‘Çekişme’nin çözümü: Gazze savaşı yeni bir şey getirmiyor

Filistin sorununda “İki devletli çözüm” halen mümkün mü?

16 Aralık’ta Gazze sınırında kundağı motorlu bir silahın yakınında duran İsrailli askerler (AFP)
16 Aralık’ta Gazze sınırında kundağı motorlu bir silahın yakınında duran İsrailli askerler (AFP)
TT

‘Çekişme’nin çözümü: Gazze savaşı yeni bir şey getirmiyor

16 Aralık’ta Gazze sınırında kundağı motorlu bir silahın yakınında duran İsrailli askerler (AFP)
16 Aralık’ta Gazze sınırında kundağı motorlu bir silahın yakınında duran İsrailli askerler (AFP)

Esad Ganem

Filistin-İsrail ‘çekişmesi’ için ümit edilen ya da mümkün olan uzlaşmanın biçimi ya da içeriğine dair uzun bir tartışma mevcut. Bir asrı aşkın bir süredir devam eden sorundaki dalgalanmalara rağmen aynı kalan tartışma, teorik olarak tek devletli çözümlerden taksim biçimlerine ve iki devletli çözüme kadar uzanıyor.

Tek devletli çözümler derken çoğulculuğu kastediyorum. Nitekim tek devletli çözüm; iki uluslu devlet, laik demokratik devlet, tek içerikli ve yönlü etnik veya dinî devlet, yani Arap veya İslam ya da herhangi bir Arap-İslam devletine karşılık dinî veya ulusal anlamlarda bir Yahudi/İbrani devleti gibi çeşitli temel biçimlerde siyasi bir çözüm olabilir.

Öte yandan farklı taksim biçimleri ve iki devlet üzerine de tartışmalar devam ediyor. Ortada mesela Kasım 1947’deki bölünme kararında önerilen çözüme veya 1949 yılında uzlaşmanın temeli olarak Yeşil Hat’ı ya da ateşkesi benimseyen ve en çok dillendirilen çözüme karşılık arazi takası anlaşmalarına dayanan veya sınırları İsrail’in özellikle Kudüs’te ve çevresinde ya da ana yerleşim bloklarındaki yerleşim planlarına göre belirleyen benzer çözümler var.

Bu noktada belirtilmesi gerekir ki 4 Haziran 1967 sınırlarına dayalı iki devletli çözüm, Filistinliler ve genel olarak Araplar arasında en çok konuşulan çözümdür. Bununla birlikte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) liderliği, daha önceki müzakere ve ikili görüşme turlarında sınır hattında basit değişiklikler olasılığını tartıştı ve üstü kapalı olarak kabul etti, böylece İsrail’in bu alandaki beklentilerine karşılık verdi. Genel olarak Filistinli mülteciler ve onların geri dönüşleri meselesi de yukarıda zikrettiğimiz önerilere ya da çözüm ve çözüm alternatifleri konusunda faaliyet yürütenlerin veya aktivistlerin çeşitli tasavvurlarına göre farklı biçimlerde ve düzenlemelerle ele alındı.  

Pek çok kişiye göre 7 Ekim’de patlak veren savaş ‘siyasi çözümsüzlüğün’ bir tezahürüydü

Pek çok kişiye göre Gazze’deki savaş, Filistin meselesi için istenen ya da mümkün olan çözümün biçimine ve içeriğine dair tartışmayı yeniden alevlendirdi. Sık sık dile getirilen en önemli şeylerden biri de iki devletli çözüme geri dönülmesi gerekliliğidir. Buna göre 7 Ekim’de savaşın patlak vermesi, siyasi çözümsüzlüğe delalet ediyor. Savaşın ve sebep olduğu felaketlerin devam etmesi de İsrail’in yanında bir Filistin devletinin kurulmasına, işgalin sona erdirilmesine ve iki halk arasındaki başka meselelerin bu yönde çözülmesine dayalı müzakereci siyasi yola dönüşün gerekli olduğunu doğruluyor.

zxsac
Joe Biden (AFP)

Uluslararası, Arap ve Filistinliler ile İsrailliler olmak üzere yerel tarafların bu çözüm üzerinde hemfikir olması dikkate değer. ABD Başkanı Joe Biden da savaşın patlak vermesinden bu yana pek çok kez “Hamas’ın işini bitirdikten sonra” siyasi yola dönmenin gerekliliğine işaret ederek bu tutumu dile getirdi. Biden, The Washington Post’ta yayımladığı bir makalede (18 Kasım 2023), “Eşit düzeyde özgürlüğe, fırsatlara ve saygınlığa sahip olarak yan yana yaşayan iki halkın varlığıyla temsil edilen iki devletli çözüm, barışa giden yolun götürmesi gereken sonuçtur. Ancak bunu gerçekleştirmek için İsraillilerle Filistinlilerin yanı sıra, ABD’nin ve müttefiklerimizle ortaklarımızın da taahhütte bulunması gerekecek. Bu işe hemen başlanmalı” ifadelerine yer verdi. Biden bu tutumunu, Ramallah’taki yönetimin Gazze’de iktidarı devralmasının gerekli olduğuna, böylece Batı Şeria ile Gazze’nin yeniden ‘birleşmesi’ sürecinin tamamlanacağına ve bunun da Filistin devletinin önünü açacağına dair işaretlerle de teyit etti.

Filistin Yönetimi, işgalin sona erdirilmesi ve İsrail’in yanında bir Filistin devleti kurulması konusunun ciddi bir şekilde ele alınmasını bekliyor

Biden’ın bu tasavvuru, çoğu Arap ülkesinin liderleri ve dışişleri bakanları tarafından da paylaşıldı. Arap liderler ve bakanlar, mevcut Gazze savaşı esnasında olduğu gibi, daha önce de onlarca kez savaşın, Filistin meselesinde iki devletli çözüm temeline dayalı olması gereken adil bir çözüme varılamamasından kaynaklandığını dile getirmişlerdi. Bu tutum, Arap ve İslam ülkeleri liderlerinin konuşmalarında ve 11 Kasım 2023’te Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen Arap ve İslam ülkeleri zirvesinin sonuç bildirisinde da açıkça ifade edildi. Sonuç bildirisinde, “İsrail işgalinin sona erdirilmesi ve Arap-İsrail çatışmasının uluslararası hukuka ve Güvenlik Konseyi kararları da dahil olmak üzere ilgili uluslararası meşruiyet kararlarına göre çözüme kavuşturulması için stratejik bir tercih olarak barışa bağlılığı teyit etme; tüm unsurları ve öncelikleriyle 2002 Arap Barış Girişimi’ne bağlılığı vurgulama; uluslararası hukuk, uluslararası meşruiyet kararları ve barışa karşılık toprak ilkesi temelinde ve Doğu Kudüs dahil işgal edilmiş Filistin topraklarına yönelik İsrail işgalini bitirmenin ve iki devletli çözümü uygulamanın yolunu açan uluslararası güvenceler ve bir takvim çerçevesinde güvenilir bir barış süreci başlatmak için en kısa sürede uluslararası bir barış konferansı düzenleme” çağrısı yapıldı.

xscef
11 Kasım’da Riyad’daki Arap ve İslam ülkeleri zirvesine katılan liderlerin toplu fotoğrafı (EPA)

Ramallah’taki Filistin liderliğinin de yukarıda zikrettiğimiz görüşü paylaştığını ve Batı Şeria, Kudüs ve Gazze işgalinin sona erdirilmesi ve İsrail’e komşu bir Filistin devleti kurulması meselesinin ciddi bir şekilde ele alınmasını beklediğini söylemeye gerek bile yok. FKÖ ve Filistin Ulusal Yönetimi liderliğinin onlarca yıldır bu tutuma sahip olduğu elbette biliniyor. Bu tutum, 1993’teki Oslo Anlaşması’ndan önce ve sonra defalarca ve açıkça dile getirildi.

