ABD'nin Ortadoğu'daki değişmez politikası

ABD, İsrail'in güvenliğini öncelikli ulusal çıkar olarak tanımladı. (Görsel: Nathalie Lees)
ABD, İsrail'in güvenliğini öncelikli ulusal çıkar olarak tanımladı. (Görsel: Nathalie Lees)
TT

ABD'nin Ortadoğu'daki değişmez politikası

ABD, İsrail'in güvenliğini öncelikli ulusal çıkar olarak tanımladı. (Görsel: Nathalie Lees)
ABD, İsrail'in güvenliğini öncelikli ulusal çıkar olarak tanımladı. (Görsel: Nathalie Lees)

Robert Ford

ABD'nin Ortadoğu politikasında 1973'ten bu yana en önemli sabite, İsrail'in güvenliği meselesi olmuştur. ABD, elli yılı aşkın süredir İsrail'in güvenliğini öncelikli Amerikan ulusal çıkarı olarak tanımlamış ve Amerikalılar, 1973 Arap-İsrail Savaşı’ndan bu yana bu ulusal çıkarları gerçekleştirmek için esasen aynı stratejileri kullanmışlardır. İsimler ve yerler değişse de ABD yaklaşımı değişmiyor.

ABD’nin temel stratejilerinden biri İsrail'in askeri üstünlüğünü sağlamaktır. 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda İsrail ordusunun savaşın ilk günlerinde ağır kayıplar vermesi üzerine Henry Kissinger ve Richard Nixon, bölgeye hızla askeri mühimmat ve yeni savaş uçakları nakletti. Amerikan bayrağı üzerine Davut Yıldızı çizilmesinin ardından Nixon yönetimi, Amerikan F-4 Phantom uçaklarını ABD Hava Kuvvetleri üslerinden çıkarıp İsrail'e gönderdi ve İsrailli pilotlar bu uçakları hemen Suriye ve Mısır'a karşı kullanmaya başladı. Kissinger ve Nixon'un 1973 Arap-İsrail Savaşı’ndaki askeri dengenin İsrail'in lehine olması konusunda ısrar ettikleri açıktı.

Bugün Biden yönetimi, Hamas saldırısının ardından İsrail'e bomba, füze ve diğer mühimmatları göndererek İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve Irak'ı gerekli gördüğü şekilde bombalamasını sağlamayı amaçlıyor.

Bu politikayı takip eden ABD, İsrailli sivillere yönelik terör saldırılarını, bu saldırıları başlatan ister Hamas ister Filistinli direnişçiler ister Hizbullah olsun, her zaman hızlı bir şekilde kınıyor. Buna karşılık Washington, İsrail'in Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Lübnan'da binlerce sivilin ölümüne yol açan askeri eylemlerini doğrudan eleştirmekten her zaman kaçınıyor. Zira bu tür eleştiriler ABD'nin İsrail'e askeri yardımı konusunda bir tartışma başlatacak ve eğer Senatör Bernie Sanders gibi sol eğilimli Demokratları hariç tutarsak, Washington'daki siyasi sınıftan hiç kimse bu geleneksel Amerikan politikasını tartışmak istemeyecek.

ABD’nin ikinci tutarlı stratejisi ise bölge ülkelerini İsrail'in karşısındaki kamptan çıkarmaktır. 1973'ün sonlarında Henry Kissinger, Mısır ile İsrail arasında, sonunda ABD’nin sponsorluğunda barış görüşmelerine yol açacak bir ön askeri anlaşma imzalamayı hedefledi. Kissinger'ın başlattığı ve daha sonra Enver Sedat ve Başkan Carter tarafından Camp David'de sonlandırılan operasyon, bir Amerikan askeri ve ekonomik himayesiyle bağlantılıydı. Böylece, Arap ülkeleri arasında kurulacak herhangi bir ittifakın 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda olduğu gibi İsrail'e büyük bir askeri tehdit oluşturmaması sağlandı. Elli yıl sonra Trump ve ardından Biden yönetimi, ABD'nin bölge ülkelerini İsrail’i kabul etmeye ikna etme çabalarını sürdürdü.

