Siyonizm karşıtı Yahudilerin sesi artık daha gür çıkıyor

17 Kasım’da Londra’da ateşkes talebiyle pankart açan Yahudi protestocular (AFP)
17 Kasım’da Londra’da ateşkes talebiyle pankart açan Yahudi protestocular (AFP)
TT

Siyonizm karşıtı Yahudilerin sesi artık daha gür çıkıyor

17 Kasım’da Londra’da ateşkes talebiyle pankart açan Yahudi protestocular (AFP)
17 Kasım’da Londra’da ateşkes talebiyle pankart açan Yahudi protestocular (AFP)

Macid Kıyali

İsrail’in Filistinlilere yönelik saldırılarına karşı çıkan Yahudilerin sesinin bu kez, İsrail kurulduğundan bu yana hiç olmadığı kadar yüksek çıkması dikkat çekici. O kadar ki anti-Siyonist Yahudiler, Batı ülkelerinin Washington, New York, Londra, Berlin, Paris, Amsterdam, Viyana ve Madrid gibi önemli başkent ve şehirlerindeki gösterilerle eylemlere katıldılar. Meşhur Yahudi sanatçılar, yazarlar ve akademisyenler ile ‘Barış İçin Yahudi Sesi (JVP)’, ‘Şimdi Değilse (ifNotNow)’ ve ‘Neturei Karta’ gibi Yahudi cemaatler bildiriler yayınladılar. Yahudiler ayrıca ABD’de, Fransa’da, Birleşik Krallık’ta ve Almanya’daki hükümetlerine dilekçeler yazıp savaşın durmasını, İsraillilerin Filistinlilere yönelik politikalarına karşı çıkan sesleri ‘Yahudi karşıtı’ yaftasıyla baskılama tavrından vazgeçilmesini ve itiraz hakkına baskı yapılmamasını da talep ettiler.

Bu Yahudilerin ahlaki vicdanını harekete geçiren etkenler şöyle sıralanabilir:

Birincisi, pek çok kişinin nazarında İsrail’in Filistinlilere karşı ilan ettiği savaş “Soykırım” tanımına uyuyor. Sivillere yönelik işlenen bu soykırım tüm dehşetiyle dünyanın gözü önünde yürütülüyor. Bu da ahlaki bir rezalet anlamına geliyor. Bu bağlamda İsrailli gazeteci Gideon Levy, cesur bir duruş sergileyerek, “En zalim ve barbar işgal rejimi olarak İsrail, kendisini mağdur, hatta tek mağdur olarak gösteriyor ve haklarını gasp etmesini haklı çıkarmak için Filistinlileri insan dışı varlıklar olarak tanımlıyor” ifadelerini kullandı.

rth45h
ABD’li filozof Judith Butler (Open Source)

Levy, değerlendirmesine şu sözlerle devam etti:

1948 yılından beri İsrail, Gazze’yi cezalandırıyor… Tutukluyoruz, öldürüyoruz, yağmalıyoruz, göç ettiriyoruz, topraklarına el koyuyoruz, etnik temizlik yapıyoruz ve de kuşatmaya devam ediyoruz… Şimdi İsrailli kurbanlar için acı acı ağlamalıyız. Ama halkının çoğunluğunu, İsrail’in eliyle boğulan mültecilerin oluşturduğu Gazze için de ağlamalıyız. Gazze bir gün olsun özgürlüğü tatmadı. (Haaretz, 8/10/2023)

İkincisi, İsrail’in kendisini, onun kurbanları haline gelen Filistinlilere karşı etnik temizlik ve yakılmış topraklar politikası uygulayarak nefsi müdafaada bulunan bir mağdur gibi göstermek için Holokost olayını istismar etmesidir. Norman Finkelstein’a göre bazı Yahudiler, bu karşılaştırmaya itiraz ederek, “Bizim adımıza değil” sloganıyla İsrail’in dünyadaki tüm Yahudileri temsil etmediğini dile getiriyorlar.

Antisemitizm kalkan olarak kullanılıyor

Üçüncüsü, bazı Batılı hükümetlerin bu savaşa koşulsuz destek vermesi ve ‘Yahudi karşıtlığıyla (antisemitizm) mücadele adı altında İsrail’in eleştirilmesini engellemeye çalışmasıdır. Halbuki Yahudi karşıtlığının ve Holokost’un üretiminden bizzat Batı sorumlu. Batı, sanki İsrail’in Filistinlilere yönelik vahşetini örtbas ederek kendi sebep olduğu Yahudi kurbanlara dair sicilini temizlemeye çalışıyor.

