Zvi Zamir... Karanlık Adam ve kurbanı

Mossad'ın Dördüncü Başkanı, özellikle İsrail siyasi liderliğinin onu Ekim 1973 Savaşı'nın başarısızlığından sorumlu tuttuğu bir zamanda, arkasında pek çok belirsiz soru bırakarak ayrılır

Zvi Zamir (ortada) 1948'de (Wikimedia)
Zvi Zamir (ortada) 1948'de (Wikimedia)
TT

Zvi Zamir... Karanlık Adam ve kurbanı

Zvi Zamir (ortada) 1948'de (Wikimedia)
Zvi Zamir (ortada) 1948'de (Wikimedia)

Yeni yılın henüz çok başlarında, 2 Ocak Salı günü İsrail dış istihbarat servisi MOSSAD’ın Dördüncü Başkanı’nın İsrail'de öldüğü duyuruldu.

Zvi Zamir hakkında mevcut kişisel bilgilerin çok az olduğu görülüyor. Bu oldukça doğal ve işinin doğasıyla tutarlı. Ancak 1925'te Polonya'da doğduğuna dair kanıtlar var ve bu nedenle İbranice'nin yanı sıra mükemmel derecede Lehçe de biliyordu.

Zamir, İsrail Devleti'nin kuruluşunun ilanından önce ve İbrani devletinde ileri mevkilerde bulunan İsrailli siyasi liderlerin çoğunluğu gibi Filistin'e giden yolu biliyordu. Zamir, Palmah'ın yanı sıra Haganah, Etzel, İrgun gibi ülke nüfusu arasında terörizm yayan Yahudi çetelerine girdi.

Zamir'in yaşamının ilk yıllarına ilişkin gönüllü bir asker olması dışında pek fazla ayrıntı yok. Ancak özellikle İsrail Devleti'nin kurulduğu 1948'e kadar olan dönemde gizli askeri operasyonlara liderlik etme konusunda açık bir üstünlük sergilediği çok açıktır. 1967 yılı, Altı Gün Savaşı'nın ve İsrail'in bu savaşta elde ettiği heyecan verici zaferlerin ardından gelen Yahudi milliyetçi yükselişinin tezahürlerinin zirvesiydi.

1968 yılına gelindiğinde Zamir, önemli ve hassas bir dönemde Mossad'ın liderliğini üstlendi. Altı yıl içinde (1968-1974), gerek İsrail'in dökülen kanına tepki olarak kanlı, gerekse İsrail'in sırlarını araştırmayı sabırsızlıkla beklediği uluslararası kuruluşlara sızmak için casusluk gibi İsrail için son derece önemli operasyonlar gerçekleştirmeye öncü olacaktı.

Ancak Zamir'in ölümünden sonra da akıllarda kalan ve büyük olasılıkla aklını kurcalayacak olan en önemli soru, onun 1973 Ekim Savaşı'yla olan ilişkisi etrafında dönüyor: Mısır tarafından edindiği bilgilere dayanarak verdiği tavsiyeler dinlenmiş olsaydı, İsrail, Mısır-Suriye saldırısından kaçınabilir miydi?

Zamir'in hayatında, bilinenlerin ya da bilinmesine izin verilenlerin sınırları dahilinde, zor zamanlarda Mossad tahtına çıkan İsrailli bir istihbaratçıya yakışacak pek çok heyecan verici hikâye var.

Fotoğraf Altı:  Eski Mossad Başkanı Zvi Zamir (Wikimedia)
Eski Mossad Başkanı Zvi Zamir (Wikimedia)

7 Haziran 1981'de İsrail uçakları ‘Babil Operasyonu’ olarak bilinen askeri operasyon kapsamında, Irak'ın Osirak nükleer reaktörünü hedef alan çok gizli bir göreve çıktı.

O dönemde Zamir artık görevde değildi, Ekim yenilgisinden sonra görevi bıraktı ve yerine Yitzhak Hofi onun da ardından görevi sırasında Irak reaktörüne saldırının gerçekleştiği Nahum Admoni getirildi.

