Hişam el-Ganem
Takvimler 15 Mayıs 1948 tarihini gösterdiğinde İsrail’in kuruluşu ilan edildi. Aralarında dönemin ABD Dışişleri Bakanı George Marshall'ın da bulunduğu bazı ABD’li siyasetçiler, dönemin ABD Başkanı Harry Truman'a İsrail'i tanımamasını tavsiye ettiler. Marshall, İsrail’i tanımanın, ABD’nin bağımsızlık adımları atan Arap ülkeleriyle ilişkilerini zayıflatmasından çekiniyordu. Ancak Başkan Truman, 1949 yılı sonlarında yapılması planlanan başkanlık seçimlerinde Yahudilerin oylarına ihtiyaç duyduğu için Marshall’ın tavsiyesini kulak arkası etti.
Bazılarının sandığının aksine İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD değil, Sovyetler Birliği idi. İsrail'in kendi ekseninde sosyalist bir devlet olacağına inandığından en başta ona silah sağlayan da Sovyetler Birliği’ydi. Ancak bu durum uzun sürmedi. Sovyetler Birliği’nin İsrail’e silah yardımı, 1956 yılında Mısır’a karşı başlayan üçlü (İngiltere, Fransa ve İsrail) saldırıdan önce sona erdi.
Mısır'da 1952 yılında gerçekleşen ‘Özgür Subaylar Devrimi’nden 1956 yılında Mısır'a yönelik üçlü saldırıya kadar geçen yıllar boyunca Kahire’nin Washington’la ilişkileri gayet iyiydi. Öyle ki ABD, Mısır’da Yüksek Baraj Projesi’ni finanse etme sözü vermişti. Bu durum, 1955 yılında Mısır'da düzenlenen çeşitli bombalı saldırılarla Mısır-ABD ilişkilerini sabote etmeye çalışan İsraillileri kızdırmıştı. Bazı İsrailliler Mısır’ın siyasi açıdan istikrarsız bir ülke olduğunu ve ABD’ye düşman örgütleri barındırdığını iddia etmek için Mısır’daki Amerikan kültür merkezlerini hedef aldılar.
Mısır, bombalı saldırılara karışan İsrail hücrelerinin üyelerini yakaladı ve bunlardan ikisini idam etti. Bunun üzerine İsrail, Gazze’de Mısır ordusuna saldırarak 32 askerini ve subayını öldürdü. Mısır, İsrail'e misillemede bulunmak için ABD'den silah satın alma talebinde bulunu. Fakat ABD bu talebi reddetti. Bu durumu Mısır'la yakınlaşma fırsatı olarak gören Sovyetler Birliği ise Çekoslovakya üzerinden Mısır’a silah sağladı.

Buna rağmen İsrail, ABD’nin gözünde fazla bir önem kazanamadı. Çünkü ABD’li politikacılar, İsrail ile ilişkileri ileriye taşımanın Araplarla ilişkileri karmaşıklaştıracağına inanıyordu.
İsrail, 1952-1967 yılları arasında, nükleer silahlar da dahil olmak üzere silahlanma konusunda Fransa'ya güveniyordu. Dönemin ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın İngiltere'ye ve Fransa'ya 1956 yılında Mısır'a yönelik üçlü saldırılarını durdurmaları için verdiği ültimatom, ardından Eisenhower’ın yerine gelen ABD Başkanı John Kennedy'nin İsrail’in askeri nükleer programına karşı çıkması ve 1962 yılında İsrail'in böyle bir programa sahip olup olmadığını öğrenmek üzere İsrail’e bir inceleme heyeti göndermesi bunun bir göstergesiydi. Ancak İsrail programını çok iyi saklamayı başardı.
İsrail, 1973 Arap-İsrail Savaşı (Yom Kippur Savaşı) sırasında Defersoir Geçidi'ne doğru savaşı genişletmek, Mısır'ın Süveyş'teki Üçüncü Saha Ordusu’nu yok etmek ve Mısır'ı büyük bir hezimete uğratmak istiyordu ama ABD buna karşı çıktı.
