Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

Çok kutuplu dünyada İsrail ve Ukrayna Batı hegemonyasının vekilleridir

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls
TT

Alexander Dugin: İşte yeni dünya düzenine dair görüşüm ve Gazze savaşı

İllüstrasyon: Barry Falls
İllüstrasyon: Barry Falls

Aleksandr Dugin

Mevcut dünya düzeni bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından sonra şu an yaşananlar, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecidir.

Aslında Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan kilit öneme sahip oyuncularla birlikte bu çok kutuplu dünyanın temelleri giderek daha da belirginleşiyor. Bazıları, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) grubu içinde yer alan tüm bu oyuncular, bir araya gelen farklı medeniyetleri temsil ediyorlar. BRICS, özellikle İslam dünyasının önemli ülkelerinden Suudi Arabistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra grup içindeki Afrika faktörünü güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin'in katılma talebinde bulunduğu 2023 Johannesburg zirvesinden sonra daha da büyüdü. Buradan baktığımızda çok kutuplu dünyanın her geçen gün konumunu güçlendirdiğini ve Batı hegemonyasının zayıfladığını görüyoruz.

ABD ve Batı ülkelerinin tek taraflılığı koruma adına verdiği ölümüne savaş

ABD ve Batı dünyası tek taraflılık adına ölümüne bir savaş veriyorlar. Dünya liderliğinin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Devam eden bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğun bir mücadelenin yaşandığı günümüzde ortaya çıkan temel çelişkinin de kaynağı.

sdefrg
Soldan sağa doğru Brezilya Devlet Başkanı, Çin Devlet Başkanı, Güney Afrika Devlet Başkanı, Hindistan Başbakanı ve Rusya Dışişleri Bakanı 22 Ağustos 2023 tarihinde Johannesburg'da yapılan BRICS zirvesine katıldılar (EPA)

Burada küresel politikadaki temel çatışmalara ve eylemlere, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya'yı zayıflatma çabalarına değinilmeden geçilmemeli. Böylece Ukrayna'da devam eden çatışma da açıklanabilir. Batı dünyası, (Ukrayna Devlet Başkanı) Volodimir Zelenskiy rejimini sadece Rusya'nın bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönmesini engellemek amacıyla destekliyor. Rusya Devlet Başkan Vladimir Putin'in iktidara gelmesinden bu yana ülkesinin bağımsız bir oyuncu olarak küresel arenaya dönme politikasını sürdürüyor. Putin, bir yandan Rusya Federasyonu'nun siyasi egemenliğini güçlenmeye başlarken, diğer yandan Rusya'nın sadece Batı dünyasının hegemonyasına karşı değil, aynı zamanda onun değer sistemine de karşı çıkan bağımsız bir medeniyet olduğunu giderek daha fazla vurgulamıştır.

Rusya, geleneksel değerlere olan inancını ve bağlılığını açıkça ortaya koyarken Batı liberalizmini, Rusya'nın anormallik ve sapıklık olarak gördüğü LGBT gündemini ve Batı ideolojisinin diğer standartlarını kesin bir şekilde reddetti.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor.

Öte yandan Batı, 2014 Ukrayna devrimini (Onur Devrimi) destekledi ve Ukrayna'yı mümkün olduğunca silahlandırdı. Bunu yaparken de Ukrayna’da neo-Nazi ideolojisinin yayılmasına yardımcı oldu. Rusya'yı, eğer Putin başlatmasaydı Kiev tarafından başlatılacak olan özel askeri operasyonu başlatmaya itti. Böylece tek kutupluluğa karşı verilen şiddetli çok kutuplu savaşın ilk cephesi Ukrayna'da açıldı.

Putin yönetimindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi iki kutuptan biri olamayacağını da çok iyi biliyor. Çin, İslam dünyası, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya da onları gerçek ve adil bir çok kutupluluk çerçevesinde potansiyel müttefikleri ve ortakları olarak görüyor. Dünyanın geri kalanı bunu henüz kabul etmemiş olsa da çok kutupluluk bilincinin giderek büyüyüp güçlendiğine tanık oluyoruz. Bu durum, bu kez Pasifik bölgesinde olmak üzere neredeyse tek kutupluluk ile çok kutupluluk mücadelesinin bir sonraki hattı haline gelen Tayvan meselesi için de geçerli. Çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.

Hamas saldırısı ve soykırım sonrası farklı bir cephe açıldı

İsrail ve Gazze Şeridi'nde yaşananlar da bu konuyla doğrudan alakalı, orada iki felaket yaşandı. Bunların ilki, Hamas'ın İsrail'e yönelik, çok sayıda sivilin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan saldırısıydı. İkincisi de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik misilleme saldırılarıydı. Bu saldırılar, zulüm ve başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere sivil kayıpların sayısı açısından katlanarak arttı. Her ikisi de açıkça insan hakları ihlali ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Hiçbir haklı gerekçeleri de yoktur.

asxdfer
İsrail'in Cibaliye Mülteci Kampı’na yönelik bombardımanında yıkılan binaların enkazı arasında hayatta kalanları arayan Filistinliler (AP)

Ancak diğer taraftan İsrail'in (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz dişe diş gibi, suçlunun zarar gören tarafça aynı ölçüde cezalandırılmasını öngören) ‘lex talionis’ ilkesini uygulaması, bir toplama kampında acımasız şartlar altında yaşamaya zorlanan Gazze Şeridi sakinlerine yönelik gerçek bir soykırıma neden oldu. Hamas bir terör eylemi gerçekleştirdi ve İsrail bu eyleme soykırım yaparak karşılık verdi. Böylece her iki taraf da siyasi anlaşmazlıkları çözmek için hukukun ve kabul edilebilir insani yöntemlerin dışına çıktı. Bundan sonra jeopolitik görünüm devreye giriyor. İsrail'in suçunun boyutu çok daha büyük olsa da Gazze Şeridi'nde olup bitenler sadece bu kriterle değerlendirilemez. Çünkü altta yatan bazı jeopolitik eğilimlerle de bağlantısı var.

