‘Nehirden denize’ ifadesi, Siyonistlere mi ait yoksa Filistinlilere mi?

Filistinliler ve Araplar, otuz yıl boyunca tüm Filistin topraklarının kurtarılması hedefine sadık kaldılar

27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)
27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)
TT

‘Nehirden denize’ ifadesi, Siyonistlere mi ait yoksa Filistinlilere mi?

27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)
27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)

Şirin Yunus

“Nehirden denize Filistin, özgürdür ve Arap’tır.”

Bu, son zamanlarda İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşına karşı düzenlenen protestolarda pek çok kişinin dillendirdiği bir ifade. Bununla birlikte bir bağlamı ya da özel bir tarihî önemi yok. Aksine özellikle Filistin edebiyatında sonradan ortaya çıkan bir şey. Ve 1948’deki Nekbe (Büyük Felaket) sonrası bir haritayla bağlantılı coğrafi çağrışımlara sahip. Bu harita, Filistinlilerin kendi devletlerini kurma hayallerine aykırı olarak, yeni varlık İsrail için Ürdün Nehri’nin batısı ile Akdeniz arasında bir yer belirliyor.  

Al-Majalla’ya konuşan İsrailli araştırmacı Mordechai Kedar, bu bağlamda Milletler Cemiyeti’nin (daha sonraki adıyla Birleşmiş Milletler) Nisan 1920’de İtalya’nın San Remo şehrinde düzenlenen bir oturumuna işaret ediyor. Bu oturumda Balfour Deklarasyonu, resmî olarak benimsenmiş ve böylece, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Yahudilerin Ürdün Nehri’nin iki yakasında ve Akdeniz’e kadar olan bölgede kendileri için bir devlet kurma hakkını tanıyan uluslararası bir belge haline gelmişti.

Kedar, 1924 yılında Mavera-i Ürdün/Şarku’l-Ürdün Emirliği’nin (Ürdün Haşimi Krallığı) kurulmasının, o dönemde Siyonist hareket çevrelerinde itirazla karşılandığını söylüyor. Zira bu, kurulmaya çalışılan Yahudi devletinin alanını küçülttü. Daha sonra “nehirden denize” ifadesi ortaya atıldı. Bu ifade, Ürdün Nehri’nin batı yakasından Akdeniz’e kadar olan bölgelere (Batı Şeria ve 1948 toprakları) işaret ediyordu.

“İsrail’in Filistin topraklarının bir kısmı üzerine kurulduğu ilan edildi; Batı Şeria, Ürdün’ün yönetimi altına girdi ve Balfour Deklarasyonu’nda Siyonist hareket için öngörülen alan ise daraldı”

Filistin toplumu tarihi alanında uzman tarihçi Mahmud Yezbek ise Siyonist hareketin Osmanlı İmparatorluğu yıkılmadan önce ‘Nehirden Denize Büyük İsrail’ olarak bilinen yapıyı kurmaya dönük vizyonunu inşa ettiğini, bununla birlikte kastedilen nehirlerin siyaset ve saha gelişmelerine göre farklılık gösterdiğini ileri sürüyor. Al-Majalla’ya konuşan Yezbek, bu iddiasını şu sözlerle ifade ediyor: “Bazıları, Yahudi devletinin Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar olan bölgede kurulacağını belirten Tevrat metinlerini takip ederken, bazıları da Büyük İsrail’in Ürdün Nehri’nin iki yakasıyla Akdeniz’e kadar olan bölgeyi kapsadığını söyledi.”

Yezbek bu iddiasını teyit etmek için, daha önce Filistin’i ziyaret eden ve Daliyat el-Karmel’de yaşayan İngiliz Hıristiyan diplomat Laurence Oliphant’ın (1829-1888) Yahudilerin sadece Filistin’e değil, Ürdün Nehri’nin doğu yakasına da yerleştirilmesi fikrini desteklediğini ve bu düşünceyle Siyonist harekete ve liderlerine destek verdiğini söylüyor.

Bu ifade, Siyonizm’e özgü bir ifade mi?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan akatrdığı habere göre Tarihçi Johnny Mansour, Yezbek’in iddialarını destekliyor. Ona göre de “nehirden denize” ifadesi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasıyla birlikte Filistin koridorlarında kullanılmaya başlamadan önce, esasında Siyonist harekete özgüydü. Ze’ev Jabotinsky (1880-1940), 20’nci yüzyılın başlarında kaleme aldığı “Demir Duvar” gibi çeşitli eserlerinde Yahudilerin nehirden denize kadar olan İsrail topraklarında yaşaması ve Arap sakinlerin de bir Yahudi egemenliği altında kültürel olarak bağımsız kalmaları gerektiğini ifade etti.