Hamas’ın dönüşümleri

Bu hedefteki önemli gelişme, Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’nin 1 Kasım 2023’te bir televizyon konuşmasında dile getirdiği tutum oldu. Bu konuşmada Heniyye, Hamas’ın “önce saldırının durdurulması ve geçitlerin açılması, sonra esir takası anlaşmasının yapılması ve nihayet başkenti Kudüs olan ve kendi kaderini tayin hakkı bulunan bağımsız bir Filistin devletinin kurulacağı siyasi yolun açılması şeklindeki kapsamlı vizyonunu” sunduğuna dikkati çekti. Tabi bu, mevcut savaşın çok öncesinde başlayan uzun bir sürecin devamıdır. Bu süreçte Hamas’ın tutumunda aşamalı bir değişime tanık olundu. Şöyle ki önce iki devlet ilkesini, Oslo Anlaşması’nı ve İsrail ile Filistin arasındaki tüm müzakere süreçlerini reddetti. Sonra Ulusal Yönetim gerçekliğini kabul etti ve 2006 yılında iktidar için meclis seçimlerine girdi, hatta seçimleri kazandı. Bu durum, Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ın ve Fetih hareketinin İsrail’in, ABD’nin ve Avrupa’nın yardımlarıyla seçim sonuçlarına itiraz etmesine yol açtı. Bunun üzerine Fetih’e yönelik darbesinin ardından Hamas’ın ağırlık merkezi Gazze Şeridi’ne taşındı ve Ramallah ile Batı Şeria’daki yönetime ‘paralel bir Filistin otoritesi’ kuruldu.

Bu bağlamda Hamas’ın 2017 yılında yayınlanan belgesi, bu gelişmenin bariz bir işaretiydi. Söz konusu belge, Hamas’ın “4 Haziran 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan tam egemenliğe sahip bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını ve mültecilerle yerinden edilmişlerin çıkarıldıkları evlerine geri dönmesini ortak bir ulusal uzlaşma formülü olarak” gördüğüne dikkat çekildi.

Filistinliler, Araplar, Avrupalılar, Amerikalılar ve Filistin meselesinin geleceğiyle ilgilenen taraflar arasında medya ve siyaset düzeyinde güçlü bir yönelim dalgası olduğuna dair kanaati belgelemek kolay. Çatışmanın, İsrail’in yanında bir Filistin devletinin kurulması yoluyla çözülmesi ve bitirilmesi fikrini destekleyen yönelime göre her geçen gün şiddetle yenilenen çatışmanın temelinde İsrail’in işgali ve Batı Şeria’daki, Kudüs’teki ve Gazze’deki Filistinlilere yönelik işkencesi yatıyor. Bu gerçek, yakın zamanda Hamas’ın ve İslami Cihad’ın 7 Ekim’de Gazze’yi çevreleyen bölgeye yönelik operasyonu, o zamandan bu yana İsrail’in Gazze’ye, Batı Şeria’ya ve Kudüs’e yönelik geniş çaplı saldırıları, dahası İsrail’deki Filistinli vatandaşlara yönelik baskı ve bu saldırının korkunç sonuçları üzerinden gözler önüne serildi.

İsrail, Filistinlileri ve Arapları müzakerelerle yoracak ve bir Filistin devleti kurulmasını kabul etmeyecektir. İzak Şamir

Hiç şüphesiz güçlü olan bu yönelim bence iki devletli çözüme geri dönülebileceği yanılsamasına dayanıyor. ABD’li liderler, bazı Avrupalılarla Araplar, hatta Filistinliler başta olmak üzere pek çok kişi için bu, siyasi bir çözüme susamış Filistinlileri çözümün çok yakında olduğuna ve Gazze’ye yönelik savaşı destekleyen ya da karşı çıkan, ancak İsrail’in işgaline açıkça karşı koymayan ya da en azından İsrail’in saldırısını durdurmak için kendisinden bekleneni yapmayan tüm güçlerin savaş sona erdikten sonra bağımsız Filistin devleti dahil olmak üzere iki devletli çözüm projesini tamamlamak için baskı yaparak Filistinliler için adalet arayacaklarına inandırmak için masaya konan bir araç olabilir.  Bu senaryo, daha önce, dahil olan taraflar ve ülkeler bakımından neredeyse aynı siyasi oyuncularla ve elbette bunu geçmişte sahneleyen kişiler değiştirilerek oynanan senaryolara benziyor.  

1990 tecrübesi

Mesela 1990 yılında Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın işgalinin ardından Kuveyt’in kurtarılması için başlatılan savaş öncesinde ve esnasında bunun resmî olarak yaşandığını hatırlatalım. O zaman da merkezî oyuncular, işgali bitirmek ve Batı Şeria’daki, Gazze’deki ve Kudüs’teki Filistinlileri özgürleştirmek için çalışacaklarını vurgulamıştı. Gerçekten de 1991 yılında Madrid Konferansı düzenlendi. Dönemin İsrail Başbakanı İzak Şamir, bu konferansın ardından İsrail’in Filistinlilerle Arapları müzakerelerle yoracağını ve bir Filistin devleti kurulmasını kabul etmeyeceğini duyurdu. Bilindiği üzere Birinci Filistin İntifadası (1987-1992), işgalin sona erdirilmesi ve iki devletli çözüm meselesinin yanı sıra uluslararası saflaşmalara da yol açtı, ancak bu saflaşmalar, Oslo Anlaşması’nın imzalanması ve sınırlı bir güce ve etkiye sahip bir Filistin yönetiminin kurulmasıyla sona erdi. Bu Filistin yönetimi aşamalı olarak işgali destekleyen bir otoriteye dönüştü. Bu bağlamda İsrail siyasetinin o dönemdeki iki kutbu Başbakan İzak Rabin ve Dışişleri Bakanı Şimon Peres tarafından Oslo’nun ne tam bir Filistin bağımsızlığı ne de tam egemen bir Filistin devleti anlamına geldiğine dair açık işaretleri de akla geliyor.

zsac
11 Temmuz 2000’de Camp David’de Yaser Arafat ile Ehud Barak ve ortada Bill Clinton (AFP)

Aynı bağlamda Yaser Arafat ve İsrail Başbakanı Ehud Barak, 2000 yılında ABD’deki Camp David’de ABD Başkanı Bill Clinton aracılığıyla görüşmeler gerçekleştirdi. İsrail Başbakanı, tartışılan dört konuda Filistin tarafının desteklediği uluslararası kararlara yanaşmayı reddetti. Bu dört konu şuydu: Kudüs, yerleşimler, 4 Haziran sınırları ve mülteciler. Hal böyle olunca görüşmeler patladı ve ardından ABD Başkanı ve çevresi tarafından İsrail’in tutumunu destekleyen yalanlar geldi. Buna göre Filistin Devlet Başkanı, uzlaşmayı ve ‘İsrail’in acı verici tavizlerini’ reddetmişti. Bu da İkinci İntifada’nın kapısını araladı.

