‘Nehirden denize’ ifadesi, Siyonistlere mi ait yoksa Filistinlilere mi?

Filistinliler ve Araplar, otuz yıl boyunca tüm Filistin topraklarının kurtarılması hedefine sadık kaldılar

27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)
27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)
TT

‘Nehirden denize’ ifadesi, Siyonistlere mi ait yoksa Filistinlilere mi?

27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)
27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)

Şirin Yunus

“Nehirden denize Filistin, özgürdür ve Arap’tır.”

Bu, son zamanlarda İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşına karşı düzenlenen protestolarda pek çok kişinin dillendirdiği bir ifade. Bununla birlikte bir bağlamı ya da özel bir tarihî önemi yok. Aksine özellikle Filistin edebiyatında sonradan ortaya çıkan bir şey. Ve 1948’deki Nekbe (Büyük Felaket) sonrası bir haritayla bağlantılı coğrafi çağrışımlara sahip. Bu harita, Filistinlilerin kendi devletlerini kurma hayallerine aykırı olarak, yeni varlık İsrail için Ürdün Nehri’nin batısı ile Akdeniz arasında bir yer belirliyor.  

Al-Majalla’ya konuşan İsrailli araştırmacı Mordechai Kedar, bu bağlamda Milletler Cemiyeti’nin (daha sonraki adıyla Birleşmiş Milletler) Nisan 1920’de İtalya’nın San Remo şehrinde düzenlenen bir oturumuna işaret ediyor. Bu oturumda Balfour Deklarasyonu, resmî olarak benimsenmiş ve böylece, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Yahudilerin Ürdün Nehri’nin iki yakasında ve Akdeniz’e kadar olan bölgede kendileri için bir devlet kurma hakkını tanıyan uluslararası bir belge haline gelmişti.

Kedar, 1924 yılında Mavera-i Ürdün/Şarku’l-Ürdün Emirliği’nin (Ürdün Haşimi Krallığı) kurulmasının, o dönemde Siyonist hareket çevrelerinde itirazla karşılandığını söylüyor. Zira bu, kurulmaya çalışılan Yahudi devletinin alanını küçülttü. Daha sonra “nehirden denize” ifadesi ortaya atıldı. Bu ifade, Ürdün Nehri’nin batı yakasından Akdeniz’e kadar olan bölgelere (Batı Şeria ve 1948 toprakları) işaret ediyordu.

“İsrail’in Filistin topraklarının bir kısmı üzerine kurulduğu ilan edildi; Batı Şeria, Ürdün’ün yönetimi altına girdi ve Balfour Deklarasyonu’nda Siyonist hareket için öngörülen alan ise daraldı”

Filistin toplumu tarihi alanında uzman tarihçi Mahmud Yezbek ise Siyonist hareketin Osmanlı İmparatorluğu yıkılmadan önce ‘Nehirden Denize Büyük İsrail’ olarak bilinen yapıyı kurmaya dönük vizyonunu inşa ettiğini, bununla birlikte kastedilen nehirlerin siyaset ve saha gelişmelerine göre farklılık gösterdiğini ileri sürüyor. Al-Majalla’ya konuşan Yezbek, bu iddiasını şu sözlerle ifade ediyor: “Bazıları, Yahudi devletinin Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar olan bölgede kurulacağını belirten Tevrat metinlerini takip ederken, bazıları da Büyük İsrail’in Ürdün Nehri’nin iki yakasıyla Akdeniz’e kadar olan bölgeyi kapsadığını söyledi.”

Yezbek bu iddiasını teyit etmek için, daha önce Filistin’i ziyaret eden ve Daliyat el-Karmel’de yaşayan İngiliz Hıristiyan diplomat Laurence Oliphant’ın (1829-1888) Yahudilerin sadece Filistin’e değil, Ürdün Nehri’nin doğu yakasına da yerleştirilmesi fikrini desteklediğini ve bu düşünceyle Siyonist harekete ve liderlerine destek verdiğini söylüyor.

