İran ne zaman İran oldu?

Oryantalistlerin uydurduğu hayali bir ırka ilişkin ırkçı bir anlayıştan türetilen İran adı, ülkenin Türkler ve Araplar başta olmak üzere tüm sakinlerini kapsamıyor

Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)
Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)
TT

İran ne zaman İran oldu?

Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)
Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)

‘İran’ ve ‘Anêrân’ isimleri ilk kez Sasani İmparatorluğu’na ait coğrafi bölgelerin adı olarak Sasani Hanedanlığı döneminde (MS 224-651) ortaya çıkmıştır. Bu iki ismin, esasında dinî karakteriyle öne çıkan imparatorluklar çağında, yani Orta Çağ’da Zerdüştîlik dini çerçevesinde anlaşılabilecek tamamen dinî anlamları vardır. Zerdüştîlik dinini benimseyen bölgeler ‘İran’, Zerdüştîlik dışındaki dinleri benimseyen bölgeler ise ‘Anêrân’ olarak adlandırılırdı. Bu, İslam tarihinde gördüğümüz üzere dünyanın ‘dârülislâm’ ve ‘dârülharp’ (Müslüman olmayan bir devletin hâkimiyetindeki topraklar) şeklinde ikiye ayrılmasına benziyor. Aradaki fark şu: Anêrân, Sasani İmparatorluğu’na tâbi iken dârülharp, İslam İmparatorluğu’na tâbi değildi. 

O dönemde İran adı, herhangi bir ulusal veya etnik bir anlam taşımıyordu. Daha ziyade 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda Avrupa oryantalizmi, İran adına ulusal ve etnik siyasi anlamlar atfetmiş, 20’nci yüzyıldaki İranlı tarihçiler de bu anlamları Avrupalılardan almıştır. Günümüzde İran olarak adlandırılan bölgeye Pers ülkesi anlamında ‘Persia’ adını veren ilk halk ise Yunanlardır. Halbuki bu coğrafya, İslam’dan önce de sonra da sadece Persleri değil, çeşitli halkları, kavimleri ve ırkları barındırıyordu.

Grekler (eski Yunanlar), Pers bölgesinde (bugün İran’ın güneyindeki Fars eyaletinde) Ahameniş krallarına ait mezarları gördükten sonra bu toprakları ‘Persia’ olarak tanımlamışlardı. Aslında Ahameniş devletinin Pers’ten daha büyük ve geniş olduğunu ve başka kralları ve şahları kapsadığını düşünüyorlardı. Görünüşe bakılırsa Araplar ve Müslümanlar da ‘Fars (Pers)’ ve ‘Bilâd-ı Fars (Pers ülkesi)’ adını Yunanlardan aldı.

İslam’dan sonra İran

İslam fetihlerinden ve Sasani devletinin çöküşünden sonra ‘İran’ adı görülmedi. Bu fetihlere sadece Araplar değil, diğer halklardan oluşan gruplar ve Sasani yönetimine karşı çıkan Persler de katılmıştı. Emeviler ve Abbasiler, Pers ülkesine, yani Persia’ya hükmederken Araplar, bu coğrafya için hep ‘Pers ülkesi’ ismini kullanıyorlardı. 1935 yılına kadar da böyleydi. Ama 1935 yılında Şah Rıza Pehlevi hükümeti, resmî olarak ülkelerden ‘Pers ülkesi’ yerine ‘İran’ adını kullanmalarını talep etti.

