İki anlatı arasında Hamas ve Aksa Tufanı!

Hamas’ın yayınladığı belge, hareketin kendi içinde bir akımı mı ifade ediyor?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

İki anlatı arasında Hamas ve Aksa Tufanı!

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Macid Kiyali

Hamas, 21 Ocak 2024’te ‘Bu Bizim Anlatımız… Aksa Tufanı Neden Gerçekleşti?’ başlıklı bir belge yayınladı. İçerdiği değerlendirmeler ve açıklamalar açısından önemli olan bu belge, bir özeleştiri olarak da görülebilir. Ancak bu belgenin, mevcut koşulların baskısı altında sadece oyalama amaçlı mı olduğu yoksa hareketin siyasi düşüncesindeki gelişim bağlamında mı ortaya konduğu ya da hareket içindeki bir yönelimi mi ifade ettiği belli değil.

Her halükârda ortaya konan bu belge, iki önemli soruyu akıllara getiriyor:

Hamas’ın böyle bir belge yayınlamak için, İsrail’in Gazze’de iki milyondan fazla Filistinliye karşı bir soykırım savaşı yürüttüğü; yüz binden fazla Filistinlinin kurban gittiği, yaralandığı, esir düştüğü ve enkaz altında kaybolduğu ve evleriyle, binalarıyla ve altyapısıyla Gazze şehirlerinin yerle bir olduğu böyle bir yüz günün yaşanmasına gerçekten ihtiyacı var mıydı?

ZSCDEV
Majalla

Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonunun hareket noktası bu belge mi yoksa İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın başkomutanı Muhammed ed-Dayf’ın, Gazze’nin çevresindeki İsrail yerleşim birimlerine ve askerî karargâhlarına yönelik saldırının gerçekleştiği 7 Ekim 2023 günü yaptığı konuşma mı? Zira bu iki gelişme arasında geniş bir aralık var.

Neden Aksa Tufanı?

İçerdiği fikirleri uzun uzadıya açıklayan 3 bin 770 kelimelik bu belge şu beş başlıkta toplanmış:

Birinci başlık: Aksa Tufanı Operasyonu Neden Yapıldı?

Bu bölümde Filistin meselesinin gidişatına dair bir sunum yapılarak, Filistin’de Siyonist yerleşimin başlamasına, 1948 yılında yaşanan büyük felakete (Nekbe), 1967 yılında Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin işgal edilmesine, İsrail’in yerleşim politikası izleyerek toprakları ele geçirmesine, ırk temelli ayrımcılığa, kutsalların çiğnenmesine, baskılara, tutuklamalara ve Gazze kuşatmasına değiniliyor.

“Belgede dikkat çeken düşünce, Hamas’ın belgede dört kez geçen Filistin devleti düşüncesini bir hedef ve Filistinlilerin meşru bir hakkı olarak benimsemesidir”

İkinci başlık: İşgal Ordusunun İddialarına ve Yalanlarına Cevap.

Ben, bu belgenin yayınlanma amacının bu bölüm olduğunu düşünüyorum, zira İsrail’in iddialarına karşı bir savunma mahiyetinde.

Üçüncü başlık: Tarafsız Bir Uluslararası Soruşturmaya Doğru.

Bu bölümde ‘çağdaş dünya tarihindeki sömürgeciliğe, yabancı işgaline ve ırkçı ayrımcılığa karşı kurtuluş mücadelelerinin’ bir parçası olarak Filistin meselesinin, küresel kamuoyunda hukuki boyutunun ve adaletinin önemi vurgulanmış.

Dördüncüsü: Dünyaya Bir Hatırlatma: Hamas Kimdir?

Hamas burada kendisini ulusal bir kurtuluş hareketi olarak öne çıkarıyor.

Beşincisi: Gereken Ne?

İsrail’in saldırılarını önlemek için her düzeyde yapılabilecek şeyler sıralanıyor.