Bu ifade, Siyonizm’e özgü bir ifade mi?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan akatrdığı habere göre Tarihçi Johnny Mansour, Yezbek’in iddialarını destekliyor. Ona göre de “nehirden denize” ifadesi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasıyla birlikte Filistin koridorlarında kullanılmaya başlamadan önce, esasında Siyonist harekete özgüydü. Ze’ev Jabotinsky (1880-1940), 20’nci yüzyılın başlarında kaleme aldığı “Demir Duvar” gibi çeşitli eserlerinde Yahudilerin nehirden denize kadar olan İsrail topraklarında yaşaması ve Arap sakinlerin de bir Yahudi egemenliği altında kültürel olarak bağımsız kalmaları gerektiğini ifade etti.

Gerçekten de 1948 yılında Filistinliler büyük felaketi (Nekbe) yaşadı. Filistin topraklarının bir kısmında İsrail’in kuruluşu ilan edildi; Batı Şeria, Ürdün’ün yönetimi altına girdi ve Balfour Deklarasyonu’nda Siyonist hareket için öngörülen alan ise bir kez daha daraldı.

Foto: 15 Eylül 1948 felaketinden sonra eşyalarını taşıyan Filistinliler
15 Eylül 1948 felaketinden sonra eşyalarını taşıyan Filistinliler

Mayıs 1964 sonlarında Filistin halkının meşru temsilcisi olarak FKÖ’nün kuruluşunu öngören Filistin Ulusal Sözleşmesi imzalandı ve Filistinlilerin Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar işgal altında olan vatanlarını geri alma hakkına sahip oldukları ilan edildi. Batı Şeria, o dönemde halen Ürdün yönetimi altındaydı. Mansour’a göre bu noktada “nehirden denize” ifadesi, bu toprakların tarihî mirasının ve halkın devamlılığının bir ifadesi olarak Filistin edebiyatına girdi. Bu, Filistin’in mülkiyetini (vaat edilmiş topraklarda Tanrı’nın seçilmiş halkı için) ‘ilahi bir hak’ olarak gören Siyonist hareketle bir karşıtlık oluşturuyordu.

“Filistinliler ve Araplar otuz yıl boyunca İbrani devletini tanımayı veya onunla müzakere edip uzlaşmayı reddederek, (nehirden denize) tüm Filistin topraklarının kurtarılması hedefine sadık kaldı”

Arzu edilen Filistin devletinin sınırları, 1968 yılında (İsrail’in Batı Şeria’yı ve Gazze Şeridi’ni işgal ettiği ‘gerileme’ döneminden bir yıl sonra) Ulusal Konsey toplandığında Filistin Ulusal Sözleşmesi ilan edilirken tekrar dile getirildi. Ayrıca bu toprakların kurtarılması ve nehirden denize kadar olan bölgede demokratik Filistin devletinin kurulması gerektiği vurgulandı ve bu toprakların birliği ile bu birliğin temel bileşeni olarak dönüş hakkı da kutsandı.

Filistinliler ve Araplar otuz yıl boyunca İbrani devletini tanımayı veya onunla müzakere edip uzlaşmayı reddederek, (nehirden denize) tüm Filistin topraklarının kurtarılması hedefine sadık kaldı. FKÖ’ye bağlı gruplar ve hareketler de işgale direniş hakkını muhafaza etti.

Araplar ve Filistinliler düzeyinde dönüşümler

Gelgelelim 1980’li yılların başında Arapların Filistin-İsrail çatışması meselesine yaklaşımında bir değişikliğe şahit olundu. Özellikle Mısır ile İsrail arasındaki Camp David Anlaşması’nın imzalanmasından sonra… Nitekim barış anlaşması nedeniyle Kahire’ye yöneltilen eleştirilere rağmen Araplar, 1982 yılında Fas’ın Fes şehrinde düzenlenen Arap zirvesinde İbrani varlığını zımnen tanıdılar. Bundan beş yıl sonra da Batı Şeria’da, Gazze Şeridi’nde ve Kudüs’te ilk Filistin ayaklanması (İntifada) patlak verdi. FKÖ’ye yönelik uluslararası baskı da devam etti. Kasım 1988’de Filistin Ulusal Konseyi, Cezayir’de düzenlenen 19’uncu oturumunda, 1947 Filistin topraklarının bölünmesi ve 4 Haziran 1967 sınırlarında Batı Şeria’yı, Kudüs’ün doğu tarafını ve Gazze Şeridi’ni kapsayan bir Filistin devletinin kurulması kararını fiilen tanıyan Filistin Bağımsızlık Bildirisi’ni duyurdu. Böylece Filistin’de iki devletli çözüm ortaya çıktı.