Filistin meselesi bugün Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken, İslam dünyasının birliği inkar edilemez.

Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı ve İsrail'in Filistinlilere misilleme olarak uyguladığı soykırım farklı bir cephe açtı. Batı, Gazze Şeridi'nde sivil halka karşı açıkça işlenen suçlara rağmen bu kez (tıpkı Ukrayna'da olduğu gibi) İsrail'e koşulsuz ve tek taraflı önyargıyla destek vererek, tüm İslam dünyasıyla karşı karşıya geldi.

Burada İslam dünyası, İsrail'in Gazze Şeridi'nde ve Filistin’in diğer bölgelerinde, Yahudi mahallelerinden sürülen, kendi topraklarındaki yoksul ve izole bölgelerde yaşayan Filistin halkına karşı haksız uygulamaları ve adaletsizlikleri karşısında bir başka kutup olarak ortaya çıkıyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre  Filistin meselesi Sünniler, Şiiler, Türkler ve İranlıları bir araya getiren birleştirici bir güç olarak hizmet ederken İslam dünyasının birliği artık inkar edilemez. Bu mesele aynı zamanda Yemen, Suriye, Irak ve Libya'daki iç çatışmaların taraflarının yanı sıra Pakistan'ı, Endonezya'yı, Malezya'yı ve Bangladeş'i de doğrudan ilgilendiriyor.

Aynı şekilde ABD’de, Avrupa’da, Rusya’da, Afrika'da yaşayan Müslümanlar da buna karşı kayıtsız kalamazlar. Elbette günümüzün Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinlileri, siyasi anlaşmazlıklara rağmen onurlarını savunma mücadelesinde birleşiyorlar.

Filistin meselesi ve ABD

ABD son yıllarda Müslüman ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla Filistin meselesi etrafında toplanmalarını engellemeyi başardı. Fakat tüm bu çaba son haftalarda yaşananlarla boşa gitti. ABD’nin İsrail'i Gazze Şeridi'nde tüm dünyanın gözü önünde işlediği suçlardan ve ihlallerden sonra bile desteklemeyi sürdürmesi, İslam dünyasını içinde yaşadığı tüm ihtilafları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan çatışmaya girmeye itiyor.Alexander

sdfrg
Alexander Dugin 

İsrail, Ukrayna gibi, kibirli ve zalim Batı hegemonyasının vekilinden başka bir şey değildir. Suç işlemekten ya da ırkçı söylemlerde ve eylemlerde bulunmaktan çekinmez. Fakat sorun ne, İsrail değil. Çünkü o sadece tek kutuplu dünyada jeopolitik bir araç olarak rolünü oynuyor. Bu durum, Başkan Vladimir Putin'in kısa bir süre önce ‘böl ve yönet’ ilkesine dayalı sömürgeci stratejiler uygulayan küreselciler için kullandığı ‘düşmanlık ve çatışma ağı ören örümcekler’ metaforuyla atıfta bulunduğu şey de tam olarak buydu. Eğer tek kutuplu dünyayı ve Batı hegemonyasını korumak için çaresizce ve acı içinde çabalayanların stratejisinin özünü anlayabilirsek, işte o zaman buna karşı koyabilmek için bilinçli olarak alternatif model oluşturabilir ve çok kutuplu bir dünya inşa etme yolunda güvenle ve ortak hareket edebiliriz.

Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden savaş, belirli bir halka ya da sadece tüm Araplara karşı değil, doğrudan tüm İslam dünyasına ve genel olarak İslam medeniyetinin kendisine yönelik doğrudan meydan okumadır. Aslında Batı, bizzat İslam'la savaşa girmiştir. Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye, İran'dan Pakistan'a, Tunus'tan Bahreyn'e, Selefilerden Sünnilere ve Sufilere kadar herkes de bu gerçeğin farkına vardı. Filistin'deki, Suriye'deki, Libya'daki, Lübnan'daki, Şii ve Sünni siyasi muhalifler artık onurlarını savunmalı ve İslam medeniyetine karşı bu şekilde davranılmasına izin vermeyerek egemen ve bağımsız bir medeniyet olduğunu göstermeli. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haçlı Seferlerini hatırlatarak Batı'yı cihatla tehdit etti. Ancak bu tamamen başarısız bir kıyaslama ve meselenin özünü tam anlamıyla yansıtmıyor. Modern Batı, Hıristiyanlıkla olan birçok bağını materyalizm, ateizm ve bireycilikten lehine kopararak ve Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaşarak küreselleşmiştir.

Rusya bir kutup olarak Ukrayna topraklarında Batı’ya karşı etkili bir mücadele verirken, Batı propagandasının etkisi altındaki birçok İslam ülkesi bu savaşın nedenlerini, hedeflerini ve hatta mahiyetini tam olarak anlayamadı.

Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle herhangi bir bağlantısı yoktur. Sapkınlığın yasallaştırılması ve patolojinin norm olarak benimsenmesini ya da İsrailli post-hümanist filozof ve yazar Yuval Harari'nin heyecanla kaleme aldığı insanlık sonrası varoluşa geçişe hazırlanma eğilimini kesinlikle onaylamaz. Bugün Batı modern haliyle, Hıristiyanlığın değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir tezahürdür. İsrail de Yahudi, laik, Batılı bir devlettir. Batılı bir ülke olması bir yana, Hıristiyanlıkla da ortak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla İslam dünyası ile Batı dünyası karşı karşıya geldiğinde İslam dünyasının İsa’ya inanan bir medeniyetle değil, İsa karşıtı bir medeniyetle, deccal medeniyetiyle çatışma halinde olduğunu anlıyoruz.