Aynı senaryo İkinci Filistin İntifadası (2000-2003) sırasında da oynandı. 2003 yılında ABD Başkanı George W. Bush, bir yol haritası ortaya koydu. Hatta Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, Filistin rejimini değiştirmeye ve Filistinlilerin temel meselelerinde uzlaşmacı ve çok tavizkâr tutumlar sergileyen ve siyasi sürecin destekçisi olan Mahmud Abbas’ı atamaya zorlandı. Ancak dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron, bu yol haritasına on dört itiraz sunarak, İsrail’in Batı Şeria’nın tamamından ve Kudüs’ten çekilmesi konusundaki etkisini geçersiz kıldı. Ayrıca Gazze Şeridi’nden tek taraflı çekilmeyi uygulamaya koydu. Böylece İsrail, Kudüs ve Batı Şeria’da daha da güçlenecek ve Filistin devletinin kurulmasını engelleyebilecekti. Ki öyle de oldu.

Sahadaki mesele çözüldü ve siyasi olarak geri dönüşü olmayan tek devletli bir gerçeklik oluşturuldu

Burada şuna dikkat çekmek gerekir ki Şaron’dan sonraki İsrail Başbakanı Ehud Olmert, uzlaşma olasılığına dair önemli fikirler sundu, ancak bu fikirler, ciddi olarak tartışılmadı ve bir sonuca bağlanmadı. Zira Olmert, yolsuzluk davalarına karışmış ve istifaya zorlanmıştı. Ondan sonra yapılan seçimlerin ardından Binyamin Netanyahu, İsrail Başbakanı olarak tekrar göreve geldi. Netanyahu, bir Filistin devletinin kurulmasına karşı duruşuyla tanınıyor ve esas olarak C Bölgesi’nin bir kısmının İsrail’e ilhak edilmesi çağrısında bulunuyor. Ona göre Filistinliler, bir Filistin devletinden vazgeçip genişletilmiş bir özyönetim ile yetinmeli. Hükümetinin çoğu üyesi ise ondan daha katı tutumlar sergiliyor. Bu da bağımsız bir Filistin devleti fikrinin İsrail tarafından reddedilen bir fikir olduğunun göstergesi.

‘Filistin Devleti’ fikrinin yok olması

İsrail’in yanında bağımsız bir Filistin devleti fikrinin yok olması elbette sadece İsrail’in tutumuyla alakalı değil. Bu durum aynı zamanda birtakım gelişmelere de bağlı. Bu gelişmelerin en önemlisi Filistin ulusal hareketinin parçalanması ve dağılmasıdır. Dolayısıyla mevcut haliyle ne Filistin Yönetimi ne de FKÖ, İsrail’le köklü bir çözüm görüşmelerinde Filistinlileri temsil edemez. Öte yandan dünya, Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgilenmeye devam etmekten daha önemli meselelerle meşgul. Bu konuya yönelik mevcut ilgi, geçici bir ilgidir ve son iki ayda yaşanan olayların dehşetinden ve Batı sokaklarında savaşa ve sebep olduğu felaketlere karşı sesini yükseltenlerin gücünden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda belirtilmesi gereken en önemli şey şu ki İsrail’in durumu, Netanyahu ortadan kalksa veya yeni seçimler merkezî bir İsrail hükümeti getirse bile, ne bağımsız bir Filistin devletini kabul etmeye ne Batı Şeria’dan, Kudüs’ten ve hatta Gazze Şeridi’nde yeniden işgal edilen bölgelerden tam anlamıyla çekilmeye ne de mülteci meselesinin çözümüne dair net bir tutum sergilemeye müsait.

dvd
İsrailli askerler, 2 Ekim’de Batı Şeria’daki bir Filistin köyüne baskın düzenleyen yerleşimcileri topluyor (AFP)

Bütün bunlara Kudüs ve Batı Şeria’daki durum ve bu bölgelerdeki İsrailli yerleşimcilerin sayısının bir milyona yaklaşması da ekleniyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria topraklarının çoğunu ele geçirmek ve oradaki Filistinlilere eziyet etmeyi sürdürmek için gösterdikleri ısrarlı ve başarılı çabalarda İsraillilerin yarısından fazlası tarafından destekleniyor (Kudüs’te mesele bir süre önce kapandı). Bu konuda ortaklaşa hareket ettikleri İsrail ordusu ise onları korumakla kalmıyor, aynı zamanda Filistin güvenlik güçlerinin sessizliği ve bazen de iş birliğiyle sivilleri taciz etmelerine ve oradaki Filistinlilerin mal varlıklarına el koymalarına da imkân tanıyor.

Özetle sahada mesele halloldu ve ABD’li Sosyolog Ian Lustick’in iki yıl önce yayınlanan “Tek Devletli Gerçeklik” kitabına da adını veren durum oluşturuldu. Bu, ‘işgalin bitirilmesi ve bir Filistin devletinin kurulması’ için mevcut destek dalgası gibi düşünme çabaları devam etse dahi siyasi olarak geri dönüşü olmayan bir gerçeklik.

Kuvvetle muhtemel İsrailliler ile Filistinliler arasındaki çatışma, kanlı çatışmanın hızı artıp azalarak yıllar, hatta on yıllar boyu devam edecek

Bu analiz bizi şu soruya götürüyor: Peki, ne yapmalı? Patlayan bu çatışmaya ciddi bir barışçıl siyasi çözüm olasılığına dair tasavvur nasıl netleştirilebilir? Öncelikle bir asırdan fazla bir süredir devam eden bir çatışmayla karşı karşıya olduğumuzu ve barışçıl bir siyasi çözüme gerçekten yaklaşıyor gibi görünmediğimizi belirtmek önemli.

Kuvvetle muhtemel İsrail ile Filistin tarafları arasındaki çatışma, kanlı çatışmanın hızı artıp azalarak önümüzdeki yıllar, hatta on yıllar boyu devam edecek. Bununla birlikte patlayan çatışmanın ötesine geçen teorik ve uzun vadede olası çözüm, esasen Filistin/İsrail’deki sömürgeci ve apartheid durumu ortadan kaldırmak için devam eden barışçıl bir projeyi temsil ediyor. Söz konusu durum, mevcut savaşın patlak vermesinin ardından tarihî Filistin’in her yerinde derinliğini artırdı.

feh
2014 yılında Doğu Kudüs’teki çatışmalar sırasında İsrail polisine taş atan Filistinli gençler (AP)

Diğer bir deyişle ‘Tarihî Filistin’in (1948 Filistini ya da bugünkü İsrail toprakları) iki ana topluluğu Yahudi İsrailliler ile Arap Filistinliler arasında sivil ve ulusal eşitlik zemininde dengeyi sağlamaya dayalı uzlaşma ilkesine göre “Nehir’den Deniz’e Özgür Filistin” sloganını hayata geçirmek için çaba harcanmalı.