Foto: 13 Eylül 1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (sağda) Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında duran Bill Clinton (AFP)
 13 Eylül 1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (sağda) Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında duran Bill Clinton (AFP)

1990’ların başında FKÖ, İsrail’le siyasi çözüm yoluna yöneldi ve ABD ile Avrupa’nın gözetiminde siyasi müzakerelere ve temaslara başladı. Madrid Konferansı’yla başlayan bu süreç, Eylül 1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasıyla doruk noktasına ulaştı. Bu anlaşma, Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin idaresini aşamalı olarak FKÖ liderliğine geri verdi. Ayrıca Batı Şeria bölgesinin yaklaşık yüzde 40’ında sivil yetkiler FKÖ’ye devredilirken, yüzde 60’ı (C Sınıfı Bölgeler) ise İsrail’in güvenlik idaresi kapsamında kaldı.

Oslo Anlaşması, Filistin Ulusal Sözleşmesi’nde değişiklik öngörüyordu. FKÖ’ye 1996 yılında Ulusal Konsey’i toplama çağrısı yapıldı. Bunun üzerine Konsey, iki devletli çözümü ve çatışmanın barışçıl yollarla bitirilmesini öngören ve Filistin devletini ilan eden 1988 Bağımsızlık Bildirisi’yle tutarlı olacak şekilde, karşılıklı tanıma mesajlarıyla çelişen maddeleri değiştirme kararı aldı.  

Bu amaçla Ulusal Sözleşmeyi yeniden formüle etmek ve sonra da sunmak üzere bir komite görevlendirildi. Nihayetinde Ulusal Konsey, Kasım 1996’da Gazze Şeridi’nde eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın katılımıyla yeni bir oturum düzenledi ve Filistin Ulusal Sözleşmesi’nin silahlı mücadeleye ve İsrail varlığının tanınmamasına ilişkin maddelerinin çoğunu iptal etti.Ulusal Konsey’in o oturumdaki oylaması, oturumda yeterli çoğunluğa dair sorgulamalar ışığında halen tartışılıyor.

Al-Majalla’ya konuşan Mordechai Kedar, Ulusal Konsey’in o dönemde aldığı kararın belirsiz olduğunu ve sahadaki gerçekleri değiştirmediğini söylüyor. Ona göre Filistinliler, Yahudilere ait bir devlet olarak İsrail’i tanımadı ve Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar olan bölgede Filistin devletinin kurulmasını ana ilke olarak benimsemeye devam etti. Kedar, Filistinlilerin barış yönelimini ‘siyasi oyalama’ olarak niteliyor.

“Son yıllarda ‘Nehirden denize Filistin, Arap’tır’ sloganının kullanımı arttı ve özellikle İsrail’e yönelik boykot hareketinin yaygınlaşmasıyla birlikte Filistin topraklarının sınırlarını aşarak ABD’ye ve Avrupa ülkelerine kadar ulaştı”

Filistin Ulusal Sözleşmesi’nde yapılan bu değişiklik pratikte FKÖ tarafından atılan son adımdı. Bu adımın sonucunda Filistin Mandası sınırlarında (nehirden denize) bağımsız bir devlet kurma süreci, ulusal etkinliklerde katılımcıların ya da göstericilerin dillendirdiği bir slogana dönüştü. Kimilerine göre İsrail’in özellikle 1967 yılındaki hezimetten ve Batı Şeria ile Kudüs’ün doğu tarafının işgal edilmesinden sonra sahada dayattığı gerçekler, FKÖ’nün politikasındaki değişimin temelini oluşturuyordu. Bununla birlikte bu değişim; FKÖ mensubu olmayan, halen İsrail’in varlığını tanımayan ve silahlı direnişi işgali bitirmenin ve manda altındaki Filistin sınırlarında bağımsız bir devletin kurulmasının bir yolu olarak gören Hamas, İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlık gibi Filistinli grupların tutumlarında bir değişikliğe yol açmadı.