Burada son zamanlarda Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Türkiye'de, Pakistan'da, Endonezya'da ve diğer İslam ülkelerinde jeopolitik farkındalığın hızlı bir büyümeye tanık olduğu belirtilmeli. Suudi Arabistan ile İran yakınlaşması ve Türkiye'nin egemenlik politikası da buradan kaynaklanıyor. İslam dünyası kendisinin bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak ne kadar çok farkına varırsa, Rusya'nın davranışı da o kadar net ve anlaşılır hale geliyor. Putin’in halihazırda dünyada, özellikle Batılı olmayan ülkelerde büyük popülariteye sahip, ünlü bir lider olması stratejisinin kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazanmasını sağlıyor. Gerçekten de tüm gücüyle tek kutupluluğa, yani küreselleşmeye ve Batı’ya karşı mücadele ediyor. Bugün Batı'nın vekili İsrail ile birlikte İslam dünyasına saldırdığını, Filistinli Araplara soykırım uyguladığını görüyoruz.

Savaş artık bir topyekun savaş gibi geniş çaplı görünüyor. Her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi konu odaklı müttefikleri var ve büyük ihtimalle diğer cepheler de yavaş yavaş açılacak.

Batılı güçler hegemonyalarından kendi istekleriyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, yükselen bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.

Burada şu soru beliriyor: Bu durum Üçüncü Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olabilir mi? Cevap: Büyük olasılıkla evet. Bir başka deyişle Üçüncü Dünya Savaşı zaten başlamak üzere.

Bir savaşın dünya savaşına dönüşmesi için öncelikle askeri seçenekten başka hiçbir şekilde çözülemeyecek kritik miktarlarda birikmiş anlaşmazlıkların ortaya çıkması gerekir. Bu şart şu an yerine getirilmiş durumda. Batılı güçler hegemonyalarından kendi isteğiyle vazgeçmeye niyetli olmadıkları gibi, yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler de artık bu hegemonyayı kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyorlar.  Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı'nın, yeni ve tekrar eden savaşları ve çatışmaları kışkırtan ve körükleyen politikalardan vazgeçmeden insanlığın lideri olamayacağı ispatlanmıştır ve kaçınılmaz olan savaş kazanılmalıdır.

zsacdfr
Trump’ın İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan çatışmalardaki rolü ne? (AFP)

Peki, (eski ABD Başkanı) Donald Trump İslam dünyası ile Batı dünyası arasında artan bu çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden katıksız bir küreselci ve Rus karşıtı. Tek kutupluluğu sonuna kadar destekliyor. Kiev'deki neo-Nazi rejimine büyük ve aralıksız bir destek vermesinin ve doğrudan soykırım suçu da dahil olmak üzere İsrail'in eylemlerini tamamen aklamasının nedeni de tam olarak bu. Ancak Trump, farklı ve net bir tutuma sahip. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD'nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet konusunda alelacele ortaya konulan planların önünde tutuyor. Trump, Rusya-ABD ilişkileri konusuna karşı ise kayıtsız. Çünkü onun asıl endişesi Çin ile olan ticaret ve ekonomik rekabet. Ancak Trump’ın ABD'deki Siyonist lobinin etkisi altında olduğuna da şüphe yok.

Bu yüzden Batı dünyası ile İslam dünyası arasında yaklaşan savaş karşısında yalnızca Batı değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler de kayıtsız kalmamalı.

Eğer Trump yeniden başkanlık koltuğuna oturursa, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna'ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bunun yanında Müslümanlara ve özellikle de Filistinlilere karşı daha da katı bir politika izleyebilir ve Biden'ın politikalarındaki şiddetin dozunu artırabilir. Bundan dolayı gerçekçi olmalı ve zor, ciddi ve uzun vadeli bir savaşa hazırlanmalıyız.

Bunun dinler arası değil, ateizm, materyalizm ve deccalın tüm geleneksel dinlere karşı başlattığı bir savaş olduğunu anlamak önemli. Belki de son savaşın başlamasının zamanı gelmiştir.

Peki, bu çatışma bir nükleer savaşı körükler mi? Özellikle taktik nükleer silahların kullanılma eğiliminden dolayı bu mesele göz ardı edilemez. Stratejik nükleer silahlara sahip olan ülkelerin (Rusya ve NATO ülkeleri) bunları kullanmaları pek olası görünmüyor. Kelimenin tam anlamıyla nükleer silahların kullanılması tüm insanlığın yok olması demektir. Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran'ın nükleer silahlara sahip olması nedeniyle bunların yurt içinde kullanılması ihtimali yok gibi.

Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse tam bir İslam kutbu ortaya çıkar.

Peki, yaklaşan bu savaş sırasında nasıl bir dünya düzeni olacak? Bu soruya verilebilecek hazır bir cevap yok. Sadece uyumlu, güçlü, istikrarlı ve tek kutuplu bir dünya düzeninin yaratılması ihtimal dışı. Küreselcilerin bu kadar güçlü bir şekilde tutunduğu dünya düzeni de bu. Dünya hiçbir koşulda ya da durumda tek kutuplu olmayacak. Ya çok kutuplu olacak ya da hiçbir kutup olmayacak. Batılı güçler hakimiyetlerini sürdürmekte ne kadar ısrar ederlerse, savaş da o kadar şiddetli olur ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın önü açılır.

Sadece Çok kutuplu bir dünya düzeni olmayacak. Şu an İslam dünyasında da önemli bir yeniden gruplaşma yaşanıyor. Müslümanlar ortak ve hırslı bir düşman karşısında birleşebilirlerse İslami bir güç kutbunun yükselişi mümkün olabilir. İslam medeniyetinin tüm ana hatlarının (Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalı ​​Kürtler ve Türkler) yolları Irak'ta kesiştiği için tarihte bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkez olan Bağdat'ın eski haline dönmesi ve Irak'ın merkezi rolünü yeniden üstlenmesi, ideal bir çözüm sunabilir. Ancak bunun için elbette öncelikle Irak'ın ABD’nin ülkedeki varlığından kurtarılması gerekiyor.

zaxsdwe
Alexander Dugin'in ofisinden bir kare

Her güç kutbunun mücadele ederek beka hakkını kanıtlaması gerekiyor gibi görünüyor. Rusya, Ukrayna'daki zaferinden sonra tam egemen bir güç haline gelecek. Aynı şekilde Çin de Tayvan sorununu çözdükten sonra önemli bir kutup olarak kendini kabul ettirmiş olacak. İslam dünyası da Filistin meselesine adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.