Belgenin içeriği özetle bu. Belgede, Hamas’ın ‘sivilleri hedef almaktan kaçındığına’ dair vurguda ‘İsrailli siviller’ kelimesinin 10 defa geçmesi dikkat çekici. Bu ifade, yeni değil. Nitekim Halid Meşal gibi Hamas liderleri bunu defalarca dile getirdi. Ancak bu, İsrail’de sivillerin varlığını reddeden ve İsraillileri sağır bir kitle olarak gören Hamas liderlerinin, kadrolarının ve mensuplarının çoğunluğu arasında bir kültür olarak yerleşmedi. Ki bu, İsrail’in işine geliyor ve bu dış tehdide karşı birlik olmaya dayalı fanatizmini ve ırkçılığını besliyor.

SDFERG
7 Ekim’de Gazze şehrinde İsrail’e ait bir askerî aracın üzerine çıkan Filistinliler (EPA)

Bu bağlamda bilindiği üzere Filistin ulusal hareketi, 1960’lı yılların sonundan itibaren Yahudiler ile Siyonistler arasında ayrım yapıyor ve hareketin rolü, Yahudileri Siyonizm’den kurtarmayı da içeriyor. Bu doğrultuda nehirden denize Filistin’de demokratik devlet düşüncesi de ortaya atıldı. Yani Hamas hareketi, bu seviyeye çok geç geldi. Ama yine de bu, olumlu ve önemli bir sıçrayış. Belgede bu düşünce altı defa zikredilmiş ve “Siyonist projeyle yaşanan çatışma, dinlerinden dolayı Yahudilerle yaşanan bir çatışma değildir. Hamas, Yahudi oldukları için Yahudilerle değil, halkımıza, topraklarımıza ve kutsallarımıza saldırdıkları için işgalci Siyonistlerle çatışıyor” vurgusu yapılmış.

Belgede dikkat çeken bir diğer düşünce, Hamas’ın belgede dört kez dile getirilen Filistin devleti düşüncesini bir hedef ve Filistinlilerin meşru bir hakkı olarak benimsemesidir. Hamas, bu devletin kurulmamasından İsrail’i sorumlu tutuyor ve bunu, Aksa Tufanı operasyonunun gerekçelerinden biri olarak gösteriyor. Bilindiği üzere Hamas, bu düşünceyi 2017 yılında yayınlanan belgesinde ve liderlerinin açıklamalarında da ifade etmişti. Bu, Filistin bölünmesinin nedenlerine ve sürekliliğine dair yerinde bir soruyu da yeniden gündeme getiriyor. Hareket bu bölünmeye gerekçe olarak hep Filistin’in kurtarılması hedefine ve bunu gerçekleştirmenin tek yolu olarak da silahlı mücadeleye bağlılığını gösterdi.

Belgede yeni olan bir diğer şey, Hamas’ın kendisini ‘aşırılıktan uzak duran; hak, adalet ve özgürlük değerlerine inanıp zulme karşı koyan, dinî zorlamayı ve etnik, dinî veya mezhepsel temellere dayanarak herhangi bir insanı baskı altına almayı ya da haklarından mahrum bırakmayı reddeden ılımlı, orta yolcu ve İslami düşünceye sahip ulusal bir kurtuluş hareketi’ olarak tanımlama çabasıdır. Belgede ifade edildiği üzere “uluslararası hukuka, belgelere ve sözleşmelere göre Hamas, meşru hedeflere, amaçlara ve araçlara sahip ulusal bir kurtuluş hareketidir. İşgale karşı direnişte Hamas’ın meşruiyeti, Filistin halkının kendini savunma, özgürlüğünün peşinden gitme, kendi kaderini tayin etme ve işgali sona erdirip vatanına dönme hakkına dayanmaktadır. Ulusal bir direniş hareketi olarak Hamas, mücadelesini ve direnişini, işgal edilmiş Filistin topraklarında, işgalci İsrail’le sınırlamaya gayret etmiştir.”