Mesela Alaaddin Atâ Melik el-Cüveynî, Târîh-i Cihângüşâ adlı kitabında İran adını kullanmadı. Halbuki MS 13’ncü yüzyılda yayımlanan bu önemli tarihî kaynağın üç bölümü, bugün İran olarak adlandırılan coğrafyada hüküm süren Moğolların, Hârizmşahların ve İsmâilîlerin siyasi ve sosyal durumundan bahseder, ancak İran adını hiç zikretmez. Nizâmî-i Gencevî, Dakîkî ve Firdevsî gibi az sayıda şair de İran kelimesini edebi alanda kullanmıştır. Bunlardan Firdevsî, bu adı coğrafi bir kavram olarak kullanmak istediğinde günümüzdeki ‘İran’ anlamından tamamen farklı bir anlam ortaya koydu. O, Şehname adlı divanında İran’ı tanımlamak için Büyük Horasan’a, yani günümüzün Kuzey Afganistan bölgesine odaklanıyor; Ahvaz’ı bağımsız bir krallık olarak kabul ediyor ve Taberistan’ı, Mâzenderan’ı, Zâbul’ü ve başka pek çok bölgeyi İran kapsamının dışında değerlendiriyor.

Pers milliyetçilerinin İran ulusal devletinin geri dönüşü için bir hareket noktası olarak gördükleri Safevi hanedanı döneminde de devlet, İran devleti olarak tanımlanmadı. İki yüzyıldan fazla hüküm süren Safevi şahlarının kendileri de İran adını kullanmadı. Bâkır Sadri Niya, ‘memalik-i mahrusenin’ (korunan krallıklar) siyasi sisteminin meşruiyeti hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“Tarihî belgelere ve metinlere bakacak olursak Safevi döneminde ‘memalik-i mahruse’ terimi, siyasi bir terim olarak yaygındı. Bu dönemde İran ile Britanya arasında imzalanan (ve Batılı tarzda düzenlenmiş ilk anlaşma gibi görünen), Birinci Şah Abbas döneminden kalma bir anlaşmanın başlığında, girişinde ve yirmi maddesinde memalik-i mahruse yani müttefik krallıklar (guarded kingdoms) terimi 19 kez geçiyor. Bu 19 kullanımın üçünde ‘memalik-i şahiyye-i mahruse’, ikisinde ‘memalik-i mahruse ve biladü’l-melik’ ve birinde de ‘memalik-i mahruse-i şahiyye ve biladü’l-melik’ ibareleri kullanılmış; geri kalanlar da hep ‘memalik-i mahruse’ şeklinde geçmiştir. Bu anlaşmanın hiçbir yerinde ‘memalik-i İran-ı mahruse’ ifadesine rastlamıyoruz. İran yerine ‘memalik-i mahruse’ terimi kullanılmış ve anlaşmanın hiçbir bölümünde ve maddesinde İran adı zikredilmemiş. Bu anlaşmanın müsvedde metni, Ulusal Şura Meclisi Kütüphanesi’nde 5032 numarayla el yazması mecmuası olarak muhafaza ediliyor.”

Türkmen kökenli olan Nadir Şah Afşarî’nin, kendisini İran şahı olarak nitelediği söylenir. Ancak onun ve haleflerinin dönemi boyunca Afşar devletinde hiçbir şah, devletin idari ve siyasi sistemini tanımlamak için İran adını kullanmadı ve müttefik (korunan) krallıklar sistemi, Afşarlılar döneminde de ‘İran’ adı eklenmeden devam etti. Aynı durum, Zend ve Kaçar hanedanları için de geçerli.

19’uncu yüzyılda İran araştırmaları dalı, Fransa’dan başlayan ve Almanya’ya ve Birleşik Krallık’a uzanan Avrupa oryantalizmi alanında özel bir yer işgal etmeye başladı. Nitekim bu ülkelerdeki akademik çevrelerde Hint-Avrupa dil ailesinin tek bir ortak atadan geldiği tezi ileri sürüldü. Ancak ülkelerinin hükümetlerine bir ölçüde tâbi olan bu çevreler, bununla da yetinmeyerek bu tezi, Aryanizm ve Ari ırkın üstünlüğü tezini doğuran ırkçı bir teze dönüştürdü. Bu tez, yukarıda adı geçen ülkelerin Asya, Afrika ve Yakın Doğu’daki sömürgeci çıkarlarına hizmet ediyordu.