Gelişmeler sadece bunlarla sınırlı olmayacak. Sıra, yeni sömürgeci güçlerle gün geçtikçe daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika'ya da gelecek. En nihayetinde ise çok kutuplu dünyadaki tüm güç kutupları kendilerine özgü zorlukları ve sınavları aşmak zorunda kalacak.

Tüm bunlardan sonra kısmen Batı Avrupa, Çin, Hint, Rus, Osmanlı, Pers imparatorluklarının yanı sıra, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşilikle eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemlere sahip olan Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ve Okyanusya'daki güçlü bağımsız devletlerin bir arada var olduğu Kristof Kolomb öncesi dünya düzenine döneceğiz. Dolayısıyla çok kutupluluk mümkün. Modern çağda Batılı güçlerin küresel emperyalist politikalarının başlamasından önce çok kutupluluk vardı. Her ne kadar bu, dünyada barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmese de böylesine çok kutuplu bir dünya düzeninin, doğası gereği daha adil ve dengeli olacağı şüphesiz.

Tüm çatışmaların, insanlığın güvende olacağı ve gerek Hitler Almanyası’nda gerek günümüz İsrail'inde gerekse küreselleşmiş Batı'nın saldırgan hegemonyasında olduğu gibi ırkçı adaletsizliklerden korunacağı, adil ve ortak bir tutum temelinde çözüleceği kesin.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran ve ABD karşılıklı saldırılarla gerilimi tırmandırıyor

27 Haziran 2026'da çekilen bu hava fotoğrafında, Umman'ın kuzeyindeki Musandam Yarımadası açıklarında, Hürmüz Boğazı yakınlarında demirlemiş tekneler görülüyor. (AFP)
27 Haziran 2026'da çekilen bu hava fotoğrafında, Umman'ın kuzeyindeki Musandam Yarımadası açıklarında, Hürmüz Boğazı yakınlarında demirlemiş tekneler görülüyor. (AFP)
TT

İran ve ABD karşılıklı saldırılarla gerilimi tırmandırıyor

27 Haziran 2026'da çekilen bu hava fotoğrafında, Umman'ın kuzeyindeki Musandam Yarımadası açıklarında, Hürmüz Boğazı yakınlarında demirlemiş tekneler görülüyor. (AFP)
27 Haziran 2026'da çekilen bu hava fotoğrafında, Umman'ın kuzeyindeki Musandam Yarımadası açıklarında, Hürmüz Boğazı yakınlarında demirlemiş tekneler görülüyor. (AFP)

İran ile ABD, yaklaşık iki hafta önce dört aydır süren savaşı sona erdirmek amacıyla imzaladıkları geçici anlaşmayı karşılıklı olarak ihlal etmekle suçlarken, Körfez'deki saldırılarını da sürdürdü.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, Washington'ın gerekirse "işi askeri olarak tamamlayabileceği" uyarısında bulunmasının ardından İran, pazar günü erken saatlerde Kuveyt ve Bahreyn'deki ABD askeri üslerine füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları düzenledi. Böylece son günlerde giderek tırmanan saldırı dalgası devam etti.

ABD ordusu ise, dünyanın en önemli enerji nakliye güzergâhlarından biri olan Hürmüz Boğazı'nda bir tankerin vurulmasının ardından İran'a yönelik yeni saldırılar düzenlediğini açıkladı. İran, çatışmaların büyük bölümünde boğazdaki deniz trafiğini önemli ölçüde kısıtlamıştı.

ABD ile İsrail'in 28 Şubat'ta başlattığı çatışmaları durdurmayı amaçlayan 14 maddelik ABD-İran geçici anlaşması, çatışmaların sona erdirilmesini, Hürmüz Boğazı'nın yeniden deniz taşımacılığına açılmasını ve İran'ın nükleer programı gibi daha kapsamlı sorunlara ilişkin müzakerelerin başlatılmasını öngörüyordu.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ile İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın katılımıyla İsviçre'de bir hafta önce arabuluculuk eşliğinde ilk müzakere turu gerçekleştirildi. Washington ayrıca Tahran'a yönelik yaptırımları kaldırma kararı aldı. Ancak buna rağmen çatışmalar ve tarafların karşılıklı suçlamaları yeniden başladı ve daha da şiddetlendi.

Trump, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Makul davranmayı sürdüremeyeceğimiz ve çok başarılı şekilde başlattığımız işi askeri olarak tamamlamak zorunda kalacağımız bir nokta gelebilir. Eğer bu olursa, İran İslam Cumhuriyeti artık var olmayacak" ifadelerini kullandı.

Trump'ın paylaşımından yaklaşık bir saat sonra Kuveyt ordusu, hava savunma sistemlerinin "düşmanca" füze ve İHA saldırılarına karşı devreye girdiğini açıkladı. Bahreyn İçişleri Bakanlığı da ülkede sirenlerin çaldığını duyurdu.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), cumartesi günü Panama bayraklı bir petrol tankerinin İran'a ait bir İHA tarafından hedef alınmasının ardından İran'a yönelik yeni hava saldırıları düzenlendiğini bildirdi.

CENTCOM açıklamasında, "İran'a ateşkes anlaşmasına uyma fırsatı verildi ancak bunu yapmamayı tercih etti" denilerek, saldırıların "ticari deniz taşımacılığına yönelik devam eden İran saldırganlığına doğrudan karşılık" niteliği taşıdığı belirtildi. Açıklamada hedef alınan noktaların İran'ın askeri gözetleme, haberleşme, hava savunma, İHA depolama ve deniz mayını döşeme tesisleri olduğu kaydedildi.