Muhammed ed-Dayf’ın söylemleriyle aradaki mesafe

Belgenin, Muhammed ed-Dayf’ın söyleminden uzaklaştığını ya da kendisini uzaklaştırdığını söylersek abartmış olmayız.

Muhammed ed-Dayf’ın, “Ey Okyanus’tan Körfez’e, Tanca’dan Cakarta’ya kadar olan Arap ve İslam dünyasındaki ümmetimiz! Ey tüm âlemlerin özgürleri!” diye başladığı konuşma metninde şu ifadeler yer alıyordu:

“Bugün bu günahkâr düşmana zamanının dolduğunu anlatma gününüzdür. ‘Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın’ (Bakara suresi/191). Siz savaşın, melekler de sizinle birlikte savaşacaktır… Allah size olan vaadini yerine getirecek. ‘İnananlara yardım etmek bize düşer’ (Rûm suresi/47).

Ey Batı Şeria’daki gençlerimiz… Bugün Batı Şeria’daki topraklarımızdan bu işgalciyi ve onun yerleşimcilerini temizleme gününüzdür. Elinizdeki tüm imkânlar ve araçlarla yerleşimlere saldırılarınızı düzenleyin.  

Ey Kudüs’teki halkımız… Aksa’nıza destek olmak için ayağa kalkın ve işgal güçleriyle yerleşimcileri Kudüs’ünüzden kovun.

Ey işgal altında bulunan Necef, Celile, Müselles, Yafa, Hayfa, Akka, Lod ve Remle’deki halkımız… Öldürerek, yakarak, yıkarak ve yolları kapatarak gasp eden işgalcilerin ayakları altındaki toprakları ateşe verin.

Ey Lübnan’da, İran’da, Yemen’de, Irak’ta ve Suriye’deki İslami Direniş kardeşlerimiz… Bugün direnişinizin Filistin’deki kardeşlerinizinkiyle buluştuğu gündür. Huzursuzluk çıkarılan ve alimlere ve liderlere suikastlar düzenlenen devir sona erdi. Suriye’de ve Irak’ta neredeyse her gün gerçekleştirilen bombardıman bitti.

Ey Ürdün’de, Lübnan’da, Mısır’da, Cezayir’de, Arap Batısı’nda, Pakistan’da, Malezya’da, Endonezya’da Arap ve İslam dünyasının dört bir yanındaki kardeşlerimiz… Yarın değil, bugün şimdi Filistin’e doğru yürümeye başlayın. Bugün silahı olan herkes silahını çıkarsın; zamanı geldi. Silahı olmayan da satırını, baltasını, çapasını, molotof kokteylini, kamyonunu, buldozerini, arabasını çıkarsın. Bugün tarih en parlak, en güzel, en şerefli sayfalarını açıyor.”

“Muhammed ed-Dayf’ın konuşması, İsrail’i ortadan kaldırma zamanının geldiğini vurguluyordu. 7 Ekim saldırısının ardındaki esas düşünce de buydu.”

Bu söylemden uzaklaşılmış. Çünkü ed-Dayf’ın konuşması öncelikle, İsrail’i ortadan kaldırma anının geldiğini vurguluyordu. 7 Ekim’deki (ordudan orduya) saldırının ardındaki esas düşünce de ‘meydanların birliği’ fikriyle birlikte buydu. İkinci olarak, Filistinlilere ve ‘ümmetlerin’ gerçekliğini derinlemesine okumadan Arap ve İslam ümmetlerine hitap ediyordu. Üçüncü olarak, bu söylem Hamas’ın belgesinde görüldüğü üzere ulusal bir kurtuluş hareketinin söyleminden ziyade İslami bir söyleme benziyordu. Dördüncü olarak da bu konuşma, bir günle sınırlı olan saldırı aşamasında yapılmışken, son belge savunma aşamasında yayınlandı.