Kaçarlar dönemindeki entelektüeller, bazı yazılarında zaman zaman ‘İran’ kelimesini kullanmakla birlikte İran’a aidiyet anlamında ‘İranlılar’ kelimesini kullanmayıp, onun yerine ‘İran reayası/halkı’ ifadesini kullandılar. İranlılara işaret etmek için başka kelimeler de kullanılmıştır. Örneğin seyyah ve coğrafya alimi Necmülmülk el-Isfahanî, Arabistan Yolculuğu adlı kitabında İranlıları tanımlamak için, Arabistan Krallığı’nda tanıştığı Ahvazilerden naklen, ‘Acem’ kelimesini kullanmıştır.

İran kelimesi, Meşrutiyet Devrimi’nden (1906-1909) sonra revaç buldu, ancak yine de Kaçar devletinin resmî adı olmadı. Bu devrimin anayasasının 19’uncu maddesinde, “Ulusal Şura Meclisi, Senato tarafından onaylandıktan sonra devlet adamlarından, vergi reformu yapmak, İran eyaletleri ve krallıkları (memalik) haritasında resmî ilişkileri kolaylaştırmak ve buraların hükümetlerini belirlemek amacıyla onayladığı hususların uygulanmasını talep etme hakkına sahiptir” ifadesi yer alıyor.

Bu anayasanın ekinin 90’ıncı maddesi ise “tüm müttefik krallıklardaki (memalik) eyalet meclislerinin kendi iç nizamına göre teşkilatlanmasını” öngörüyor.

Meşrutiyet Devrimi anayasasının 19’uncu maddesinde ‘memalik (müttefik krallık)’ kelimesinden önce İran kelimesinin kullanıldığını görüyoruz, ancak 90’ıncı maddede anayasa, müttefik krallıklardan bahsederken İran kelimesini kullanmıyor. Bu da demek oluyor ki devrimin o dönemine kadar İran kelimesi, resmî ve hukuki bağlamlarda tamamen yer almamış; bazen zikredilirken bazen de zikredilmemiştir.

‘İran’ kelimesi, Meşrutiyet Devrimi anayasasında sadece iki kez, ekinde de beş kez, böylece anayasayla ekinde toplamda yedi kez geçmiştir. İran İslam Cumhuriyeti anayasasında ise 32 kez geçmektedir. Bu, İran’da İran milliyetçiliği söyleminin pekişmesinin ve Pers-dışı söylemin zayıflamasının Pehlevi dönemine (1925-1979) dayandığını gösteriyor.

Resmî boyut kazandırılması

27 Aralık 1934’te İran hükümeti resmî bir açıklama yaparak, yabancı ülkelerden resmî yazışmalarında ‘Persia’, ‘Pers’ ve ‘Perse’ kelimeleri yerine ‘İran’ kelimesini kullanmalarını istedi. Şah Rıza Pehlevi’nin yakın danışmanlarından Said en-Nefisi, bu konuda bir makale de yazdı. Bu talep, Tahran’daki tüm yabancı ülke temsilciliklerine ve büyükelçiliklere bir genelgeyle iletildi. Bu genelge, 21 Mart 1935’te de yürürlüğe girdi.

‘Iranian Diplomacy’ adlı internet sitesinde bu konuda şu ifadelere yer veriyor:

“20’nci yüzyılın başına kadar dünya halkları, ülkemizi resmî adıyla ‘Pers’ ya da ‘Persia’ şeklinde tanıyordu. Ancak Şah Rıza Pehlevi döneminde eski İran’a dönme ve İslam öncesi İran’ı yüceltme tartışması hız kazanınca Said en-Nefisi, Muhammed Ali Furuği ve Seyyid Hasan Takizade gibi İslam öncesi İran dönemini yücelten bir grup aydın, doğrudan Şah’ın desteğiyle Şah Rıza hükümetinde bir araya geldi ve bu yönde bazı adımlar attı. Said Nefisi, ülkenin adının resmî olarak İran şeklinde değiştirilmesini önerdi ve bu öneri, Aralık 1934’te hayata geçirildi. Üzerinden 76 yıl geçmesine rağmen bu karar, halen tartışılmaktadır.