İran devlet televizyonu IRIB ise ülkenin güneyindeki Sirik kentinde patlama sesleri duyulduğunu bildirdi, ancak ayrıntı paylaşmadı.

Devrim Muhafızları tarafından yapılan açıklamada ise, "Amerika'nın Sirik'e yönelik kör saldırıları Hürmüz Boğazı üzerindeki hâkimiyetimizi sona erdiremez. Ancak kuralları ihlal edenlere yönelik atışlarımız, diğer gemilere güvenli geçiş güzergâhını hatırlatacaktır" ifadeleri kullanıldı.


Hava savunma sistemleri İHA'lara karşı nasıl çalışıyor?

İnsansız hava araçları (İHA), modern savaşların en önemli silahlarından biri hâline geldi. (Reuters)
İnsansız hava araçları (İHA), modern savaşların en önemli silahlarından biri hâline geldi. (Reuters)
TT

Hava savunma sistemleri İHA'lara karşı nasıl çalışıyor?

İnsansız hava araçları (İHA), modern savaşların en önemli silahlarından biri hâline geldi. (Reuters)
İnsansız hava araçları (İHA), modern savaşların en önemli silahlarından biri hâline geldi. (Reuters)

İnsansız hava araçlarının (İHA) modern savaşların en önemli silahlarından biri hâline gelmesiyle birlikte, hava savunma sistemleri artık yalnızca füze fırlatmaya dayanmıyor. Günümüzde bu sistemler, İHA'nın tespit edilmesi, takip edilmesi ve hedefe ulaşmadan önce en uygun yöntemle etkisiz hâle getirilmesini sağlayan entegre bir savunma zinciri kullanıyor.

Savunma uzmanları, İHA'ların küçük boyutları, alçak irtifada uçmaları ve düşük maliyetli olmalarının, onlarla mücadeleyi geleneksel savaş uçaklarına kıyasla çok daha karmaşık hâle getirdiğini belirtiyor.

Peki hava savunma sistemleri İHA'lara karşı nasıl çalışıyor?

Birinci aşama: İHA'nın tespit edilmesi

Şarku’l Avsat’ın İngiliz yayın kuruluşu BBC'den aktardığı habere göre herhangi bir İHA'yı etkisiz hâle getirme süreci öncelikle onun tespit edilmesi ve kimliğinin belirlenmesiyle başlıyor. Ancak küçük boyutları ve çoğunun geleneksel radarlar tarafından tespit edilmesi güç malzemelerden üretilmesi nedeniyle bu görev kolay değil.

ABD'nin başkenti Washington bölgesindeki kamu yüklenicileri ve savunma sanayii şirketlerine yönelik faaliyet gösteren Potomac Officers Club'ın raporuna göre İHA'lar çeşitli algılama sistemlerinin birlikte kullanılmasıyla tespit ediliyor. Bunlar arasında küçük cisimleri algılayabilen özel radarlar, radyo sinyallerini yakalayan cihazlar, motor ve bataryaların yaydığı ısıyı tespit eden termal kameralar ile İHA motorlarının sesini algılayan akustik sensörler yer alıyor.

Geçen yıl Polonya ve Romanya, NATO hava sahasının Rus İHA'ları tarafından art arda ihlal edilmesinin ardından, ittifakın savunmasındaki güvenlik açıklarını ortaya çıkaran olaylar üzerine Merops adlı yeni Amerikan İHA savunma sistemini konuşlandırmaya başladı.

Associated Press'in aktardığına göre orta büyüklükte bir kamyonun arkasına monte edilebilecek kadar kompakt olan bu sistem, yapay zekâ sayesinde elektronik haberleşmenin veya uydu tabanlı navigasyon sistemlerinin devre dışı bırakıldığı durumlarda bile İHA'ların yerini belirleyip onlara yaklaşabiliyor.

İkinci aşama: Takip ve tehdit seviyesinin belirlenmesi

Hedef tespit edildikten sonra komuta ve kontrol sistemleri, İHA'nın rotasını, hızını ve irtifasını izlemeye başlıyor. Aynı zamanda bunun gerçek bir tehdit mi yoksa zararsız bir hava aracı mı olduğu analiz ediliyor.

BBC'nin aktardığına göre modern sistemlerde yapay zekâ teknolojileri kullanılarak İHA'lar kuşlardan ve diğer hava hedeflerinden ayırt ediliyor. Aynı anda birden fazla hedef bulunması hâlinde ise müdahale önceliği belirleniyor.

Üçüncü aşama: Elektronik karıştırma

BBC'ye göre İHA'lara karşı en yaygın kullanılan yöntem elektronik karıştırma (jammer) sistemleri. Bu sistemler, İHA'nın kullandığı frekansta güçlü radyo sinyalleri göndererek araç ile operatörü arasındaki bağlantıyı kesiyor.

İHA karıştırma ekipmanları üreten Danimarkalı MyDefence şirketinin CEO'su Dan Hermansen, bu yöntemin İHA'ların yüzde 80 ila 90'ına karşı etkili olduğunu belirtiyor. Hermansen'e göre İHA'lar çoğu zaman doğrudan düşmüyor; bunun yerine bölgeden uzaklaşıyor ya da güvenli şekilde iniş yapıyor. Ayrıca navigasyon sinyalleri de devre dışı bırakılarak rotalarını yeniden bulmaları engellenebiliyor.

Reuters'ın haberine göre ise elektronik karıştırma sistemlerinin kullanımı, özellikle havaalanları ve sivil tesislerin yakınında çeşitli yasal düzenlemelere tabi bulunuyor. Bunun nedeni, bu sistemlerin diğer haberleşme ve navigasyon altyapılarını da etkileyebilme ihtimalidir.

