Churchill’e göre Birleşik Krallık Osmanlı kadar önemli Müslüman bir devletti

Churchill, Birleşik Krallık’ı en az Osmanlı İmparatorluğu kadar önemli ‘Muhammedî bir güç’ olarak gördü

Fotoğraf: Mona Eing
Fotoğraf: Mona Eing
TT

Churchill’e göre Birleşik Krallık Osmanlı kadar önemli Müslüman bir devletti

Fotoğraf: Mona Eing
Fotoğraf: Mona Eing

Sami Moubayed

19’uncu yüzyılda uluslararası yazışmalar, Arap dünyasını ‘Doğu’ (Şark ya da Maşrık) olarak tanımlıyordu.  Sonra Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altındaki coğrafi bölgeyi ifade etmek için ‘Yakın Doğu’ terimini ortaya attı. Bugün kullanılan ‘Ortadoğu’ terimini ise 1902 yılında Amerikan tarihçi Alfred Thayer Mahan türetti, medyaya da İngiliz gazetesi The Times tanıttı. Daha sonra Winston Churchill, Sömürgeler Bakanı olduğu dönemde Arap bölgesine özel ‘Ortadoğu Birimi’ adında özel bir bölüm oluşturduğunda bu terimi uluslararası siyasi sözlüğe dahil ederek resmîleştirdi.

Onun İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık Başbakanı olarak oynadığı tarihî rolü herkes bilir. Mayıs 1940 ile Temmuz 1945 tarihleri arasında Almanya’ya karşı savaşında ülkesine liderlik etmiş ve zafer işareti (V) yaparak meşhur zaferini gerçekleştirmişti. Ekim 1951’de de ikinci kez iktidara geldi ve Nisan 1955’e kadar iktidarda kalarak, bu süre içerisinde Nobel Barış Ödülü kazandı.

vefvgtrh
Churchill ile Kral Abdülaziz Âl-i Suud, Şubat 1945’te Mısır’da bir araya geldi (AP)

Churchill, 1964 yılı sonuna kadar parlamentodaki koltuğunu korudu ve 24 Ocak 1965’te öldü. Arapların Churchill’e ilişkin değerlendirmeleri farklılık gösterir. Kimileri, Siyonist projeye verdiği mutlak destekten ötürü onu affedemezken, kimileri de onu üstün vasıflara sahip bir devlet adamı olarak görüyor. Nitekim Suriye’nin Fransız işgalinden kurtarılmasının yanı sıra, Irak ve Ürdün devletlerinin kurulmasında da onun payı vardı.   

Araplar ve Müslümanlarla ilk temas

Winston Churchill, 1874 yılında ailesinin İngiltere’nin güneydoğusundaki Oxfordshire’da yer alan malikanesinde doğdu ve Britanya İmparatorluğu döneminde büyüdü. Eğitiminin tüm aşamaları, ayrıcalıklı sömürge dönemine denk geldi. İslam dünyasıyla ilk teması, Ekim 1896’da Britanya ordusunda genç bir subayken gerçekleşti. Bugün Afganistan ve Pakistan olarak adlandırılan Doğu Hindistan sınırlarında hizmete başladığında 22 yaşındaydı. Haydarabad şehrinden çok etkilenmiş, ancak İngiltere’deki annesine yazdığı üzere, ahalinin tükürüklerine ve sövgülerine maruz kalmamak için şehre ancak fil sırtında girmişti. Churchill, Büyük Britanya’nın sömürgelerinde nefretle karşılandığının erken farkına varmıştı, ama tahtına sadıktı ve onu dünyadaki mümkün herhangi bir gelişmenin temel taşı olarak görüyordu. Ona göre ‘insanları toplumsal ve kültürel ilerlemeye hazırlamak ve onları yönlendirmek’, tahtının temel göreviydi. Gelgelelim Churchill’in medeniyet anlayışı çarpıktı; onu kadim dünyanın halklarının kültüründe, şehirlerinde ve tarihinde değil, sadece Londra şehrinin ilerleyişinde görüyordu. Askerî yönetim, onun Londra’ya dönmesine izin verdiğinde sevinç içinde annesine yazarak şöyle dedi: “Bu ülkedeki barbarca sefaletten sonra medeniyeti yeniden görmeyi şiddetle arzuluyorum.”

Churchill, Büyük Britanya’nın sömürgelerinde hoş karşılanmadığını erkenden fark etti, ama tahtına sadıktı

Bundan iki sene sonra Churchill, Sudan’a atandı. O dönemlerde hayatında tüm dinlerden uzaklaştığı bir evreden geçiyordu ki bu, onun muhafazakâr Sudan toplumuna karşı yoğun rahatsızlığını açıklıyor. 1899 yılında kaleme aldığı ‘Nehir Savaşı’ (The River War) adlı kitabında bu duygusunu şu sözlerle ifade ediyor: “Muhammedîliğin (İslam’ın) takipçileri üzerindeki laneti ne korkunç. Müslümanlar, bireysel olarak harika nitelikler sergileyebilirler. Cesurlar ve Kraliçe’ye sadık insanlar. Herkes nasıl öleceğini biliyor (Şehadeti kastediyor). Ancak bu ülkede dinin etkisi, din mensuplarının toplumsal gelişimini felce uğratıyor.” Pek çok kişiye göre bu cümle, Winston Churchill’in ırkçılığının ve İslam karşıtlığının bariz bir delilidir. Ama bilindiği kadarıyla Churchill, bu cümleden pişmanlık duydu ve kitabın 1901 yılında yayımlanan ikinci baskısında bu cümleye yer vermedi.  

“Müslüman olma!”

Churchill’in düşünce yapısındaki büyük dönüşüm ve İslam dinini kabulü, hiç şüphesiz Ortadoğu şehirlerini gezen ve bu şehirlerin kültürünü ve tarihi yakından tanıyan İngiliz şair ve yazar Wilfrid Blunt ile olan dostluğunun bir sonucuydu. Arapları çok seven Blunt, onun şahsiyetini geliştirmek ve ona sayıları 1910 yılında Osmanlı devletinde 20 milyona, Hindistan’da 62 milyona ve Mısır’da on milyona ulaşan Müslümanların ve İslam’ın üstün yanlarını anlatmak için Churchill ile uzun saatler geçiriyordu. O dönemde Hindistan ve Mısır, Britanya İmparatorluğu’na tâbi olduğundan Churchill, bu iki ülkeyi ve ülkesinin geniş imparatorluğunu kendi deyimiyle ‘dünyanın en güçlü Muhammedî/Müslüman devleti’ olarak görmeye başladı. Müslümanlar da onun gözünde düşman olmaktan çıkıp, bir güç ve cazibe noktasına dönüştü. Blunt, günlüğünde bir gün Churchill’i kefiye ve Arap elbisesiyle Arap tarzında giyinmeye nasıl ikna ettiğini yazıyor. Churchill, Britanya’da kadın hakları aktivisti olan arkadaşı Leydi Constance Layton’a, Arap tarzında giyimine dair tecrübesini şu sözlerle anlatıyor: “Beni bir paşa zannedebilirsiniz. Keşke öyle olsam.”  