Bu değişikliğe karşı çıkanlar, ‘İran’ın, İranlı olmayanların uzun bir zamandır benimsediği ‘Pers ülkesi’ teriminde saklı olan manayı, kültürü ve medeniyeti aktaramadığını düşünüyor. Bir kesim, Şah Rıza’nın bu kararı, sırf kendi otoriter yönetimini güçlendirmek üzere siyasi nedenlerden ötürü aldığını düşünüyor. Analistlerden oluşan bu kesime göre bu eylemin başlangıç noktası, söz konusu kişileri içeren ve Şah Rıza hükümetinin iktidarında şahsi çıkarlarının peşinde koşan, dönemin bazı kültürel ve siyasi seçkinlerine bakarak değerlendirilmelidir.”

Yeni adlandırmanın sebepleri

Bahsi geçen makalesinde Said Nefisi, önceki isimlerin tarihini tartışır ve şöyle der:

“Avrupalılar nazarında bu İran kelimesi, yalnızca coğrafi bir terimdir. Coğrafya kitaplarında bugün İran’ı, Afganistan’ı ve Belucistan’ı kapsayan geniş ovaya İran Platosu deniyordu. Ülkemiz ise Fransızca ‘Perse’, İngilizce ‘Persia’, Almanca ‘Persien’, İtalyanca ‘Persia’ ve Rusçada ‘Berse’ olarak anılıyordu. Bu dört kelimeye benzer kelimeler, diğer Avrupa ülkelerinde de yaygındı. Bu, MÖ 550 yılında, yani 2 bin 484 yıl önce Ahameniş hükümeti kurulduğu ve Ahameniş Kralı Büyük Kiros’un tüm medeni dünyayı kendi yönetimi altında topladığı zamana dayanır. Nitekim Büyük Kiros’un ataları, daha önce Parsa ya da Parsua denen toprakların krallarıydı.”

Said Nefisi, bu noktada abartıya kaçıyor. Zira Kiros (MÖ 559-529) Enşan’ı, Hegmetane’yi, Part’ı, Cürcan’ı (Gürgan), Lidya’yı ve Babil’i ele geçirdi ve sonunda Massagetler tarafından öldürüldü. Enşan; Ahvaz bölgesinin kuzeyini, Çaharmahal ve Bahtiyari eyaletini ve Fars eyaletinin batısındaki bölgeleri kapsar ve Elam eyaletinin bir ili olarak kabul edilir. Hegmetane, bugünkü Hemedan’dır. Part, İran’ın doğusundaki Horasan bölgesindedir. Cürcan, bugünkü İran’ın kuzeydoğusunda; Lidya, günümüz Türkiye’sinde ve Babil de günümüz Irak’ındadır. Bugünkü İran’ın kuzeyinde yer alan Taberistan, Kiros’un hükmü altında değildi; aslında Taberistan, Ahamenişlerin ve Sasanilerin hükmü altına da girmedi. Tarihçiler, Kiros’un Ermenistan’a ulaştığından da şüpheli. Dolayısıyla medeni dünya, Kiros’un işgal ettiği bu bölgelerden çok daha genişti. Bazı tarihçiler de Kiros isminin, Farsça değil, Elamca bir isim olduğunu düşünüyor.

Said Nefisi, şöyle devam ediyor:

“’İranlı’ kelimesi, Ari ırkın medeniyet dairesine kattığı en eski kelimelerden biridir. Avrupalı bilim adamları, insan medeniyetinin üreticisi olan beyaz ırkın bu koluna Hint-Avrupa, Hint-Cermen, Hint-İran veya Hint-Aryan adını verdiler. Dünyada adlandırıldığı ilk günden itibaren kendisine Ari ismini verdi. Avrupa dillerinde de Ari ırka nispetle bir sıfat olarak ‘Aryan’ kelimesi kullanılır.”