Dördüncü aşama: Doğrudan imha

BBC, yeni nesil bazı İHA'ların fiber optik kablolar veya otonom uçuş sistemleri kullandığını, bu nedenle elektronik karıştırmadan daha az etkilendiğini belirtiyor.

Karıştırmanın başarısız olması ya da İHA'nın saldırı aşamasına geçmiş olması durumunda savunma sistemi doğrudan imha yöntemine geçiyor. Bu kapsamda kısa menzilli füzeler, hızlı atış yapabilen toplar, hedefe çarparak ya da yakınında infilak ederek imha gerçekleştiren önleme İHA'ları ile bazı modern uygulamalarda lazer silahları kullanılabiliyor.

Reuters'a göre kullanılacak önleme yönteminin seçimi; İHA'nın hızı, büyüklüğü ve hedefe olan mesafesine göre belirleniyor.


Bryant, Şarku’l Avsat’a konuştu: KİK ile serbest ticaret anlaşması tarihi bir adım... İmzanın sonbaharda atılması bekleniyor

Bryant, Şarku’l Avsat’a konuştu: KİK ile serbest ticaret anlaşması tarihi bir adım... İmzanın sonbaharda atılması bekleniyor
TT

Bryant, Şarku’l Avsat’a konuştu: KİK ile serbest ticaret anlaşması tarihi bir adım... İmzanın sonbaharda atılması bekleniyor

Bryant, Şarku’l Avsat’a konuştu: KİK ile serbest ticaret anlaşması tarihi bir adım... İmzanın sonbaharda atılması bekleniyor

Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Birleşik Krallık ile Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) arasındaki serbest ticaret anlaşmasının sadece ekonomik değeriyle değil, konseyin bir G7 ülkesiyle imzaladığı ilk anlaşma olması bakımından da tarihi bir nitelik taşıdığını belirtti.

Şarku’l Avsat’a verdiği mülakatta anlaşmanın takvimine ilişkin detayları paylaşan Bryant, nihai imzaların atılmasının ardından anlaşmanın ‘yaklaşık bir yıl veya en geç 14 ay içinde’ yürürlüğe girebileceğini açıkladı. Londra yönetiminin, metinlerin hukuki incelemesinin tamamlanmasını müteakip anlaşmayı eylül veya ekim ayına kadar imzalamayı hedeflediği kaydedildi.

Anlaşmanın ekonomik boyutuna değinen Bryant, bu ortaklığın Birleşik Krallık için yaklaşık 3,7 milyar sterlinlik ek bir ticaret hacmi yaratmasının, Körfez ülkeleri için de benzer oranlarda kazanç sağlamasının beklendiğini ifade etti. Bölgesel açıdan hassas bir dönemde bu adımın ‘sembolik bir önem’ taşıdığına dikkat çeken Bryant, İran ile bağlantılı gerilimlere ve ‘Tahran’ın Körfez’deki müttefiklere yönelik gerçekleştirdiği saldırılara’ atıfta bulundu. Bryant ayrıca, anlaşmanın kapsamlı yapısına vurgu yaparak, gümrük vergilerinin düşürülmesinin ötesinde hizmet sektörü, dijital ekonomi ve yapay zekâ gibi alanları da kapsadığını, böylece her iki taraftaki şirketlerin faaliyetlerini kolaylaştıracağını sözlerine ekledi.

İmzanın sonbaharda atılması bekleniyor

Bryant, anlaşmanın öneminin yalnızca ekonomik boyutla sınırlı olmadığını, özellikle son bölgesel gelişmeler ışığında siyasi ve stratejik bir anlam da taşıdığını vurguladı. Bu anlaşmanın, refahı artırmanın yanı sıra Körfez ülkelerinin ekonomilerini hidrokarbon bağımlılığından kurtararak çeşitlendirme çabalarını destekleme yolu olarak her iki tarafın da ‘ticarette ilerlemesi’ gerektiği mesajını verdiğini ifade etti. Bryant, Londra’nın Körfez’deki ortaklarıyla olan ekonomik, güvenlik ve stratejik ilişkilerine bağlılığını teyit etmek istediği bir dönemde bu anlaşmanın yapılmasının, sürece ek bir önem kazandırdığını da sözlerine ekledi.

Absolutely delighted that after four years we have concluded negotiations with the GCC on an ambitious FTA worth £3.7bn a year, offering big opportunities to 🇬🇧 businesses with a 20% increase in trade. Many thanks to my @biztradegovuk team especially Tom and Anna pic.twitter.com/y72WI5TdVJ

— Chris Bryant (@RhonddaBryant) May 20, 2026

 

Öngörülen takvime ilişkin olarak Bryant, şu ana kadar müzakerelerin tamamlandığını, ana unsurlar ile metinlerin büyük bölümü üzerinde mutabakata varıldığını belirterek, bir sonraki aşamanın resmi imzalar öncesinde anlaşmanın hukuki incelemesi olduğunu açıkladı. Birleşik Krallık’ın Hindistan ile imzaladığı ve imzalanmasından bir yıldan kısa bir süre sonra yürürlüğe giren anlaşmayı örnek gösteren Bryant, “Bunu eylül veya ekim ayında yapabilmeyi umuyorum” dedi. Bryant, Londra’nın söz konusu anlaşmayı ‘yaklaşık bir yıl veya en geç 14 ay içinde’ yürürlüğe koymayı hedeflediğini kaydetti.

Londra ile KİK’teki ortakları arasındaki anlaşma maddelerine yönelik müzakere süreci 22 Haziran 2022’de başlamış ve 20 Mayıs 2026’da anlaşmaya varıldığının duyurulmasıyla tamamlanmıştı.

Hizmetler, ortaklığın merkezinde yer alıyor

Şarku’l Avsat’ın, Birleşik Krallık’ı Körfez ülkelerinin ABD, Çin ve Avrupa Birliği (AB) gibi diğer ticari ortaklarından ayıran özelliklerin neler olduğuna yönelik sorusuna Bryant, doğrudan ‘hizmet sektörü’ yanıtını verdi.