Demek istediğim şu: Bu ülkede ırksal üstünlük ve işgalci sömürgecilik gerçekliğinden adalet, özgürlük ve eşitlik ilkeleri üzerine inşa edilen tek devlet gerçekliğine dönüşümü başarmak için uygulanabilir bir siyasi tasavvur ve ‘paradigma’ oluşturmaya ihtiyacımız var.

Bu ülkede sistemsel bir değişiklik yolunda Filistinliler olarak bize ve Arap ve uluslararası müttefiklerimize bu ilkeler rehberlik etmeli. Dikkat çekmemiz gereken en önemli meselelerden biri de ana müttefiklerimize, yani dünya sokaklarında savaşa ve İsrail’in Gazze’de ve tüm Filistinlilere karşı işlediği suçlara karşı sesini yükselten göstericilere hitap edecek bir söyleme ihtiyacımız olduğudur. Böyle bir söylem, herhangi bir uzlaşma ve oraya giden yol için sadece insani ilkeleri dikkate alabilir. Bu söylemde sivillere karşı terörü meşrulaştıran ya da temel demokratik değerlere dayanmamış ve bu çatışmanın nihai çözümü olarak (Yahudi veya Arap olsun) ayrıştırıcı ulus devlete ya da dindar devlete karşı çıkmamış bir sistem inşa etme meselesini benimseyen değerlere yer yok.

Gerçi ben bu ülkede yaşadığımız durumun ayırt edici özellikleriyle uyumlu olacak şekilde burada kendi yolumuzu çizmemiz gerektiğine derinden inanıyorum. Ama yine de Güney Afrika ve orada Nelson Mandela öncülüğünde yaşanan dönüşüm, burada gerçekleştirilebilecek şey konusunda yol gösterici olabilir.

Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)

Macid Kiyali 

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki -ve başta Mısır olmak üzere muhtemelen diğer taraflara da açık olan- ortak savunma antlaşması, Ortadoğu'da yeni bir bölgesel düzenin temelini attı. Mevcut uluslararası ve bölgesel veriler çerçevesinde bu düzenin muhtemelen yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla sınırlı kalmayıp, bilhassa deniz koridorları ve boğazlar üzerindeki mücadelenin büyümesine bağlı olarak siyaseti, ekonomiyi, teknolojiyi ve kara ile deniz yolları başta olmak üzere altyapıyı da kapsaması öngörülüyor.

Yeni Ortadoğu düzeni projesini, 90'ların başlarında ortaya atılan projeden ayıran birkaç husus bulunuyor. Bunların en önemlileri şöyle sıralayabiliriz:

1- Barış süreci (1991 Madrid Konferansı) ışığında önceki projenin öncülüğünü yapan İsrail, bu projenin dışında kalıyor. Hatta İsrail; ister Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan'dan ayrı ayrı gelsin, isterse hepsinin bir araya gelmesinden doğsun, bu ittifaka potansiyel yeni bir tehdit olarak bakıyor.

2- Bu blok ekonomik, teknolojik, askeri ve mali ağırlığın yanı sıra devasa bir coğrafi ve demografik derinliğe sahip olup, bu durum kendisine uluslararası ve bölgesel denklemlerde siyasi ağırlık kazandırıyor.

3- Bu projenin ortaya çıkışı, ABD yönetiminin; İsrail'in siyasi, güvenlik, ekonomik ve ahlaki açıdan kendisine yük olduğuna ikna olmasının ardından, başta Suriye, Lübnan ve Filistin olmak üzere birçok dosyada İsrail'in bölgedeki müdahalelerini kısıtlamaya çalıştığı bir dönemle eş zamanlı gerçekleşti.

4- Bu düzen, İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunun gerilediği, sınırlandırıldığı ve yeniden kendi sınırlarının ardına itildiği bir bölgesel ortamda şekilleniyor.

5- 1990'ların başlarında İsrail’in eski Başbakanı Şimon Peres tarafından ABD’nin desteğiyle ortaya atılan ‘Yeni Ortadoğu’ projesi, ekonomi, teknoloji, çevre ve altyapı alanlarında İsrail'i Arap ülkeleriyle olan etkileşimlerin merkezine yerleştiren bir barış çözümünün gereksinimleri çerçevesinde şekillenmişken, bu yeni proje, İsrail'in dayatmalarına ters düşmekte veya bunlardan tamamen bağımsız bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, bu projenin sürdürülebilirlik ve gelişim ihtimalini güçlendiren çok sayıda iç ve dış etken bulunuyor. Özellikle de İsrail dahil, pratikte buna itiraz edebilecek hiçbir bölgesel güç bulunmuyor. Zira İsrail; gerek yükselen bölgesel güçlerden oluşan bu blok karşısında, gerekse de İran'ın nüfuzunun kırılmasının ardından -bölgede onu tamamen terk etmemekle birlikte- taşıdığı İsrail yükünü hafifletmeyi kendi çıkarlarına uygun bulacak olan ABD karşısında kendini zorlu bir çıkmazın içinde bulacağına şüphe yok.

Güç dengesi

Peres, Ortadoğu düzeni projesinde bu sistemin İsrail’in aklı, Körfez’in sermayesi ve Mısır’ın işgücünden oluşan üç itici gücünden bahsetmişti. Yani İsrail'i liderlik konumuna yerleştiriyordu. Ancak mevcut üçlü proje, yerleşip kökleşmesi halinde çok daha güçlü bir tablo çiziyor. Zira devasa bir insan kaynağı ve geniş coğrafi alanın yanı sıra mali, ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitelere sahip. Bir başka deyişle bu ülkeler, finansmanı (özellikle Suudi Arabistan), sanayiyi (özellikle Türkiye) ve nükleer caydırıcılığı (Pakistan) ellerinde bulunduruyor.

Daha detaylı bakıldığında ise bu blok, en büyük kısmını Suudi Arabistan'ın (2 milyon 148 bin kilometrekare) oluşturduğu 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsıyor ve 379 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Pakistan ise (255 milyon nüfus) en büyük insan gücünü temsil ediyor. Söz konusu bloğun ekonomik gücü de 3,8 trilyon dolarlık bir gayrisafi yurt içi hasıladan oluşuyor. (Suudi Arabistan ve Türkiye ekonomik güç açısından neredeyse başa başken, Pakistan 410 milyar dolarla ekonomik açıdan en zayıf halkayı oluştursa da insan gücü ve nükleer güç gibi iki çok önemli avantajı bulunuyor)

İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrık'ındaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki, şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda.

Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olarak petrol ve doğalgaz kaynaklarına dayanan büyük bir mali güce ve akıllı şehirler, dijital altyapı, yapay zekâ (Aİ) ile çeşitli sanayi kollarında yoğunlaştırdığı geniş bir yatırım kapasitesine sahip. Öte yandan Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında stratejik bir coğrafi konumu, sanayi, ticaret, elektronik ve -başta insansız hava araçları (İHA) olmak üzere- savunma sanayisinde geniş bir tabana dayanan çeşitlendirilmiş ve dinamik bir ekonomisi var. Pakistan ise sanayi, tarım, hizmet sektörü, yazılım ve dijital şirketler alanında yükselen bir ülke görünümünde.

Askeri güç bağlamında Türkiye öne çıkan bir konuma sahip. Öyle ki, ABD'den sonra NATO'daki en büyük askeri güce ve kara, hava, deniz kuvvetleri bünyesindeki muhtelif teçhizatla donatılmış güçlü bir ordu Türkiye’nin. Ayrıca Türkiye; İHA, savunma sistemleri, füzeler ve savaş gemileri de dahil olmak üzere kendi silahını üreten bir ülkedir. Pakistan'a gelince, personel sayısı bakımından en büyük orduya sahip olmasının yanı sıra nükleer bir gücü de yani nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip bulunuyor. Suudi Arabistan ise hava gücüne dayanan askeri kapasitelere, modern savaş uçaklarına, hava ve füze savunma sistemlerine sahip.

Sonuç itibarıyla, yukarıda aktarılanlar ışığında; siyasi iradenin mevcudiyetiyle birlikte ortak çıkarların bu gidişatı desteklemesi ve buna dayalı stratejik politikaların oluşturulması halinde, söz konusu ülkeler arasında bir tür entegrasyon (tamamlayıcılık) ortaya çıkıyor.

İsrail'in çekinceleri

İsrail'in bakış açısına göre, savunma karakterine rağmen bu bloğun veya ittifakın kurulması; kendisine yönelik bir meydan okuma ve Ortadoğu'da tek başına hegemonya kurma ihtimalini engelleme girişimi niteliğinde. Öyle ki İsrail, İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun gerilemesinin ardından bu hedefe ulaşmak üzere olduğunu düşünüyordu. Üstelik bu ittifak, İsrail'in ABD'nin Ortadoğu stratejisindeki konumunu da zayıflatıyor.

Bütün bunların yanında İsrail bu ittifakı, Suudi Arabistan'a kendisiyle normalleşmesi yönünde kurulan tüm baskıları boşa çıkaran ve -özellikle bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrinin hayata geçirilmesi ile İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki askeri müdahaleleri ile saldırılarının durdurulması için ABD'nin İsrail'e baskı yapması gerekliliği hususunda- kendi şartlarını dayatma noktasında Riyad'ın konumunu pekiştiren bir adım olarak görüyor.

İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)
İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)

İsrailli küresel jeopolitik ve terör uzmanı Dr. Anat Hochberg-Marom, geçtiğimiz günlerde Maariv gazetesinde kaleme aldığı makalede İsrail'in tutumunu şöyle özetledi:

“ABD ile Suudi Arabistan arasındaki sivil nükleer iş birliği anlaşması... Ortadoğu'da dramatik bir gelişme ve önemli bir atılım teşkil ediyor ve İsrail'de derin endişe yaratıyor... Suudi Arabistan topraklarında uranyum zenginleştirilmesine yönelik ABD onayı... uluslararası denetim seviyesini düşürüyor... Bu yaklaşıma göre uranyum zenginleştirme meşru bir sivil araç olarak kabul ediliyor. Bu ise başta Türkiye ve Mısır olmak üzere bölgedeki diğer ülkeleri benzer bağımsız kapasiteler talep etmeye itebilir... Trump yönetiminin bakış açısına göre on milyarlarca dolar değerinde olduğu tahmin edilen '123 Anlaşması', ABD’nin koruma şemsiyesi altında Suudi Arabistan'da enerji altyapısını ve ekonomik büyüme motorlarını geliştirmeyi, Çin ile Rusya'nın Körfez bölgesindeki nüfuzunu azaltmayı ve Washington ile Riyad arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirmeyi amaçlıyor... İsrail'in bakış açısına göre ise modern savaş uçaklarından hava savunma sistemlerine, oradan da siber ve istihbarat kapasitelerine kadar uzanan gelişmiş silah sistemlerinin satışını içeren yan sözleşmeleri de kapsayan bu anlaşma, İsrail'in ulusal güvenlik konseptindeki temel varsayımları sarsıyor. ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması tarihi bir sınav anını temsil ediyor... İsrail'i yeni oyunun kurallarını anlayan, daha karmaşık ve tehlikeli bölgesel gerçeklik karşısında yeni bir strateji şekillendirebilecek proaktif, dengeli ve akıllı bir liderliği benimsemeye mecbur bırakıyor.”

Benzer şekilde İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrik'indaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre üstelik İsrail'in endişesi, söz konusu iki ülkenin ABD ile olan ilişkilerini ve Suriye, Lübnan, Irak (ve elbette bunların arasındaki Ürdün) ile sahip oldukları özel ilişkileri de kapsar hale gelmiş bulunuyor.

İsrail, güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, Amerika Birleşik Devletleri'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden ve onu İsrail'e baskı yapma konusunda daha serbest kılacağından endişe ediyor.

İsrailli analist Zvi Bar'el, geçtiğimiz haziran ayında İsrail gazetesi Haaretz’de kaleme aldığı makalede, “Türkiye, Ortadoğu'daki Yeni Güvenlik Düzeninin Lideri Olmayı Hedefliyor" gibi oldukça anlamlı başlık taşıyan makalesinde şunları yazmıştı: "Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ve güvenlik sanayisi yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık üretim yapıyor... Olayların merkezinde yeniden İsrail değil, Türkiye var” diye yazdı.

ABD bağlamında bile İsrail; güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, ABD'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden endişe duyuyor. Zira bu durumun, -özellikle İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun kırılmasının ardından- Filistinlilere, Suriye'ye ve Lübnan'a yönelik politikalarını rasyonel bir zemine oturtması için İsrail'e baskı yapma konusunda ABD'nin elini daha da rahatlatacağından korkuyor.

İsrail'in bir diğer sorunu da tüm bunların, en azından öngörülebilir gelecekte bir Arap-İsrail normalleşmesi şartına bağlanmadan gerçekleşiyor olmasıdır. Ortadoğu'nun ve bilhassa Arap Meşrik'i bölgesinin artık tamamen kendi oyun alanları haline geldiğini zanneden aşırılık yanlısı hükümeti (Netanyahu, Smotrich, Ben-Gvir) en çok endişelendiren husus da tam olarak budur.

Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)
Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)

ABD’nin tutumunun özeti

Şu hususa dikkat etmeliyiz ki, bu anlaşma iki önemli gelişmenin ikliminde ortaya çıktı. Birincisi, Suudi Arabistan ile ABD arasında (22 Temmuz 2026) imzalanan ve 123 Anlaşması (ABD Atom Enerjisi Yasası uyarınca ABD ile diğer ülkeler arasındaki barışçıl nükleer iş birliğini düzenleyen yasal çerçeve) olarak bilinen barışçıl nükleer iş birliği anlaşmasıdır. Bu anlaşma reaktörlerin inşasını, elektrik üretimini, yüksek katma değerli sanayilerin yerlileştirilmesini, uzman insan kapasitesinin inşasını ve ileri teknolojilerde iş birliğinin güçlendirilmesini içeriyor.

İkincisi ise ABD'nin Türkiye ile F-35 savaş uçakları anlaşmasının hayata geçirilmesi ve Türk hava savunma sanayisinin desteklenmesi hususunda vardığı mutabakattır. Bu gelişme, geçtiğimiz günlerde Türkiye'de düzenlenen NATO Zirvesi ile birlikte Türkiye-ABD ilişkilerinin ve başkanlar Trump ile Erdoğan arasındaki bağların güçlendiği bir atmosferde gerçekleşti.

Akademisyen Dr. Kobi Barda, İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’ta yayımlanan, 30 Temmuz 2026 tarihli makalesinde tüm bunlardan ‘Trump'ın -özellikle de İsrail'de seçimler yaklaşırken- muhtemelen Netanyahu'ya iletmek istediği mesaj... Netanyahu'nun bir sonraki hükümeti kurmakla görevlendirilmesi halinde tamamen farklı bir model sunmak zorunda kalacağı’ sonucu çıkarıyor.

Bu çerçevede buradaki asıl mesele ABD'nin İsrail'den vazgeçmesi, onu sınırlandırmaya çalışması veya ona yönelik desteğini azaltması değil, aksine siyaset, ekonomi, teknoloji, çevre ve güvenlik alanlarındaki uluslararası sınamalar ile diğer kutupların yükselişi gölgesinde bazı ihtiyaçları olması. ABD, öncelikle bu ittifakın, ABD'nin bölgede yaşananlara dair sorumluluğun bir kısmını üstlendiği vizyonu temelinde kurulduğuna inanan bazı görüşlerin aksine, yükü ve sorumluluğu kendisiyle paylaşabilecek bölgesel güçlere, ikinci olarak hem bölgede hem de uluslararası arenada istikrarı yeniden tesis etmek amacıyla, İsrail'in birden fazla yöndeki taşkınlığını sınırlandırmayı da içerecek şekilde savaşlar silsilesine son vermeye ihtiyaç duyuyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Etiyopya’da ‘Ulusal Diyalog’ gündemi üzerinde anlaşmaya varıldı... Peki, bu gerçeğe dönüşecek mi?

Etiyopya’daki Ulusal Diyalog katılımcıları (Etiyopya Haber Ajansı)
Etiyopya’daki Ulusal Diyalog katılımcıları (Etiyopya Haber Ajansı)
TT

Etiyopya’da ‘Ulusal Diyalog’ gündemi üzerinde anlaşmaya varıldı... Peki, bu gerçeğe dönüşecek mi?

Etiyopya’daki Ulusal Diyalog katılımcıları (Etiyopya Haber Ajansı)
Etiyopya’daki Ulusal Diyalog katılımcıları (Etiyopya Haber Ajansı)

Ulusal Diyalog sürecinin başlatılmasından yaklaşık bir ay sonra Etiyopya, çok sayıda talebin dile getirildiği Tigray ve Amhara bölgelerindeki muhalefetin yokluğuna rağmen, sürecin sekiz ana başlığı üzerinde uzlaşı sağlandığını açıkladı.

Etiyopyalı bir milletvekili, “Bu uzlaşı, Etiyopya’da büyük bir dönüşümün önünü açacak ve sahada somut sonuçlara dönüşecek” değerlendirmesinde bulunurken, bir Afrika meseleleri uzmanı ise sürecin “yalnızca kâğıt üzerinde kalan sonuçlara dönüşmesi ve silahlı çatışmaların yeniden başlamasını engelleyememesi” ihtimaline dikkat çekti.

Ulusal Diyalog, Etiyopya hükümeti tarafından 2021 yılında başlatılan ve ulusal bir komisyon tarafından yürütülen bir süreç olarak öne çıkıyor. Çatışmaların kök nedenlerini ele almak, özellikle savaş ve istikrarsızlıkların yaşandığı Amhara ve Tigray bölgelerinde kalıcı barış ve uzlaşmayı güçlendirmek amacıyla oluşturulan komisyon, Şubat 2022’de 11 üyeyle göreve başladı. Ancak söz konusu iki bölge, ulusal diyaloğun hazırlık oturumunda temsil edilmedi.

Etiyopya Ulusal Diyalog Komisyonu dün yaptığı açıklamada, ‘katılımcıların diyalog gündeminde yer alan sekiz tematik başlığın tamamında uzlaşıya varmasıyla önemli bir aşamanın tamamlandığını’ duyurdu.

Komisyon iki gün önce yaptığı açıklamada ise katılımcıların dört ana başlıkta uzlaşı sağladığını bildirmişti. Bunlar barışın inşası, dini meseleler, yolsuzlukla mücadele ve iyi yönetişim ile hükümet yapısı ve siyasi sistem olarak sıralanmıştı.

Komisyona göre katılımcılar kalan başlıklarda da anlaşmaya vardı. Şarku’l Avsat’ın Etiyopya Haber Ajansı’ndan aktardığına göre bunlar ulus inşası, federal kentlerin statüsü ve yönetimi, kurumların inşası, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ile çiftçi ve çobanları etkileyen sosyal ve ekonomik meselelerden oluşuyor.

Etiyopya’daki Ulusal Diyalog oturumlarından bir kare (Etiyopya Haber Ajansı)
Etiyopya’daki Ulusal Diyalog oturumlarından bir kare (Etiyopya Haber Ajansı)

Ulusal Diyalog, Etiyopya toplumunun farklı kesimlerinden temsilcileri bir araya getiren çalışma grupları aracılığıyla yürütülüyor. Bu gruplarda, ‘geniş kapsamlı ulusal uzlaşıya ihtiyaç duyduğu’ belirlenen konular ele alınıyor.

Diyalog başlıkları, komisyonun daha önce yaptığı açıklamalara göre, 2021 yılında çalışmalarına başlamasından bu yana ülke genelindeki bin 200’den fazla idari bölgede gerçekleştirilen kapsamlı istişarelerin ardından belirlendi. Bu istişarelere siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, akademik kurumlar, dini liderler ve geleneksel toplum temsilcilerinin yanı sıra kadınlar, gençler ve toplumun farklı kesimlerinden temsilciler katıldı.

Etiyopyalı milletvekili Muhammed Nur Ahmed, “Ulusal Diyalog gündeminin başlıkları üzerinde uzlaşı sağlanması olumlu bir gelişme ve Etiyopyalıların karşı karşıya olduğu sorunların ele alınmasında beklenen sonuçları doğuracak” dedi. Ahmed, Addis Ababa’nın bu süreçte ‘kısmi değil, kapsamlı bir başarı’ elde etmesini beklediğini söyledi.