FOTO: Şahname adlı eserde İran, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’a işaret eder ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı ve Taberistan’ı içermez (AFP)
Şahname adlı eserde İran, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’a işaret eder ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı ve Taberistan’ı içermez (AFP)

Said Nefisi burada, bilimsel açıdan var olmayan Ari ırkından bahsediyor. Bu, elbette onun aklının ürünü değil, Avrupalı oryantalistlerin uydurmasıydı. Bu oryantalistler, 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda Hint-Avrupa dil ailesi ve onun kolları, yani Hint-İran dilleri teorisini benimsemiş ve buna dayanarak sömürgeci amaçları doğrultusunda Ari ırkçılık tezini ileri sürmüşlerdi. Bu tez, sadece Said Nefisi’yi değil, pek çok İranlı entelektüeli, yazarı, tarihçiyi ve siyasetçiyi de etkilemişti.

Daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında insanlığın başına gelen insani felaketin ardından Ari ırkının bilimsel bir anlayıştan yoksun bir hurafeden ibaret olduğu ortaya çıktı. Said Nefisi; kendisini, Şah Pehlevi hükümetini ve İran’ı, güçlerinin zirvesindeki Almanlara yakınlaştırmak için Hint-Alman ırkına da atıfta bulunuyordu. Şah Rıza Pehlevi ile Hitler Almanya’sı arasındaki yakın ilişkiyi biliyoruz. Bugün yaşadığımız çağda ise ırkçı arka plana sahip ‘Arya’, ‘Aryan’ ve ‘Ari’ gibi terimler, İranlı halkların çoğunun midesini bulandırıyor.

Bazılarına göre ‘Persia’ adı yerine ‘İran’ın tercih edilmesi, Adolf Hitler ve Nazi Almanya’sı yöneticileri tarafından ortaya konan ve Tahran’daki Almanya Büyükelçiliği aracılığıyla Said Nefisi’ye iletilen bir girişimdir.

Nefisi, daha sonra bu ırkın yayılma alanına değiniyor:

“Bir yandan Sind (İndus) Nehri kıyılarını ve diğer yandan Mağrip Denizi kıyılarını, yani tüm Mağrip (Arap Batısı) sakinlerini, Hindistan’ın kuzeybatısını, Afganistan’ı, Türkistan’ı, İran’ı, Mezopotamya’nın bir kısmını, Kafkasya’yı, Rusya’yı, tüm Avrupa’yı, Küçük Asya’yı, Filistin’i, Suriye’yi ve zamanla toprakları haline gelen Kuzey ve Güney Amerika’yı kapsıyor.”

Nefisi, “Atalarımız her zaman Aryan olmakla iftihar ediyordu” diye ekliyor. Bu ifade de doğru değil. Zira ırk, ırkla iftihar etme ve ırkçılık meseleleri, 19’uncu ve 20’nci yüzyılın özellikleridir. Said Nefisi’nin bahsettiği o kadim çağlarda ırkçılık ve bu türden meseleler değil, yalnızca dinî bakış açısı, ülkelerin fethi, yayılma ve imparatorların topraklarının coğrafi alanının genişletilmesi gibi meseleler hâkimdi. Yani aslında Nefisi, kendi milliyetçiliğini bu kavramlara yabancı olan geçmiş zamanlara dayandırıyor. Tarihçilere göre Pers İmparatorluğu, Ahameniş döneminde dahi homojen değildi ve Perslerin yanı sıra sözde ‘Arilerden’ olmayan başka halkları da içeriyordu. Nitekim bu halkların torunlarının çoğu, halen bu topraklarda yaşıyor ve kendilerini iftihar edilecek Ariler olarak görmüyor. Buna Arapları, Türkleri, Taberîleri örnek olarak verebiliriz.

