Trump ve Starmer: Bu tuhaf ikili nasıl geçinecek?

Gelecek yıl bu zamanlar (eğer anketler doğru çıkarsa) Beyaz Saray'da Donald Trump ve 10 Numara'da Keir Starmer olabilir. Ne yanlış gidebilir ki?

(Reuters)
(Reuters)
TT

Trump ve Starmer: Bu tuhaf ikili nasıl geçinecek?

(Reuters)
(Reuters)

Sean O'Grady 

Donald Trump, (kendi bakış açısından) her şey yolunda giderse bir yıldan biraz daha uzun süre sonra Birleşik Devletler'in 47. başkanı olarak göreve başlamış olacak. İkinci görev dönemi için Beyaz Saray'a geri dönen Trump, kısa süre sonra dünya liderleriyle buluşacağı bir zafer turuna çıkacak.

İlk ziyaretler Amerika'nın "özel ilişkilere" sahip olduğunu düşündüğü Kanada, Meksika, İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelere yapılacak. Biraz sonra, özel bir ilişkiye sahip olduğunu düşünen Birleşik Krallık (BK) ve diğer Avrupalı güçler gelecek.

Ve sonra jeopolitik bir aşk tanrısı tarafından bir araya getirilmiş en tuhaf çiftin ortaya çıkışını göreceğiz: Başkan Donald J. Trump ve (eğer mevcut anketlere inanılacak olursa) BK'nin yeni başbakanı Keir Starmer.

Bu cehennemde yapılmış bir "evlilik" olacak.

DAHA FAZLA OKU

Trump, Cumhuriyetçilerin bir kuşağını nasıl tamamen yuttu?

Bu iki adam bakış açıları, dış görünüşleri, geçmişleri ve en sarsıcı olanı da inançları bakımından birbirinden daha farklı olamaz. Trump geçmişte ve günümüzde devasa, saray gibi sitelerde yaşayan ve kendi adını taşıyan gökdelenlere sahip, ailesinden miras kalan bir milyarder; Starmer ise sıva kaplı yarı müstakil bir evde büyümekten gurur duyuyor ve emlak geliştirmeye en yakın olduğu an, Surrey'deki eski aile evinin arkasındaki bir tarlayı annesinin bir eşek ahırı kurabilmesi için satın almak oldu.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın yeni Britanya Başbakanı hakkındaki brifingini okuduğunda Trump'ın bundan ne anlam çıkaracağını hayal bile edemiyorum. Adını 19. yüzyılda yaşamış bir sosyalistten aldığını öğrendiği zaman da.

Starmer sadece aşırı hızdan ceza almış seçkin bir avukatken, Trump halihazırda gizli belgeleri hukuka aykırı şekilde elinde bulundurmaktan şirket varlıklarının değerini manipüle etmeye ve, şey, isyana teşvik etmeye kadar her konuda 91 yasal suçlamayla karşı karşıya.

İkisi de mahkeme salonuna aşina ancak çok farklı biçimlerde. Starmer hukukun üstünlüğüne göre yaşıyor ve zamanını suçluları kovuşturarak geçirdi için zaman; Trump ise aleyhine karar verdiğinde hukuk sisteminin yozlaşmış olduğuna inanma eğiliminde ve zamanının çoğunu mahkemede hukuk ve ceza davalarına karşı kendini savunarak geçiriyor. Trump fiziksel engelli bir muhabirle alay etti ve yani… Bu Keir'in tarzı değil.

Starmer içgüdüsel bir enternasyonalist, Trump ise utanmaz bir milliyetçi, soyutlanma taraftarı ve korumacı. Starmer kelimenin en iyi anlamıyla "duyarlı" (woke); müstakbel Amerikalı mevkidaşıysa, sızdırılan kötü şöhretli bir konuşmaya göre, kadınları cinsel organlarından tutmanın sorun olmadığını düşünüyor ve New York'taki bir mahkemede cinsel istismardan sorumlu bulundu.

Bu iki karakter, 1968 yapımı klasik film Garip Bir Çift'te (The Odd Couple) Walter Matthau ve Jack Lemmon'ın canlandırdığı karakterler kadar farklı.