Afrika meseleleri uzmanı Salih İshak İsa ise diyaloğun ilkeler konusunda anlaşmaya varabileceğini, ancak bunların hayata geçirilmesi için yasal düzenlemeler, kurumsal reformlar ve güvenlik alanında yeni düzenlemeler gerektiğini belirtti. İsa, söz konusu adımların merkezi hükümet, bölgeler ve farklı siyasi güçlerin çıkarlarıyla çatışabileceğine dikkat çekti.

İsa, “Diyalog Komisyonu da tavsiyelerin ve sonuçların uygulanmasını sonraki temel aşama olarak belirledi. Bu da uzlaşıya ulaşmanın sürecin sonu olmadığı anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.

İsa, “En önemli engellerin başında güvenlik sorunu geliyor. Özellikle Amhara ve Oromiya’da hâlâ etkin silahlı gruplar ve devam eden yerel çatışmalar bulunuyor. Tigray ile bağlantılı bazı meseleler de tamamen çözüme kavuşturulmuş değil” dedi. Şiddetin devam etmesinin herhangi bir anlaşmanın uygulanmasını daha da zorlaştıracağını belirten İsa, yetkililerin siyasi reformların yerine güvenlik düzenlemelerine öncelik verebileceğini vurguladı.

Amhara’daki Fano Hareketi ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) daha önce birçok kez, Addis Ababa yönetiminin yürüttüğü ulusal diyaloğa katılmayı reddettiklerini açıklamıştı. Her iki yapı da süreci ‘iktidar partisinin çıkarlarına hizmet eden göstermelik bir süreç’ olarak nitelendirmişti.

Kuzeydeki Tigray bölgesi, geçtiğimiz temmuz ayında iktidardaki Refah Partisi’nin büyük farkla kazandığı yedinci genel seçimlerin dışında bırakılmıştı. Bu karar, bölgesel yönetim ile başkent Addis Ababa’daki federal yönetim arasındaki gerilimin devam ettiği bir dönemde alınmıştı.

Yaklaşık 20 milyon kişinin yaşadığı Amhara bölgesinde ise Fano Hareketi seçim sürecini sekteye uğratmakla tehdit etmişti. Seçim Kurulu, o dönemde toplam 137 seçim bölgesinden yalnızca 8’inde oylamayı iptal etmişti.

Etiyopya’daki Ulusal Diyalog oturumlarından bir kare (Etiyopya Haber Ajansı)
Etiyopya’daki Ulusal Diyalog oturumlarından bir kare (Etiyopya Haber Ajansı)

Katılım eksikliğinin yarattığı tartışmaya ilişkin değerlendirmede bulunan Ahmed, katılmayan tarafların yokluğunun ulusal diyalogun sonuçlarını etkilemeyeceğini söyledi. Ahmed, “Tigray ve Amhara bölgelerinden temsilciler diyaloga katılıyor. Bazı tarafların bulunmaması, sürecin bütünüyle başarısız olduğu anlamına gelmez” dedi.

İshak ise Tigray ve Amhara’daki etkili siyasi güçlerin sürece katılmamasının, bölgelerden sivil toplum temsilcileri ve diğer isimlerin yer almasına rağmen ulusal diyalogun temsiliyeti açısından önemli bir zayıflık olmaya devam ettiğini belirtti. İshak, “Mesele yalnızca katılımcıların sayısıyla ilgili değil. Siyasi ve toplumsal nüfuza sahip ya da sahadaki güvenlik durumunu etkileyebilecek kapasitedeki aktörlerin sürece dahil olması gerekiyor” diye konuştu.

İshak, bunun, gündemdeki birçok başlığın Etiyopya’daki çatışmaların temel nedenleriyle doğrudan bağlantılı olması nedeniyle daha da önem kazandığını belirterek, devletin yapısı ve federal sistem, iktidarın paylaşımı, kimlik, topraklar ile merkezi hükümet ve bölgeler arasındaki ilişkilerin bu konuların başında geldiğini ifade etti.

İshak, Tigray ve Amhara’daki en etkili güçlerin bu uzlaşıların oluşturulmasına katkıda bulunduklarını düşünmemeleri halinde, ortaya çıkan sonuçları kendileri açısından bağlayıcı görmeyebileceklerini söyledi. Bunun da söz konusu sonuçların sürdürülebilir bir ulusal uzlaşmaya dönüşme ihtimalini azaltacağını belirtti.

İshak, “En büyük risk, muhalefetin yokluğunda diyalogun, uygulama konusunda gerçek bir uzlaşı sağlanmaksızın yalnızca kâğıt üzerinde siyasi bir mutabakata dönüşmesidir” değerlendirmesinde bulundu.


Libya’daki güvenlik sorunları ABD girişimini hızlandırır mı, yoksa engeller mi?

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin Libya krizindeki gelişmeleri görüşmek üzere yaptığı son oturumdan (BM Güvenlik Konseyi)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin Libya krizindeki gelişmeleri görüşmek üzere yaptığı son oturumdan (BM Güvenlik Konseyi)
TT

Libya’daki güvenlik sorunları ABD girişimini hızlandırır mı, yoksa engeller mi?

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin Libya krizindeki gelişmeleri görüşmek üzere yaptığı son oturumdan (BM Güvenlik Konseyi)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin Libya krizindeki gelişmeleri görüşmek üzere yaptığı son oturumdan (BM Güvenlik Konseyi)

Libya’da bölünmüş ülkeyi birleştirmeye yönelik ‘ABD girişiminin’ akıbeti, batıdaki Zaviye kentinde yaşanan güvenlik sorunları ve doğudaki Bingazi’de üst düzey bir güvenlik yetkilisinin öldürülmesinin ardından yeniden gündeme geldi.

Zaviye’de silahlı gruplar arasında çıkan çatışmalar nedeniyle kanlı olaylar yaşanmıştı. Çatışmalarda, kentteki petrol rafinerisini hedef almak üzere insansız hava araçları (İHA) da kullanılmıştı. Öte yandan Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri İstihbarat Müdürü Tümgeneral Fevzi el-Mansuri, Bingazi’de aracına düzenlenen bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti.

 ABD Başkanı’nın Afrika ve Ortadoğu işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos (AFP)
ABD Başkanı’nın Afrika ve Ortadoğu işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos (AFP)

Soru şu: Sahadaki bu gelişmeler, ABD Başkanı’nın Afrika ve Ortadoğu işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos’un öncülük ettiği ‘ABD girişimini’ sekteye uğratıp başarısızlığa mı sürükleyecek? Yoksa giderek tırmanan güvenlik kaosunu kontrol altına almak için ‘tek çözüm’ olarak görülen girişimin hızlandırılmasına ve hayata geçirilmesine mi yol açacak?