FOTO: Pehlevi ve daha sonraki İslami yönetimin hedefi, ülkenin (İran) (Pers) kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı (AFP)
Pehlevi ve daha sonraki İslami yönetimin hedefi, ülkenin (İran) (Pers) kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı (AFP)

Said Nefisi, makalesinde şu ifadelere de yer veriyor:

“Ahameniş hanedanı İran’ı tümüyle kendi hükmüne aldığında bu ülkeler grubunun nasıl adlandırıldığı bilinmiyor. Zira Ahameniş kitabelerinde Ahameniş topraklarının farklı eyalet ve bölgelerinin isimleri zikredilmiş, ancak bu ülkelerin genel adı belirtilmemiş. Şurası muhakkak ki o dönemde tüm bu ülkelerin adı ‘Aray’ kelimesinden türetilmiş olsa gerek. Çünkü bu bölgelerin tüm sakinleri, kendilerini Ariler olarak anıyor ve ‘Arya’ kelimesi, bu ülkelerin soylularının isimlerinde de görülüyordu. İran kelimesinin kadim kaydının bulunabileceği dünyanın en eski yazılı belgesi, MÖ 3’üncü yüzyılda yaşamış meşhur Yunan coğrafyacı Eratosthenes’in ifadesidir. Eratosthenes’in kitabı kayıptır, ancak ünlü Yunan coğrafyacı Strabon, bu ifadeyi alıntılayarak ‘Aryana’ şeklinde kaydetti. Bu yüzden diyebiliriz ki bu kelime en az 2 bin 200 yıl önce yaygındı.”

Said Nefisi, Ahameniş bayrağı altındaki ‘krallıklar grubunun’ adını bilmediğinden, çünkü onların bu grubun adını zikretmediklerinden bahsediyor. Ancak değerli cehalet itirafına rağmen kuruyla yaşı karıştırarak bu toprakların adının ‘İran’ olduğunu söylüyor. O, Mart 1935’e kadar ne Ahameniş İmparatorluğu’na bağlı eyaletlerin, bölgelerin ve ülkelerin halkının ne de diğerlerinin bu yeri İran adıyla tanıdıklarını bilmiyor ya da bilmiyormuş gibi yapıyor. Onun 3’üncü yüzyılda, yani Ahamenişlerin çöküşünden bir asır sonra yaşayan ve kitabı kaybolan Yunan Eratosthenes’in çalışmalarında İran adına rastlandığını vurgulaması anlamsızdır. Genel olarak, sadece Ahameniş döneminde değil, aynı zamanda Seleukos, Part ve Sasani dönemlerinde, ardından Gazneliler, Selçuklular, Hârizmşahlar, Moğollar, Atabekler, Safeviler, Afşariler, Zendler ve Kaçarlar gibi İslamiyet’ten sonra hüküm yürüten hanedanlar döneminde de bu topraklar; ‘İran’, ‘Arya’ veya ‘Aray’ adıyla değil, bugün İran olarak adlandırılan yerde hüküm süren bu hanedanların adıyla, Yunanistan’da ve Avrupa’da ‘Persia’ ve bundan türetilen isimlerle ve İslam dünyasında da ‘Pers ülkesi’ adıyla anılıyordu.

Makalenin bir başka yerinde Nefisi, şöyle diyor:

“Ülkemizin en eski adı, ‘İran’ kelimesinin ta kendisidir. Bu da demek oluyor ki bu isim, başlangıçta ırk adı olan ‘İriya’ idi, daha sonra ülkenin adını ‘Ebriyan’ şeklinde değiştirdiler. Zamanla ‘Ebriyan, ‘Eyran’ oldu. Sasaniler zamanında da ‘İyran’ halini aldı. ‘İran’ dedikleri de oluyordu.”

Oryantalistlerin icadı

Daha önce İran kelimesinden ve bu kelimenin Sasani dönemindeki dinî anlamından bahsetmiştim. Said Nefisi, bu noktada bir kez daha ‘İriya’ ırkı dediği şeye işaret ediyor. Bu, Avrupalı oryantalistlerin milliyetçiliğe ve ırkçılığa dayalı zihniyetinin bir uydurmasıdır ve bilimsel hiçbir geçerliliği yoktur. Gerçekte bu isimde bir ırk yok. Çağımızda ırk taksimi; siyah ırk, beyaz ırk ve sarı ırk taksiminde olduğu gibi başka herhangi bir şeyi değil, insanın yalnızca dış ve fiziksel özelliklerini dikkate alır. Hatta bazı bilim adamları bunun da ötesine geçerek, insanlar arasında zihinsel ve entelektüel farklılıkların varlığını reddederek, insan türünden bahsetmekle yetindiler. Irkçılık kavramı çağımızda etnik olmaktan ziyade kültürel bir hal aldı. Bu yüzden İran’daki Araplara veya Türklere yönelik ırkçılıktan bahsettiğimizde, aslında Araplar veya Türkler adında bir ırkın varlığını değil, onlara yönelik ırkçılığı kastediyoruz.