İsrail ne zaman stratejik açıdan önemli hale geldi?
İsrail, 1967 Arap-İsrail Savaşı (Altı Gün Savaşı) sırasında Mısır, Suriye ve Ürdün'ü mağlup ettikten sonra ABD için stratejik önem kazandı. ABD o sırada Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’nde (Vietkong) Sovyetler Birliği’nin karşı tarafa desteği yüzünden verdiği ağır kayıplardan dolayı zor durumdaydı. Bu yüzden İsrail'in özellikle Mısır'a karşı kazandığı zaferin onu destekleyen Sovyetler Birliği'ne indirilen acı bir darbe olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla İsrail, ABD’nin Ortadoğu bölgesindeki çıkarlarına hizmet etmede önemli rol oynayabilirdi. Bunun için de İsrail’in yanında olması ve onu desteklemesi gerekiyordu.
Aslında bu, İsrail’i ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına hizmet edecek şekilde boyunduruk altına almaktan çok ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları için İsrail’e boyun eğmesi anlamına geliyordu. İki ülke yakın bir zamana kadar pek çok konuda ters düşüyordu.
İsrail, 1973 Arap-İsrail Savaşı (Yom Kippur Savaşı) sırasında Defersoir Geçidi'ne doğru savaşı genişletmek, Mısır'ın Süveyş'teki Üçüncü Saha Ordusu’nu yok etmek ve Mısır'ı büyük bir hezimete uğratmak istiyordu ama ABD savaşın başında İsrail'i kesin bir yenilgiden kurtarmak için askeri hava ikmali sağlamayı reddetti. 1979 yılında dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, Camp David Anlaşmaları’nın imzalanması için savaşı siyasi bir koz olarak kullanmak istedi ve bunda da başarılı oldu.
Eski başkanlar Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama yönetimleri, İsrail'in Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri üzerindeki egemenlik ilanını reddettiler ve işgal altındaki Filistin topraklarında yerleşim birimleri inşa edilmesini yasa dışı olarak gördüler.
Sapmanın düzeltilmesi ve İsrail'in dizginlenmesi
Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan'ın yönetimi, Savunma Bakanı Alexander Haig, ABD'nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Jeane J. Kirkpatrick, Savunma Bakanlığı danışmanı Richard Perle ve Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Direktörü Paul Wolfowitz gibi tamamı İsrail'in yakın müttefikleri olan ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKKÖ) Sovyetler Birliği adına çalıştığını öne sürerek Başkan Reagan'ın İsrail'in 1982 yılında Lübnan’ın işgalini onaylamasıyla ilgili politikalarını etkileyen ‘yeni muhafazakarlar’ (neo-cons) ile doluydu. Ancak Başkan Reagan, başkanlığının ikinci döneminde Lübnan'ın işgalinin ABD'ye ciddi siyasi ve askeri zararlar verdiğinin ortaya çıkmasıyla bunların hepsinden kurtuldu.
ABD’li araştırmacı Noah Lanard’ın aktardığına göre Başkan Reagan, İsrail Başbakanı Menahem Begin'e Lübnan’daki savaşın ABD-İsrail ilişkilerini tehdit ettiğini söyledi. Reagan savaşı, ‘İsrail’in rastgele bombardımanları sonucu ölen 7 aylık Lübnanlı bir bebeğin silahsız resminin’ sembolü haline geldiği yeni bir ‘holokost’ olarak tanımladı. ABD, bundan birkaç yıl sonra İsrail'in isteğinin aksine 1988 yılında FKÖ ile diyalog başlattı.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından İsrail'in ABD için stratejik öneminin değişeceği kesindi. Çünkü, artık ABD’nin İsrail’e ihtiyacı kalmamıştı. Irak ve Libya dışında tüm Arap ülkelerinin ABD ile ilişkileri iyiydi. ABD’nin Saddam Hüseyin Irakı’nın Kuveyt'e füzelerle başlattığı savaş sırasında İsrail’den müdahale etmemesini istemesi de bunun açık bir göstergesiydi. Ardından ABD, İsrail’i bugün Binyamin Netanyahu'nun mevcut hükümetinden neredeyse hiçbir farkı olmayan dönemin Başbakanı İzak Şamir liderliğindeki aşırı sağcı bir hükümetin iktidarda olmasına rağmen, 1991 Madrid Barış Konferansı'na katılmaya zorladı. Dönemin ABD Başkanı George H. Bush, İsrail’i Madrid Barış Konferansı'na katılmayı kabul etmemesi halinde, ABD'den Rus Yahudileri İsrail'e yerleştirmek için talep ettiği krediyi geri çekmekle tehdit etti. ABD-İsrail ilişkileri, iki tarafın yetkilileri arasında bireysel düzeyde dahi zayıftı. Öyle ki dönemin Dışişleri Bakanı James Baker bir açıklamasında, o sıra başına gelen en kötü şeyin Şamir ile baş başa oturmak zorunda kalması olduğunu söyledi.