Ancak kesin olan şu ki, Irak'ın askeri faaliyetlerini en erken takip etmeye başlayan Zamir’di. Dikkatleri Irak’a çekti. Herkesin Mısır ve Suriye cepheleriyle meşgul olduğu bir dönemde, İsrail'de kimse farkına varmadan dikkati güçlü bir şekilde yükseliyor gibi görünen Irak'a çekmeye çalıştı.

Zamir, 1973 enerji krizinin başında Fransa'nın o zamanlar ikinci büyük petrol tedarikçisi olan Irak'a nükleer araştırma merkezi sağlamak üzere bir anlaşma imzalamasından sonra Irak nükleer projesine yönelik yoğun istihbarat ilgisinin arkasındaydı.

Muhalif Mossad ajanı Victor Ostrovsky, By Way of Deception: A Devastating Insider's Portrait of the Mossad ( Aldatmaca/Mossad'ının İç Hikayesi) başlıklı ünlü kitabında, Fransızların iki nükleer reaktöre yüzde 93 oranında zenginleştirilmiş uranyum sağlamayı nasıl kabul ettiğini anlatıyor. Kitaba göre Paris ayrıca Irak'a dört yakıt sevkiyatı, yani 150 kilo zenginleştirilmiş uranyum satmayı da kabul etti. Bu miktarın dört nükleer bomba üretmeye yeterli olduğu İsraillilerin gözünden kaçmamıştı.

Dünya çapında nükleer silahların yayılması fikrini reddediyor gibi görünen ABD Başkanı Jimmy Carter'ın baskısı altında, Fransızlar, Iraklılara sağlanan uranyumun nükleer enerji üretmeyen, ‘karamel’ adı verilen daha az etkili başka bir yakıt türüyle değiştirilmesini teklif etti, ancak Iraklılar reddetti.

Irak'ın o dönemde hızlı bir şekilde hedefine doğru ilerlemesi nedeniyle İsrail askeri istihbaratı ‘Aman’, Zamir'e bunun çok gizli olduğunu belirten üzerinde ‘Siyah’ yazılı bir muhtıra gönderdi.

Fotoğraf Altı:  İsrail istihbaratının yok etmeyi planladığı Irak nükleer reaktörü (AP)
İsrail istihbaratının yok etmeyi planladığı Irak nükleer reaktörü (AP)

Ostrovsky, Zamir'i o dönemde Mossad'ın yöneticisi olan uzun boylu, ince yapılı eski bir İsrail ordusu generali olarak tanımlıyor.

Aman, Irak projesinin gelişim aşamaları hakkında içerden doğru bilgi talep etti ve ‘Tzomet’ yani Mossad İşe Alım Departmanı Yöneticisi David Biran'ı Zamir ile görüşmesi için çağırdı. Biran da kendi bölümünün tüm başkanlarıyla bir araya gelerek onlara, kendilerini Fransa'nın Sarcelles bölgesinde Irak'a zenginleştirilmiş uranyum sağlayan fabrikaya götürecek bir Iraklıyı aramalarını emretti.

‘Fransız Sayanim’ örgütü (dünyanın tüm ülkelerinde İsrail Devleti'ne hizmet etmeye gönüllü Yahudiler) içinde ‘Jacques Marcel’ takma adını taşıyan bir kişi vardı. Fabrikada çalışıyordu ve Irak ile Fransa arasında gerçekleşen iletişimle ilgili bazı orijinal belgeleri çalmakla görevliydi.

Daha sonra Marcel, Irak nükleer programındaki işçilerden biri olan Boutros Halim'i işe almayı başaracak ve Mossad, Iraklılar ve Fransızlar arasında köprü görevi gören Mısırlı bilim insanı Yahya el-Maşad'ı işe almaya çalışacaktı. Ancak bunda başarısız olmaları, onu öldürmelerine yol açacaktı. Irak nükleer programı da bu şekilde sona erecekti. Bu durum Zamer'in, Admoni'den önce bu programın sonunu yazdığını gösteriyor.

Fotoğraf Altı:  Ekim Savaşı'nın başarısızlığı Zamir'in biyografisinde izler bıraktı (AP)
Ekim Savaşı'nın başarısızlığı Zamir'in biyografisinde izler bıraktı (AP)

Ekim 1973 savaşı krizi

İsrail'de bugüne kadarki en gizemli istihbarat dosyaları arasında Ekim Savaşı dosyası ve Zvi Zamir'in bu dosyadaki rolü yer alıyor. Yarım asırdan fazla bir süredir yayınlanan yüzlerce makale, düzinelerce kitap ve araştırmaya rağmen, yaşananlarla ilgili gerçek hala eksik ve Zamir bu olayın merkezindeydi.

Hikâye yeni değil ve iyi biliniyor. İsrail'in aktardığına göre Zamir'in Mossad'ın başında olduğu dönemde, Başkan Cemal Abdunnasır'ın damadı Eşref Mervan Mossad'la ilişkinin yolunu biliyordu.

Mısır anlatısı, onun Ekim 1973 savaşının hazırlıklarında stratejik bir aldatma aracı olduğunu ve Mossad'ın onun aracılığıyla aldatıldığını, Mısır istihbaratının ise İsrail tarafına vermek istediğini onun aracılığıyla sağladığını söylüyor.

Mısır tarafından anlatılan en önemli hikayelerden biri, İsrail'in Mervan aracılığıyla Mısır'ın zaten bir füze programı geliştirdiğine ikna olmasıydı. Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır döneminde başlayan ve medyada büyük bir ivme kazanan bu füzelerden bazıları ‘ez-Zafer’ ve ‘el-Kahir’ isimleriyle biliniyordu.

Gerçek şu ki, Mısırlı yetkililerin daha sonra itiraf ettiği gibi Mısır'da balistik füze yoktu; İsrail'in Mısır iç cephesine saldıracağı korkusuyla İsrail'i caydırmak için Eşref Mervan'ın Mossad'ı bu bilgiye ikna etmesi gerekiyordu.

The Angel filmini izleyenler, Mervan'ın İsraillileri savaş için yanlış zamanlamalarla defalarca aldattığını, bunun da onlara büyük para, çaba, sinirsel ve psikolojik yorgunluğa mal olduğunu fark edebilir.

Ancak Ekim Savaşı'nın arifesinde Mervan, savaşın tarihini kendisine bildirmek için Zamir'le Londra'da bizzat buluşması konusunda ısrar etti.

Daha sonra olan şey şuydu: Kriz zamanındaki İsrail Başbakanı Golda Meir, büyük olasılıkla o dönemde İsrail Askeri İstihbaratı Aman’ın başı olan General Eli Zeira'nın etkisi altındaydı. Bunun üçüncü bir aldatmaca olduğunu düşündü ve bu nedenle acil ve hızlı bir şekilde hazırlanmada gecikme yaşandı.

Daha sonra General Zeira Zamir'i, Mervan ve Mısırlılar tarafından büyük bir aldatmacaya maruz kalmakla suçladı; bu, Bar Lev Hattı'nın başarıyla yıkılmasına ve Mısır ordusunun kanalın doğu yakasına geçmesine yol açtı.

Eşref Mervan'ın 27 Haziran 2007'de Londra'da evinin balkonundan düşerek veya atılarak öldürülmesinin ardından Zamir'in adı bir kez daha önem kazandı.

Mervan’dan kurtulmak, resmi olarak hizmet dışı ve yaşı ilerlemiş olsa bile Zamir'in son eylemi ve bir tür nihai intikam mıydı?

Mervan olayının ertesi günü, İsrail gazetesi Yedioth Ahronot’un bir haberinde şu ifadelere yer verildi: "Eli Zeira, 1973 Savaşı sırasında İsrail Ordusu İstihbarat Dairesi başkanı ve o sırada Mossad'ın üst düzey liderleri dahil olmak üzere Zamir, Şin Bet'e atıfta bulunarak, Eşref Mervan'ın çifte ajan olduğunu, Mossad'ın uğradığı tam ve büyük başarısızlığa neden olduğunu ve tüm suçun sahibi olduğunu düşündüler."

Aynı konu İsrail gazetesi Maariv tarafından da doğrulandı. ‘Devlete yazıklar olsun’ başlığıyla "Eşref Mervan, Yom Kippur Savaşı'nda bizi yüzüstü bırakan çifte ajandır" ifadelerine yer verdi. Mossad'ın, bu kurumu alay konusu haline getiren ikili bir ajanın kurbanı olduğunu göz önünde bulundurarak, "Eşref Mervan'ın ölümünün ardındaki sebepler ne olursa olsun, İsrail'deki casusluk tarihini kara bir nokta ile lekeliyor" ifadeleri kullanıldı.

Fotoğraf Altı:  Filistinli Kara Eylül örgütünün bir üyesi, kaçırılma olayının ardından Münih Olimpiyat Köyü'ndeki İsrail pavyonunun balkonundan bakıyor (Getty Images)
Filistinli Kara Eylül örgütünün bir üyesi, kaçırılma olayının ardından Münih Olimpiyat Köyü'ndeki İsrail pavyonunun balkonundan bakıyor (Getty Images)

Zamir ve ‘Kara Eylül’le mücadele

Mossad'ın daha sonra bir İsrailliyi öldürmek isteyen herkese mesaj vermek amacıyla açık bir niyetle kamuoyuna duyurduğu operasyonların en önemlileri arasında Mossad'ın operasyonları ‘Kara Eylül Örgütü’ ile karşı karşıya geliyor.

Zamir'in Mossad'ın başında olduğu dönem, Ortadoğu'da ve genel olarak Avrupa'da Filistinli silahlı gruplarla en çatışmalı dönemlerden biri olarak değerlendirilebilir.

8 Mayıs 1972'de iki erkek ve iki kadından oluşan ekip, İsrail'de tutuklu bulunan 117 fedainin serbest bırakılması karşılığında, Tel Aviv Uluslararası Havalimanı'nda 90 yolcu ve 10 mürettebatın bulunduğu uçağı rehin aldı.

Ertesi gün Zamir ve grubu onlarla ilgili tüm bilgileri elde ettiğinden İsrail özel kuvvetleri onları öldürdü, iki kadın yakalanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

En radikal gerilla gruplarından biri olan ‘Kara Eylül Örgütü’nün operasyonlarını derinleştirdiği görülüyordu. 30 Mayıs'ta Filistin gerillalarıyla birlikte üç Japon işbirlikçisi Lod Havaalanı'na ateş açarak 26 turisti öldürdü ve 85 kişiyi yaraladı.

Daha sonra 5 Eylül'de büyük olay, Kara Eylül Örgütü’nün Almanya'nın Münih kentindeki Olimpiyat Köyü'ndeki İsrail yerleşkesinin kontrolünü ele geçirmesi ve ekip üyelerini tutuklamasıyla meydana geldi. Operasyon, 11 İsrailli sporcu ve antrenörün öldürülmesiyle sona erdi, tutuklular uçağa nakledilirken İsrail komando timi onlara saldırdı.

Eylem dünya çapında televizyonlarda yayınlandı. Kara Eylül Örgütü’nün Almanya'da çalışan üyeleri vardı ve Olimpiyatların başlamasından bir hafta önce birkaç üye ayrı ayrı Münih'e gitti. Operasyonu gerçekleştirmek için yanlarında kalaşnikof tüfekleri, tabancalar ve el bombalarından oluşan bir cephanelik getirmişlerdi.

Zamir liderliğindeki Mossad, saldırganların nerede olduğu ve eğitim kampları hakkında yeterli bilgiyi hızlı bir şekilde elde etmekte başarısız olmadı. Zamir liderliğindeki Mossad'ın bilgileri İsrail askeri istihbaratı Aman’a iletildi.

Üç gün sonra, Zamir'in verdiği bilgilerin etkisi meyvesini verdi. İsrail, 75 uçağını, İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki isyancı üsleri olarak kabul ettiği yerlere 1967 savaşından bu yana türünün en şiddetli baskınlarını gerçekleştirmesi için yönlendirerek karşılık verdi. Onlarca yaralının yanı sıra 66 kişi öldü.

Münih operasyonundan sonra büyük bir utanç duyan İsrail, Mossad'a daha fazla sorumluluk yükleyerek kapsamlı ve tam bir intikam savaşı ilan etti. Golda Meir, öldürülen sporcuların ruhları için yas ilan etti. İsrail'in ‘en uzun ve en tehlikeli cephe hattında zorlukla ve ustalıkla savaşacağını’ duyurdu.

Bu açıklama, Mossad'ın bu görevi kendisine emanet edeceği anlamına geliyordu ve Mossad'ın yurtdışında suikast operasyonları yürütebilmesi için önceden Başbakan'dan izin alması gerektiği biliniyordu.

Golda Meir aslında Beyrut'ta ikamet eden ve aynı zamanda El Fetih subayı olan Muhammed Yusuf en-Neccar'ın lideri olduğu 35 Kara Eylül Örgütü üyesinin öldürülmesi emrini onayladı.

Zamir, Kara Eylül grubunun üyelerine karşı iki savaş yürüttü. Birincisi, Filistinli grubun 12 üyesinin öldürüldüğü gerçek bir savaştı. İkincisi ise, grup üyelerinin özel hayatlarını anlatan ve onlara ülkeyi terk etmelerini tavsiye eden, kimliği belirsiz kaynaklardan gelen psikolojik bir savaştı.

Fotoğraf Altı:  Zvi Zamir, Aharon Yarif ve Mary Swamies, General 1966 (Wikimedia)
Zvi Zamir, Aharon Yarif ve Mary Swamies, General 1966 (Wikimedia)

Zamir ve Golda: Vatikan’a sızmaya dair

İsrail ile Vatikan arasındaki ilişkiler hiçbir zaman iyi olmadı, aslında hiçbir diplomatik ilişki yoktu ve Yahudi hafızası, Papa X. Pius'un Filistin'de bir Yahudi devleti kurulmasını nasıl reddettiğini unutmamıştı.

İngiliz yazar Gordon Thomas, Gideon's Spies (Gideon'un Casusları: Mossad'ın Gizli Tarihi) adlı kitabında, İsrail başbakanlarının başlangıçtan beri Papa’nın mutlak bir hükümdar olarak seçilmesi ve ömür boyu görev yapması, herhangi bir yargı yetkisine hesap vermemesi veya herhangi bir yasama kontrolüne tabi olmaması kavramından etkilendiğini anlatıyor.

Mossad'ı cezbeden şey, Vatikan'ın mutlak gizlilikle çalışmasıydı. Eylem mekanizması açıktı, köklüydü ve Papa'nın yaptığı her şeyi gizliyordu. Papa'nın bazı diplomatik girişimlere dahil olduğuna dair ilk işaretlerin ortaya çıkmasının üzerinden birkaç ay geçti. Hikayenin tamamı henüz gün ışığına çıkmadı.

Zvi Zamir, bu gizliliğe sızmanın bir yolunu merak eden ilk Mossad şefi değildi. Vatikan, İsrail hükümeti ve Mossad'ın aynı anda hem nezaket hem de kararlılıkla yeni bir çalışma ilişkisi kurmaya yönelik birçok girişimini reddetmişti.

Gerçek şu ki, ülkenin dışişleri bakanlığına eşdeğer olan Vatikan Devlet Sekreterliği'nde güçlü bir İsrail karşıtı kesim vardı. Bu dini liderler Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni işgal edilmiş topraklar, Golan Tepeleri'ni ise Suriye'den ilhak olarak nitelendirdi.

Golda Meir, 1963'ten 1978'e kadar Roma Papası Papa VI. Paulus ile tanışmak için uzun süre çalıştı.

1972'nin sonlarında Golda Meir nihayet Baş Papa'dan onu kısa bir süre için kabul etmeye istekli olacağını belirten bir yanıt aldı.