Biden ekibi, Trump'ın imzaladığı İbrahim Anlaşması'nın ardından İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri normalleştirecek bir anlaşmaya varmak için büyük çaba harcıyordu. Bu normalleşme anlaşmaları, İran'a karşı koymak amacıyla İsrail ve başlıca Arap ülkelerinden oluşan bölgesel bir grup oluşturmayı, aynı zamanda bu Ortadoğu grubunu hem Çin hem de Rusya ile bağlayan askeri ilişkileri sınırlandırmayı amaçlıyordu.

“ABD stratejisinin şu anda özel bir öneme sahip olan üçüncü ve son sabitesi, Washington'un Filistin meselesini görmezden gelmesidir.”

ABD stratejisinin şu an özel bir öneme sahip olan üçüncü ve son sabitesi, Washington'un Filistin meselesini görmezden gelmesidir. Kissinger, Filistin meselesini hiçbir zaman önemli bir mesele olarak görmedi. Terör örgütü olarak gördüğü Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) gibi gruplarla değil, Arap ülkeleriyle çalışmayı tercih etti.

1979’daki Camp David görüşmelerinde bile, sahip olduğu zayıf iç siyasi destek, Başkan Carter'ı Filistin meselesi konusunda İsrail Başbakanı Begin'le karşı karşıya gelmemeye ikna etmişti. Bunun yerine Carter, Mısır ile İsrail arasında ayrı bir barış anlaşması imzalamaya yönelik temel ABD stratejisini gerçekleştirmeye çalıştı.

Biden yönetimi, Kissinger gibi sadece bölge ülkeleriyle ilgilenirken Kissinger, Nixon, Obama ve Trump gibi Biden da Filistin meselesiyle pek ilgilenmiyor. ABD’liler Filistin meselesini iki nedenden dolayı görmezden geldiler: Birincisi, İsrailli ve Filistinli liderlerin müzakerelere girme konusunda çok az ilgileri var. İkincisi, 7 Ekim'e kadar Biden yönetimi Filistin'den çok Ukrayna savaşı ve Çin'le rekabetle ilgileniyordu. Bu, Nixon ve Kissinger'ın, 1973 Arap-İsrail Savaşı'nın patlak vermesinden önce Ortadoğu'ya olan ilgilerinden çok, Sovyetler Birliği ile Çin arasında var olan bölünmelerden yararlanmaya olan ilgilerine oldukça benziyor.

Fotoğraf Altı: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Joe Biden geçtiğimiz ay İsrail’de bir araya geldi. (Reuters)
 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Joe Biden geçtiğimiz ay İsrail’de bir araya geldi. (Reuters)

Trump ve Biden yönetimleri Ortadoğu'ya odaklandıkları zamanlarda Filistinliler için adaleti değil, bölgeye istikrarı getirecek şeyin ticari ve ekonomik ilerleme olduğunu vurguladı. Biden, Hamas'ın İsrail'e saldırmasından sadece dört hafta önce Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile birlikte Hindistan'ı Arap Yarımadası ve İsrail üzerinden Avrupa'ya bağlayacak bir ticaret koridoru oluşturma projesini duyurdu.

Biden yeni projeyi “çok büyük bir anlaşma” olarak nitelendirdi ve ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, projenin bölgeyi değiştireceğini iddia etti. Netanyahu geçtiğimiz eylül ayında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada söz konusu projeye övgüde bulundu. Uzmanlar, koridorun İsrail'in bölge ekonomisine tutunmasına yardımcı olacağını, aynı zamanda Çin'in Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’nin çekiciliğini engelleyeceğini öne sürdü.