Hamas buradan nereye?

Aslında Hamas’ın kendini ifade etme, siyasi bilinç ve uygulama konusundaki bu ikilemi yeni değil. Nitekim kurulduğu günden bu yana bir bölünme yaşıyor: Hamas dinî bir hareket mi yoksa ulusal bir hareket mi? İslami bir hareket mi yoksa siyasi bir hareket mi? Bir otorite mi yoksa ulusal kurtuluş hareketi mi? Bu kimlik karmaşasının yanı sıra, hareketlerine Filistin meselesini mi yoksa İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketinin bir uzantısı olarak dış ilişkilerini ya da Arap Doğusu ülkelerine karşı şüpheli politikalarına rağmen destekleyici bir taraf olan İran’la ilişkilerini mi referans aldığı konusunda da bir ikilem söz konusu.

Bu bağlamda Hamas’ın Gazze’de Filistinlilere karşı temsil ettiği otoritenin türü ve Filistin ulusal süreci çerçevesinde Gazze’ye nasıl yaklaştığına dair bir soru işareti de mevcut: Yani Gazze’yi bir füze fırlatma üssü olarak mı görüyor? Filistin’i kurtarma sorumluluğunu Gazze’ye mi yüklüyor? Gazze’yi Batı Şeria’daki Fetih hareketininkinden daha iyi olması öngörülen bir Filistin devleti modeli haline mi getirmeye çalışıyor? Hamas hareketi, ortaya çıkışından bu yana Filistin ulusal hareketi içinde ve Filistinliler arasında bir darbeye ve ayrışmaya sebep oldu. Mevcut savaştan sonra bu ayrışmanın Filistin, İsrail ve Araplar düzeyindeki etkileri belki de ikiye katlanacak.

SCDF
7 Ekim’de Gazze Şeridi’nden fırlatılan bir füze (EPA)

Genel olarak bu belge, Suriye’deki İhvan-ı Müslimin cemaatinin 2012 yılında yayınladığı belgeye benziyor. ‘Söz ve Sözleşme Vesikası’ başlığını taşıyan bu belge, ‘kurumlara saygı duyulan bir devlette bireylerin ve grupların temel haklarını gözeten sivil bir anayasaya dayalı; yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrılığı ilkesini benimseyen; demokratik, çoğulcu ve istişareci; halkın kendisini temsil edecek ve yönetecek kişileri seçtiği parlamenter cumhuriyetçi bir yönetim biçimine sahip; halkın kendi kendisinin efendisi olduğu; ırkına, dinine, mezhebine ve eğilimlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların ve de kadınla erkeğin eşitliğini ve vatandaşlığını esas alan; insan haklarını ve onurunu, eşitliği, düşünce ve ifade özgürlüğünü, fırsat eşitliğini ve sosyal adaleti gözeten modern bir sivil devletin’ kurulmasını benimsiyordu.

“Bu belge Suriye’deki İhvan-ı Müslimin cemaatinin 2012 yılında ‘Söz ve Sözleşme Vesikası’ başlığıyla yayınladığı belgeye benziyor”

Ancak ortaya konan bu belge ne yazık ki kâğıt üzerinde kaldı, unutuldu ve cemaat içerisinde siyasi bir kültüre dönüşmedi. Öznel ve nesnel diğer nedenlerle birlikte Suriyelilerin devrimi boşa gitti veya kaybedildi.

Hamas’ın belgesi önemli olmakla birlikte sorunu şu:

Öncelikle kendisini uzak tuttuğu noktalarda ed-Dayf’ın söylemine açık bir eleştiride bulunmamış.

İkinci olarak, saldırının gerekçeleri ile saldırıdan yüz gün sonra ortaya çıkan sonuç arasında herhangi bir karşılaştırma yapmamış. Yani Hamas, istediğini elde etti mi?