Bu sektörün, Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki en önemli iş birliği alanlarından birini oluşturduğunu vurgulayan Bryant; finansal ve hukuki hizmetler, mimarlık, inşaat, kreatif sektörler, finansal teknolojiler (fintek) ve yaşam bilimleri alanlarında Birleşik Krallık’ın sahip olduğu güce dikkat çekti.

We’ve just secured a historic trade deal with the Gulf.

This is a huge win for British business, and for working people who will feel the benefits in the years ahead.

We’ve secured five major trade deals with international partners - delivering on our commitment to drive… https://t.co/e35wHOJ5YP

— Keir Starmer (@Keir_Starmer) May 20, 2026

Londra’nın küresel bir finans merkezi olma konumunun, birçok Körfez ekonomisinin Birleşik Krallık’a yatırım yapma, şirketlerini Londra Borsası’nda halka arz etme veya İngiliz ekonomisindeki varlıklarını genişletme eğilimini açıkladığını belirten Bryant, hukuki hizmetlerin de Birleşik Krallık’ın sunduğu imkanların önemli bir parçası olduğunu ifade etti. Bryant, “Hukukun üstünlüğü, Birleşik Krallık kimliğinde son derece köklü bir kavramdır” diyerek, yasal düzenleme reformları ve profesyonel hizmetlere yönelik artan açılım sayesinde uluslararası ve İngiliz hukuk firmalarının Suudi Arabistan ile diğer Körfez ülkelerindeki varlıklarını genişletebildiklerini kaydetti.

Bryant ayrıca, Birleşik Krallık’ın geçen yıl gerçekleştirdiği 19,4 milyar sterlinlik ihracatla bu alanda dünyanın en büyük ikinci ihracatçısı konumunda olduğu reklam ve kreatif hizmetler sektörüne de değindi.

İngiliz nüfuzunun kreatif endüstrilerde sadece reklamla sınırlı kalmayıp Körfez’de geniş bir yer bulan müzik, sinema ve kültürel içeriklere kadar uzandığını ekleyen Bryant; bu alanların yanı sıra kreatif teknolojiler, fintek ve yaşam bilimlerinin de iki taraf arasındaki ekonomik ilişkileri büyütmek adına geniş fırsatlar sunduğunu belirtti.

Mallara uygulanan vergilerin indirilmesi

Bryant’ın hizmet sektörünün önemine geniş yer ayırması, anlaşmanın gerçek değerinin mal ticaretinden ziyade bu sektörde olup olmadığı sorusunu beraberinde getirdi. Bryant bu soruya, mal ticaretinin de önemli bir paya sahip olduğunu belirterek yanıt verdi ve Körfez’e giden İngiliz mallarının yüzde 93’ündeki gümrük vergilerinin düşürülmesinin doğrudan bir etki yaratacağına dikkat çekti.

Bu indirimlerin birçoğunun anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte hemen uygulanacağını açıklayan Bryant, böylece gıda maddeleri ve bazı İngiliz mallarının Körfez’deki tüketiciler için daha düşük maliyetli hale geleceğini ifade etti. Anlaşmanın otomotiv sektörü için de kazanımlar içerdiğini belirten Bryant, gümrük vergilerinden yıllık yüz milyonlarca sterlin tasarruf sağlanacağını kaydetti.

Bryant, bu kazanımların ‘İngiliz şirketleri için çok iyi’ olacağını, ancak aynı zamanda Körfez’deki tüketicilerin de çıkarına hizmet edeceğini söyledi.

dfvfdb
Serbest Ticaret Anlaşması müzakerelerinin sonuçlandırılmasına ilişkin ortak bildirinin imza töreninden (Körfez İşbirliği Konseyi)

Hizmet ve malların yanı sıra anlaşma, İngiliz şirketlerinin Körfez’deki, Körfez şirketlerinin ise Birleşik Krallık’taki faaliyetlerini ‘çok daha kolay’ hale getirecek düzenleyici maddeler de içeriyor. Ticari engellerin yalnızca gümrük vergilerinden ibaret olmadığını hatırlatan Bryant; gümrük prosedürleri, evrak işleri, lisanslar ve verilerin yerelleştirilmesi gibi gerekliliklerin, kimi zaman gümrük vergilerinin kendisi kadar büyük engeller oluşturabildiğini ifade etti. Bryant, anlaşmanın bu başlıkları kapsamasının, her iki taraftaki şirketlerin karşılaştığı engellerin kaldırılması adına önemli bir ilerleme olduğunu sözlerine ekledi.

Yapay zekâ ve dijital ekonomi

Yapay zekâ başlığına ilişkin olarak Bryant, Körfez ülkelerinin veri merkezleri, büyük dil modellerinin geliştirilmesi ve yapay zekânın ulusal ekonomilere entegrasyonu alanlarında yatırımlarını hızlandırdığı bir dönemde, anlaşmanın dijital ekonomiye ayrılmış eksiksiz bir bölüm içerdiğini belirtti.

Anlaşmada yer alan taahhütler arasında, her iki tarafın da dijital veri transferlerine gümrük vergisi uygulamama yönündeki kalıcı taahhüdünün yanı sıra dijital ortamda iş yapmayı kolaylaştırmayı amaçlayan düzenlemelerin de bulunduğunu açıklayan Bryant; Birleşik Krallık’ın sadece veri merkezleriyle değil, aynı zamanda kreatif teknoloji, fintek ve bu yeni dönüşümlerden yararlanabilecek diğer teknoloji sektörleriyle ‘muhtemelen Avrupa’nın yapay zekâ alanındaki lider ülkesi’ olduğunu ifade etti.

Eğitim ve öğretim

Bryant, Birleşik Krallık ile Körfez arasındaki eğitim ilişkilerine de dikkat çekerek bu bağları ‘son derece güçlü’ olarak nitelendirdi.