Özetlemek gerekirse, IMDb'de açıklandığı üzere film, eşinden yeni ayrılmış titiz bir New Yorklunun, boşanmış ve epey dağınık bir spor yazarı olan en iyi arkadaşının yanına taşınmasını konu alıyor ancak ev idaresi ve yaşam tarzları hakkındaki fikirleri gece ve gündüz kadar farklı.

Trump tam olarak pasaklı biri değildir ama Walter Matthau'nun canlandırdığı spor yazarı gibi Yeni mutfaktan çok hamburgerden hoşlanır; Starmer ise Jack Lemmon karakterinin tarzında, daha çok velveleci, titiz bir tiptir. Starmer ve Trump, Chequers (BK Başbakanı'nın kırevi -çn.) ya da Beyaz Saray'da rahatsız edici olabilecek bir konaklama dışında birlikte yaşamayacak ancak bir çalışma yöntemi bulmaları gerekecek. Bu zor olacak.

Elbette zıt kutuplar birbirini çeker derler ama Starmer'ın Trump'la herhangi bir yakınlık kurduğunu görmek zor. Trump, bir zamanlar kendisine "Britanyalı Trump" diyerek istenmeyen bir iltifatta bulunduğu Boris Johnson'la bile Britanya'ya herhangi bir iyilik yapmadı. Trump'ın seviyor gibi göründüğü Theresa May, Trump'a devlet ziyaretine yakın bir muamele yaptı ve Kraliçe de her zamanki gibi Trump'a güzel bir gösteri sundu. Ancak tüm ziyafetlere, gösterişlere, fotoğraf çekimlerine ve bu beyhude etkinlik için harcanan milyonlara rağmen BK'ye büyük bir getirisi olmadı.

Gerçek şu ki Starmer ve Trump, Lemmon ve Matthau'nun canlandırdıkları Felix ve Oscar karakterlerinin birbirlerine duydukları kişisel sevgi bir yana, aynı daireyi paylaşmak zorunda kalmalarının yarattığı kızgınlık ve kırgınlıklara rağmen, birbirlerine karşı aynı kin dolu saygıyı bile duymayacaklar. Aslında bu sadece kişiliklerle ilgili değil, çünkü aynı zamanda ulusal çıkarların artık örtüşmemesiyle de ilgili.

Bill Clinton'ın ideolojik müttefiki, öğrencisi ve dostu Tony Blair, çok farklı George W. Bush'la dostluk kurmak zorunda kaldığında, Britanyalıların yeni yönetimle iyi geçinme çabalarına, bugün küreselci çıkarlar denecek ortak çıkarlar büyük ölçüde yardımcı oldu. Bush, genel olarak, Blair'ın uluslararası alanda inandığı şeylere inanıyordu: NATO'nun önceliği, serbest ticaretin faydaları ve özgürlük ve demokrasinin yayılması (ya da en azından fikir buydu).

Afganistan ve Irak'taki uzun ve acımasız çatışmalarda, ikisi de talihsiz olsa da, Britanya ve Amerika teröre karşı savaşta yan yana savaştı ve ulus inşa etmeye çalıştı. Camp David'e yaptığı ilk ziyarette Bush'a ikilinin kişisel bir bağ kurup kurmadığı sorulduğunda Bush şu yanıtı vermişti: 

Yani, ikimiz de Colgate diş macunu kullanıyoruz.

Espri olarak işe yaradı, çünkü gerçekten de iyi bir çalışma ilişkisi kurdular ve kısa süre sonra İşçi Partisi lideriyle kişisel olarak çok az ortak noktaya sahip Bush, dünyadaki tek güvenilir müttefikinin sırtını sıvazlıyordu: 

Hey, Blair, ne yapıyorsun?

Tarihsel olarak en verimli transatlantik ilişkiler ortak çıkarlar ve karşılıklı kişisel saygıya dayanıyordu: Churchill ve Roosevelt; Macmillan ve Kennedy (İrlanda kökenli ancak koyu bir İngiliz hayranı); Thatcher ve Reagan; Major ve George H.W. Bush.

Başkanlığı gerçekten kazandığını varsayarsak, Britanya'nın bir sonraki seferde Trump'tan beklediği şey ilk seferde olduğu gibi aynı olacak ve Britanyalılar yine hayal kırıklığına uğramaya mahkum.