Üçüncü olarak, daha önce (2017) yayınladığı bir belgeyi hatırlatıyor, ama o belge çekmecelerde kaldı ve sadece kamuoyu açısından işlevseldi.

Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.


Mısır, bölgesel istikrar için İran ve ABD arasında Umman'da yapılan müzakerelerin önemini vurguladı

Mısır Dışişleri Bakanı Abdulati, Slovenya'nın başkenti Lübliyana'da düzenlenen ‘Bled Stratejik Forumu’ndaki bir panele katıldı (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
Mısır Dışişleri Bakanı Abdulati, Slovenya'nın başkenti Lübliyana'da düzenlenen ‘Bled Stratejik Forumu’ndaki bir panele katıldı (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
TT

Mısır, bölgesel istikrar için İran ve ABD arasında Umman'da yapılan müzakerelerin önemini vurguladı

Mısır Dışişleri Bakanı Abdulati, Slovenya'nın başkenti Lübliyana'da düzenlenen ‘Bled Stratejik Forumu’ndaki bir panele katıldı (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
Mısır Dışişleri Bakanı Abdulati, Slovenya'nın başkenti Lübliyana'da düzenlenen ‘Bled Stratejik Forumu’ndaki bir panele katıldı (Mısır Dışişleri Bakanlığı)

Mısır, Umman Sultanlığı’nın ABD ile İran arasındaki müzakerelere ev sahipliği yaparken oynadığı önemli ve yapıcı rolü takdir ettiğini ifade ederken ‘gerilimi azaltmak ve bölgesel ve uluslararası güvenlik ve istikrarı güçlendiren anlaşmaların sağlanmasını desteklemek için yorulmak bilmez çabalarını sürdüreceğini’ vurguladı.

Mısır, dün Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati ile Umman Dışişleri Bakanı Bedir el-Busaidi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi arasında yapılan iki telefon görüşmesi sırasında güvence veren açıklamasını yaptı.

ABD ile İran arasında Umman'ın başkenti Maskat'ta yapılan, nükleer konulu dolaylı görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, görüşmelerin ‘çok olumlu’ geçtiğini söyledi. İranlı bakan, iki tarafın ‘müzakerelere devam etme konusunda anlaştığını’ da sözlerine ekledi.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Busaidi dün, Mısırlı mevkidaşına Umman'da ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerin ilerleyişi hakkında bilgi verdi. Mısır'ın son haftalarda ilgili taraflar arasında yürüttüğü yorulmak bilmeyen çabaları ve yoğun iletişim faaliyetlerini öven bakan, bu çabaların tarafların görüşlerini yakınlaştırmaya ve müzakerelerin önünü açmaya yardımcı olduğunu belirtti. Bakan, ‘Mısır'ın bölgedeki krizleri yatıştırmaya yönelik diplomatik adımlarına’ övgüde bulundu.

Abdulati, Busaidi ile yaptığı görüşmede, Mısır'ın gerilimin azaltılması ve İran'ın nükleer meselesinde tüm tarafların endişelerini dikkate alan uzlaşmacı bir çözüme ulaşılmasına yönelik tüm çabaları desteklemeye devam edeceğini söyledi. Mısırlı bakan, bölgesel güvenlik ve istikrarı sağlamak ve bölgenin yeni bir istikrarsızlık dalgasına sürüklenmesini önlemek için bu müzakerelerde elde edilen kazanımların üzerine inşa edilmesinin önemini vurguladı.

rthy
Geçtiğimiz eylül ayında Kahire'de Grossi ile yapılan toplantı sırasında Mısır ve İran dışişleri bakanları (Mısır Dışişleri Bakanlığı)

Mısır tarafından geçtiğimiz cuma günü yapılan açıklamada, “Umman Sultanlığı'ndaki kardeşlerimizin arabuluculuğunda ABD ile İran arasında müzakerelerin yeniden başlamasına tam destek veriyoruz” denildi. Açıklamada, ‘bu soruna askeri bir çözüm bulunmadığı ve ilgili tüm tarafların çıkarlarını göz önünde bulundurarak diyalog ve müzakere yoluyla çözülmesi gerektiği’ vurgulandı.