Said Nefisi, Firdevsî’ye ait Şehnâme’de geçen ‘İran’, ‘İran-şehr’ ve ‘İran-zemin’ kelimelerine dikkat çekiyor. Bu doğru. Ancak Firdevsî’nin bu kelimeleri kullanırken aklından geçen düşünce, Nefisi’nin düşüncesinden çok farklı. Zira Firdevsî’nin İran’ı, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’dır ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı, Taberistan’ı ve bugünkü İran’ın diğer bazı bölgelerini içermez. Gazneliler dönemindeki şairler, ‘İran’ ve ‘İran-şehr’ kelimelerini siyasi, idari veya bu türden başka bir manada değil, sadece edebi ve coğrafi anlamlarda kullanmıştır.

FOTO: Bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski adı olan ‘Persia’ya ya da ‘Pers ülkesine’ daha uygundu (AFP)
Bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski adı olan ‘Persia’ya ya da ‘Pers ülkesine’ daha uygundu (AFP)

Nefisi, makalesini şu ifadelerle bitiriyor:

“Sasani döneminin ve İranlı edebiyatçıların eski terminolojisini de geri getirmemiz ve İran Krallığını (sözlü ve yazılı olarak) ‘İran-şehr’ adıyla anmamız doğru olur. Çünkü Sasanilerin şanını ve ihtişamını canlandırmanın yanı sıra, Sasanilerin önde gelen iki hükümdarı Erdeşîr-i Bâbekân ile Enûşirvân’ın yurtlarını da onların verdiği isimle anmış oluruz. Biz, birleşik iki kelime yerine, basit bir kelime kullandık.”

Nefisi’nin bu sözleri, romantik bir şekilde tasvir edilen kadim tarihe ya da Rıza Pehlevi ve onun Said Nefisi, Muhammed Ali Furuği ve Hasan Takizade gibi siyasetçi ve yazar arkadaşları için Ari bir karakter ve ırkçı bir anlam taşıyan isme dönüş anlamına geldiği gibi, uydurma Ari ırka mensup olmayan diğer halklar aleyhine olarak İran’daki halklardan yalnızca biri için tarihî bir ayrıcalık anlamına da geliyor ki bu, söz konusu halklar için rahatsız edici ve aşağılayıcı bir durum.

‘Pers ülkesi’ ve ‘İran’ isimlerine baktığımızda her ikisinin de içlerindeki çeşitli ve çoğulcu kimlikleri ifade etmediğini görürüz. ‘Persia’ veya ‘Pers ülkesi’, sadece tek bir halkın, yani dünyanın bu bölgesine yerleşen birçok ulusal bileşenden yalnızca biri olan Pers halkının varlığına işaret eder. ‘İran’ da yukarıda bahsettiğimiz gibi ırkçı bir anlayıştan türemiştir ve hayalî de olsa özel bir ırka hastır. Dolayısıyla diğerlerini kapsamadığı için bu bölgenin tüm sakinlerine işaret etmez. Ya da en azından Türkler ve Araplar, bu ırkın bir parçası sayılamaz.

Öyleyse, çözüm nedir? Farklı dilleri ve milletleri içeren bu haritaya ne ad verelim?