“Çin'in bölgedeki nüfuzunu sınırlama çabası, Henry Kissinger ve Richard Nixon'un 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında Amerikan üstünlüğünü elde etmek ve Soğuk Savaş'ta Sovyet nüfuzunu sınırlamak için izlediği koordineli stratejiyi anımsatıyor.”

Bu, ABD’nin Körfez bölgesindeki Çin nüfuzunu sınırlama çabasının ardından geldi. ABD, özellikle Körfez ülkelerini Çin telekomünikasyon ekipmanlarını kullanmamaya teşvik etti ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) olası askeri kullanım nedeniyle Çin liman projesinin ilerlemesine izin vermemesi için baskı yaptı. 1973'ten farklı olarak iş dünyası artık ABD’nin Ortadoğu politikasında stratejik bir role sahip.

Çin'in bölgedeki nüfuzunu sınırlama çabası, Henry Kissinger ve Richard Nixon'ın 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında Amerikan üstünlüğünü elde etmek ve Soğuk Savaş'ta Sovyet nüfuzunu sınırlamak için izlediği koordineli stratejiyi anımsatıyor. 2004 tarihli ‘Kriz’ adlı kitabında açıkladığı gibi Kissinger, Soğuk Savaş sırasında yalnızca Mısır'ı Sovyet kampından çıkarıp ABD bloğuna sokmaya değil, aynı zamanda savaş sonrası barış sürecini kontrol edip Moskova'yı dışlamaya da kararlıydı. Kissinger bunu başarmak için öncelikle Sovyetler Birliği'nin müttefiki olan Suriye ve Mısır'ı zayıflatmak amacıyla 1973 Arap-İsrail Savaşı'nda İsrail'in askeri zafer kazanmasını sağladı. Kissinger, Sovyetler Birliği'nin istediği BM onaylı ateşkesi geciktirerek savaşın son aşamasında İsrail ordusunun Batı Sina'da Mısır Üçüncü Ordusu’nu yenmesine yardımcı oldu. Sovyetler, Kissinger'ın oyununu yakaladı ve agresif bir şekilde Sovyet hava piyade birimleriyle müdahale etme tehdidinde bulundu. Kissinger ile Nixon bu tehdide nükleer bir ültimatom yayınlayarak ve Moskova'yı dehşete düşüren Amerikan askeri seferberliğini ilan ederek yanıt verdi.

Fotoğraf Altı: Suriye'nin Akdeniz'deki Tartus Limanı’nda bulunan Rus deniz üssünde, bir gemide duran Rus askerleri, 26 Eylül 2019. (AFP)
Suriye'nin Akdeniz'deki Tartus Limanı’nda bulunan Rus deniz üssünde, bir gemide duran Rus askerleri, 26 Eylül 2019. (AFP)

Bu son ara sırasında İsrail, Mısır Üçüncü Ordusu’nu kuşattı. Kahire daha sonra kuşatma altındaki ordusuna hayati önem taşıyan sağlık ve gıda malzemelerini temin etmek için Kissinger'dan yardım istemek zorunda kaldı. Kissinger isteksiz İsraillilere ateşkesi kabul etmeleri için baskı yaptı. Kissinger'ın Mısır Üçüncü Ordusu’na ve daha sonra İsrail'e karşı uyguladığı sert taktikler, Arap ülkelerinin istediği İsrail tavizlerini Sovyetlerin değil, yalnızca ABD’lilerin verebileceğini gösterdi.

Sovyetler 1974'te Kissinger'ı durduramadı ve bundan elli yıl sonra Suriye dışındaki Ortadoğu'da Rus askeri nüfuzuna dair çok az şey duyuyoruz. Ancak Putin'in halen önemli bir potansiyel rolü var. Örneğin, Rusya'nın hem İsrail hem de İran'la açık kanalları var. Ayrıca Putin'in artık Körfez ülkelerinin liderleriyle Sovyet liderlerinin sahip olmadığı doğrudan temasları var. Ancak Riyad ve Abu Dabi, Çin ve ABD ile strateji sahasında daha çok ilgileniyor.