ABD’nin 1977'den 1992'ye kadar İsrail'i yöneten aşırı sağcı Likud Partisi’nin lideri Şamir hükümetinin politikalarını bir şekilde reddeden tutumu, daha sonra İsrail'de Araplarla barış hakkında konuşmaya istekli olduğunu gösteren ve FKÖ ile Oslo Anlaşmalarını imzalayan İzak Rabin hükümetinin başarısının önünü açtı.
ABD’de Baba Bush yönetimini takip eden yönetimler, eski Başkan Donald Trump ve mevcut Başkan Joe Biden dönemine kadar hepsi İsrail'e karşı önyargılıydı ve Araplara ve Filistinlilere yönelik politikalarını İsrail'in politikalarından farklı göstermeye çalıştı.

Eski başkanlar Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama yönetimleri, İsrail'in Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri üzerindeki egemenlik ilanını reddettiler ve işgal altındaki Filistin topraklarında yerleşim birimleri inşa edilmesini yasa dışı olarak gördüler. Hepsi belli dönemlerde İsrail politikalarına zıt politikalar benimsediler.
Başkan Clinton, 2000 yılında Camp David müzakerelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından barış girişimini açıkladı. Girişim, ne Arapların ne Filistinlilerin istediği şekilde olmadığı gibi İsrail’in istediği şekilde de değildi. Başkan Bush Jr., İsrail’in tüm itirazlarına rağmen, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Filistin topraklarında genel seçimlerin yapılmasında ısrar etti. Başkan Obama ise görev süresinin sonlarında Yeni Zelanda, Senegal, Venezuela ve Malezya'dan BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) işgal altındaki Batı Şeria'daki İsrail yerleşim birimlerine son verilmesi ve Doğu Kudüs de dahil olmak üzere oradaki mevcut yerleşimlerin yasa dışı sayılması çağrısında bulunan bir karar taslağı sunmalarını istedi. ABD, 15 üyeli BMGK’da 14 ülkenin ‘evet’ oyu verdiği 2334 sayılı karar için çekimser oy kullandı.
ABD’nin 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra Soğuk Savaş nedeniyle İsrail'e karşı önyargılı olmasına rağmen her zaman kendi çıkarlarını müttefiki İsrail'in çıkarlarının üstünde tuttuğunu ve aralarında net bir çizgi çizildiğini daha önce belirtmiştik. Bu nokta, çok sayıda Arap analist ve yorumcu tarafından görmezden geliniyor.
Başkan Donald Trump, İsrail'i dini ideolojik nedenlerle destekleyen Evanjelik Hıristiyanlardan oluşan seçmen tabanını memnun etmeye çalıştı. Bu yüzden de İsrail'e istediğinden fazlasını verdi.
İlişkide niteliksel değişim
ABD’nin çıkarlarını İsrail'in çıkarlarına bağlamak ve birbirleriyle tamamen özdeşleşmek, Başkan Trump yönetimi döneminde başlayan ve selefi Biden döneminde de devam eden yeni bir politikadır. Hatta Biden, İsrail taraftarlığını Trump'ın ötesinde bariz bir şekilde artırdı. Her birinin bunun için kendi nedenleri var.
