Somali ile Etiyopya arasında deniz limanı konusundaki anlaşmazlık endişeye neden oluyor

Addis Ababa, ‘karayla çevrili bir devlet’ olan statüsünü değiştirmeyi amaçlıyor. Ancak bölge ülkeleri nezdinde bekleyen eski dosyalar buna engel olabilir.

Etiyopya'da iktidardaki Refah Partisi toplantılarını sürdürüyor. (Refah Partisi internet sitesi)
Etiyopya'da iktidardaki Refah Partisi toplantılarını sürdürüyor. (Refah Partisi internet sitesi)
TT

Somali ile Etiyopya arasında deniz limanı konusundaki anlaşmazlık endişeye neden oluyor

Etiyopya'da iktidardaki Refah Partisi toplantılarını sürdürüyor. (Refah Partisi internet sitesi)
Etiyopya'da iktidardaki Refah Partisi toplantılarını sürdürüyor. (Refah Partisi internet sitesi)

Mahmud Ebu Bekir

Etiyopya'da iktidardaki Refah Partisi’nin Yürütme Komitesi, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'nin Kahire'nin Somali'ye ve onun güvenliğine dair herhangi bir tehdide izin vermeyeceği yönündeki çıkışının ardından son gelişmeleri ve mevcut durumu görüşmek üzere Başbakan Abiy Ahmed başkanlığında acil toplantı çağrısında bulundu. Zira Sisi, Somalili mevkidaşı Hasan Şeyh Mahmud ile Kahire'de düzenlediği ortak basın toplantısında, Mısır’ın Somali'yi ‘Mogadişu'nun talep etmesi halinde herhangi bir tehdide karşı’ savunmak için müdahale etme olasılığını ima etti.

Somali ile Etiyopya arasındaki anlaşmazlık, Addis Ababa'nın Somaliland ile Aden Körfezi'nde ticari bir liman ve askeri üs elde etmesini öngören bir mutabakat zaptı imzalaması sonrasında gelişti.

Refah Partisi'nden bir kaynak, toplantıda parti içi ve ulusal konuların yanı sıra Mısır Cumhurbaşkanı'nın açıklamalarının da ele alınacağını aktardığı açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

Ülke, özellikle Aden Körfezi'nde bir deniz limanına ulaşma planını açıkladıktan sonra iç ve dış zorluklarla karşı karşıya. Kızıldeniz Havzası ve Afrika Boynuzu'ndaki mevcut huzursuzluk, Etiyopya'nın ulusal güvenliğine yönelik yeni bir meydan okumayı temsil ediyor. Bu, hükümetin yaklaşık 100 milyon Etiyopyalının çıkarlarına hizmet edecek şekilde söz konusu gelişmelere özel önem vermesini, siyasi ve stratejik düzeyde uyanık ve hazırlıklı olmasını gerektiriyor.

Diğer yandan Etiyopya Genelkurmay Başkanı Mareşal Birhanu Jula da açıklamasında şunları söyledi:

İnşasına beş yıl önce başlanan deniz kuvvetleri, bugün her türlü su üzerinde görev yapmaya hazır ve kabiliyetlidir. Her türlü saldırganlığı püskürtebilir. Deniz kuvvetleri mensuplarına, görevlerini yerine getirirken güvenlik konularıyla ilgili uluslararası ilkelere ve uluslararası denizcilik kanunlarına uymaları çağrısında bulunuyorum. Deniz kuvvetleri, Etiyopya ordusuna ilave yetenekler sağlayan bir güç olarak görevlerini tam kararlılıkla yerine getirmelidir. Etiyopya Donanması'nın beş yıl önce başlayan inşa süreci, öncelikle Etiyopya ulusal güvenliğinin özü olarak kabul edilen önemli çalışmaların yürütülmesini hedefliyordu.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan akatardığına göre Etiyopya Deniz Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Bahri Nasır da şu açıklamada bulundu:

Etiyopya Donanması mensupları yurt içinde ve yurt dışında savunma, navigasyon, mühendislik, iletişim ve askeri alanlarda ileri düzeyde eğitim aldı. Etiyopya için bir deniz kuvveti oluşturmak, bölgenin tanık olduğu zorluklar ışığında devletimiz için stratejik bir hedefi temsil ediyor.

Addis Ababa, Abiy Ahmed’in geçtiğimiz ekim ayında açıkladığı deniz limanı projesinin ön planı olarak, ‘karayla çevrili bir ülke’ olmasına rağmen 2019 yılı sonunda deniz kuvvetleri inşa etme planını duyurmuştu.

Diğer yandan Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, salı günü, Katar Hava Harp Okulu öğrencilerinin Doha'da düzenlenen mezuniyet törenine, Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani'nin eşliğinde katıldı.