Gerçekten de 1948 yılında Filistinliler büyük felaketi (Nekbe) yaşadı. Filistin topraklarının bir kısmında İsrail’in kuruluşu ilan edildi; Batı Şeria, Ürdün’ün yönetimi altına girdi ve Balfour Deklarasyonu’nda Siyonist hareket için öngörülen alan ise bir kez daha daraldı.

Foto: 15 Eylül 1948 felaketinden sonra eşyalarını taşıyan Filistinliler
15 Eylül 1948 felaketinden sonra eşyalarını taşıyan Filistinliler

Mayıs 1964 sonlarında Filistin halkının meşru temsilcisi olarak FKÖ’nün kuruluşunu öngören Filistin Ulusal Sözleşmesi imzalandı ve Filistinlilerin Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar işgal altında olan vatanlarını geri alma hakkına sahip oldukları ilan edildi. Batı Şeria, o dönemde halen Ürdün yönetimi altındaydı. Mansour’a göre bu noktada “nehirden denize” ifadesi, bu toprakların tarihî mirasının ve halkın devamlılığının bir ifadesi olarak Filistin edebiyatına girdi. Bu, Filistin’in mülkiyetini (vaat edilmiş topraklarda Tanrı’nın seçilmiş halkı için) ‘ilahi bir hak’ olarak gören Siyonist hareketle bir karşıtlık oluşturuyordu.

“Filistinliler ve Araplar otuz yıl boyunca İbrani devletini tanımayı veya onunla müzakere edip uzlaşmayı reddederek, (nehirden denize) tüm Filistin topraklarının kurtarılması hedefine sadık kaldı”

Arzu edilen Filistin devletinin sınırları, 1968 yılında (İsrail’in Batı Şeria’yı ve Gazze Şeridi’ni işgal ettiği ‘gerileme’ döneminden bir yıl sonra) Ulusal Konsey toplandığında Filistin Ulusal Sözleşmesi ilan edilirken tekrar dile getirildi. Ayrıca bu toprakların kurtarılması ve nehirden denize kadar olan bölgede demokratik Filistin devletinin kurulması gerektiği vurgulandı ve bu toprakların birliği ile bu birliğin temel bileşeni olarak dönüş hakkı da kutsandı.

Filistinliler ve Araplar otuz yıl boyunca İbrani devletini tanımayı veya onunla müzakere edip uzlaşmayı reddederek, (nehirden denize) tüm Filistin topraklarının kurtarılması hedefine sadık kaldı. FKÖ’ye bağlı gruplar ve hareketler de işgale direniş hakkını muhafaza etti.

Araplar ve Filistinliler düzeyinde dönüşümler

Gelgelelim 1980’li yılların başında Arapların Filistin-İsrail çatışması meselesine yaklaşımında bir değişikliğe şahit olundu. Özellikle Mısır ile İsrail arasındaki Camp David Anlaşması’nın imzalanmasından sonra… Nitekim barış anlaşması nedeniyle Kahire’ye yöneltilen eleştirilere rağmen Araplar, 1982 yılında Fas’ın Fes şehrinde düzenlenen Arap zirvesinde İbrani varlığını zımnen tanıdılar. Bundan beş yıl sonra da Batı Şeria’da, Gazze Şeridi’nde ve Kudüs’te ilk Filistin ayaklanması (İntifada) patlak verdi. FKÖ’ye yönelik uluslararası baskı da devam etti. Kasım 1988’de Filistin Ulusal Konseyi, Cezayir’de düzenlenen 19’uncu oturumunda, 1947 Filistin topraklarının bölünmesi ve 4 Haziran 1967 sınırlarında Batı Şeria’yı, Kudüs’ün doğu tarafını ve Gazze Şeridi’ni kapsayan bir Filistin devletinin kurulması kararını fiilen tanıyan Filistin Bağımsızlık Bildirisi’ni duyurdu. Böylece Filistin’de iki devletli çözüm ortaya çıktı.

Foto: 13 Eylül 1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (sağda) Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında duran Bill Clinton (AFP)
 13 Eylül 1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (sağda) Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında duran Bill Clinton (AFP)

1990’ların başında FKÖ, İsrail’le siyasi çözüm yoluna yöneldi ve ABD ile Avrupa’nın gözetiminde siyasi müzakerelere ve temaslara başladı. Madrid Konferansı’yla başlayan bu süreç, Eylül 1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasıyla doruk noktasına ulaştı. Bu anlaşma, Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin idaresini aşamalı olarak FKÖ liderliğine geri verdi. Ayrıca Batı Şeria bölgesinin yaklaşık yüzde 40’ında sivil yetkiler FKÖ’ye devredilirken, yüzde 60’ı (C Sınıfı Bölgeler) ise İsrail’in güvenlik idaresi kapsamında kaldı.

Oslo Anlaşması, Filistin Ulusal Sözleşmesi’nde değişiklik öngörüyordu. FKÖ’ye 1996 yılında Ulusal Konsey’i toplama çağrısı yapıldı. Bunun üzerine Konsey, iki devletli çözümü ve çatışmanın barışçıl yollarla bitirilmesini öngören ve Filistin devletini ilan eden 1988 Bağımsızlık Bildirisi’yle tutarlı olacak şekilde, karşılıklı tanıma mesajlarıyla çelişen maddeleri değiştirme kararı aldı.  

Bu amaçla Ulusal Sözleşmeyi yeniden formüle etmek ve sonra da sunmak üzere bir komite görevlendirildi. Nihayetinde Ulusal Konsey, Kasım 1996’da Gazze Şeridi’nde eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın katılımıyla yeni bir oturum düzenledi ve Filistin Ulusal Sözleşmesi’nin silahlı mücadeleye ve İsrail varlığının tanınmamasına ilişkin maddelerinin çoğunu iptal etti.Ulusal Konsey’in o oturumdaki oylaması, oturumda yeterli çoğunluğa dair sorgulamalar ışığında halen tartışılıyor.

Al-Majalla’ya konuşan Mordechai Kedar, Ulusal Konsey’in o dönemde aldığı kararın belirsiz olduğunu ve sahadaki gerçekleri değiştirmediğini söylüyor. Ona göre Filistinliler, Yahudilere ait bir devlet olarak İsrail’i tanımadı ve Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar olan bölgede Filistin devletinin kurulmasını ana ilke olarak benimsemeye devam etti. Kedar, Filistinlilerin barış yönelimini ‘siyasi oyalama’ olarak niteliyor.

“Son yıllarda ‘Nehirden denize Filistin, Arap’tır’ sloganının kullanımı arttı ve özellikle İsrail’e yönelik boykot hareketinin yaygınlaşmasıyla birlikte Filistin topraklarının sınırlarını aşarak ABD’ye ve Avrupa ülkelerine kadar ulaştı”

Filistin Ulusal Sözleşmesi’nde yapılan bu değişiklik pratikte FKÖ tarafından atılan son adımdı. Bu adımın sonucunda Filistin Mandası sınırlarında (nehirden denize) bağımsız bir devlet kurma süreci, ulusal etkinliklerde katılımcıların ya da göstericilerin dillendirdiği bir slogana dönüştü. Kimilerine göre İsrail’in özellikle 1967 yılındaki hezimetten ve Batı Şeria ile Kudüs’ün doğu tarafının işgal edilmesinden sonra sahada dayattığı gerçekler, FKÖ’nün politikasındaki değişimin temelini oluşturuyordu. Bununla birlikte bu değişim; FKÖ mensubu olmayan, halen İsrail’in varlığını tanımayan ve silahlı direnişi işgali bitirmenin ve manda altındaki Filistin sınırlarında bağımsız bir devletin kurulmasının bir yolu olarak gören Hamas, İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlık gibi Filistinli grupların tutumlarında bir değişikliğe yol açmadı.

“Nehirden denize Filistin, Arap’tır” sloganının kullanımı son yıllarda artış gösterdi ve özellikle İsrail’e yönelik uluslararası boykot hareketinin yaygınlaşmasıyla birlikte Filistin topraklarının sınırlarını aşarak ABD’ye ve Avrupa ülkelerine kadar ulaştı. İsrailli ve uluslararası çevreler, bu sloganın kullanımını İsrail’in yıkılması için bir çağrı ve bir tür Yahudi karşıtlığı (antisemitizm) olarak görüyor. İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği de Gazze Şeridi’ne yönelik savaş sırasında bu sloganın kullanımının arttığını ve bununla beraber kullanıcıların da ABD’de ve Avrupa’da daha fazla hedef alınmaya başladığını duyurdu.

Foto: 18 Kasım’da New York’un Brooklyn semtinde Filistin’e destek için yapılan bir gösteri (AFP)
18 Kasım’da New York’un Brooklyn semtinde Filistin’e destek için yapılan bir gösteri (AFP)

Öte yandan “Nehirden denize” ifadesini kullananların çoğu bunu, Filistin Mandası’nın tüm sakinleri için adaletle eşit haklar çağrısı ve yerleşim politikasına bir tepki olarak görüyor. Aynı şekilde boykot hareketi de bu ifadeyi ele alırken, Filistin topraklarının yönetim biçimine veya bölünmesine değinmeksizin, sömürgeci uygulamalardan vazgeçme anlayışını vurguluyor.

İsrail’in yıkılması için bir çağrı mı?

İsrail’in genelinde, özellikle de siyaset koridorlarında “Nehirden denize” ifadesi, İsrail’in yok edilmesi için bir çağrı ve İsrail’in varlığına yönelik bir itiraz olarak algılanıyor. İsrailli yetkililer de bu düşünceyi pek çok kez dile getirdi. Örneğin Başbakan Binyamin Netanyahu, savaş sırasında Fox News kanalına verdiği bir röportajda, bu sloganının dillendirilmesi ve savaş karşıtı etkinlikler kapsamında kullanılması bağlamında şu yorumu yaptı: “Nehirden denize ifadesi, İsrail’in yok olması demek.”

Tarihî açıdan peş peşe gelen İsrail hükümetleri, aynı ilkeye dayalı olarak İsrail’in sınırlarını genişletmeye çalıştı. Hatta bazen Tevrat metinlerinde yer alan bir ifadeyle “tüm İsrail topraklarında” aşamalı olarak bir Yahudi devleti kurulması ilkesine göre nüfuzunu yaymak için dinî anlatıyı benimsedi. Bu “tüm İsrail toprakları”; İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda, Mısır’la barış anlaşması imzalayıp da Sina Yarımadası’ndan çekilmeden önce ele geçirdiği Arap topraklarının yanı sıra Ürdün kurulmadan önceki İngiliz Mandası sınırlarını kapsıyor.

1948 Nekbe’sinden sonra ‘Büyük İsrail Ülkesi’ ideolojisi, çeşitli İsrailli partilerin ortak paydası oldu. Pratikte ise ‘gerilemeden’, Doğu Kudüs’ün İsrail kontrolüne geçmesinden ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin işgal edilmesinden sonra güçlendi. O dönemde Batı Şeria’da, Gazze’de, Kudüs’te, Golan’da ve Sina’da yerleşim yerleri inşa edilmesi çağrısında bulunan sesler arttı ve milliyetçi dindar hareket Gush Emunim gibi sağcı hareketler kuruldu. Bununla birlikte 1967-1980 yılları arasındaki İsrail hükümetleri, bu bölgelerde çok sayıda İsrailli yerleşim birimi kurmak için acele etmedi ve gizliden gizliye nüfusun, İsrail’in güvenliği için hayati önem taşıyan ve en az sayıda Filistinliyle olabildiğince geniş topraklar üzerinde kontrol kurmayı mümkün kılan yerlere ‘dağıtılmasına’ yönelik çeşitli planlar benimsedi.

Bu planlardan biri de eski Palmah-Haganah liderlerinden ve İsrail ordusu komutanlarından biri olan, ayrıca İşçi Partisi milletvekilleri arasında yer alan Yigal Allon tarafından ortaya atıldı. Bu plan, 1967’de işgal edilen topraklarının bir kısmını, özellikle Kudüs’ü, Ürdün Vadisi’ni ve Gush Etzion’u (Batı Şeria’nın güneyini) yerleşimler yoluyla ilhak etmeyi öngörüyor.

“İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşı devam ederken, dindar Siyonist partilerde ve bazı liberal sağcı çevrelerde Gazze Şeridi’nde yeniden yerleşim yerleri inşa edilmesi ve buradaki güvenlik kontrolünün ele geçirilmesi yönünde sesler yükseliyor”

Likud Partisi’nin 1977 yılında İsrail yönetiminin başına geçmesinin ardından yerleşim hareketi, bariz bir genişleme yaşadı. Bu genişleme, ‘Büyük İsrail Ülkesi’ vizyonuna göre bir coğrafi devamlılık sağlamayı, dolayısıyla da bir Filistin devleti kurulması ihtimalini baltalamayı hedefleyen sağcı bir ideolojiye dayanıyordu. Bazı İsrailli gruplar, Likud hükümetinin yerleşim birimleri inşa etmesinin, Likud tabanına mensup toplumsal kesimler arasında konut krizine sebep olan ekonomik krizle başa çıkmak için olduğunu düşünüyor.