“Nehirden denize Filistin, Arap’tır” sloganının kullanımı son yıllarda artış gösterdi ve özellikle İsrail’e yönelik uluslararası boykot hareketinin yaygınlaşmasıyla birlikte Filistin topraklarının sınırlarını aşarak ABD’ye ve Avrupa ülkelerine kadar ulaştı. İsrailli ve uluslararası çevreler, bu sloganın kullanımını İsrail’in yıkılması için bir çağrı ve bir tür Yahudi karşıtlığı (antisemitizm) olarak görüyor. İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği de Gazze Şeridi’ne yönelik savaş sırasında bu sloganın kullanımının arttığını ve bununla beraber kullanıcıların da ABD’de ve Avrupa’da daha fazla hedef alınmaya başladığını duyurdu.

Foto: 18 Kasım’da New York’un Brooklyn semtinde Filistin’e destek için yapılan bir gösteri (AFP)
18 Kasım’da New York’un Brooklyn semtinde Filistin’e destek için yapılan bir gösteri (AFP)

Öte yandan “Nehirden denize” ifadesini kullananların çoğu bunu, Filistin Mandası’nın tüm sakinleri için adaletle eşit haklar çağrısı ve yerleşim politikasına bir tepki olarak görüyor. Aynı şekilde boykot hareketi de bu ifadeyi ele alırken, Filistin topraklarının yönetim biçimine veya bölünmesine değinmeksizin, sömürgeci uygulamalardan vazgeçme anlayışını vurguluyor.

İsrail’in yıkılması için bir çağrı mı?

İsrail’in genelinde, özellikle de siyaset koridorlarında “Nehirden denize” ifadesi, İsrail’in yok edilmesi için bir çağrı ve İsrail’in varlığına yönelik bir itiraz olarak algılanıyor. İsrailli yetkililer de bu düşünceyi pek çok kez dile getirdi. Örneğin Başbakan Binyamin Netanyahu, savaş sırasında Fox News kanalına verdiği bir röportajda, bu sloganının dillendirilmesi ve savaş karşıtı etkinlikler kapsamında kullanılması bağlamında şu yorumu yaptı: “Nehirden denize ifadesi, İsrail’in yok olması demek.”

Tarihî açıdan peş peşe gelen İsrail hükümetleri, aynı ilkeye dayalı olarak İsrail’in sınırlarını genişletmeye çalıştı. Hatta bazen Tevrat metinlerinde yer alan bir ifadeyle “tüm İsrail topraklarında” aşamalı olarak bir Yahudi devleti kurulması ilkesine göre nüfuzunu yaymak için dinî anlatıyı benimsedi. Bu “tüm İsrail toprakları”; İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda, Mısır’la barış anlaşması imzalayıp da Sina Yarımadası’ndan çekilmeden önce ele geçirdiği Arap topraklarının yanı sıra Ürdün kurulmadan önceki İngiliz Mandası sınırlarını kapsıyor.

1948 Nekbe’sinden sonra ‘Büyük İsrail Ülkesi’ ideolojisi, çeşitli İsrailli partilerin ortak paydası oldu. Pratikte ise ‘gerilemeden’, Doğu Kudüs’ün İsrail kontrolüne geçmesinden ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin işgal edilmesinden sonra güçlendi. O dönemde Batı Şeria’da, Gazze’de, Kudüs’te, Golan’da ve Sina’da yerleşim yerleri inşa edilmesi çağrısında bulunan sesler arttı ve milliyetçi dindar hareket Gush Emunim gibi sağcı hareketler kuruldu. Bununla birlikte 1967-1980 yılları arasındaki İsrail hükümetleri, bu bölgelerde çok sayıda İsrailli yerleşim birimi kurmak için acele etmedi ve gizliden gizliye nüfusun, İsrail’in güvenliği için hayati önem taşıyan ve en az sayıda Filistinliyle olabildiğince geniş topraklar üzerinde kontrol kurmayı mümkün kılan yerlere ‘dağıtılmasına’ yönelik çeşitli planlar benimsedi.