BK'nin ABD'nin NATO'ya sıkı sıkıya bağlı kalmasına; Ukrayna konusunda Vladimir Putin'e karşı durmasına; İsrail'i Filistin'le uzlaşmaya ve iki devletli çözüme zorlamasına; net sıfır hedefine sadık kalmasına ve bizi serbest ticaret anlaşmasına dahil etmesine ihtiyacı var. Sert "Önce Amerika" zihniyetiyle Trump bunların hiçbirini yerine getirmeyecektir. Bunu biliyoruz, çünkü son seferinde bunu yapmadı ve Trump'ın bu sefer fikrini değiştireceğine ya da Starmer'ın onu buna ikna edebileceğine inanmak için hiçbir neden yok.

Öte yandan Kral Charles'ın yaş olarak Trump'a yakın olsa da onunla daha az ortak noktası olduğu da aşikar görünüyor. Majestelerinin şaşkın Trump'a gezegen ve Patagonya dişbalıklarının durumu hakkında atıp tuttuğunu hayal edebilirsiniz. Karşılıklı olarak dehşete düşeceklerdir.

Her şeye rağmen Starmer ve Trump'ın yeni ve tuhaf bir şekilde özel bir ilişki kurmayı başarması çok hoş olurdu ancak ulusal çıkarlar ve kişisel bakış açılarındaki farklılık halihazırda çok keskin. Örneğin Trump'ın Putin'le barış yapmak ve Ukrayna'nın büyük bölümünü ona bırakmak istediği anlaşılıyor.

Daha da kötüsü, Trump'ın başkanlığı Avrupa'nın güvenliğine yönelik taahhütlerini muhtemelen gevşetecektir; Trump'ın Estonya, Letonya ve hatta Polonya'yı Rusya'nın boyunduruğundan kurtarmak için bir savaşa gireceğini düşünen var mı? Trump, Ortadoğu'da Benjamin Netanyahu'yla paylaştığı tek taraflı bir barış vizyonu izleyecektir.

BK'ye bir ticaret anlaşması sağlamak bir yana, dünyanın geri kalanında olduğu gibi Britanya ihracatına daha yüksek gümrük vergileri koyma olasılığı daha yüksek. İklim değişikliğinde de Trump'ın tercihinin "sondaj, sondaj, sondaj" olduğunu biliyoruz. Belki Winston Churchill'in büstünü duygusal olarak Oval Ofis'e geri getirebilir ancak bundan fazlasını yapmaz.

Trump, Starmer ya da olası başka bir Britanyalı lider yerine Nigel Farage'la anlaşmayı tercih ederdi ancak acı gerçek şu ki Farage bile Trump yönetiminden pek bir şey elde edemezdi. Ortaya çıkacak her ne olursa olsun, Farage ve Trump'ın desteklediği Brexit gibi, aslında Britanya çıkarlarına zarar verecektir. Bu epey kasvetli bir görünüm.

Garip Bir Çift'in sonunda ikili dostça ayrılır ve birlikte geçirdikleri rahatsız edici zaman boyunca her birinin diğerinden bir şeyler öğrendiğini kabul eder. Donald ve Keir'ın tuhaf siyasi birlikteliğinden umulabilecek en iyi şey de muhtemelen bu.

Independent Türkçe



ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Hindistan ziyareti: Beyaz Saray alternatif enerji kaynakları arıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
TT

ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun Hindistan ziyareti: Beyaz Saray alternatif enerji kaynakları arıyor

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Mumbai'de mevkidaşı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Hindistan ziyareti, ABD'deki ara seçimler öncesinde Donald Trump yönetiminin enerji ihtiyaçlarını karşılama çabası doğrultusunda şekillendi.

BBC'nin analizinde, Rubio'nun 20-21 Ekim'deki Hindistan ziyaretinde başkent Yeni Delhi yerine devasa petrol rafinerilerinin yer aldığı Jamnagar'a gittiğine dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, İran savaşının küresel enerji arzını sekteye uğratmasından ötürü alternatif kaynaklara yöneldiği yazılıyor.

Günlük yaklaşık 1,4 milyon varil ham petrol işleme kapasitesine sahip Jamnagar rafinerisi, küresel rafinaj kapasitesinin yaklaşık yüzde 1,5'ini oluşturuyor. Dizel ve diğer petrol ürünlerinin önemli ihracatçıları arasında yer alan tesis, ABD'nin enerji piyasalarındaki baskıyı hafifletme çabalarında öne çıkıyor.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi'nden Michael Kugelman'a göre Rubio'nun ziyaretinin üç temel amacı vardı: Hindistan'ın Rus petrolüne bağımlılığını azaltmak, Venezuela ve ABD petrolünün daha fazla alınmasını teşvik etmek ve enerji işbirliğini iki ülke arasındaki ticaret anlaşmasının bir parçası haline getirmek.

2022'de başlayan Ukrayna savaşının ardından Moskova'nın en büyük petrol alıcılarından biri haline gelen Hindistan, Aralık 2022-Temmuz 2026 döneminde Rus ham petrol ihracatının yüzde 37'sini oluşturdu. Rus petrolünü işleyen firmalardan biri de Reliance'dı.

BBC'nin aktardığına göre Rubio, Mumbai'de Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar'la görüştü. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayid Al Nahyan'ın da katıldığı toplantıda enerji güvenliği, ticaret, yatırım ve bölgesel gelişmeler ele alındı.

Ertesi gün 21 Ekim'de Rubio, Jamnagar'a giderek rafineriyi ziyaret edip Ambani'yle bir araya geldi.

Trump yönetimi, Teksas'ın Brownsville Limanı'nda yeni bir petrol rafinerisi kurmayı planlıyor. Kugelman'a göre Rubio, bu proje için Reliance'ın da desteğini istiyor.

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, ABD'yle ticaret görüşmelerindeki ilerlemeden memnuniyet duyduğunu ve her iki tarafın da süreci tamamlamaya yakın olduğunu geçen hafta söylemişti. Trump da Hindistan'la ticaret anlaşmasının yakında tamamlanabileceğini bildirmişti.

Buna karşın uzmanlar, enerji alanındaki yakınlaşmanın ticaret anlaşmasının kısa sürede imzalanacağı anlamına gelmediğini savunuyor. Hindistan'ın eski ABD Büyükelçisi Meera Shankar, Hindistan'ın ABD'nin gümrük tarifelerine ilişkin tutumunu netleştirmesini istediğini ve ticaret anlaşmasının detaylarının tamamlanmasını beklediğini söylüyor.

Independent Türkçe, BBC, The Diplomat 


Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasındaki dengeleri nasıl kullanıyor?

Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
TT

Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasındaki dengeleri nasıl kullanıyor?

Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)
Çin'le Kuzey Kore sınırında 12 yıl sonra hizmete açılan köprünün, iki ülke arasındaki ticaret hacimini daha da artırması bekleniyor (Reuters)

Kuzey Kore yönetimi, Rusya ve Çin'le bağlarını geliştirirken Pekin'le Moskova, Pyongyang üzerindeki nüfuzunu artırmak istiyor.

Çin'le Kuzey Kore sınırında, Yalu Nehri üzerinde kurulan otoyol köprüsü 15 Ekim'de hizmete açılmıştı.

Çin'in Dandong ve Kuzey Kore'nin Sinuiju şehirlerini birbirine bağlayan 3 kilometre uzunluğundaki köprünün yapımı 2014'te tamamlanmıştı. Fakat Kuzey Kore tarafındaki inşaatlar tamamlanmadığından hizmete açılamamıştı.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, bugün köprüden geçerek Dandong'a gitti. AP'nin aktardığına göre Kim, Çin Komünist Partisi'nin üst düzey isimlerinden Wang Huning'le bir araya geldi.

Xinhua'nın aktardığına göre Kim, şehirde bir araba fabrikasını ziyaret ettikten sonra yaptığı açıklamada, "Çin'le birlikte çalışmaya hazır olduklarını, bunun tarihsel dostluklarını ilerletip pratik işbirliğini genişleterek her iki ülkenin halklarına somut faydalar getireceğini" söyledi.

Kim'in ziyaretinin, Çin'in 1950-1953'teki Kore Savaşı'na katılmasının yıldönümünden bir gün önce gerçekleşmesi dikkat çekti.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, haziranda Pyongyang'a giderek Kim'le görüşmüştü. Zirve, Kuzey Kore'nin Çin'den nispeten uzaklaşarak Rusya'ya yakınlaşmasının ardından düzenlenmişti.

Batılı kaynakların rakamlarına göre en az 2 bin 300 Kuzey Kore askeri Rusya adına Ukrayna cephesinde savaşırken öldürüldü.

Diğer yandan Yalu Nehri Köprüsü'nün açılışından yaklaşık bir ay önce Kuzey Kore'yle Rusya arasındaki ilk karayolu köprüsü de hizmete alınmıştı.

Guardian'ın analizine göre son gelişmeler, Pekin ve Moskova'nın Pyongyang üzerindeki nüfuzunu artırma konusunda rekabete giriştiğini gösteriyor.

Pyongyang son üç yılda özellikle Ukrayna savaşı nedeniyle Kremlin'le daha yakın bağlar kursa bile Kuzey Kore ekonomisi büyük ölçüde Çin'e bağımlı.

Seul'deki Ewha Kadın Üniversitesi'nden Leif-Eric Easley, bu açıdan Rusya'nın ekonomik olarak Çin'in konumunu dolduramayacağını vurguluyor.

Kore Üniversitesi'nden Kuzey Kore uzmanı Fyodor Tertitski ise Pekin ya da Moskova'nın Pyongyang üzerinde diledikleri gibi bir nüfuza sahip olamayacağını savunuyor:

Her iki ülke de Kim Jong-un'un boyun eğmektense ilişkilerin tamamen kopmasını tercih edeceğini biliyor. Bu yüzden bunun basit bir nüfuz mücadelesi olduğunu sanmıyorum. Kim, iki ülkeyi de birbirine düşürmeye çalışıyor ancak Çin ve Rusya, 1970'lerde olduğu gibi Sovyetler Birliği'yle Çin arasındakine benzer bir rekabet içinde değil.

Independent Türkçe, Guardian, Xinhua, AP 


Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
TT

Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)

Antoine el-Hac 

Fransa’daki kriz artık geçici bir protesto dalgası veya acil önlemlerle kontrol altına alınabilecek ekonomik bir aksaklık olmaktan çıkmış durumda. Birbiri ardına yaşanan gelişmeler; kamu maliyesindeki zayıflığın, artan toplumsal öfkenin, siyasi kurumların kilitlenmesinin ve devletin taahhütlerini yerine getirme kapasitesine olan güvenin azalmasının kesiştiği çok boyutlu bir krizi gözler önüne seriyor. Fransa, 2027 ilkbaharında yapılacak kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken, biriken bu faktörlerin Beşinci Cumhuriyet’in istikrarı ile ülkenin Avrupa Birliği (AB) ve dünyadaki konumuna yönelik ciddi bir tehdide dönüşmesinden endişe ediliyor.

Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)
Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)

Birçok şehir ve kasabanın sokaklarında huzursuzluğun farklı yansımaları görülüyor. Ülkede devlet okullarının durumunun kötüleşmesi ve öğretmen yetersizliği protesto edilirken, kamu sektörü çalışanları da maaşların dondurulmasına tepki göstererek eylemlere katıldı. Öncesinde ise balıkçılar, motorin fiyatlarındaki artışı protesto etmek amacıyla limanları ve akaryakıt istasyonlarını kapattı. Gelişmeler yalnızca gösterilerle sınırlı kalmadı; bazı Fransız şehirlerinde büyük maddi hasara, yüzlerce yaralanmaya ve gözaltına yol açan şiddet ve yağma olayları yaşandı. Bu tablo, toplumun çeşitli kesimleri ile devlet kurumları arasındaki derinleşen kopukluğu yansıtıyor.

Emmanuel Macron’un ilk dönemini sekteye uğratan, yıllardır nerede oldukları ve liderlerinin kimler olduğu bilinmeyen Sarı Yelekliler’in yıllar süren bir aranın ardından sahneye geri dönmesiyle tablo tamamlandı. Sokaktaki bu iktidar karşıtı ittifakın mücadeleyi sürdürmeye hazır olduğu görülüyor.

Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)
Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)

Çeşitli taleplerin oluşturduğu bu mozaiğin merkezinde; alım gücünün düşmesi, kamu hizmetlerine olan güvenin sarsılması ve Fransız sosyal modelinin onlarca yıldır sunduğu vaatleri artık karşılayamadığı hissiyle bağlantılı daha derin bir kriz yer alıyor. Vatandaşlarının geniş bir sosyal koruma ağından yararlanmaya alışkın olduğu devlet, bugün zor bir soruyla karşı karşıya: Finansman maliyetlerinin arttığı ve borç yükünün ağırlaştığı bir dönemde bu kazanımlar nasıl korunabilir?

Borç manevra alanını daraltıyor

Maliye politikasının krizde merkezi bir konumda olduğu su götürmez bir gerçek. Fransa’nın kamu borcu (4 trilyon dolar) gayri safi yurt içi hasılanın (3,55 trilyon dolar) yüzde 119’una yaklaşırken, ekonomi 2026 yılı için yüzde 0,4 ila 0,5 civarında büyüme oranlarına geriledi. Aynı zamanda genel bütçe açığının gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 5’ini aşması beklenmekte olup bu durum, hükümetin kamu hesaplarını yeniden dengeye kavuşturma çabalarını zorlaştırıyor.

Faiz oranlarının yükselmesiyle birlikte sorun daha da vahim bir hal alıyor. Borç maliyeti artarken devlet, kaynaklarını yatırım ve hizmetlere yönlendirmek yerine yükümlülüklerini ödemek için giderek daha fazla kaynak ayırmak zorunda. Gelen tahminler, Fransa’nın önümüzdeki yıl orta ve uzun vadeli 340 milyar euro değerinde tahvil ihraç etmesi gerekeceğini, bu esnada mali ve siyasi riskler nedeniyle yatırımcıların bu tahvillere olan talebinin azaldığını gösteriyor.

Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)
Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)

Ancak bu durum, Fransa’nın mutlaka 2009-2010 yıllarında Yunanistan’ın yaşadığına benzer bir krizle veya piyasa güveninde ani bir çökmeyle karşı karşıya olduğu anlamına gelmiyor. Fransız ekonomisinin büyüklüğü ve AB içerisindeki konumu Paris’e farklı bir ağırlık kazandırıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu ağırlığın kendisi de krizi daha önemli kılıyor; çünkü Paris’in ağır borcunu yönetme kapasitesinde yaşanabilecek keskin bir kötüleşme, tüm Avrupa’nın mali istikrarına yansıyabilir.

Kırk yıllık erteleme

Mevcut durumun tek bir hükümet kararıyla açıklanamayacağı veya sorumluluğun tamamen tek bir cumhurbaşkanına yüklenemeyeceği bir gerçek. Mali dengesizlikler onlarca yıl boyunca birikti, sağ ve sol hükümetler borcun yapısal artışını durdurmayı başaramadan birbirini izledi. Önemli kırılma noktalarından biri, sosyal politikaların ve kamu harcamalarının genişlediği 1980’li yıllardaki Sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterrand dönemine dayanıyor. Emeklilik yaşının 60’a indirilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması ve devletin ekonomideki rolünün güçlendirilmesi gibi reformlar, kamu maliyesi üzerindeki yükün artmasına yol açtı.

Ancak krizi yalnızca o dönemde yaşananlara indirgemek yanıltıcı bir basitleştirme olacaktır. Jacques Chirac’tan Nicolas Sarkozy, François Hollande ve Emmanuel Macron dönemlerine kadar sonraki hükümetler de borcun gidişatını tersine çevirmeyi başaramadı. Bu durum, temel olarak halkın refah payından feragat etmeye yönelik tepkisinden duyulan endişeden kaynaklanıyor. 2008 küresel mali krizi, Kovid-19 salgını ve ardından gelen enflasyon dalgası da kamu bütçeleri üzerindeki baskıların artmasında rol oynadı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)

Esasen Fransa’nın ‘kapsamlı’ sosyal modeli, tekrarlayan siyasi çatışmaların odak noktası haline geldi. Emeklilik, işsizlik sigortası veya kamu harcamalarını reforme etmeye yönelik her girişim sert bir toplumsal dirençle karşılaşırken, reformların ertelenmesi gelecekteki seçeneklerin daralmasına neden oluyor. Böylece devlet, harcamaları kontrol altına alma ihtiyacı ile yeni protestoları tetikleme korkusu arasında sıkışıp kalıyor.

Siyasi felç ve aşırı sağın yükselişi

Ekonomik çıkmazın ortasında siyasi arenada kara bulutların toplanması şaşırtıcı olmadı. Ulusal Meclis’in 2024 yılında feshedilmesinden bu yana parlamenter tablo istikrarlı bir çoğunluk üretemedi, güçler kalıcı uzlaşılara varmakta zorlanan üç büyük karşıt blok arasında bölündü. Bütçe tasarısının meclisten geçirilmesi hükümetin ayakta kalma kapasitesi için tekrarlayan bir sınava dönüşürken, vatandaşların kurumların etkinliğine olan güveni azaldı.