Yerleşim ideolojisi

Siyasi koşullar değişti ve önce Mısır’la, daha sonra FKÖ’yle barış anlaşması imzalandı. Ardından İsrail, dinî Siyonizm’e ve aşırı sağa mensup hareketlerin gösterdiği yoğun muhalefet ortamında Gazze Şeridi’ndeki yerleşimlerden çekildi. Bununla birlikte Batı Şeria’da yerleşim birimleri inşası, iki devletli çözüm konuşmaları yapılırken bile gerilemedi. Dahası ‘tüm İsrail toprakları’ düşüncesi, bugün halen sağcı çevrelerde dillendiriliyor.

Foto: Haziran 2021’de Kudüs’ün Şey Cerrah mahallesinde yerleşimciler ile Filistinliler arasında çıkan anlaşmazlık (AFP)
Haziran 2021’de Kudüs’ün Şey Cerrah mahallesinde yerleşimciler ile Filistinliler arasında çıkan anlaşmazlık (AFP)

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşı devam ederken, dindar Siyonist partilerde ve bazı liberal sağcı çevrelerde Gazze Şeridi’nde yeniden yerleşim yerleri inşa edilmesi ve buradaki güvenlik kontrolünün ele geçirilmesi çağrısında bulunan sesler yükseliyor. Örneğin Likud Milletvekili Nissim Vaturi, bir basın açıklamasında, Gazze Şeridi’ndeki yerleşim faaliyetinin yeniden başlaması ve yerinden edilmiş Filistinlilerin, eğer Mısır onları kabul etmezse, Danimarka’ya gönderilmesi gerektiğini söyledi.

Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir de İsraillilerin güvenliğini temin etmek uğrunda Gush Katif’teki yerleşim faaliyetlerini (Gazze Şeridi’ndeki eski yerleşimler) yeniden başlatmaktan ve Gazze’yi işgal etmekten çekinmediğini dile getirdi.

Sahada “tüm İsrail toprakları” ve “Nehirden denize Filistin özgürdür” ifadeleri, İsraillileri ve Filistinlileri bilinmez bir akıbete sürüklerken, iki taraf arasındaki siyasi çıkmaz da tek devletli çözümü destekleyen ya da bundan çekinen sesleri artırıyor.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.


Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
TT

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan yaptığı açıklamada, devletin barışı veya ateşkesi reddetmediğini, ancak ateşkesin "düşmanı yeniden güçlendirmek için bir fırsat" olmaması gerektiğini söyleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri'ne (HDK) atıfta bulundu.

Egemenlik Konseyi tarafından dün yayınlanan açıklamada belirtildiği üzere, Burhan Cezire Eyaleti'ne yaptığı ziyarette, "silahlarını bırakıp barış yolunu benimseyen herkesi memnuniyetle karşıladığını" ifade etti. Ayrıca, "ülkeye ve orduya karşı kışkırtıcılık yapanların hesap vereceğini" vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin Sudan'daki savaşı sona erdirmek için yoğun çaba sarf ettiğini ve buna çok yaklaştığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Sudan ordusu ile HDK arasındaki savaş, sivil yönetime geçiş için seçimlere yol açması beklenen geçiş döneminde yaşanan iktidar mücadelesinin ardından 2023 Nisan ayının ortalarında patlak verdi.


Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
TT

Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)

Sudan Doktorlar Ağı'na göre Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK yerinden edilmiş insanları taşıyan bir araca saldırısı sonucu, aralarında sekiz 8 çocuğun ve birkaç kadının da bulunduğu 24 kişi hayatını kaybetti.

Ağ, aracın Güney Kurdufan eyaletinden kaçan yerinden edilmiş insanları taşıdığını ve el-Rahad şehrine geldiğinde hedef alındığını, bunun sonucunda ikisi bebek olmak üzere 24 kişinin öldüğünü ve çok sayıda kişinin de tedavi için şehrin hastanelerine kaldırıldığını belirtti.

Doktorlar Ağı, bölgenin ciddi tıbbi kaynak sıkıntısı çektiği, bu durumun yaralı ve yerinden edilmiş kişilerin acılarını daha da artırdığı son derece karmaşık sağlık ve insani koşullar altında saldırının gerçekleştiğini ifade etti.