Riyad ve Tahran, Pekin'in 2023 normalleşme anlaşmasının garantörü olmasını isterken, Rusya'yı istemiyordu. Modern Ortadoğu'da Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler BRICS grubuna katılırken aynı zamanda ABD ile iyi ilişkiler kurmaya çalışabilirler. Riyad, ABD’den güvenlik garantileri ve nükleer programında yardım istiyor ancak Rusya veya Çin'den talep etmiyor. Böyle bir dengeleme politikası ancak Washington'un Çin ile ilişkilerinin önemli ölçüde kötüleştiği andan önce mümkün olabilir. Bundan sonra, Soğuk Savaş sırasında Kissinger ve Nixon'un Mısır'la olan ilişkilerinde olduğu gibi, Arap ülkeleri de Washington'ın önünde bir seçimle karşı karşıya kalacak: Ya ABD liderliğindeki bir bloğa katılmak ya da ABD’den ayrıcalıklı muamele görmemek.

ABD uçak gemilerinin ve üst düzey yetkililerin bölgeye odaklanmaya ne kadar daha devam edeceğini merak etmek yanlış olmaz mı? Yanıt önümüzde: İran Dışişleri Bakanı, ekim ayı ortasında Amerikalıları ve İsrail'i, Gazze krizinin büyümesi halinde ‘direnişin’ müttefiklerinin müdahale edeceği konusunda uyardı. Ancak Tahran, ABD politikasını yanlış anlıyor. Cumhuriyetçilerin ve Demokratların büyük çoğunluğu İsrail'i güçlü bir şekilde destekliyor. Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Temsilciler Meclisi, Biden'ın gerekirse İran ve vekillerine karşı askeri güç kullanmasına yönelik bir yetkilendirme hazırlığı yapıyor.

“İran doğrudan İsrail'e saldırırsa, ABD'nin de İran'a saldıracağını hayal etmek mümkün.”

ABD Kongresi böyle bir yetkiyi en son 2002'de, Irak'la savaştan önce yayınladı. Hatta ABD Kongre Binası’nda İsrail askeri üniforması giyen Cumhuriyetçi bir Kongre üyesinin bile olduğunu gördük! Bu siyasi destek, ABD'nin Irak'a karşı savaşa ve hatta Afganistan'daki savaşa verdiği desteğin çok ötesine geçiyor. Lübnan'da Hizbullah'a karşı ABD hava saldırılarını hayal etmek kolaydır. ABD'nin Suriye'de ve hatta Irak'ta İran destekli milislere karşı saldırı yapacağını hayal etmek de kolaydır. İran doğrudan İsrail'e saldırırsa, ABD'nin de İran'a saldıracağını hayal etmek mümkün. ABD'nin sert tepkisi kısmen duygusal olacak, kısmen de İran ve müttefiklerini İsrail'e karşı daha fazla askeri operasyon düzenlemekten caydırmayı amaçlayacak.

En korkutucu senaryo, Washington'ın Ukrayna'ya yaptığı yardıma karşılık Rusya'nın, İran ve müttefiklerinin Suriye'deki Rus askeri üslerini İsrail ve ABD’lilere karşı kullanmasına izin vermesidir. Bir yanda Washington ve İsrail, diğer yanda İran ve müttefikleri arasındaki gerilimin nereye varacağını bilmek zor. Ancak tarihten biliyoruz ki, savaşlar her zaman başta amaçlanmayan sonuçlar doğurabilir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
TT

İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)

İran ile yaşanan gerilimler ve Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmaz ortamında, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında, önümüzdeki çarşamba gününe ertelenen ve büyük bir merakla beklenen bir görüşme planlanıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, yapılması planlanan görüşmenin, Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmazın aşılması karşılığında İran'a yönelik baskının artırılması konusunda pazarlık içerebileceği ihtimalini göz ardı etmiyorlar.