“Avraham Burg, ‘radikal ve ırkçı Yahudi milliyetçiliği, Arap karşıtlığı; liberalizm, demokrasi, ekonomik ve toplumsal eşitlik karşıtlığı gibi esaslarıyla’ İsrail’deki aşırı sağı Almanya’daki Nazizm’e benzetiyor”

ABD’li Yahudi filozof Judith Butler, bunu kınayanların başında geliyor. Butler, düşüncesini şu sözlerle ifade etti:

“İsrail devletini eleştirenlerin Yahudi karşıtları veya Yahudi iseler bile kendilerinden nefret eden Yahudiler olduğunu iddia etmek yanlış, saçma ve üzücüdür. Bir Yahudi olarak zulme karşı ses çıkarmak ve ırkçılığın her türlüsüne karşı mücadele etmek benim için oldukça önemli.”

Butler, savaş dolayısıyla yazdığı bir makalede şu ifadelere yer verdi:

Açık konuşalım, İsrail’in Filistinlilere karşı şiddeti çok aşırı ve üzücü. Acımasız bombalama, evlerinde ve sokaklarda farklı yaşlardan insanları öldürme, hapishanelerde işkence etme, Gazze’de çeşitli yöntemlerle aç bırakma ve evleri yağmalama… Çeşitli biçimleriyle tüm bu şiddet; ırka dayalı ayrımcılık, sömürge yönetimi ve vatansızlık kanunları altında acı çeken bir halka karşı uygulanıyor. (Los Angeles Review of Books, 13/10/2023)

Batılı değerler boşa çıkarılıyor

Dördüncüsü, pek çok Batılı ülkenin dünyaya mesajı olduğunu iddia ettiği özgürlük, adalet ve eşitlik değerlerini inkâr etmesi veya bunları işine geldiğine göre kullanmasıdır. Nitekim bu ülkeler, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı kararlı bir duruş sergiledi ve Ukrayna halkına yönelik savaş suçlarını kınadı. Ayrıca direnmesi için Ukrayna’ya sınırsız destek de sundu. Ama Filistinliler için bu değerlere başvurmayı reddetti. Sanki Filistinliler, işgale boyun eğmek zorunda; sanki bir halk değiller ya da diğer insanlar gibi vatandaşlık haklarına layık değiller.

Aşırı Sağ Vesayeti

Beşincisi İsrail içindeki kamuoyunun savaştan önce de parçalanmış olduğunun açık olmasıdır. Bu parçalanmışlık, toplumun dindarlar ile laikler arasında etnik bileşene (Doğu-Batı) dayalı olarak ayrışmasından ve de aşırı milliyetçi ve dindar sağın İsrail’deki siyasi sistem üzerinde baskın olmasından kaynaklanıyor. Aşırı sağın İsrail’in, vatandaşlarına karşı liberal-demokrat bir devlet olmasından ziyade Yahudiliğini baskın kılma teşebbüsü de yurt dışındaki Yahudilerin İsrail’le ilişkisinin çatlamasına katkıda bulundu ve İsrail’in politikalarına ve dünyadaki Yahudileri temsiliyetine dair bir soru işareti doğurdu. Özellikle de İsrail içinde ve dışında, Filistinlilere yönelik milliyetçi ve dindar sağ aşırılığının, İsrail’in demokratik ve laik bir devlet olma özelliğine yönelik aşırılığa denk hale geldiğini ifade eden yaklaşımlardan sonra…

Mesela (eski Knesset Başkanı ve eski İşçi Partisi liderlerinden biri olan) Avraham Burg, ‘aşırı ve ırkçı Yahudi milliyetçiliği, Arap karşıtlığı; hükümette, Knesset’te, medyada, tepelerde ve şehrin sokaklarında liberalizm, demokrasi, ekonomik ve toplumsal eşitlik karşıtlığı gibi esaslarıyla’ İsrail’deki aşırı sağı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’daki Nazizm’e benzetiyor ve şöyle diyor: “Batı Şeria’da ve Gazze’de işgal ettiğimiz bölgelerde, tıpkı Nazilerin Batı’da işgal ettiği bölgelerde sergiledikleri tavırları sergiliyoruz.” (Haaretz, 5/9/2023)

Ilan Pappé’nin tutumu, açıklığıyla ve cüretkârlığıyla öne çıktı. Nitekim o, on iki askerî üssü ele geçiren Filistinli savaşçıların cesaretine ve Ortadoğu’nun en güçlü ordusuna karşı galibiyetlerine’ hayranlığını dile getirdi

Irkçı Devlet

Altıncısı, İsrail’in hem yurt içinde hem de yurt dışında milliyetçi ve dindar aşırılık yanlısı bir devlet olarak görünmesidir. Hiç şüphesiz bu görünüm, bağrında yaşadıkları toplumlarda özgürlük, demokrasi ve eşitlik değerlerinin aşınmasından olumsuz etkilendikleri göz önüne alınınca, Yahudilerin kendi toplumlarındaki konumlarına ilişkin endişelere de sebep oldu. Üstelik bu, İsrail’i Batılı ülkeler için olduğu gibi, bu ülkelerde yaşayan Yahudiler için de siyasi, güvenlik, ahlaki ve ekonomik bir yük haline getiriyor.

Bu bağlamda Ilan Pappé, açık ve cüretkâr tutumuyla öne çıktı. ‘On iki askerî üssü ele geçiren Filistinli savaşçıların cesaretine ve Ortadoğu’nun en güçlü ordusuna karşı galibiyetlerine’ hayranlığını dile getiren Pappé, düşüncelerini şu sözlerle ifade etti:

Haziran 1967 yılından beri yaklaşık bir milyon Filistinli vatandaş, hayatlarında en az bir kez yargılanmadan hapse atıldı. Bu insanlar, İsrail’in 2007 yılından itibaren bölgeyi kapatmak ve sıkı bir kuşatma uygulamak suretiyle Gazze Şeridi’nde meydana getirdiği korkunç gerçekliği ve işgal altındaki Batı Şeria’da çocuklara yönelik sürekli cinayetleri de biliyor. Bu, Siyonist hareket için yeni bir şey değil. İsrail 1948 yılında kurulduğundan beri şiddet, Siyonizm’in değişmez yüzlerinden biri oldu. (Palestine Chronicle, 10/10/2023)

Norman Finkelstein da “doğdukları andan itibaren kendilerini büyük bir toplama kampında bulan Gazzeli gençleri” savundu. Ona göre “Gazze nüfusunun yarısı çocuk. 70 yıldır Gazzelilerin yüzde 70’i ya bizzat mülteci ya da mülteci çocuğu veya torunu. Gençlerin çoğu işsiz, geleceksiz ve imkândan yoksun.”

Bunlar, İsrail’de ve yurt dışında etkili bazı Yahudi isimlerdir. İsrail’in kimliği, karakteri ve özellikle Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ve Netanyahu başkanlığındaki İsrail hükümetinin diğer üyeleri gibi sorunlu ve şiddet yanlısı isimlerin yükselişiyle birlikte ırkçı ayrımcı bir ülkeye dönüşümü konusunda halihazırda sahne olduğu gerilimlere ve çatlaklara bakılınca bu sesler, daha muteber hale geldi.  

Bu isimlerden bazısının İsrail-Filistin çatışmasını anlama ve İsrail’in sömürgeci ve ırkçı anlatısını ortadan kaldırma alanında en önemli ve öne çıkan bir dizi kitabın sahipleri olduğunu belirtmekte fayda var. Bu kitaplar şunlar:

Ilan Pappé’nin ‘İsrail’e Dair On Mit’, ‘Filistin’de Etnik Temizlik’, ‘İsrail Düşüncesi: Güç ve Bilgi Tarihi’ ve ‘Yeryüzünün En Büyük Hapishane’ adlı kitapları;

Shlomo Sand’in ‘Yahudi Halkının İcadı’ ve ‘İsrail Topraklarının İcadı’ adlı kitapları;

Gershon Shafir’in ‘Yarım Asırlık İşgal: İsrail, Filistin ve Dünyanın En Karmaşık Çatışması’ ve ‘Toprak, Emek ve İsrail-Filistin Çatışmasının Kökenleri (1882-1919)’ adlı kitapları;

Norman Finkelstein’ın ‘Holokost Endüstrisi: Yahudilerin Çektiği Çilelerin İstismarı’ ve ‘Yüzsüzlüğün Ötesinde: Antisemitizmin Kötüye Kullanılması ve Tarihin Çarpıtılması’ adlı kitapları.

Sorun şu ki bu seslerin, siyasi bir vizyon veya Filistinli-Yahudi siyasi ortaklığı için yatırım yapılabilecek bir Filistin boyutuna ve aynı zamanda elverişli bir Arap vaziyetine, ayrıca uluslararası kamuoyunun dünyanın bir özgürlük ve adalet meselesi olarak Filistin davasına daha fazla meyletmesine ihtiyaçları var.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.

 



Hürmüz Boğazı: İran’ın ekonomik bombası nasıl etkisiz hale getirilebilir?

ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
TT

Hürmüz Boğazı: İran’ın ekonomik bombası nasıl etkisiz hale getirilebilir?

ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)

Prusyalı strateji düşünürü Karl von Clausewitz, savaşı bir “bukalemuna” benzetmişti. Ona göre savaşı siz başlatırsınız, ancak ilk kurşundan sonra süreç sizi yönetmeye başlar. Savaşın dinamikleri, siyasi ve askeri liderlerin karar alma süreçlerinden daha hızlı işler. Eski İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in de ifade ettiği gibi, savaş başladığında devlet adamları ve siyasetçiler lider olmaktan çıkar, savaşın ürettiği ve çoğu zaman öngörülemeyen olayların esiri haline gelir.

Almanya, Birinci Dünya Savaşı’nın kısa süreceğini ve Paris’in kolayca işgal edileceğini düşünüyordu. Ancak savaş dört yıldan uzun sürdü; Almanya yaklaşık 2,1 milyon asker kaybetti ve sonunda Versay (Versailles) Antlaşması’nın ağır şartlarıyla karşı karşıya kaldı.

1905’te Çarlık Rusyası, sıcak denizlere ulaşmak amacıyla doğuya doğru genişleyebileceğine inanıyordu. Ancak Japonya karşısında ağır bir deniz yenilgisi aldı. Bu yenilgi, daha sonra Çar II. Nikolay rejiminin çöküşüne ve 1917’deki Bolşevik Devrimi’ne giden sürecin önemli etkenlerinden biri oldu.

Japonya ise Batılı bir gücü mağlup eden ilk Asya ülkesi olmanın verdiği özgüvenle bölgesel nüfuzunu genişletmeye çalıştı. 1941’de Pearl Harbor saldırısını gerçekleştirdi, ancak bu hamle ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na doğrudan katılmasına ve nihayetinde Japonya’ya karşı nükleer silah kullanmasına yol açtı.

dbfbvf
Hürmüz Boğazı'nda bekleyen gemiler. (Reuters)

Günümüzde de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2022’de Ukrayna’ya yönelik “özel askeri operasyonun” birkaç gün içinde sonuçlanacağını ve Ukrayna halkının Rus ordusunu destekleyeceğini hesaplamıştı. Ancak savaş hâlâ sürüyor. Rusya hem askeri kapasitesinde ciddi kayıplar verdi hem de yaklaşık bir milyon askerini ölü veya yaralı olarak kaybetti. Ayrıca geleneksel nüfuz alanı olarak gördüğü yakın çevresindeki etkisini zayıflattı ve giderek yükselen Çin’in yanında daha ikincil bir konuma sürüklendi. Uzmanlar, savaşın toplam ekonomik maliyetini 2,4 ila 2,5 trilyon dolar arasında hesaplıyor.

İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgal ederek Filistin Kurtuluş Örgütü’nü askeri açıdan etkisiz hale getirdi. Ancak daha sonra Hizbullah’ın yükselişiyle karşı karşıya kaldı. İran, “cephelerin birliği” stratejisi çerçevesinde bölgesel vekil ağları oluşturarak İsrail’i çevrelemeye ve caydırıcılık mekanizması kurmaya çalıştı. Bu stratejinin bir parçası olarak Gazze’deki müttefiklerini de çatışma sürecine dahil etti. 7 Ekim 2023’te başlayan savaşın etkileri bugün de sürüyor.

Şubat ayında ise ABD ve İsrail, İran’a yönelik hızlı bir hava operasyonunun hem ülke içindeki hem de bölgesel güç dengelerini değiştireceğini düşündü. Ancak savaşın “istenmeyen sonuçlar yasası” devreye girdi. Asıl hedef İran’ın nükleer programını sınırlamaktı. Fakat süreç, Hürmüz Boğazı’nın dünya ekonomisi açısından adeta bir “ekonomik atom bombası” niteliği taşıdığını yeniden ortaya koydu.

Dünyanın en kritik deniz geçitleri

Dünyada 100’den fazla deniz boğazı bulunuyor. Ancak bazıları küresel ekonomi ve enerji güvenliği açısından özel önem taşıyor:

Hürmüz Boğazı: Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si, yani günde 20 milyon varil petrol bu geçitten taşınıyor. Ayrıca Katar’ın ihraç ettiği petrokimya ürünleri ve yapay zekâ teknolojileri için kritik öneme sahip helyum da bu rotadan geçiyor. Körfez’den çıkış için deniz yolunda gerçek anlamda bir alternatif bulunmuyor.