O yılın Ocak ayında, Golda Meir’in haftalık toplantılarında Bakanlar Konseyi üyelerine bu daveti söylemesi, onları ‘papalığın Marksist yapısı’ olarak değerlendirdikleri bu toplantıdan verimli bir şey çıkıp çıkmayacağını sorgulamaya yöneltti. Öncelikle papalık, benzeri görülmemiş bir mali güce sahipti ve ardından siyasi partiler veya işçi sendikaları olmadan çalışıyordu. Tüm sistem bunu kontrol altında tutacak şekilde tasarlanmıştı. Roma Katolik Kilisesi yönetimi piskoposları kontrol eder, piskoposlar rahipleri kontrol eder ve rahipler inananları kontrol eder. Birçok gizli ofis, misyon ve farklı organizasyonla, sistemin casusluk ve bilgi aktarımı için hazır olduğu düşünülebilir.

Papalık görüşmesi, 15 Ocak 1973 tarihi olarak belirlendi. Golda Meir'e, Papa ile tam olarak 35 dakikası olduğu söylendi. Görüşmenin sonunda hediye alışverişinde bulunacakları belirtildi. Toplantı için belirlenmiş bir gündem yoktu, ancak Golda, Papa'yı İsrail'i ziyaret etmeye ikna etmeyi umuyordu.

Meir, Zamir'i çağırıp ona Vatikan'a gideceğini ancak yeni bir Canossa olmak istemediğini söyledi.

Canossa ifadesi, 1077'de İmparator Henry IV'ün Papa Gregorius VII'nin önünde diz çökmesini ve ondan af dilemesini ifade eder ve yaşadığı aşağılanmaya atıfta bulunur. Papa, Henry'yi, onu affetmeden ve görüşmesine izin vermeden önce, soğuk ve dondurucu havada üç gün üç gece boyunca kapısının önünde bekletmişti.

Zamir, 1970'lerin başında çeşitli Arap mücadele gruplarının, özellikle de Filistinlilerin üssü olduğundan, buradaki güvenlik önlemlerini incelemek üzere Roma'ya gitti.

Zamir, en iyi ‘kastalarından’ (Mossad saha ajanları) Mark Heysens'i yerleştirdi.

İspanyol araştırmacı Eric Frattini, "The Entity/Five Centuries of Vatican Secret Espionage" adlı ilgi çekici kitabında, Mossad'ın ajanı Zvi Zamir'in, Vatikan'ın kalbine girdiğinde, gelecekte dinleme cihazları yerleştirmek için uygun yerleri gözetlediğine dikkat çekiyor. Bu, İsrail'in Roma Katolik Kilisesi'nin kalbinde neler olup bittiğini öğrenme girişimiydi.

Ziyaret aslında gerçekleşecekti ama önce Zamir, Meir’in hayatını acımasız bir ölümden kurtarmak zorundaydı... Peki ne olmuştu?

Zamir, Golda'yı Strela'dan kurtardı

Öyle ya da böyle, Golda'nın Papa ile görüşmek üzere Roma'ya gittiğine dair haberler sızdırıldı ve bu da Filistinli grupların eşi benzeri görülmemiş bir operasyona hazırlanma iştahını kabarttı.

Daha sonra Beyrut'ta öldürülen Ebu Yusuf en-Neccar, Meir'in Papa'yı ziyaretiyle ilgili bilgi edinince hemen Doğu Almanya'daki Ali Hasan Seleme'ye bir mesaj göndererek, "Avrupa çapında kanımızı dökmek isteyen bu kişiyi ortadan kaldıralım” dedi.

İsrailliler, 1982'de Lübnan'da FKÖ belge yığınları arasında bulana kadar bu mektuptan haberleri yoktu. Ali Hasan Seleme, Golda Meir'in uçağının Roma Havaalanı'na inmeden havadayken, Rus yapımı SA-7, NATO'nun Grail dediği Strella güdümlü roketiyle hedef almak için hazırlıklara başlamıştı.

Bu füze aslında Yugoslavya'daki Filistin eğitim kamplarından Roma havaalanı yakınına kurulmak üzere transfer edildi.

 Zamir ve arkadaşlarının ilkel bir hareketle, üç egzosu olduğu anlaşılan arabayı Roma Havaalanı yakınında devirmeseydi, plan neredeyse başarılı olacaktı. Golda kurtuldu ve Ekim 1973'te yaşananlara rağmen Mossad Başkanına borçlu kaldı.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.