Libyalı siyasi analist Hüsameddin el-Abdali’ye göre, ülkenin doğusu ve batısında eş zamanlı olarak tırmanan şiddet, girişimi engellemeye çalışan iç ve dış aktörlerin çabalarını yansıtıyor. Bunun nedeni, ya ABD’nin girişimin hamisi olarak oynadığı role duyulan güvensizlik ya da girişimin kabul edilmesi halinde bu aktörlerin ülkedeki çıkarlarını koruyacak güvencelerin bulunmaması.

Abdali, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, girişimin dayandığı iki gücün nüfuz bölgelerinde yaşanan güvenlik ihlallerinin, bu aktörleri söz konusu sorunlarla ilgilenmeye zorlayacağını ve dolayısıyla girişimin onaylanmasının geçici olarak ertelenmesine yol açacağını söyledi. Söz konusu iki güç, Mareşal Halife Hafter liderliğindeki LUO ile Abdulhamid Dibeybe başkanlığındaki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH).

Abdali, değerlendirmesini UBH Savunma Bakanlığının açıklamasına dayandırıyor. Bakanlık, Zaviye’deki tesislerin hedef alınmasını ‘dış güçler tarafından desteklenen sistematik bir düşmanca eylem’ olarak nitelendirmişti.

Boulos ise Libya’daki bölünmüşlüğü sona erdirmeyi hedeflediğini belirtiyor. Girişim, ‘seçimlere götürecek birleşik bir yürütme otoritesi oluşturulmasını’ öngörüyor. Siyasi çevrelerde dolaşan bilgilere göre öneri, Dibeybe’nin başbakanlık görevini sürdürmesini, LUO Genel Komutan Yardımcısı Saddam Hafter’in ise Başkanlık Konseyi Başkanlığı görevini üstlenmesini öngörüyor.

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe (UBH)

Abdali, Zaviye’deki silahlı grupların amacının ‘Dibeybe ve hükümetini kademeli olarak zayıflatmaya devam etmek ve hükümetin meşruiyetini ortadan kaldırmak’ olduğunu düşünüyor. Bunun da girişimdeki temel aktörlerden birinin devre dışı bırakılması anlamına geleceğine dikkat çeken Abdali, yakıt ve elektrik krizinin devam etmesi, dolar kurunun yükselmesi ve özellikle bu olaylarla eş zamanlı olarak Merkez Bankası Başkanı’nın istifa etmesinin ardından halkın UBH’ye yönelik öfkesinin arttığını belirtti.

Libya, yıllardır iki hükümet arasındaki bölünmüşlüğü yaşıyor. Bunlardan ilki UBH olurken, diğeri ise parlamentonun görevlendirdiği ve Usame Hammad’ın başkanlığını yaptığı, ülkenin doğusu ile güneyin bazı bölgelerini yöneten ve LUO’nun desteğini alan hükümet.

Buna karşılık Libya Güvenlik Araştırmaları Merkezi Direktörü Eşref Abdullah, eş zamanlı yaşanmış olsalar da ‘farklı olaylar arasında fiili bir bağlantı bulunmadığını’ savunuyor. Abdullah, gelişmelerin ‘ülkede güvenliği sağlayacak birleşik bir hükümet ile birleşik askeri kurumların oluşturulması açısından ideal çözüm’ olarak görülen ABD girişiminin hızlandırılmasına yol açmasını bekliyor.

Abdullah, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Zaviye’deki gerilimlerin ‘silahlı grupların kaçakçılıktan elde edilen gelirler üzerindeki rekabeti nedeniyle’ artık olağan hale geldiğini belirtti. Son iki yılda 23 silahlı çatışmanın kayda geçtiğini ifade eden Abdullah, bu kez tehlikeli gelişmenin İHA’ların çatışma sahasına dahil olması ve enerji ile elektrik tesislerini hedef almak üzere kullanılması olduğunu söyledi.

Abdullah, Boulos’un, ‘mevcut karışıklıkların, girişiminden dışlanmayı reddeden tarafların verdiği mesajlar olduğu, seçtiği aktörlerin yeterli olmadığı ve bu nedenle girişimi değiştirmesi ya da müzakerelerin tamamını ertelemesi gerektiği’ yönündeki mesajlara itibar etmesini beklemediğini belirtti.

Boulos ise daha önce Zaviye ve Bingazi’deki şiddet olaylarından duyduğu endişeyi dile getirerek, tekrarlanan bu saldırıların, halka güvenlik ve koruma sağlayabilecek birleşik ve profesyonel askeri kurumlara duyulan ihtiyacı bir kez daha ortaya koyduğunu ifade etmişti.

LUO Genel Komutan Yardımcısı Saddam Hafter (AFP)
LUO Genel Komutan Yardımcısı Saddam Hafter (AFP)

Libyalı siyasi aktivist Hüsam el-Kamati ise girişime ilişkin görüşmelerin kısa süre içinde yeniden başlamasını bekliyor. Kamati, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son dönemde Trablus ve Bingazi’ye gerçekleştirdiği ziyaretin, Libya’daki tarafların girişime ilişkin tutumlarını harekete geçirme çabası çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini” söyledi. Kamati’ye göre son dönemde yaşanan güvenlik sorunları, ‘girişimin başıboş silahlı grupların faaliyetlerine son vermeyi hedeflediği’ fikrinin öne çıkarılması yoluyla anlaşmanın önünü açacak bir katalizöre dönüşebilir.

Zaviye ve Trablus’ta yaşanan gelişmeler nedeniyle Dibeybe’nin müzakerelerdeki konumunun zayıflayabileceği yönündeki değerlendirmelere katılan Kamati, buna karşın Mansuri gibi üst düzey bir ismin öldürülmesinin daha ağır bir darbe olduğunu belirtti. Kamati, bunun, 10 yılı aşkın süredir öne çıkarılan doğu bölgesindeki istikrar varsayımını sarstığını ifade etti. Ayrıca ‘girişimin hem Trablus hem de Bingazi’de durumun istikrara kavuşmasına dayandığını’ vurguladı.

Libyalı siyasi analist Muhammed Mahfuz ise farklı bir değerlendirme yaptı. Mahfuz, “Girişim, etkin güçler arasında iktidarın paylaşımı ve seçim yasaları konusunda anlaşmazlıkların sürmesi nedeniyle zaten ciddi bir tıkanma sürecinden geçiyor” dedi.

Mahfuz, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Son dönemdeki gerilimler, devleti ekonomi, siyaset ve güvenlik açısından yönetmekte başarısız olan yönetimlere yeniden meşruiyet ve iktidar için bir fırsat verilmesinin mümkün olmadığını savunanların sesini güçlendirdi” ifadesini kullandı. Mahfuz, girişimin ‘mevcut ittifakları, özellikle de ülkenin batısındaki ittifakları zayıflattığını’ belirterek, “Her taraf, hükümetin tutumundan bağımsız olarak kendi çıkarlarının peşine düşmeye başladı. Zira hükümet, kendisine bağlı herhangi bir silahlı oluşum için açık güvenceler olmaksızın müzakereleri tek başına yürütüyor. Bu nedenle herkes kendi başına hareket etmeye başladı. Bunun en açık örneği de Zaviye’de son dönemde yaşanan olaylarda görüldü” değerlendirmesinde bulundu.