Onun İslam’a olan bu beklenmedik hayranlığı, bir başka arkadaşı Leydi Gwendoline Bertie’yi endişelendirmişti. Bertie, İslam dinine girmemesi için yalvardığı mektubunda ona şöyle diyordu: “Rica ediyorum, Müslüman olma… Hal ve hareketlerinde bir Doğululaşma eğilimi gözlemliyorum.”

ewrgfr3
Churchill ve eşi, 28 Mart 1921’de Kudüs’teki bir karşılama töreninde (ABD Kongre Kütüphanesi)

Churchill 1902 yılında, Şii İsmaili mezhebinin lideri III. Ağa Han’la bir araya geldi ve onu, Hayyam’ın ‘Rubailer’inin İngilizce tercümesinin tüm bölümlerine dair ezberiyle şaşkınlığa uğrattı. Britanya Sömürgelerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı Müsteşarı olarak atandığında bölgeye doğru yola çıktı ve dört gün İstanbul’da konaklayarak, Sultan V. Mehmed Reşad’la görüştü. Osmanlı padişahından hoşlanmamış ve onu sıkıcı bulmuştu. Ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti liderlerinden biri olup, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Harbiye Nazırı olan genç subay Enver Paşa’yı beğenmişti. Churchill, onu Napolyon’a benzetmiş ve şöyle yazmıştı: “Bu yakışıklı genç subaydan hoşlandım. İngiliz politikasının genel hatları Türkiye’nin meşru talepleriyle daha uyumlu olsaydı, onunla uyum içinde çalışacağımızdan emin olurdum.”

Wilfrid Blunt günlüğünde, bir gün Churchill’i kefiye ve Arap elbisesiyle Arap tarzında giyinmeye nasıl ikna ettiğini anlatıyor

1911 yılında Donanma Bakanı olarak atandığında Churchill, (kendi imparatorluğuyla birlikte) ‘dünyanın en güçlü Muhammedî ülkelerinden’ biri olan Osmanlı İmparatorluğu ile bir ittifak kurmaya çalıştı. Ancak bu çabalarında yalnız değildi; Almanya İmparatorluğu ve onun hırslı Kayser’i Guillaume II, Osmanlıların muhabbetini kazanmak için onunla yarışıyordu. Churchill, Britanya Dışişleri Bakanlığı’na yazısında şu tavsiyede bulundu: “Türklerin çok şeyi var. Onları destekleyebilecek güce sahip olan da yalnızca biziz.”

defwf
Churchill ile Fransız General Charles de Gaulle (Getty Images)

Bakan Churchill, bu desteği somutlaştırmak adına iki savaş gemisinin (Reşadiye ve Sultan Osman) Osmanlı hükümetine çok cazip fiyatlarla satışını onayladı. Ancak çok geçmeden, 1914 Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken geri adım attı ve gemileri Britanya Donanması’nın emrine verdi.

Savaş başladığında Osmanlı Devleti, Alman İmparatorluğu’nun yanında durduğunu ilan etti ve Sultan Reşad, İngilizlere karşı cihat çağrısı yaptı. Resmî olarak Churchill, ‘etkisiz ve kalkınmanın hızına yetişemeyen’ bu ülkeyi kırma sözü verse de 1915 yılına kadar gizliden gizliye Enver Paşa ile iş birliği kurma çabasını sürdürdü.

İngiliz askerî harekâtı Gelibolu Muharebesi’nde başarısızlıkla sonuçlanınca, Churchill, görevinden ayrılmaya zorlandı ve sonra 1917 yılında Mühimmat Bakanı, iki yıl sonra Ocak 1919’da da Savaş Bakanı oldu. O günlerde Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, hezimete uğrayan Osmanlı Devleti de tamamen çöküşe hazırlık olarak dağılmaya başlamıştı. Churchill, Osmanlı Devleti’nin zayıf, pençelerden ve silahlardan yoksun olması şartıyla ve sıkı uluslararası denetim altında varlığını sürdürmesini istiyordu.

İki savaş arasında

Churchill, Savaş Bakanı iken dünya çapında konuşlandırılan Britanya askerlerinin sayısını azaltmak istedi ve onların bulundukları yerde kalmalarının pahalıya mal olduğunu söyledi. Sayıyı azaltmak gerekiyordu. Zira her şeyden önce Büyük Savaş sona ermişti. Churchill ayrıca Sovyetlerin, askerlerin ülkelerine dönme ve askerlik hizmetlerini sona erdirme arzularından faydalanarak İngiliz karargâhlarına sızmaya çalışmalarından çekiniyordu.

Ortadoğu hakkında ise bazısı tuhaf ve gerçeklikle alakasız çeşitli tasavvurlar geliştirildi. Örneğin, Sömürgelerden Sorumlu Devlet Bakanı Lewis Harcout, kutsal yerlerin Amerikalıların kontrolüne verilmesini talep ederken, Britanya’nın eski Mısır yetkilisi Herbert Kitchener ise Mekke ile Medine’nin doğrudan İngiliz yönetimi altına alınmasını öneriyordu. Churchill, bunlara itiraz etti ve sömürgelerdeki askerî varlığın azaltılması, aynı zamanda da kendi kendilerine yetebilmeleri ve yüklerinin Britanya hazinesine bindirilmemesi için mali ve ekonomik olarak güçlendirilmeleri çağrısında bulundu. Bununla birlikte doğrudan kendisine bağlı olan ve Britanya İmparatorluğu’na mutlak sadakat besleyen yerel vekillerle çalışmak istiyordu.

Sömürge Bakanlığı ve Kahire Konferansı

1 Ocak 1921’de Churchill, Başbakan Lloyd George hükümetinin Sömürge Bakanı olarak atandı. Amerikalı tarihçi Warren Doctor’ın ifadesiyle Başkan George, Ortadoğu bölgesinin idaresinde onun ‘etkinliğinden ve üretken düşüncesinden’ faydalanmak istemişti. Churchill, Sömürge Bakanlığı’nda Ortadoğu Birimi’ni oluşturdu ve Subay Thomas Edward Lawrence (Arabistanlı Lawrence) ile iş birliği yaptı. Lawrence, Arapların Osmanlı Devleti’ne karşı devrimlerine katılmış ve onları 1918 yılında zafere ulaştırmıştı. Churchill, onunla ilk kez 1919 Paris Barış Konferansı’nda bir araya geldi ve aralarında karşılıklı ve derin saygıyla sağlam bir dostluk kuruldu. Kendisinden önceki Blunt gibi Lawrence da Churchill’i, Arapların taleplerine kulak vermeye ve meşru haklarını elde etmeleri için onlara yardımcı olmaya teşvik etmede çok önemli bir rol oynadı.   

Yeni ofisinde Churchill, Arapça isimlerden oluşan bir tablo ve bu isimleri İngilizceye çevirmek için standart bir yöntem geliştirdi. Ofisinde ayrıca kabilelerin yayılma alanlarını ve her bir ülkede ve coğrafi bölgede nüfuzlu kişileri gösteren büyük bir Arap haritası da vardı. İslam dinini daha iyi anlayabilmek için de yardımcılarından Sünni ve Şii Müslümanlar arasındaki farkları detaylı bir şekilde anlatmalarını istedi.

Churchill, 12-30 Mart 1921’de Kahire’de bir konferans düzenledi. Seçkin uzmanlarla şarkiyatçıların ve bakanlık çalışanlarının katıldığı bu konferansın sonucunda, Mavera-i Ürdün (Şarku’l-Ürdün) Emirliği ile Irak Haşimi Krallığı kuruldu

Churchill, 12-30 Mart 1921’de Kahire’de bir konferans düzenledi. Seçkin uzmanlarla şarkiyatçıların ve bakanlık çalışanlarının katıldığı bu konferansın sonucunda, Mavera-i Ürdün (Şarku’l-Ürdün) Emirliği ile Irak Haşimi Krallığı kuruldu. Yıllar sonra, Ürdün’ü “pazar günü bir kalem darbesiyle” kurduğu yönündeki meşhur sözü aktarıldı.

Büyük Arap Devrimi’nin lideri Şerif Hüseyin bin Ali, Hicaz Kralı olmuştu. Kahire Konferansı’nın ardından da oğlu Prens Abdullah, Amman Prensi, üçüncü oğlu Şerif Faysal ise Irak Kralı olmuştu. Faysal, 1920’de Suriye’de kral olarak taç giymiş, ancak Fransızlar ülkeye kendi mandalarını dayattıklarında onun hükümetini devirerek sınır dışı edilmişti. Lawrence da Churchill’e onun sadık bir adam olduğunu ve ödülü hak ettiğini söyleyerek, durumunu telafi etmeye çalışmıştı.

Faysal’ın Şam’dan kovulduğu gün Prens Abdullah, küçük bir ordu kurdu ve Fransızlarla savaşıp ailesinin elinden alınan tahtını geri almak üzere Hicaz’dan Suriye’ye doğru yola çıktı. Bunun üzerine İngilizler, daha doğrusu özel olarak Churchill, ondan Ürdün’ün doğusunda durmasını ve Fransızlarla durum netleşene kadar Amman’da altı aylık ‘geçici bir hükümet’ kurmasını istedi. Churchill onu Kudüs’te bir toplantıya davet etti; o da Lawrence ile birlikte Kahire’den trenle geldi. Churchill, Amman’ı yeni başkenti yapması ve onun ve bundan sonra da evlatlarının burayı yönetmesi için onu ikna etti.

Lawrence, Prens Abdullah’ı Büyük Arap Devrimi’ndeki ortak çalışmalarından beri tanıyor ve onu, nazik ve ‘soylu’ diye nitelediği kardeşi Faysal’ın aksine özüne aşık biri olarak görüyordu. Lawrence, bu olumlu değerlendirmeyi Churchill’e iletme imkânı buldu. Churchill de bunu benimseyerek, Şerif Faysal’ı güçlü bir şekilde destekledi. Ta ki Faysal, Britanya hükümetinden Irak’ı İngilizlerle eşit bir konuma yerleştirecek ve mandayı tanımları ve hedefleri açık bir sözleşmeye dönüştürecek bir anlaşma talep etmeye başladı.

Churchill, Faysal’ın bu teklifi karşısında öfkelendi ve bunu bir isyan olarak değerlendirdi. 17 Ağustos 1922 tarihinde ona öfke dolu bir mektup yazarak, Britanya’nın onun için üstlendiği masrafları şu sözlerle hatırlatmak istedi: “İlerlemeye karar verdiğiniz yoldan ötürü duyduğum derin endişeyi zatıalinize iletmek isterim. Korkarım ki bu, Britanya hükümeti ile Şerif ailesi arasındaki yapıcı iş birliği fırsatlarını olumsuz etkileyebilir.” Ancak Lawrence’in tavsiyesi üzerine bu telgrafı göndermekten vazgeçti ve Faysal’ın talebini onayladı. Bunun üzerine Ekim 1922’de Irak’la bir sözleşme imzalandı ve bu sözleşme Irak’a sınırlı bir bağımsızlık vererek, dış işlerini İngilizlerin tasarrufuna bıraktı.

Siyonizm ve Filistin

Uluslararası Siyonist hareket, Mavera-i Ürdün Emirliği’nin kurulması yönündeki karara öfkelendi ve bunu Balfour Deklarasyonu uyarınca Yahudilere tahsis edilen toprakların alanının daraltılması olarak değerlendirdi. Churchill, Siyonistlerle güçlü ilişkilere sahipti ve liderlerini amaç birliği ve bu amaç uğrunda ortak çalışmaları nedeniyle sıkça övüyordu. Filistinlileri ‘materyalist’ ve ‘iflas etmiş’ şeklinde tanımlayan Lawrence’ın da açık etkisiyle Churchill, Filistinlilere çok az saygı ve Siyonistlere hayranlık duyduğunu gizlemiyordu. Churchill,28 Mart 1921’de Filistin eşrafından bir heyetle Kudüs’te buluştu ve onlara şöyle dedi: “Benden Balfour Deklarasyonu’ndan vazgeçmemi ve Filistin’e göçü durdurmamı talep ediyorsunuz. Bu benim yetkim dışında. Üstelik böyle bir arzum da yok.”

tmky
Churchill, bölge ülkelerinin bölünmesini tartışmak üzere 1921’de Kahire’de toplanan Rafideyn Komitesi üyeleriyle (Getty Images)

Churchill, Arap bölgesindeki ana aktörler için hiyerarşik bir toplumsal sınıflandırma yaptı. Bu piramidin tepesinde Arap bedeviler vardı. Churchill onlardan hoşlanıyor ve daima onlarla yapıcı ve olumlu şekilde iş tutabildiğini söylüyordu. Onlardan sonra Şam gibi büyük şehirlerin tüccarları geliyor, onları da Filistin halkının çoğunluğunun dahil olduğu çiftçi kesim izliyordu. Bu sıralama, Churchill’in bir bütün olarak bölge liderlerine ilişkin değerlendirmesine de yansıdı. Bu, onun Suudi Arabistan Krallığı’nın kurucusu Kral Abdülaziz Âl-i Suud’a olan güçlü hayranlığını açıklıyor. Churchill, bu hayranlığı İkinci Dünya Savaşı sırasında şu ifadelerle dile getirmişti: “En zorlu koşullarda cesaret mesajları göndermekten ve bu savaşta galip geleceğimize olan güçlü inancını teyit etmekten vazgeçmeyen büyük Kral İbn Suud’u selamlıyorum.”

Churchill, Arap bölgesindeki ana oyuncular için hiyerarşik bir toplumsal sınıflandırma yaptı. Piramidin en tepesinde Arap bedeviler yer alıyordu. Churchill onlardan hoşlanıyor ve daima onlarla yapıcı ve olumlu şekilde iş tutabildiğini söylüyordu

1939 yılında İkinci Dünya Savaşı patlak verdikten sonra Churchill’in tüm dikkati Avrupa’ya yöneldi, ancak askerî ve ticari lojistik konularda Arap bölgesine bağımlı olmayı sürdürdü ve burayı Alman nüfuzundan korumayı hedefledi. Ekim 1940’da, yani iktidara geldikten beş ay sonra Birleşik Krallık’aki Müslümanları memnun etmek ve Arap dünyasındaki Müslümanların zihinlerini ve kalplerini kazanmak için Büyük Londra Camii’nin inşasını emretti ve onlardan mutlak sadakat bekledi.

İran Şahı, Hitler’le ilişkisini koparmayı reddettiğinde ise Churchill, Rus müttefikleriyle iş birliği yaparak Ağustos 1941’de İran’ın işgal edilmesini ve kralının devrilmesini emretti. Rıza Şah, tavus kuşu tahtından indirildi ve yerine İngilizlerle daha fazla iş birliği yapacağına dair Churchill’i temin eden oğlu getirildi.

Suriye, Nazi Almanya’sına bağlı Vichy hükümetinin kontrolüne girince Churchill, General Charles de Gaulle’e bağlı Özgür Fransa Güçleri’yle Suriye’yi askerî olarak işgal operasyonu düzenledi. Şam’daki Vichy hükümeti devrildi ve Birleşik Krallık, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ilk kez girdiği Suriye topraklarına 1941 yılında askerî yolla geri döndü. Churchill, Suriye’nin yönetimini De Gaulle’le paylaşmaya çalışmakla birlikte Suriye’deki ulusal harekete siyasi destek vererek Fransızları Şam’dan kovmak için sistematik ve açık bir şekilde çalışmaya başladı.

Kral Abdülaziz ve Kral Faruk’un ayarlamasıyla Şubat 1945’te Kahire’de Suriye Devlet Başkanı Şükrü el-Kuvvetli ile görüştü. Hitler’e karşı Müttefiklerle birlikte savaşa girmesi karşılığında Suriye, Nisan 1945’in sonunda ABD’nin San Francisco şehrinde düzenlenen Birleşmiş Milletler kuruluş konferansına davet edildi. De Gaulle, Suriye’nin davet edilmesini Churchill’in kendisine karşı haddi aşması ve İngilizlerin Fransa’nın Ortadoğu’daki nüfuz bölgelerine bariz bir saldırısı olarak gördü.

29 Mayıs 1945’te De Gaulle, Suriye başkentinin bombalanmasını emretti. Churchill de buna 1 Haziran 1945’teki ünlü uyarısıyla karşılık verdi ve saldırının durmasını, Fransa’nın, tam bağımsızlığının ilanına bir hazırlık olarak Suriye’den çekilmesini ve yirmi altı yıllık Fransız yönetimine son verilmesini talep etti.

Bazılarına göre Churchill, Fransızları Şam’ı bombalamaya ikna etti ve bunu Fransa’yı Suriye’den çıkarma bahanesi olarak kullandı. De Gaulle’e şöyle yazmıştı:

Özgür Fransa aleyhine herhangi bir ayrıcalık talep etmediğimizi ve Fransa’nın içinde bulunduğu zor durumu kendi çıkarımız için kullanma niyetinde olmadığımızı biliyorsunuz. Dolayısıyla Suriye’ye ve Lübnan’a bağımsızlık sözü verme kararınızı memnuniyetle karşılıyor ve bu sözü teminatımızın tüm ağırlığıyla desteklemenin önemini bir kez daha vurguluyorum.

* Bu çalışma Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)

Nebil Fehmi

Bu yazı dizisinin ilk makalesinde, askeri gücün muazzam insani, askeri ve ekonomik maliyetlere rağmen net bir siyasi çözüm üretemediği bir savaş modeli olarak Ukrayna'daki savaşa odaklanılmıştı.

İran ile olan savaş farklı jeopolitik ve askeri doğasına rağmen, aynı ikilemi yansıtıyor: Açıklanan hedefler ile gerçek sonuçlar arasında genişleyen uçurum ile “zafer ve sonuca varma” fikrinin, çatışmayı yönetme ve tehlikelerini kontrol altına alma lehine kademeli olarak gerilemesi.

Mayıs 2026'ya kadar, gerek nükleer ve askeri altyapıyı hedef alma, gerekse vekalet savaşları veya karşılıklı füze ve insansız hava araçları saldırıları olsun, İran ile bağlantılı askeri çatışmalar İran'ın bazı kabiliyetlerini zayıflattı, ancak Tahran'ın oluşturduğu stratejik meydan okumayı ortadan kaldırmadı. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran'ın nükleer silah gücü kazanmasını engellemeyi, bölgesel etkisini geriletmeyi ve gelecekteki bir yüksek gerilimi önlemek için daha yüksek bir caydırıcılık düzeyi oluşturmayı amaçladı. Buna karşılık, İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar verdi, bölgesel ağları zayıfladı, askeri ve nükleer altyapısının bazı bölümleri hasar gördü. Dolayısıyla, herkes için büyük bir maliyet var, ancak bu savaştan kimse galip çıkmadı.

İran yenilmedi veya siyasi olarak boyun eğdirilmedi, ancak umduğu gibi istikrarlı bir caydırıcılık denklemi kurmayı veya bölgesel nüfuzunu genişletmeyi başaramadı. Belki de en önemli siyasi kaybı, daha önce bazı Körfez Arap devletleri ile başlayan yakınlaşma sürecinin tersine dönmesi, stratejik davranışına ilişkin bölgesel şüphelerin yeniden ortaya çıkması ve bölgesel konumunun gerilemesi oldu.

Burada Ukrayna'da ortaya çıkan aynı paradoks öne çıkıyor; taktiksel başarılar mutlaka sürdürülebilir siyasi sonuçlara dönüşmez. Askeri saldırılar bir nükleer programı geciktirebilir, altyapıyı yok edebilir veya güçlü caydırıcılık mesajları gönderebilir, ancak otomatik olarak istikrarlı bir bölgesel düzen oluşturmazlar. Zayıflamış olsa bile, İran hâlâ etki araçlarına, yaptırımlar ve baskı ile birlikte yaşama yeteneğine sahip. Bu nedenle, “İran sorununun” askeri güç ve rejim değişikliği yoluyla çözülebileceği inancı, gerçekçi bir stratejiden ziyade bir yanılsama gibi görünüyor.

Dolayısıyla en uygulanabilir ve gerçekçi yol, kapsamlı bir anlaşma peşinde koşmak değil, daha geniş bir bölgesel savaşa kaymayı önlemek için kademeli bir gerilim azaltma ve risk yönetimi süreci oluşturmaktır.

İran'ın uranyum zenginleştirme seviyelerine net sınırlar koymanın yanı sıra, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) rolünü güçlendirmek, denetim ve doğrulama mekanizmalarını genişletmek bunun ilk adımı olabilir. Bu süreç ayrıca, İran'ın sorumsuz ve uluslararası alanda kınanan nükleer ve sivil tesisleri hedef alma eylemlerinden tamamen ve kararlı bir şekilde vazgeçmesinin yanı sıra, sivil gemi taşımacılığı veya petrol tesislerinin korunması da dahil olmak üzere karşılıklı saldırılarda bulunmama uzlaşılarını da içermelidir. Buna ilave olarak, krizler sırasında yanlış anlamaları önlemek için doğrudan veya dolaylı iletişim kanalları kurulması da çok önemlidir.

Yaptırımların kademeli ve geri döndürülebilir şekilde hafifletilmesi, açık uyum mekanizmalarına bağlanması, siyasi ufuktan yoksun, ucu açık baskı politikalarından daha pratik bir teşvik sağlayabilir. Bu tür gergin ortamlarda, insani önlemler ve rehine takasları, krizin kök nedenlerini ele aldıkları için değil, iletişim kanallarının tamamen kopmasını önlemeye yardımcı oldukları için önemli siyasi araçlar haline gelir.

Bölgesel boyut, gerçekçi yaklaşımda hayati bir unsur olmaya devam ediyor. Arap Körfez ülkeleri İran’ın saldırılarına maruz kaldılar ve iç güvenliklerini veya enerji piyasalarının istikrarını korumak, ekonomik kalkınma süreçlerini sürdürmek için gerilimin tırmanmasını önlemek onların doğrudan çıkarınadır. Başkan Trump yakın zamanda, birkaç Arap ve Körfez ülkesinin talebi üzerine İran'a karşı yeni bir saldırıyı ertelediğini vurguladı. Ayrıca, ABD Başkanı ile İsrail Başbakanı arasında, ikincisinin askeri tırmandırmayı sürdürme konusundaki ısrarı sebebiyle sert bir telefon görüşmesi yapıldığına dair haberler de yayınlandı.

Türkiye ve Irak’a gelince hem İran hem de Batı ile karmaşık dengeleri yönetiyorlar ve bu da onları gelecekteki herhangi bir bölgesel denklemin parçası haline getiriyor. Bu nedenle, ciddi bir gerilimi azaltma süreci yalnızca ABD-İran kanalıyla sınırlı kalamaz; daha geniş bir bölgesel çerçeve gerektiriyor.

Bu bağlamda, Arap ve Körfez ülkelerinin rolü, herhangi bir tarafın açıkça büyük bir siyasi taviz vermesini gerektirmeden gerilimlerin azaltılmasına olanak tanıyan sınırlı teknik anlaşmaları kolaylaştırabileceği için göründüğünden daha önemli hale gelmiştir. Benzer şekilde, Yemen, Lübnan ve Irak gibi arenalarda deniz güvenliği veya angajman kurallarıyla ilgili kısmi anlaşmalar somut pratik sonuçlar doğurabilir ve daha geniş bir çatışmaya kaymayı önleyebilir.

Ancak, en kesin teknik düzenlemeler bile genellikle göz ardı edilen bir faktöre, iç politikaya bağlı kalacaktır. İran liderlerinin herhangi bir anlaşmayı baskıya boyun eğme olarak değil, ulusal onurun ve stratejik direncin korunması olarak sunmaları gerekir. Karşı tarafta, ABD yönetimi de zayıf görünmeyi göze alamaz. Arap devletlerine gelince, İran'a ilave nüfuz sağlamadan güvenliklerini artıracak düzenlemelere ihtiyaçları var.

İşte tam da bu noktada, bütün taraflara iç manevralar için siyasi alan tanıyan sınırlı, kademeli anlaşmaların önemi ortaya çıkıyor. Diplomasi, rekabet eden ulusal anlatıları göz ardı edemeyen devletler arasındaki bir müzakeredir. Son saatlerde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşı sona erdirmek ve aynı zamanda kapsamlı, ayrıntılı bir anlaşmaya varmak için ek süre sunacak bir plan üzerinde uzlaşıya varabileceğine dair haberler gelmeye başladı.

Ukrayna ile benzerlik açıkça ortada. Her iki durumda da askeri güce aşırı güvenmek, nihai çözümler dayatmak yerine siyasi kimlikleri derinleştirdi ve pozisyonları sertleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre iki kriz de savaş alanındaki kazanımları uzun vadeli siyasi kabule dönüştürmede askeri gücün sınırlılıklarını ortaya çıkardı.

İran örneğinde bu, stratejik rekabet devam ederken, acil riskleri azaltan sınırlı nükleer ve bölgesel uzlaşılar anlamına gelebilir. Her iki durumda da çatışmaların tekrarını önlemek ve sorunlara kapsamlı çözümler bulma yolunda ilerlemeye devam etmek için zaman alsa bile, bu adımları bölgesel ve uluslararası düzeyde birbirine bağlamak ve geliştirmek çok önemli.

Bu gerçeklik, aşırı görüşlere sahip olanları veya tam zafer savunucularını tatmin etmeyebilir, ancak alternatiflerin çok daha tehlikeli olması nedeniyle çoğu zaman eksik uzlaşılarla sonuçlanan modern savaşın doğasıyla örtüşüyor. Ateşkes barış değildir ve sınırlı bir anlaşma uzlaşma değildir, ancak daha geniş kaosa sürüklenmeyi önlemenin tek yolu olabilirler.

Sonuç olarak, Ukrayna ve İran'daki savaşlar, çağdaş uluslararası sistem hakkında temel bir gerçeği ortaya koyuyor: Savaşları sona erdirmek artık dramatik, belirleyici bir an değil, aksine savaşı devam ettirmenin maliyetini artırmaya, kendine hâkim olmak ve anlaşmazlıklarla birlikte yaşamak için kademeli süreçler inşa etmeye dayalı uzun bir yoldur. Yavaş ve çok da ideal olmayan bu yaklaşım, bu çalkantılı dönemde dünyanın sahip olduğu tek gerçekçi seçenek olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
TT

KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ile Birleşik Krallık, Londra’da iki taraf arasında serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin resmen tamamlandığının duyurulmasının ardından kapsamlı stratejik iş birliğinde yeni bir döneme girdi. Anlaşma, yatırım akışlarını güçlendiren ve yedi pazardaki iş dünyası için geniş fırsatlar sunan yapısal bir dönüşüm niteliği taşıyor. Ayrıca bu anlaşma, Körfez ülkelerinin G7 üyesi bir devletle imzaladığı ilk serbest ticaret anlaşması olma özelliğini taşıyor.

KİK Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, anlaşmayı ortak ticaret ve yatırım hareketlerini yeniden yönlendirecek kaçınılmaz stratejik bir adım olarak nitelendirdi. El-Merzuki, küresel ekonominin yüksek belirsizlik ve korumacı dalgalanmaların baskısı altında bulunduğu bir dönemde anlaşmanın önemine dikkat çekti.

El-Merzuki, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, KİK ülkeleri ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret hacminin hâlihazırda yaklaşık 80 milyar dolar seviyesinde olduğunu belirtti. Serbest ticaret anlaşmasının, dünyadaki benzer anlaşmaların sonuçlarına dayanarak ticaret hacmini yüzde 60’tan fazla artırmasının beklendiğini ifade etti.

Olumsuz etkilerin hafifletilmesi

El-Merzuki, anlaşmanın küresel ekonomi açısından kritik bir dönemde imzalandığını belirtti. ABD’nin gümrük vergilerini artırma ve bazı önceki ticaret anlaşmalarını iptal etme yönündeki kararlarının riskleri yükselttiğine dikkat çeken el-Merzuki, bunun uluslararası ekonomik ilişkileri düzenleyecek istikrarlı ve net bir hukuki çerçeveye duyulan ihtiyacı daha da artırdığını söyledi.

sdvdf
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, Birleşik Krallık ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasını ticaret ve yatırım akışını yeniden yönlendirmek için stratejik bir adım olarak görüyor. (KİK)

Anlaşmanın, içerdiği ayrıntılı ve karşılıklı hukuki yükümlülükler sayesinde bu değişimlerin olumsuz etkilerini hafifletmeye katkı sağlayacağını ifade eden el-Merzuki, serbest ticaret çerçevesinin riskleri azaltarak taraflara geleceğe yönelik daha net bir perspektif sunduğunu kaydetti. El-Merzuki ayrıca, anlaşmanın kapsamlı yapısına dikkat çekerek, düzenlemenin yalnızca geleneksel mal ticaretiyle sınırlı kalmadığını; yatırım, hizmetler ve modern finansal hizmetler sektörleri için de bütüncül çerçeveler oluşturduğunu vurguladı.

Teknoloji ve bilgi transferi ile yatırım çekmeye yönelik bir platform

El-Merzuki, serbest ticaret anlaşmalarının yabancı yatırımları çekme ve teknoloji transferini hızlandırma açısından en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Benzer anlaşmaları imzalayan birçok ülkenin deneyimlerinin, doğrudan yabancı yatırım akışlarında yüzde 30’un üzerinde artış yaşandığını ortaya koyduğunu ifade etti.

El-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın öneminin, Birleşik Krallık’ın teknoloji ve yabancı yatırım ihraç eden başlıca ülkeler arasında yer almasından kaynaklandığını vurguladı. Bu durumun Körfez ekonomilerine nitelikli yatırım tabanını genişletme, bilgi birikimini artırma ve ileri teknolojileri transfer etme konusunda ek fırsatlar sunduğunu söyledi.

dv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın imzalanması sırasında KİK Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi’nin arkasında duruyor. (DPA)

El-Merzuki, KİK ülkelerinin başta Çin olmak üzere büyük doğu ekonomileriyle imzaladığı diğer ticaret anlaşmalarıyla eş zamanlı atılan bu adımın, bölgenin Doğu ile Batı arasında bir köprü niteliği taşıyan stratejik konumundan azami ölçüde faydalanılmasını güçlendirdiğini belirtti. Bu yaklaşımın aynı zamanda farklı uluslararası ortaklarla dengeli ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini desteklediğini ifade etti.

Yeni aşama

HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery ise KİK ülkelerinin, sunduğu uzun vadeli büyüme fırsatları sayesinde stratejik açıdan giderek daha büyük önem kazandığını belirtti. Elhedery, bankacılık grubunun Körfez’deki altı ülkede köklü ve güçlü bir varlığa sahip olduğunu, Birleşik Krallık’ın da bankanın ana pazarlarından biri olduğunu ifade etti.