Marine Le Pen ve Ulusal Birlik partisi liderliğindeki aşırı sağın bu iklimden faydalanması da şaşırtıcı değil. Aşırı sağın söylemi; ekonomik koşulların kötüleşmesini, güvenlik kontrolünün kaybedilmesini ve göç yükünü birbiriyle ilişkilendirmekte, kendisini sisteme yeniden düzen getirebilecek bir alternatif olarak sunmakta. Buna karşılık, Jean-Luc Melenchon liderliğindeki radikal sol Boyun Eğmeyen Fransa hareketi, ekonomik ve sosyal politikalara öfkeli kesimlerin bir kısmını kendisine çekmekte. Bu iki kutup arasında, Macron’un siyasi ve toplumsal tabanını oluşturan merkezin gücü zayıflarken, ılımlı oyların bölünmesinin daha radikal rakiplerin şansını artırmasından endişe ediliyor.

Siyasi güçler arasındaki bu çatışmanın devam etmesinin gerekli reformları engelleyebileceğine, yatırımları, tüketimi ve piyasa güvenini etkileyen belirsizlik sürecini uzatabileceğine dikkat edilmesi gerekiyor. Ayrıca, huzursuzlukların yalnızca göçle ilişkilendirilmesi ve güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasıyla yetinilmesi, toplumsal öfkeyi besleyen temel ekonomik ve sosyal nedenleri çözmeye yetmiyor.

 Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)
Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)

Zorlu seçim sınavı

Fransa bugün oldukça karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: Öfkenin nedenlerini göz ardı etmeden düzeni yeniden sağlamak, kamu hizmetlerine zarar vermeden borcu kontrol altına almak ve önümüzdeki seçimler radikal bir şekilde karşıt güçler arasında ‘intihar niteliğinde’ bir çatışmaya dönüşmeden önce siyasi güveni yeniden inşa etmek.

Reform yükünü adil bir şekilde dağıtan, harcama önceliklerini belirleyen ve en hassas kesimleri koruyan net bir planı, siyasi kurumlar bünyesinde karar alma yeteneğini yeniden kazandırarak sunmayı kim başarabilecek?

Macron, 2017 yılında iktidara geldiğinde, kendini yenileme ve uluslararası konumunu geri kazanma kapasitesine sahip iyimser bir Fransa tablosu vaat etmişti. Ancak popülaritesinin düşmesi ve gerileme hissinin yaygınlaşması, bu vaat ile gerçeklik arasındaki uçurumun derinliğini ortaya koyuyor. Buna rağmen Fransızların çoğunluğu kendisine olan güvenini tazeleyerek 2022 yılında onu yeniden seçti.

2027 seçimleri yaklaşırken mücadele, yalnızca bir sonraki cumhurbaşkanının kim olacağını belirlemekle sınırlı kalmayacak; Fransa’nın kamu maliyesini reforme edip sosyal sözleşmesini yenileyip yenileyemeyeceğini ya da biriken krizlerin ülkenin siyasi kimliğini yeniden tanımlamasına izin verip vermeyeceğini belirleme noktasına taşınacak.

Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)
Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)

Fransa’nın yalnızca borç sorunuyla karşı karşıya olan büyük bir ekonomi değil, aynı zamanda Avrupa projesinin temel sütunlarından biri olduğu unutulmamalı. Ülkedeki krizin kontrol altına alınmasında yaşanacak herhangi bir başarısızlığın, sınırları aşan yansımaları olacak. Fransa’nın başarısı ise reformun bedeli toplumun ve devletin taşıyabileceği kapasiteyi aşmadan önce, erteleme ve bölünme döngüsünün kırılmasıyla mümkün kılınabilecek.

Aydınlanmanın, düşüncenin ve ilerlemenin Fransa’sı hantallaştığını hissediyor; Fransızlar siyasi ve sosyal sistemlerinin artık gelişmeye ve modern hayata ayak uydurmaya elverişli olmadığını fark ediyor. Daha da vahimi, özellikle başka ülkelerdeki ‘varlığın’ sona ermesi ya da bitme noktasına gelmesiyle birlikte, ekonominin eski günleri ihya etmeye yetecek miktarda servet üretemez hale gelmiş olması…

Zaman değişiyor!