Amerikan haber sitesi Axios'a göre 19 Şubat'ta yapılması planlanan ve ikinci aşamayı ilerletmesi beklenen Gazze "Barış Konseyi" toplantısı öncesinde, Netanyahu'nun ofisi, İran ile müzakereleri görüşmek üzere çarşamba günü Washington'da Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini belirtti. Açıklamada ayrıca, "İran ile yapılacak herhangi bir müzakerenin, balistik füzelerin sınırlandırılmasını ve bölgedeki İran'ın vekillerine verilen desteğin durdurulmasını içermesi gerektiğine inanılıyor" denildi.

Çarşamba günü yapılacak görüşme, ABD Başkanı Trump'ın Ocak 2025'te göreve dönmesinden bu yana Netanyahu ve Trump arasında gerçekleşecek yedinci görüşme olacak.

Mısır Dışişleri Konseyi üyesi ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Rakha Ahmed Hassan, Netanyahu'nun "Barış Konseyi" toplantısından önce Washington'a yaptığı ziyaretin zamanlamasının, "özellikle İran ve Gazze konularında, Washington ve Tel Aviv arasında çoğu noktada varılan anlaşma çerçevesinde" pozisyonların koordinasyonunu yansıttığına inanıyor.

Hassan, özellikle Washington'un "İran'a yapılacak bir saldırının kendi çıkarlarına daha büyük zarar vereceğinin farkına vardığı ve bunun Netanyahu için kabul edilemez göründüğü" göz önüne alındığında, iki konunun geleceğiyle ilgili "uzlaşma" olasılığına işaret etti.  

Filistinli siyasi analist Ayman al-Raqab, "uzlaşmanın mümkün olduğunu" ve Trump'ın "İran ve Gazze'nin birbirine bağlı meseleleri konusunda bir koordinasyon sağlamak isteyebileceğini ve birçok Amerikalı elçiyle, en son Steve Wittkoff ile görüşen ve başta uluslararası istikrar gücü, Hamas'ın silahsızlandırılması, yeniden yapılanma ve İsrail'in çekilmesi olmak üzere çetrefilli konuları ele alan Netanyahu ile meseleleri sonuçlandırmak isteyebileceğini" değerlendiriyor.

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati ise dün Yunanistan Dışişleri Bakanı Giorgos Gerapetritis ile yaptığı telefon görüşmesinde, "ABD başkanının planının ikinci aşamasının gereklerini yerine getirmek için çalışmanın gerekliliğini" vurgulayarak, "Mısır'ın Barış Konseyi'ne desteğini" belirtti.

Abdulati, "Mısır'ın Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi'nin çalışmalarına tam desteğini" yineleyerek, bunun nüfusun günlük işlerini yönetmeyi amaçlayan ve Filistin Yönetimi'nin Şeritteki tüm sorumluluklarını yeniden üstlenmesinin yolunu açan geçici bir çerçeve olduğunu ifade etti.

Mısır Dışişleri Bakanı, "ateşkesi izlemek, Gazze Şeridi'ne insani yardım ve kurtarma desteği sağlamaya devam etmek ve erken toparlanma ile yeniden yapılanmanın yolunu açmak için uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasının acil gerekliliğini" vurguladı.

Hassan, "Mısır, Gazze anlaşmasının tam olarak uygulanmasına bağlıdır ve gerek Barış Konseyi ve ona katılımı yoluyla gerekse uluslararası ortaklarla yapılan görüşmeler ve toplantılar yoluyla bu sürecin tamamlanmasını desteklemek için her cephede çalışmaktadır" dedi. Al-Raqab, Gazze anlaşmasının kalan konularının "barış sürecinin ilerlemesi için son derece önemli" olduğunu belirterek, İsrail'in "anlaşmada ilerlemenin önüne çok sayıda engel koyduğunu ve Trump ile Netanyahu arasındaki görüşmenin bu konuda çok önemli olacağını" ifade etti.


Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.