Ayrıca Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Umman ve Pakistan'ın bu konuda gösterdiği yapıcı çabaları överek, ‘bu samimi çabaların, bölgede istikrar ve barış fırsatlarının artırılmasına katkıda bulunacak olumlu bir atılımla sonuçlanacağını’ umduğunu ifade etti.

Mısır Dışişleri Bakanı Abdulati, cumartesi günü Grossi ile yaptığı telefon görüşmesinde, bölgedeki gerilimi azaltmak için Mısır'ın sürdürdüğü çabalara da değindi. Mısırlı bakan, ‘bölgedeki gerilimi ve tırmanışı azaltmak ve diplomatik çözümleri teşvik etmek için bölgesel ve uluslararası çabaların sürdürülmesinin önemini’ vurguladı.

Mısır, geçtiğimiz yıl İran ile UAEA arasında arabuluculuk yaptı. Bu arabuluculuk sonucunda 9 Eylül'de Kahire'de İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile UAEA Genel Direktörü Grossi arasında imzalanan ve ‘İran'ın nükleer tesislerine yönelik denetimlerin yeniden başlatılması da dahil olmak üzere iki taraf arasında iş birliğinin yeniden başlatılmasını’ öngören bir anlaşma ile sonuçlandı. Ancak Tahran, geçtiğimiz kasım ayında anlaşmanın askıya alındığını duyurdu.

Abdulati, cuma akşamı Slovenya'nın başkenti Lübliyana'da düzenlenen ‘Bled Stratejik Forumu’ndaki bir panelde, ‘bölgedeki gerilimin azaltılması, çatışmanın yayılmasının önlenmesi ve tartışmalı konuların çözümü için diplomatik çözümler ve diyaloga öncelik verilmesi, böylece bölgedeki güvenlik ve istikrarın korunmasına ve daha geniş çaplı çatışmalara sürüklenmesinin önlenmesine katkıda bulunulmasının önemini’ vurguladı.


DEAŞ mahkumları Irak'ın güvenliğini tehdit ediyor

7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)
7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)
TT

DEAŞ mahkumları Irak'ın güvenliğini tehdit ediyor

7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)
7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)

Güvenlik kaynakları, DEAŞ mahkumlarının Suriye'den Irak'a nakledilirken Iraklı gardiyanları tehdit ettiklerini ve hapishanelerden kaçtıktan sonra onları öldüreceklerine dair yemin ettiklerini açıkladı.

Bu durum, Irak'ın hükümetin ulusal güvenliği korumak için önleyici hamle olarak nitelendirdiği yeni bir grup tutukluyu kabul etmesiyle eş zamanlı olarak ortaya çıktı.

Güvenlik kaynakları Şarku’l Avsat'a, "tutukluların çoğunun Bağdat ve Hilla'daki hapishanelerde ve gözaltı merkezlerinde tutulduğunu" belirtti; bu iki bölge de ağır güvenlik önlemleriyle korunan gözaltı tesislerine sahip.

"Terörle Mücadele Servisi'nin nakil ve dağıtımı denetlediğini" belirten kaynak, "mahkumların ellerinin ve ayaklarının kelepçelendiğini ve yüzlerinin örtüldüğünü", "bazılarının kaçmayı başarmaları halinde gardiyanları ölümle tehdit ettiğini" açıkladı.

Kaynaklar, "mahkumlarla konuşmayı veya onlarla etkileşim kurmayı kesin olarak yasaklayan emirler olduğunu" ve "gardiyanların çoğunun mahkumların hangi milletlerden geldiğinden habersiz olduğunu" ifade etti.