Elhedery, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bankanın bölgedeki varlığının yeni anlaşmanın doğuracağı fırsatları doğrudan görmesine imkân sağladığını kaydetti. Bankanın ekonomik bağların derinleştirilmesine katkı sunmaya, şirketler ve kurumlar arasında yeni ortaklıkların kurulmasını desteklemeye, yatırımları güçlendirmeye ve daha fazla büyümenin önünü açmaya hazır olduğunu vurguladı.

Ortak bildirinin imzalanması

KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi ile Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, geçtiğimiz çarşamba günü Londra’da iki taraf arasındaki serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin tamamlandığını ilan eden ortak bildiriyi imzaladı. Anlaşma, yıllar süren müzakere turlarının ardından sonuçlandı.

El-Budeyvi, anlaşmayı KİK- Birleşik Krallık ilişkilerinde ‘niteliksel bir sıçrama’ olarak tanımladı. Anlaşmanın iki bölge arasındaki ekonomik ilişkileri gelecek nesiller boyunca güçlendireceğini belirten el-Budeyvi, düzenlemenin tesadüfi olmadığını, Körfez’deki altı ülke ile Birleşik Krallık arasında ‘yıllar süren çalışma ve ortak siyasi iradenin’ ürünü olduğunu ifade etti.

Londra taahhüdü

Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanlığı daha önce yaptığı açıklamada, KİK ülkeleriyle imzalanan serbest ticaret anlaşmasının Londra’nın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Katar, Bahreyn ve Umman ile uzun vadeli ortaklık taahhüdünü yansıttığını belirtti. Bakanlık, bunun KİK’nin bir G7 ülkesiyle yaptığı ilk serbest ticaret anlaşması olduğunu vurguladı.

Açıklamada, anlaşmanın iki taraf arasındaki siyasi ve güvenlik koordinasyonunun giderek arttığı bir dönemde şirketler ve yatırımcılar için hukuki güvence ile istikrar sağlayacak bir çerçeve sunacağı ifade edildi.

İngiliz verilerine göre, Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki mevcut ticaret hacmi yaklaşık 52,9 milyar sterlin (72 milyar dolar) seviyesinde bulunuyor. Ticaret hacminin yüzde 20 artarak yıllık yaklaşık 15,5 milyar sterlinlik (21 milyar dolar) ek büyüme sağlaması bekleniyor.

sdvdsfv
HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery

Anlaşmanın ayrıca Körfez ülkelerinin Birleşik Krallık pazarına ihracatını kolaylaştıracağı, hizmet ve meslek sektörlerini destekleyeceği, vize işlemleri ile iş ziyaretlerini basitleştireceği belirtildi.

Birleşik Krallık İş ve Ticaret Bakanı Peter Kyle, anlaşmanın Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki ortaklıkta ‘büyük bir adım’ olduğunu belirterek ticaret, yatırım ve inovasyon alanlarında yeni fırsatlar yaratacağını söyledi.

Birleşik Krallık’ın Ortadoğu ve Pakistan Ticaret Komiseri Sarah Mooney ise anlaşmanın gümrük vergilerini düşüreceğini ve iki tarafın ihracatını güçlendireceğini belirtti. Mooney, bunun yatırımcılara uzun vadeli kararlar alma konusunda daha fazla güven sağlayacağını ifade etti.


İsrail, Filistin'in el-Velece köyünü yıkım ve kuşatmayla yok etme tehdidi altında tutuyor

18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
TT

İsrail, Filistin'in el-Velece köyünü yıkım ve kuşatmayla yok etme tehdidi altında tutuyor

18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)

İsrail makamları, Yahudi yerleşim birimlerinin genişletilmesi ve refahı adına, Batı Şeria’da binlerce yıldır varlığını sürdüren Filistin kasabalarını tasfiye etme politikası kapsamında, Kudüs’ün güneybatı mahallelerine komşu olan el-Velece köyündeki evleri yıkmaya başladı.

El-Velece sakinleri, İsrail işgal güçlerinin bin yıllık köylerini parçalamak için sistematik bir şekilde çalıştığını ifade ediyor. Tarihi Osmanlı kayıtlarında 500 yıl öncesine dayanan ismiyle yer alan ve dünyanın en yaşlı ikinci zeytin ağacına ev sahipliği yapan köyde, son birkaç gün içinde yıkım faaliyetleri hız kazandı. İsrail makamları, köydeki 60 evden 38’ine yönelik yıkım operasyonlarını yoğunlaştırdı.

Kalkınmayı engelleme ve boğma politikası

El-Velece köyünü tamamen nefessiz bırakmayı amaçlayan bu adımlar, kasabadaki üçüncü neslin de tıpkı önceki iki nesil gibi yeni evler inşa etmesini engellemeyi hedefliyor. Köy halkı, 1948 yılındaki Nekbe (Büyük Felaket) sırasında, köylerinin karşısındaki dağın yamacına, Beyt Cela şehrinin hemen yakınına zorla göç ettirilmişti.

1948 savaşı sonunda İsrail ile Ürdün Krallığı arasında imzalanan ateşkes anlaşmaları çerçevesinde, el-Velece sakinleri köylerini terk etmek zorunda kaldı. Bölge halkının bir kısmı doğuya göç ederek, Yeşil Hat’tın diğer tarafında kalan ve o dönem 18 bin dönüm olan köy arazisinin yaklaşık 6 bin dönümlük kısmında "Yeni" el-Velece’yi kurdu.

1967 yılında Batı Şeria’yı işgal eden İsrail, yeni köy topraklarının yaklaşık üçte birini Kudüs Belediyesi sınırlarına dahil etti. Ardından köy arazilerini parça parça gasp etmeye başlayan İsrail, 1968 yılında "Har Gilo", 1971 yılında ise "Gilo" yerleşim birimlerini inşa etti. Günümüzde Har Gilo bin 600 Yahudi yerleşimcinin yaşadığı küçük bir kasaba konumundayken, Gilo 33 bin yerleşimcinin barındığı devasa bir şehre dönüştü.

sdvbgth
İsrail'e ait ağır iş makineleri, 18 Mayıs'ta işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velece'de bir binayı yıktı (Reuters)

İsrail makamları, el-Velece'nin büyümesini engellemek için köyü adeta abluka altına aldı. Bugün nüfusu sadece 3 bin olan köyün Kudüs belediye sınırlarına dahil edilen kısmına, onlarca yıldır hiçbir belediye hizmeti sunulmadı.

İsrail’in imar planlarını onaylamayı reddetmesi nedeniyle, bölge halkı yıllar boyunca ruhsatsız evler inşa etmek zorunda kaldı. El-Velece’nin Kudüs sınırlarına katılan ve yaklaşık bin kişinin yaşadığı Ayn el-Cüveyze mahallesindeki 60 evden 38’i hakkında, İsrail Adalet Bakanlığı Arazi Özel İşlemler Birimi tarafından yıkım kararı çıkarıldı. Kalan 22 evin de ruhsatsız olduğu ve benzer bir kaderi paylaşabileceği belirtiliyor. Yıkım kararlarının uygulanması halinde 380 kişi evsiz kalacak.

Yıkımlar, ruhsatsız inşaat yapanlara veya evini kendi yıkmayanlara ağır para cezaları öngören ve "Kaminitz Yasası" olarak bilinen düzenlemeye dayandırılıyor. Köy sakinleri 2018 yılında Yüksek Mahkeme’ye başvurarak yıkımların durdurulmasını ve bir imar planı hazırlanmasını talep etti. Mahkeme önce geçici durdurma kararı vermiş, Mart 2022'deki son duruşmada ise yetkililere imar planı imkanlarını incelemeleri için 6 aylık ilave süre tanımıştı.

axdfrgt
Bu ay Eski Kudüs'teki "Şam Kapısı"nda Yahudi aşırılık yanlıları (EPA)

Bu süreçte köy halkı, mimar Claude Rosenkovitch ve İsrailli insan hakları örgütleri "Bimkom" ile "Ir Amim"in desteğiyle kendi imar planlarını hazırlayıp belediye ve bölge planlama komitelerine sundu. Ancak bu planların tamamı, "doğal manzara ve çevresel değerlerin korunması" gibi gerekçelerle reddedildi.

Yerleşimcilere özel çevre yolu

İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem, "doğal ve çevresel değerler" argümanının, Filistinlilerin imar ve kalkınma haklarını gasp etmek için kullanılan bir bahaneden ibaret olduğunu belirtiyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre örgüt, yerleşim projeleri söz konusu olduğunda bu değerlerin tamamen göz ardı edildiğini vurgulayarak şu örneği veriyor:

"Kudüs sınırlarına dahil edilmeyen köy topraklarında, Gush Etzion yerleşimcilerinin Kudüs’e ulaşımını sağlamak amacıyla 25 yıl önce El-Velece Çevre Yolu inşa edildi. Bu yol, askeri emirlerle kamulaştırılan araziler üzerinde, onaylı bir plan olmadan yapıldı. Gush Etzion Yerel Konseyi, Har Gilo yerleşimini genişletmek ve 560 yeni konut inşa etmek için bu yolun durumunu 'yasallaştırmak' üzere yakın zamanda bir imar planı sundu. Bu yeni konutlar, el-Velece köyünü batıdan tamamen kuşatacak."

dfvrbtyj
Batı Şeria'daki Beytüllahim şehri arka planda görünürken, Gush Etzion yerleşim bloğundaki İsrail'e ait Efrat yerleşimi, (Reuters)

İsrail makamları, bir kısmı Kudüs sınırlarında kalan bu yeni yolu gelecekte her iki nüfusa da hizmet edecek bir ana ulaşım damarı olarak sunsa da Filistinlilerin bu yolu kullanarak Kudüs’e girmesi yasak olduğu için el-Velece halkı yoldan faydalanamıyor.

Ayrım Duvarı tarımı ve hayvancılığı bitirdi

İsrail yetkilileri, 2011 yılında Ayrım Duvarı’nın (Utanç Duvarı) inşasına başladığında, bölgenin tarihi simgesi olan antik taş duvarları (teraslar) korumayı da dikkate almadı. Ayn el-Cüveyze mahallesinin kuzeybatı ve güneyini çevreleyen 9 metre yüksekliğindeki beton duvar, el-Velece’nin 500 dönümlük arazisi üzerine kuruldu.

Duvar yüzünden köy sakinlerinin giriş çıkışları tek bir koridora indirgendi. Köylüler; zeytin ve badem ağaçlarının bulunduğu tarım arazilerinden tamamen yalıtıldı. Artık arazilerine yalnızca hasat döneminde, önceden koordinasyon sağlamak şartıyla ve Beyt Cela’daki tek bir kapıdan girmelerine izin veriliyor. Duvar aynı zamanda köydeki hayvancılığı bitirdi, mera alanlarını yok etti ve su kaynaklarına erişimi engelledi. Ayrıca yağmur suyu drenaj krizine yol açarak tarihi taş teraslara ciddi zararlar verdi.

Üç nesildir ev yapmaları yasak

İsrailli liberal yazar Naomi Susman, 18 Mayıs'ta el-Velece'de gerçekleştirilen yıkımlara tanıklık ettiği haberinde durumu şu sözlerle özetledi:

"Mülkiyet hakkını kimse inkâr edemediği halde, üç nesildir hiç kimsenin kendi ve atalarının toprağı üzerine yasal olarak ev inşa etmesine izin verilmedi. Ruhsatsız ev yapan herkes risk aldığını biliyor, ancak yaşamak için bir eve muhtaç olduklarından başka çareleri de yok."

we4rt
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'daki el Hali kentinde haftalık denetimleri sırasında yerleşimcileri koruyor (Reuters)

Susman, İsrail Sivil İdaresi sorumluluğundaki "C Bölgesi"nde kalan bir evin yıkımı sırasında yaşanan şiddeti ise şöyle aktardı:

"Yıkım ekipleri geldi. Yollar dar ve dik olduğu için dozerlerin ilerlemesi zordu. Bu zorluğu aşmak için özel bir mülke zorla girip evlerin arasından yeni bir yol açtılar. Bahçesi dozerler tarafından ezilen bir köy sakini nereye gittiklerini sorduğunda, İsrail güçleri ona ses bombalarıyla karşılık verdi. 4 daire olması planlanan iki katlı bir binanın iskeletini, iç duvarlar için hazırlanan keresteler dahil her şeyi ezip yıktılar. O saatlerde evlerinde oturan çocuklar ve yaşlılar büyük bir korku içindeydi. Evleri şimdilik kurtulmuştu ama bir sonraki sefere nereye gideceklerini kimse bilmiyor."