Babülmendep Boğazı: Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlıyor. Günlük yaklaşık 8 milyon varil petrol ile dünya ticaretinin yüzde 12’si bu geçidi kullanıyor.

Süveyş Kanalı: Avrupa ile Asya arasındaki en kısa deniz yolu. Babülmendep ile doğrudan bağlantılı olması nedeniyle birindeki aksama diğerini de etkiliyor. Kanal, Mısır’a yılda yaklaşık 4 milyar dolar gelir sağlıyor.

Malakka Boğazı: Çin’in ticaretinin yüzde 60’tan fazlası ve enerji ithalatının büyük bölümü bu boğazdan geçiyor. ABD’nin deniz üstünlüğü nedeniyle Pekin açısından “Malakka ikilemi” olarak adlandırılan stratejik bir sorun oluşturuyor.

cvfdvbdf
Hürmüz Boğazı yakınlarında, Körfez sularında seyreden yük gemileri. (Reuters)

Panama Kanalı: Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan kanal, ABD’nin doğu ve batı kıyıları arasındaki deniz ulaşımında kritik rol oynuyor.

İstanbul ve Çanakkale Boğazları: Karadeniz’e açılan tek deniz geçidi konumundaki bu boğazlardan dünya petrolünün yaklaşık yüzde 5’i taşınıyor. Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Kazakistan açısından yaşamsal öneme sahipler.

Bu geçitler, dünya ticaretinin ve enerji akışının ana damarlarını oluşturuyor. Aynı zamanda, onları kontrol eden ülkelere önemli bir jeopolitik avantaj sağlıyor.

Fransa’nın perspektifi

Fransa, kendisini hem kara hem de deniz gücü olarak tanımlıyor. Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’e doğrudan kıyısı bulunurken, denizaşırı toprakları sayesinde Pasifik, Hint Okyanusu ve Karayipler’de de varlık gösteriyor.

Bu nedenle Paris yönetimi, küresel deniz geçitlerinin güvenliğine özel önem veriyor. Uçak gemisi Charles de Gaulle’ün Hürmüz Boğazı çevresindeki faaliyetleri ve Fransa’nın Körfez’deki deniz varlığı, bu stratejinin somut örnekleri olarak değerlendiriliyor.

Hürmüz Boğazı ve yeni arayışlar

Son çatışmalar, Hürmüz Boğazı’nın Körfez ülkeleri için hayati önemini bir kez daha ortaya koydu. Jeopolitik uzman Saul Bernard Cohen’in tanımladığı şekliyle bölge, büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir “parçalanma kuşağı” niteliği taşıyor.

1979 İran Devrimi, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşı, Irak’ın işgali ve son olarak ABD-İsrail ile İran arasındaki gerilimler, bu bölgenin sürekli çatışma üreten yapısını gözler önüne serdi.

Bölge ülkeleri son yıllarda kendilerini bir “jeopolitik kırılma alanı” olmaktan çıkarıp Doğu ile Batı arasında bir lojistik ve ticaret merkezi haline getirmeyi hedefliyordu. Ancak son savaşlar bu planları zora soktu. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı’na alternatif enerji ve ulaşım koridorları oluşturma fikri yeniden gündeme geldi.

Olası alternatifler

Enerji ihracatında deniz geçitlerine bağımlılığı azaltmak amacıyla kara temelli ulaşım projeleri ön plana çıkıyor.

Bunların başında, Körfez, Hazar Denizi, Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlamayı hedefleyen “Dört Deniz” vizyonu geliyor. Amaç, enerji kaynaklarını Avrupa başta olmak üzere küresel pazarlara daha güvenli şekilde ulaştırmak.

Irak da ihracat seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Güneydeki petrol sahalarını Suudi Arabistan üzerinden uluslararası hatlara bağlayacak projeler ile Kerkük-Banyas ve Kerkük-Ceyhan hatlarının yeniden canlandırılması seçenekler arasında bulunuyor.

Birleşik Arap Emirlikleri, Füceyre’ye ulaşan petrol boru hatlarının kapasitesini günlük 3 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.

Öte yandan Suudi Arabistan ve Türkiye, Ürdün ve Suriye üzerinden uzanan tarihi Hicaz Demiryolu güzergâhını yeniden canlandırmayı değerlendiriyor. Bu proje, Arap Yarımadası’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı amaçlıyor.

Sonuç

Dünya, güç dengelerinin hızla değiştiği ve belirsizliklerin arttığı bir dönemden geçiyor. Devlet dışı aktörlerin etkisinin arttığı, küçük güçlerin bile büyük stratejileri sekteye uğratabildiği yeni bir uluslararası ortam şekilleniyor.

Bu yeni dönemde Hürmüz Boğazı yalnızca bir enerji geçiş noktası değil; aynı zamanda küresel ekonominin kırılganlığını ortaya koyan stratejik bir kaldıraç olarak öne çıkıyor. Bu nedenle bölge ülkeleri, boğaza bağımlılığı azaltacak alternatif koridorlar geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda güvenlik mimarilerini de yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat için bir askeri analist tarafından kaleme alındı.


Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?

Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
TT

Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?

Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti arasındaki görüş ayrılıkları artık Washington’ın İsrail yerine İran’ın yanında yer aldığı ya da Tahran’a Lübnan’ın geleceğini belirleme hakkı tanıdığı şeklindeki basit bir çerçeveye sığmıyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları, daha karmaşık bir denkleme işaret etti. Buna göre Lübnan-İsrail hattındaki süreç, İran ile imzalanan mutabakat zaptından resmî olarak ayrı tutulurken, Lübnan’ın geleceğinin de kendi hükümeti tarafından belirlenmesi öngörülüyor. Ancak İran’ın Hizbullah’a verdiği destek, ABD ile İran arasındaki görüşmelerin gündem maddelerinden biri olmaya devam edecek. Bu çerçevede Washington, ateşkesi tehlikeye atabilecek İsrail operasyonlarını sınırlandırmaya çalışırken, aynı zamanda müttefiklerinin tutumundan İran’ı sorumlu tutmayı hedefliyor. Ancak ABD, Hizbullah’ın saldırılarını yeniden başlatması durumunda Tahran’a yönelik nasıl bir yaptırım uygulanacağı konusunda açık bir taahhütte bulunmuyor. Bu durum İsrail’deki kaygıları ortadan kaldırmasa da niteliğini değiştiriyor. Endişe artık ABD’nin İsrail’den uzaklaşması değil, İsrail’in askerî hareket alanının Trump yönetiminin bölgesel ve iç siyasi önceliklerine tabi kılınması ihtimali üzerinde yoğunlaşıyor.

Endişe gerçek

Rubio, Washington’ın Lübnan’la doğrudan, ülkenin meşru hükümeti üzerinden muhatap olacağını belirterek, Lübnan’ın ‘egemen bir devlet’ olduğunu ve ülkenin geleceğinin Lübnan halkı tarafından, kendi hükümeti aracılığıyla belirleneceğini söyledi. Bununla birlikte Rubio, Lübnan’a ilişkin ‘İran boyutunun’ da bulunduğunu vurgulayarak, bunun Tahran’ın Hizbullah’a verdiği destek ve örgüt üzerindeki etkisiyle bağlantılı olduğunu ifade etti. Rubio, bu konunun ABD ile İran arasında yürütülen görüşmelerde ele alınacağını kaydetti. Rubio ayrıca, İran destekli grupların füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırılar düzenlemeyi sürdürdüğü bir ortamda bölgedeki çatışmaların tamamen sona erdirilmesinin mümkün olmadığını söyledi.

sdfrvg
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bölge ülkelerini kapsayan gezisi kapsamında Abu Dabi’ye varışının hemen ardından (AP)

Bu açıklamalar, Washington’ın İran’ı sorumlu tutmaya yönelik resmî bir mekanizma ilan ettiği anlamına gelmiyor. Ancak tartışmanın çerçevesini değiştirerek, Lübnan’ı doğrudan Tahran’ın kontrol ettiği bir dosya olarak görmek yerine, Hizbullah’ın faaliyetlerini İran’ın sorumluluğu kapsamında değerlendirip daha geniş kapsamlı anlaşmanın bir unsuru olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, İsrail’in yeni kurulan çatışmayı önleme koordinasyon mekanizmasına ilişkin kaygılarına da kısmen yanıt niteliği taşıyor. ABD, İran ve Lübnan’ın yanı sıra çeşitli arabulucuların yer aldığı, ancak İsrail’in dahil edilmediği bu yapının Tahran’a Lübnan üzerinde karar verici bir aktör olarak meşruiyet kazandırabileceği yönündeki endişeler, İsrail tarafında dile getiriliyordu.

Bununla birlikte, iki sürecin siyasi açıdan birbirinden ayrılması, sahadaki fiilî bağlantıyı ortadan kaldırmıyor. İran, Hizbullah üzerinden etkide bulunma kapasitesini korurken; Washington da anlaşmayı tehlikeye atabilecek askerî operasyonları engellemek amacıyla İsrail üzerinde baskı kurabiliyor. Trump, Lübnan’daki konutların hedef alınmasını eleştirerek, Hizbullah mensubu bir kişinin takip edilmesinin tüm bir binanın yıkılmasını haklı göstermeyeceğini söyledi. Trump ayrıca Netanyahu’ya daha ‘sorumlu’ davranması çağrısında bulundu. Öte yandan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) da gerilimin düşürülmesi, tarafların sahada taktik düzeyde ayrıştırılması ve çatışmaların durdurulmasına yönelik mutabakatın uygulanmasının doğrulanması yönündeki çalışmalarını sürdürüyor.

dfrtbghh
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre’nin Bürgenstock kentinde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Katar Başbakanı Muhammed Abdurrahman bin Casim Al Sani ile birlikte (AFP)

Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, İsrail’in duyduğu endişenin ‘gerçek ve anlaşılabilir’ olduğunu söyledi. Katulis’e göre Netanyahu, anlaşmanın ardından İsrail’in zayıf bir görüntü verdiği yönündeki iç eleştirilerle karşı karşıya bulunuyor. Ayrıca, Hizbullah’ın yeniden İsrail’i tehdit edebilecek kapasite kazanmasından duyulan kaygı da sürüyor. Katulis, en geç ekim ayı sonunda yapılması öngörülen İsrail seçimlerinin yaklaşmasının, geri çekilme ya da ordunun hareket serbestisine ilişkin her türlü tavizi siyasi açıdan daha hassas hale getirdiğini belirtti.

Öte yandan Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) araştırmacısı David Daoud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada daha ileri bir değerlendirmede bulundu. Daoud, Trump yönetiminin tutumundaki değişimin gerçek olduğunu savunarak, Trump’ın ara seçimler öncesinde savaşı sonlandırmak istediğini öne sürdü. Daoud’a göre Trump, kasım ayında Cumhuriyetçilerin seçim kaybı yaşaması durumunda iç politika gündeminin sekteye uğramasından endişe ediyor. Bu nedenle yönetim, bölgesel gerilimleri azaltmaya öncelik veriyor. Daoud, İran’ın ABD ile yaşanan çatışmanın sona erdirilmesini Lübnan’daki savaşın durdurulmasına bağladığını, bunun da İsrail’in faaliyetlerinin sınırlandırılması yönündeki taleplerin tekrarlanmasına yol açtığını savundu. Daoud’a göre süreç, İsrail’in dizginlenmesi çağrıları, ardından Washington’ın baskısı sonucu İsrail operasyonlarının azaltılması ve sonrasında yeniden tırmanan gerilimlerden oluşan döngüsel bir yapıya dönüşebilir. Bununla birlikte, Rubio’nun açıklamaları bu değerlendirmeyi tamamen doğrulamaktan ziyade kısmen revize ediyor. Rubio, Lübnan’ın geleceğinin Tahran’la yapılacak bir pazarlığın parçası olmasını reddederken, İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzunun ABD ile İran arasındaki müzakerelerde ele alınacak konulardan biri olduğunu kabul ediyor.

Dış politika konusunda anlaşmazlık

Washington’daki bölünme yalnızca İsrail’in güvenliği etrafında değil, aynı zamanda ‘Önce Amerika’ sloganının ne anlama geldiği konusunda da şekilleniyor. Trump ve yardımcısı JD Vance, mevcut anlaşmayı popüler olmayan bir savaştan çıkış yolu ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte enerji fiyatlarının düşmesini sağlayacak bir adım olarak sunuyor. Buna karşılık Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanat, yönetimin İran’a yaptırımlarda gevşeme sağladığını, ancak füze programı ve silahlı gruplar üzerindeki etkisi gibi konularda yeterli kısıtlamalar getirmediğini savunuyor.

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, İsrail’in çatışmayı önleme mekanizmasının dışında bırakılmasını ‘büyük bir hata’ olarak nitelendirdi. Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker ise İsrail’in Hizbullah’a karşı operasyonlarının sınırlandırılmasının elde edilen askerî kazanımları zayıflattığını söyledi. Senatör Bill Cassidy de anlaşmayı, onlarca yılın en kötü dış politika hatalarından biri olarak değerlendirdi. Trump ise Cumhuriyetçi eleştirmenlere sert yanıt vererek onları ‘aptallar’ olarak nitelendirdi ve petrol fiyatlarındaki düşüş ile piyasaların yükselişini politikalarının başarısı olarak gösterdi.

Demokratlar ise İsrail’e koşulsuz destek hattında değil. Eleştirileri daha çok Kongre yetkisinin devre dışı bırakılması, anlaşmanın belirsizliği, savaşın maliyeti ve yaptırımların kaldırılmasına ilişkin herhangi bir mutabakatın yasama denetimine tabi olması gerektiği noktasında yoğunlaşıyor. Bu tablo, bir yanda İsrail’e daha güçlü güvenlik garantileri isteyen şahin Cumhuriyetçileri, diğer yanda ise savaşın sonlandırılmasını ve Kongre’nin rolünün yeniden güçlendirilmesini savunan Demokratlar ile müdahaleci olmayan Cumhuriyetçileri aynı denklemde buluşturuyor.

Koşulları iyileştirmek için tehlikeyi abartmak

Bununla birlikte İsrail’in duyduğu endişe, aynı zamanda belirgin bir müzakere boyutu da taşıyor. ‘İran’ın güçlenmesi’ yönündeki uyarıların öne çıkarılması, Netanyahu’nun Kongre’deki müttefiklerini harekete geçirmesine, ABD’den daha güçlü güvenlik garantileri elde etmesine ve İsrail’in güç kullanımını meşrulaştıran tehdit tanımını genişletmesine imkân sağlıyor. Bu yaklaşım aynı zamanda olası bir geri çekilmenin, Lübnan ordusunun konuşlanması ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartına bağlanmasını da içeriyor. Ayrıca Netanyahu’nun iç politikadaki tepkileri, Washington ile güvenlik kısıtlamaları üzerinden bir çatışma görüntüsüne dönüştürerek dış politikaya taşımasına da olanak tanıyor.

Axios’un aktardığına göre, Netanyahu’ya yakın isimlerden Ron Dermer’in acil şekilde devreye alınması, Tel Aviv’in bu değişimi nihai bir kopuş olarak görmediğini; bunun yerine ilişkiler içinde kuralları yeniden şekillendirmeye çalıştığını gösteriyor. ABD’li yetkililer ise Washington’ın yer aldığı çatışmayı önleme mekanizmasının, iki taraf arasındaki yoğun koordinasyon sayesinde İsrail’in güvenlik kaygılarını da sürece taşıyacağını belirtiyor. Reuters’a konuşan İsrailli yetkililer, Netanyahu’nun ABD’nin silah sevkiyatlarını yavaşlatması gibi ani bir değişiklik beklemediğini, Trump’ın bazı açıklamalarının ise daha çok yaklaşan ara seçimler öncesi Amerikan seçmenine yönelik olduğunu ifade ediyor.

Genel tabloya göre Rubio’nun açıklamaları İsrail’in kaygılarını ortadan kaldırmıyor, ancak ‘Washington’un Lübnan’ı İran’a bıraktığı’ yönündeki basit anlatıyı da geçersiz kılıyor. Böylece ilişkiler fiilen bir yeniden ayarlama sürecine giriyor: İsrail hâlâ temel bir müttefik olarak kalırken, askerî hareket alanı artık sınırsız bir ‘çek’ niteliğinde değil. İran ise Lübnan’ın geleceğini tek başına belirleyen bir aktör haline gelmiyor; ancak Hizbullah üzerinden yürüttüğü faaliyetler nedeniyle daha ağır siyasi ve müzakereci bir sorumluluk çerçevesine dahil ediliyor.


Trump, İran Hürmüz’de geçiş ücreti uygularsa müzakereleri bitirmekle tehdit etti

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Trump, İran Hürmüz’de geçiş ücreti uygularsa müzakereleri bitirmekle tehdit etti

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Başkanı Donald Trump, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın ABD’ye Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden herhangi bir geçiş ücreti alınmadığını belirtti. Trump, “Eğer bu bilgi yanlış çıkarsa, müzakereler derhal sona erer” dedi.

Bu arada Pakistan, ABD ile İran arasındaki teknik görüşmelerin gelecek hafta yeniden başlayacağını duyurdu. Açıklama, Washington ile Tahran arasında İran’ın nükleer tesislerinin denetlenmesi konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğü bir dönemde geldi.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi de Çarşamba günü yaptığı açıklamada, ajans müfettişlerinin İran’daki nükleer tesisleri ziyaret edeceğini doğruladı.

Trump, dün yaptığı açıklamada İran’ın süresiz nükleer denetimleri kabul ettiğini söylemişti. Ancak Tahran, müzakerelerde böyle bir taviz verdiğini reddetti. Bu durum, taraflar arasında varılan kırılgan anlaşmanın geleceğine ilişkin soru işaretlerini artırdı.