Başkan Donald Trump, İsrail'i dini ideolojik nedenlerle destekleyen Evanjelik Hıristiyanlardan oluşan seçmen tabanını memnun etmeye çalıştı. Bu yüzden de İsrail'e istediğinden fazlasını verdi. Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıdı, ABD’nin Doğu Kudüs'teki Filistinlilere hizmet veren konsolosluğunu kapattı. İsrail'in işgal altındaki Golan Tepeleri’ni ilhakını tanıdı. FKÖ’nün Washington'daki ofisini kapattı. İsrail tarafından işgal altındaki Filistin topraklarına yerleşim birimleri inşa edilmesinin barışa engel teşkil etmediğini söyledi. İsrail'in Batı Şeria topraklarının yüzde 30'unu ilhak etmesinin önünü açan bir ‘barış’ girişimi duyurdu. Filistinlilerle İsrail arasında herhangi bir barış anlaşmasına varılmadan, Arap ülkeleri ile İsrail arasında diplomatik ilişkileri normalleştiren İbrahim Anlaşmalarının imzalanmasına sponsorluk yaptı.
Biden'ın İsrail'e hizmetleri siyasi koruma çerçevesinde kalmadı, askeri koruma da sağladı. Buna tarihte İsrail'in savaşın başında çöküşün eşiğinde olduğu 1973 Arap-İsrail Savaşı'nda bile tanık olunmadı.
Biden ve İsrail: İki ülke arasındaki ilişkilerde farklı bir seviye
Başkan Joe Biden, doğrudan içerideki çıkarlarını gözeten Başkan Trump'tan farklı olarak sonuçları ne olursa olsun İsrail'in yanında yer almanın gerektiğine dair güçlü ideolojik inançlara sahip. Bu da Biden’ın neden öncelikle Trump'ın İsrail dışındaki tüm uluslararası meselelere yaklaşımından farklı bir tutum sergilediğini açıklıyor. Şarku'l Avsat'ın Majalla'dan aktardığı analize göre Biden, Trump'ın ne Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma, ne de Doğu Kudüs'teki ABD Konsolosluğu’nu ve Washington'daki FKÖ ofisini kapatma kararlarından geri adım atmadı. Filistin meselesini tamamen görmezden geldi. Trump'ın başlattığı Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki İbrahim Anlaşmalarının diğer Arap ülkeleriyle de imzalanmasına yönelik girişimleri sürdürmeye dikkat etti. Buna karşın Yemen'deki savaştan Rusya ve Çin'e ve ABD’nin bazı iç meselelerine kadar neredeyse her konuda Trump'tan farklı olmaya ve farklı bir yaklaşım izlemeye çalıştı.
Öte yandan bu aynı zamanda Biden'ın, 7 Ekim'de olup bitenlere ilişkin bebeklerin kafalarının kesildiği, kadınlara tecavüz edildiği ve cesetlerin yakıldığı şeklinde İsrail'in anlatısının tamamını benimsemesini ve hemen sonra Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ı İsrail'e göndermesini açıklıyor. İsrail'in Gazze'deki Filistinlilerin Mısır'a sürülmesi fikrini benimsedi. Ardından Biden, 18 Ekim'de İsrail'e bizzat gitti ve ABD tarihinde benzeri görülmemiş şekilde İsrail Savaş Kabinesi toplantısına katıldı.

Bütün bunları Biden’ın sadece Arap ülkelerini değil, tüm dünyayı kışkırtan tutumları izledi. İsrail'in işlediği savaş suçlarına rağmen BMGK’da Gazze'de ateşkese karşı çıkan tek ülke olan ABD, Gazze’de ateşkes için sunulan karar tasarısı oylanmasının ikinci kez ertelenmesini sağladı. BM Genel Kurulu'nun Gazze’de ateşkes öneren karar taslağına (154 ülkenin oy verdiği karar) karşı oy kullanan ülke sayısı 10’dan azdı.
Aslında Biden'ın İsrail'e hizmetleri siyasi koruma çerçevesinde kalmadı, askeri koruma da sağladı. Buna tarihte İsrail'in savaşın başında çöküşün eşiğinde olduğu 1973 Arap-İsrail Savaşı'nda bile tanık olunmadı.