Londra’nın, özellikle ekonominin çeşitlendirilmesiyle bağlantılı sektörlerde Körfez gençlerinin eğitilmesi için yeni yollar aramaya istekli olduğunu belirten Bryant, beceri geliştirme alanındaki iş birliği fırsatlarına Suudi Arabistan’ı örnek gösterdi. Bryant, “Suudi Arabistan, ekonomisini çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak büyük ölçüde geliştirmeyi hedeflediği turizm sektöründe çalışacak 600 bin kişiye ihtiyaç duyduğunu ifade ediyor” dedi.

dfvdevfe
Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi, 20 Mayıs’ta Downing Street’te düzenlenen imza töreninde (Reuters)

Bryant, sözlerine, “Birleşik Krallık olarak bu tür eğitimleri oldukça kaliteli bir şekilde sunduğumuzu biliyorum ve bu iş birliğini ortaklaşa genişletmenin yollarını aramayı arzu ediyoruz” şeklinde devam etti.

Birleşik Krallık’ın turizm ve otelcilik alanındaki eğitimlerde önemli bir deneyime sahip olduğunu ve Körfez ülkeleriyle bu alandaki iş birliğini büyütmek istediklerini kaydeden Bryant; çok sayıda Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) vatandaşı gencin ya Birleşik Krallık’ta ya da Körfez bünyesinde İngiliz yeterlilik belgeleri sağlayan programlarda eğitim gördüğüne dikkat çekti.

Ticaretin ötesine geçen bir ortaklık

Serbest ticaret anlaşmasının Birleşik Krallık ile KİK arasındaki ilişkileri yeni bir seviyeye taşıdığını belirten Bryant, İran ile bağlantılı savaş ortamının müzakerelerin ilerlemesine engel teşkil etmediğine dikkat çekti. Bryant, KİK ülkeleriyle yapılan ticari anlaşmanın öneminin yanı sıra Londra ile Körfez ortakları arasındaki ikili ilişkilerin de büyük önem taşıdığını vurguladı.

Bu doğrultuda Suudi Arabistan’ı örnek gösteren Bryant, ülkelerinin Riyad yönetimi ile Dünya Kupası hazırlıklarına nasıl katkı sağlanabileceği konusunda görüşmeler yürüttüğünü belirtti. Bryant; açılış ve kapanış törenlerinin organizasyonu, taraftar alanlarının yönetimi, biletleme sistemleri ve güvenlik hususları gibi alanlarda Birleşik Krallık’ın sahip olduğu deneyimi sunabileceğini ifade etti.

Büyük etkinliklerin düzenlenmesindeki İngiliz tecrübesinin sadece dar anlamda bir güvenlik unsuruyla sınırlı olmadığını açıklayan Bryant; bu deneyimin aynı zamanda taraftar deneyimini, kalabalık yönetimini ve etkinliğin hem keyifli hem de güvenli bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamayı da kapsadığını sözlerine ekledi.

Brexit anlaşması

Birleşik Krallık, 23 Haziran’da İngiliz halkının AB’den ayrılma yönünde oy kullandığı Brexit referandumunun 10. yıl dönümünü geride bıraktı. Bu yıl dönümünde konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Bryant, AB’den ayrılmanın Birleşik Krallık’a bağımsız ticaret anlaşmaları yapma yetkisi verdiğini, ancak bunu Brexit’in doğrudan bir ‘faydası’ olarak görmediğini belirtti. Bryant, “Bu durum, işten kovulduğunuzda ailenizle vakit geçirmek için daha fazla zamanınızın kalacağını söylemeye benziyor; oysa siz çoğunlukla işinizde kalmayı tercih ederdiniz” ifadesini kullandı.

Birleşik Krallık’ın artık dünya genelinde serbest ve adil ticarete dayalı anlaşmalar yoluyla ‘serbest ticaret yapbozunu’ tamamlamaya çalıştığını ekleyen Bryant; Londra’nın Hindistan ve Güney Kore ile anlaşmalar imzaladığını, Türkiye ile müzakereleri sürdürdüğünü ve Körfez ülkeleriyle de mutabakata vardığını hatırlattı.

AB’nin de Hindistan ile bir anlaşma imzaladığına dikkat çeken Bryant, AB’nin ilerleyen süreçte KİK’in kapısını çalmasının muhtemel olduğunu ifade etti.

Başbakanların sıklığı

Bu mülakat, Keir Starmer’ın istifasının ardından Birleşik Krallık’ta on yıl içindeki yedinci başbakanı karşılamaya yönelik hazırlıkların yapıldığı bir döneme denk geldi. Downing Street sakinlerinin benzeri görülmemiş bir hızla değiştiği bu tablo, Londra’nın ortakları nezdinde dış politika, ticari ve savunma taahhütlerinin sürekliliği konusunda soru işaretlerini beraberinde getiriyor.

dfv fdb
Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, 22 Haziran’da istifasını açıkladıktan sonra kürsüden ayrılırken (EPA)

Bu endişeler karşısında Bryant, söz konusu anlaşmanın ‘tek bir kişi ya da geçici bir hükümet tarafından değil, Birleşik Krallık tarafından imzalandığını’ vurgulayarak, “Bu konu benimle ilgili değil, Birleşik Krallık ile ilgili ve ülke olarak KİK ile bir anlaşma yapılıyor” ifadesini kullandı. Birleşik Krallık’ta başbakan kim olursa olsun anlaşmanın Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasında yürürlükte kalacağını belirten Bryant, “Bu konuda endişelenmeye gerek yok” dedi.

En güçlü aday Andy Burnham’ın karşısına bir rakip çıkmaması durumunda yeni başbakanın görevine başlamasının beklendiği 3 hafta sonrasında kendi koltuğunda kalmayı öngörüp öngörmediği yönündeki soruya ise Bryant, durumun ‘kendi elinde olmadığını’ belirterek Arapça, “İnşallah” yanıtını verdi.