Bu planlardan biri de eski Palmah-Haganah liderlerinden ve İsrail ordusu komutanlarından biri olan, ayrıca İşçi Partisi milletvekilleri arasında yer alan Yigal Allon tarafından ortaya atıldı. Bu plan, 1967’de işgal edilen topraklarının bir kısmını, özellikle Kudüs’ü, Ürdün Vadisi’ni ve Gush Etzion’u (Batı Şeria’nın güneyini) yerleşimler yoluyla ilhak etmeyi öngörüyor.

“İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşı devam ederken, dindar Siyonist partilerde ve bazı liberal sağcı çevrelerde Gazze Şeridi’nde yeniden yerleşim yerleri inşa edilmesi ve buradaki güvenlik kontrolünün ele geçirilmesi yönünde sesler yükseliyor”

Likud Partisi’nin 1977 yılında İsrail yönetiminin başına geçmesinin ardından yerleşim hareketi, bariz bir genişleme yaşadı. Bu genişleme, ‘Büyük İsrail Ülkesi’ vizyonuna göre bir coğrafi devamlılık sağlamayı, dolayısıyla da bir Filistin devleti kurulması ihtimalini baltalamayı hedefleyen sağcı bir ideolojiye dayanıyordu. Bazı İsrailli gruplar, Likud hükümetinin yerleşim birimleri inşa etmesinin, Likud tabanına mensup toplumsal kesimler arasında konut krizine sebep olan ekonomik krizle başa çıkmak için olduğunu düşünüyor.

Yerleşim ideolojisi

Siyasi koşullar değişti ve önce Mısır’la, daha sonra FKÖ’yle barış anlaşması imzalandı. Ardından İsrail, dinî Siyonizm’e ve aşırı sağa mensup hareketlerin gösterdiği yoğun muhalefet ortamında Gazze Şeridi’ndeki yerleşimlerden çekildi. Bununla birlikte Batı Şeria’da yerleşim birimleri inşası, iki devletli çözüm konuşmaları yapılırken bile gerilemedi. Dahası ‘tüm İsrail toprakları’ düşüncesi, bugün halen sağcı çevrelerde dillendiriliyor.

Foto: Haziran 2021’de Kudüs’ün Şey Cerrah mahallesinde yerleşimciler ile Filistinliler arasında çıkan anlaşmazlık (AFP)
Haziran 2021’de Kudüs’ün Şey Cerrah mahallesinde yerleşimciler ile Filistinliler arasında çıkan anlaşmazlık (AFP)

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşı devam ederken, dindar Siyonist partilerde ve bazı liberal sağcı çevrelerde Gazze Şeridi’nde yeniden yerleşim yerleri inşa edilmesi ve buradaki güvenlik kontrolünün ele geçirilmesi çağrısında bulunan sesler yükseliyor. Örneğin Likud Milletvekili Nissim Vaturi, bir basın açıklamasında, Gazze Şeridi’ndeki yerleşim faaliyetinin yeniden başlaması ve yerinden edilmiş Filistinlilerin, eğer Mısır onları kabul etmezse, Danimarka’ya gönderilmesi gerektiğini söyledi.

Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir de İsraillilerin güvenliğini temin etmek uğrunda Gush Katif’teki yerleşim faaliyetlerini (Gazze Şeridi’ndeki eski yerleşimler) yeniden başlatmaktan ve Gazze’yi işgal etmekten çekinmediğini dile getirdi.

Sahada “tüm İsrail toprakları” ve “Nehirden denize Filistin özgürdür” ifadeleri, İsraillileri ve Filistinlileri bilinmez bir akıbete sürüklerken, iki taraf arasındaki siyasi çıkmaz da tek devletli çözümü destekleyen ya da bundan çekinen sesleri artırıyor.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.