İsrail'i korumak için Doğu Akdeniz'e uçak gemileri gönderen Başkan Biden, İsrail'e, ABD’nin Suriye’de ve Irak'ta DEAŞ'a karşı yürüttüğü savaşta dahi kullanmadığı (kullandığı en ağır bomba 500 tondu) 2 bin tonluk bombalardan tedarik etti ve İsrail'in, Gazze'deki bir mahalleye atıldığında o mahalleyi tamamen yok eden 500'den fazla bomba kullanmasına izin verdi. ABD Senatosu, acil durum yasasını kullanarak İsrail'e askeri yardım paketi gönderdi.
ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları, bölgede barış ve istikrarın olması, bölgede kendisini Rusya ve Çin'den uzaklaştıracak yeni savaşlara ihtiyaç duymaması ve başta Suudi Arabistan olmak üzere başlıca Arap ülkeleriyle iyi ilişkilerini sürdürmesidir.
Biden ve Netanyahu
Araştırmacı Noah Lanard, ABD’nin Ortadoğu'daki çıkarlarına zarar veren bu politikayı bize şöyle açıklıyor:
“Biden'ın İsrail'le ilişkileri, senatör olduğu 1980'lerin başlarında neo-con senatör Henry Jackson sayesinde güçlendi. Daha sonra Biden, İsrail'e çok sayıda ziyarette bulundu. Bu ziyaretleri sırasında Netanyahu'yla tanıştı ve iki adam arasında güçlü bir dostluk ilişkisi gelişti. Hatta Biden, Netanyahu’ya İsrail'in Washington'dan herhangi bir talebi olması halinde kendisiyle iletişime geçebileceğini ve ona güvenebileceğini söyledi.
Biden, 1990’ların başlarında Demokrat Parti adına başkanlık adaylığı yarışı sırasında Bush’u, İsrail’in kendisini 1991 Madrid Barış Konferansı'na gitmeye zorlamasından dolayı eleştirdi. Obama yönetiminde Başkan Yardımcısı olarak 2010 yılında İsrail'e yaptığı ziyaret sırasında, daha fazla yerleşim birimi inşa edilmesinin önerildiği açıklandı. Bu durum, Obama'nın, dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'dan İsrail ile temasa geçmesini istemesine ve ABD’nin İsrail ile ilişkilerini gözden geçirmek zorunda kalmaması için İsrail'den kararı iptal etmesini talep etmesine neden oldu. Ancak İsrail'de bulunan Biden, Washington'a döndüğünde üslerine bu konuya dikkat edeceğini bildirdi. Obama yönetimi, BMGK’nın 2334 sayılı kararına hangi oyun verileceğini tartışırken, yalnızca Biden ve dönemin Hazine Bakanı Jack Lew veto oyu verilmesini istedi. Jack Lew şu anda ABD'nin İsrail Büyükelçiliğini yapıyor.
ABD’nin çıkarları ile Biden yönetiminin çıkarları arasındaki fark
ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları, bölgede barış ve istikrarın olması, bölgede kendisini Rusya ve Çin'den uzaklaştıracak yeni savaşlara ihtiyaç duymaması, başta Suudi Arabistan olmak üzere başlıca Arap ülkeleriyle iyi ilişkilerini sürdürmesi ve terör örgütlerinin bölgede yeniden hareket etmeye başlamasının engellenmesidir. İsrail'in çıkarı ise Filistinlileri topraklarından sürüp bu topraklara el koymaktır. Ancak bu, ABD’nin çıkarlarıyla bağdaşmıyor.
Biden yönetiminin, ABD'nin Ortadoğu’daki çıkarları, özellikle de bölgede kilit role sahip Arap ülkeleriyle olan çıkarları pahasına İsrail'in çıkarlarını desteklediği ortada. Herkesin bunun durması ve engellenmesi için baskı yapması gerekiyor. Çünkü bu, büyük ve tehlikeli bir gelişmedir.
* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir

