fiyatları enflasyonunun ise yüzde 68,9 civarında olmasını öngörüyor. IMF, büyüme beklentilerinin enerji ve ulaşımdaki kesintilerden etkilendiğini belirtiyor. Ancak aynı zamanda petrol ihracatında geçtiğimiz mart ve nisan aylarında yaşanan iyileşme ve ihracata yönelik bazı kısıtlamaların azaltılmasının beklenen daralmanın şiddetini hafiflettiğine de dikkat çekiyor.

Bu rakamlar, İran'ın savaşı sürdürme gücünün çıtasını belirlemede ekonomiyi belirleyici bir faktör haline getiriyor.

İran, Hürmüz'ü baskı için bir koz olarak kullanabilir ama savaşın içeriye maliyetini de göz ardı edemez. Ekonomik şoka bir süre dayanabilir ama bununla sınırsız olarak başa çıkamaz.

Öte yandan savaş, İran'da güvenlik politikası ile ekonomi politikası arasındaki koordinasyonun kırılganlığını gün yüzüne çıkardı. Enflasyon, döviz kuru, enerji krizi, kara ticaretindeki darboğazlar ve yatırımlardaki gerileme ulusal güvenlikten ayrı dosyalar değil. Özellikle de İran, ekonomiyi askeri ve siyasi direniş gücünün bir parçası olarak görmeye alışkın olduğundan. Dolayısıyla Rızai gibi askeri geçmişi ve ekonomik deneyimi birleştiren bir şahsiyetin geri dönüşü daha da önem kazanıyor.

Şimdi sorulması gereken soru şu: Kendisine uygulanan deniz ablukasıyla birlikte, yukarıda belirtilen koşullar altında İran direniş ekonomisine nasıl güvenmeye devam edecek? Diğer soruysa şu: İran savaş devletini yeniden mi inşa ediyor?

İran'ın sadece pozisyonları yeniden dağıtmakla kalmayıp aynı zamanda sanki karar alma mekanizmasını da uzun süreli çatışmalara uygun şekilde yeniden inşa ediyor gibi göründüğünü görüyoruz. Celili'nin ulusal güvenlik sisteminde devam eden varlığı ile birlikte Rızai'nin dönüşü, İran'ın mutlaka bir askeri yönetim modeline geri döndüğü anlamına gelmiyor. Ancak bu, ulusal politikanın belirlenmesinde askeri ve stratejik deneyimin ağırlık kazandığını açıkça yansıtıyor.

İşin ironik yanı, Tahran'ın güvenlik alanındaki bu sıkılaştırmayı aynı zamanda diplomatik süreçten kopmaya dönüştürmemeye çalışmasıdır. Ekonomik baskıları hafifletmek için müzakereye ihtiyacı var, bir baskı aracı olarak Hürmüz'e ihtiyacı var, gidişatı kontrol edilemeyecek açık bir çatışmadan kaçınmak için arabuluculara ihtiyacı var.

Böylece İran stratejisi üç paralel seviyeye dayanıyor: Askeri caydırıcılık, ekonomik-deniz baskısı ve dolaylı diplomasi. Her seviye diğer ikisine ek güç kazandırıyor.

Ancak savaşı yönetmede başarılı olmak, mutlaka savaş sonrasını yönetmede başarılı olmak anlamına gelmiyor.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre İran, Hürmüz'deki koşullarını iyileştirebilse, müzakere kanallarını koruyabilse ve rakiplerinin askeri hedeflerine ulaşmasını engelleyebilse bile, enflasyondan, gerileyen yatırımlardan, zayıf üretkenlikten ve döviz krizinden muzdarip bir ekonomiyle karşı karşıya olmaya devam edecek. İşte büyük paradoks da burada gizli; İran göreceli askeri zayıflığını müzakere gücüne dönüştürebilir, ancak ekonomik zayıflığını kalıcı güce dönüştüremez.

Bu nedenle Tahran için asıl mücadele sadece üslerde ve boğazlarda değil, aynı zamanda savaş ekonomisinden savaş sonrası aşamayı finanse edebilecek bir ekonomiye geçiş yapabilmesidir.

İran’ın hareketlerinde son aylarda tanık olunan dönüşümün özü, Tahran'ın artık müzakereyi çatışmanın sonu olarak değil, çatışmanın başka yollarla devamı olarak gördüğüdür.

Eğer askeri caydırıcılığı, seyrüsefer anahtarları üzerindeki göreceli kontrolü, ekonomik baskıyı ve dolaylı diplomasiyi birleştirmeyi başarabilirse, savaştan ekonomik olarak daha zayıf ama bölgesel güç dengesini yönetme konusunda daha deneyimli çıkması mümkün.

Ancak ekonomik sorunlarını çözemezse, askeri ve müzakere başarısı kısa vadeli bir zafere dönüşebilir. Çünkü stratejik bir boğazı kapatabilen ülke, rakiplerine maliyet yükleyebilir, ama bölgesel etki uygulamak isteyen bir ülkenin eninde sonunda gücün bedelini ödeyebilecek bir ekonomiye ihtiyacı var ki bu da savaş sonrası İran'ı bekleyen bir meydan okumadır. Şimdilik, İslamabad Mutabakat Zaptı olarak bilinen ve 60 günlük süresinin sona ermesine günler kalan ateşkesin yenileneceğinin açıklanmasıyla, askeri yıpratma ve deniz ablukasının devamı ile karşı karşıya olabiliriz.