Aslında Şah Rıza Pehlevi zamanına kadar bu toprakların ve haritanın resmî bir adı yoktu. Daha önce de belirttiğimiz gibi ülke dışında Avrupalılar tarafından ‘Persia’ (ve türevleri) ve Araplarla Müslümanlar tarafından da ‘Pers ülkesi’ şeklinde; ülke içinde ise Ahameniş, Part, Seleukos, Sasani, Gazneli, Selçuklu, Safevi ve Kaçar hanedanları gibi hükümdar ailelerin adıyla anılıyordu. Şimdi ise bu topraklarda yaşayan tüm ulusal bileşenlerin buranın siyasi sisteminin türüne ve içeriğine karar vermesi, hatta devletin adı, sembolleri ve simgeleri ile ilgili görüşlerini ifade etmesi gerekir. İran ismi kabul edilirse aynı isim gelecekte de varlığını sürdürülebilir; elbette söz ve eylem düzeyinde ırkçı herhangi bir çağrışımı ortadan kaldırılarak. Kabul edilmezse de UK ya da United Kingdom resmî adını taşıyan Birleşik Krallık halklarının devleti gibi, egemen halkın ırkçı geleneklerinden uzak olarak, ülkenin geçmişine ve bugününe uygun bir isim seçilebilir. Mesela ‘Müttefik Krallıklar’ veya ‘Birleşik Krallıklar Cumhuriyeti’ ya da günümüz İran haritasında yer alan halkların çoğunluğunun hemfikir olduğu başka bir isim olabilir.

Kaçar döneminin sonunda bir ‘İranlı’ olmanız İran topraklarının bir parçası olarak kabul edildiğiniz anlamına geliyorduysa, Rıza Pehlevi döneminde bir ‘İranlı’ olmanız da Pers olduğunuz anlamına geliyordu. Burada Rıza Pehlevi hükümetinin ‘Pers ülkesi’ yerine ‘İran’ kelimesini yerleştirme konusundaki ısrarı, ironiktir. Çünkü bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski ‘Persia’ veya ‘Pers ülkesi’ adıyla daha uyumluydu. Onların Arapça, Türkçe, Kürtçe, Beluçça vb. isimleri değiştirmekteki hedefleri, İran’ın yalnızca ‘Pers’ kimliğini vurgulamaktı. Buna Şah Rıza’nın Pers olmayan bölgelerin yöneticilerine yönelik askerî hamlesi de eşlik etmişti.

1923 yılında Arabistan’ın adı Huzistan, 1925 yılında (İran’ın kuzeyindeki) Enzeli’nin adı Pehlevi ve 1926 yılında da (İran’ın kuzeybatısındaki) Urmiye’nin adı Rızaiye olarak değiştirildi. Gariptir ki 1979 İslam Devrimi’nden sonra bile bu iki şehir ve diğer şehirler, eski isimlerini geri aldı, ancak ne Huzistan, Arabistan oldu ne de Hürremşehr, Abadan, Şadgan, Susengerd ve Mahşehr, eski adlarıyla Muhammara, İbadan, el-Felahiye ve Ma’şur oldu.

Diyebiliriz ki Pehlevi iktidarının ve sonrasında İslam Cumhuriyeti’nin hedefi, İran ülkesinin Pers kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı. Bu, 19’uncu yüzyılda ortaya çıkan ulus-devletlerin özelliklerinden biridir: Egemen milliyetin dilsel ve kültürel sınırlarını çok uluslu devletin siyasi sınırlarıyla zorla uyuşturmak. Ancak bu politika sonunda başarısız oldu. Nitekim 20’nci yüzyılda Avrupa ve Amerika ülkeleri bu yaklaşımı terk ederek İspanya, Belçika, Büyük Britanya, Kanada, Almanya, ABD ve İsveç gibi, ademimerkeziyetçiliğe ve etnik azınlıklara hak tanınmasına dayalı ulus devletler inşa edildi. Hatta İsveç ve Çekoslovakya gibi ülkeler, Norveç ve Slovakya halklarının barışçıl bir şekilde ayrılmalarına izin verdi. Hindistan’da da ülkenin İngiliz sömürgeciliğinden bağımsızlaştığı andan itibaren ulus-devlet yerine ‘çok uluslu-devlet’ temelinde bir devlet kuruldu ki bu, Hindistan’daki ulusal çeşitliliğin ve milletlerin haklarının tanındığı anlamına geliyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.