Somali Ulusal Haber Ajansı (SONNA), törenin askeri eğitimlerini Doha'da sürdüren Somali Hava Kuvvetleri yetkililerinin mezuniyet törenine de sahne olduğunu bildirdi.

Şeyh Mahmud pazartesi günü bir çalışma ziyareti için Katar'ın başkenti Doha’ya geldi. Etiyopya ile Somaliland arasında imzalanan mutabakat zaptı nedeniyle ortaya çıkan gerginliklerin ardından, Somali ve bölgedeki son gelişmeler hakkında bilgi vermek amacıyla bir dizi Katarlı yetkiliyle bir araya geldi. Şeyh Mahmud, ziyaretin oturum aralarında Katar medyasına ülkesi ile Etiyopya arasındaki arabuluculuk çabalarını reddettiğini yineledi. “Ortaya çıkan krizin tek çözümünün Addis Ababa'nın Somaliland yetkilileriyle imzalanan yasa dışı mutabakat zaptından çekilmesi olduğunu” ifade etti.

Ufukta savaş mı var?

Etiyopya meseleleri üzerine çalışan araştırmacı Ezekiel Bekele, Addis Ababa hükümetinin Abiy Ahmed'in 2018'de iktidara gelmesinden bu yana en büyük dış zorlukla karşı karşıya olduğunu düşünüyor.

Bunun nedeninin ‘otuz yıldır denize çıkışı olmayan ülkeye deniz limanı sağlamak için en kısa yola başvurması, siyasi, diplomatik ve yasal kısıtlamaları atlayarak uluslararası alanda tanınmayan bir tarafla anlaşma imzalaması olduğunu’ tahmin ediyor.

Independent Arabia’ya açıklamalarda bulunan Bekele şunları söyledi:

Abiy Ahmed hükümeti, Etiyopyalıların bir liman bulma hayalini gerçekleştirmek için acele ediyor. Bunu yaparken, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'e komşu Babu’l Mendeb Boğazı bölgesindeki mevcut bölgesel huzursuzluktan yararlanıyor. Addis Ababa hükümeti kendisini stratejik roller oynayabilecek önemli bir güç olarak sunuyor. Özellikle de ekonomileri için hassas olan bu bölgede uluslararası seyrüseferin güvenliğinden endişe duyan ABD ve diğer Batılı güçler gibi büyük devletlerle seçkin ilişkilere sahip olduğu için bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasında önemli bir rol oynadığını savunuyor. Addis Ababa'nın kalkınma projesinin yararına ve Batılı güçlerin çıkarlarını güvence altına almak için oynamak istediği roller bazı şeylerle çakışıyor. Özellikle de uluslararası sınırlarla ilgili uluslararası hukuk ilkeleri ve denize kıyısı olmayan ülkelerin deniz hukukuna uygun olarak denizlerden nasıl yararlanabileceğine ilişkin hükümler bağlamında yasal ve siyasi zorluklarla çarpışıyor. Bu noktada komşu kıyı ülkeleriyle yasal anlaşmalar imzalanması gerekliliği öngörülüyor.

Addis Ababa hükümetinin ‘deniz limanına ulaşmak adına planını gerçekleştirmek için savaş ilanına’ başvurma ihtimalini göz ardı eden Bekele sözlerini şöyle sürdürdü:

Öyle ki Tigray savaşının komplikasyonlarıyla boğuşan, Amhara ve Oromia bölgelerindeki güvenlik kaosu ve silahlı hareketlerin zorluklarıyla uğraşmaya dalmış olan Etiyopya ordusu, Somali'de yeni bir cephe açmaya hazır olamaz. Bu noktada iki senaryo var. Birincisi Addis Ababa hükümeti, Somali'nin reddine, onun bölgesel ve uluslararası halefine aldırmadan mutabakat zaptının uygulanmasına devam ederek bir oldubittiyi dayatabilir. Somali, burada Etiyopya ile arasında yeni bir savaşa yol açabilecek bu adımın sonuçlarına katlanmak zorundadır. Mısır ve Eritre'nin belki de sınırlı katılımı da dahil olmak üzere bölgesel müdahalelerle de karşılaşabilir. İkinci senaryoya gelince Etiyopya, Somali’yi karşılıklı anlaşma muhtırası çerçevesinde ikna etmek için Batılı baskı merkezlerine başvurabilir. Böylece Mogadişu'nun kıyı bölgelerini belirli bir süre için Etiyopya'ya kiralamayı kabul etmesini sağlayabilir.

Mısır'ın iç hesapları

Mısır Cumhurbaşkanı'nın ve Etiyopya'daki iktidar partisinin bu açıklamalara ilişkin tutumu hakkında yorum yapan Bekele şu ifadeleri kullandı:

Kahire, üye devletlerin dışişleri bakanları toplantısında anlaşmayı kınayan bir tavır alan Arap Birliği de dahil olmak üzere, memorandumu kınamak için tüm diplomatik yeteneklerini seferber etti. Daha sonra Cumhurbaşkanı Sisi’nin açıklamaları da aynı bağlamda geldi.

yn6mu7öı
Abiy Ahmed, Etiyopya'da iktidardaki Refah Partisi'nin grup toplantısına başkanlık etti. (Refah Partisi internet sitesi)

Bekele, söz konusu açıklamaların “Mısır-Etiyopya anlaşmazlığının yansımalarının bir parçası ve özellikle de Kahire'nin Rönesans (Nahda) Barajı ile ilgili müzakere yollarından çekilmesiyle alakalı. Dolayısıyla bu sadece Somali'yi savunmakla sınırlı değil, Mısır'ın Etiyopya'ya yönelik politikasının yetkileriyle de bağlantılı. Zira iki ülkenin ilişkileri gerçek bir krize sahne oluyor. Mısır'ın Kızıldeniz bölgesi ve Aden Körfezi'nde, özellikle de Babu’l Mendeb Boğazı'nda temel çıkarları var. Süveyş Kanalı'ndan geçen mal hacminin yaklaşık yüzde 47'si buradan geçiyor. Ayrıca Süveyş Kanalı'nın güneyinden gelen mal ve gemilerin yaklaşık yüzde 98'i Babu’l Mendeb'den geçiyor. Bu nedenle, kanalın Mısır ekonomisi için cankurtaran halatını temsil ettiği (yıllık geliri yaklaşık 10 milyar doları buluyor) göz önüne alındığında, Kahire'nin bu bölgedeki politikasına düşman olduğunu düşündüğü herhangi bir ülke veya gücün varlığı, Mısır için stratejik bir tehdit olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla herhangi bir Mısır müdahalesi, Mısır'ın temel çıkarlarının güvence altına alınmasıyla ilgili iç hesaplamalarının sonucu olacaktır.”

Savaş öncesi uyarı

Mısır gazetesi el-Ahram'ın Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Eymen Sisi de şu açıklamada bulundu:

Etiyopya ile Somaliland arasında bir mutabakat zaptı imzalayarak bu sorunlu bölgeye savaş ilan etmek, Kızıldeniz'e sınırı olan tüm ülkeler için ağır bir bedele mal olacak. Mısır'ın stratejik güvenliği Süveyş Kanalı'ndan Babu’l Mendeb Boğazı'na kadar uzanıyor. Bu nedenle yeni Etiyopya projesi, uluslararası hukukun ihlalinin yanı sıra, Mısır'ın çıkarlarına da doğrudan bir tehdit oluşturuyor. Dolayısıyla Mısır Cumhurbaşkanı'nın açıklamaları bu bağlamda, Etiyopya rejimine, Somali'nin egemenliğini ihlal etmeden önce Mısır'ın çıkarlarına müdahale etmeyi bırakması konusunda bir uyarı olarak geliyor.

Açıklamaları ‘savaşa girmeden önceki son uyarı’ olarak okuyan Eymen, sözlerini şöyle sürdürdü:

 Kahire, Etiyopya'nın Babu’l Mendeb Boğazı'na herhangi bir şekilde yaklaşmasının, özellikle de iki ülke arasında, en önemlisi Rönesans Barajı dosyası olmak üzere, çözülmemiş dosyalar olduğu göz önüne alındığında, savaş ilanıyla eşdeğer olduğuna inanıyor. Mısır hükümeti, hayati çıkarları açısından bu stratejik bölgedeki savaşın maliyetinin farkında. 1 Ocak'ta imzalanan mutabakat zaptının uygulanması, bu bölgedeki güvenlik ve barışı baltalamaya yönelik bir girişim anlamına geliyor. Addis Ababa'nın Mısır'ın uyarılarını görmezden gelmesi durumunda Mısır'ın tepkisi belirleyici olacak.

‘Etiyopya'nın denize ulaşmaya yönelik son projesi ile, korsanlık operasyonları yoluyla ve Husiler aracılığıyla uluslararası seyrüseferi hedef alarak Kızıldeniz'de araçlarını hareket ettiren İran projesi arasında bağlantı olduğunu düşünen’ Eymen, “Bu gösteri operasyonları, ABD liderliğindeki uluslararası güçlerin sözde Kızıldeniz İttifakı'nı kurmalarına gerekçe sağladı” dedi.

Eymen, ‘uluslararası güçleri bölgeye getiren Husi operasyonlarının yanı sıra Etiyopya'nın Aden Körfezi'ne erişim girişimlerinin her ikisinin de Kızıldeniz'deki Arap ulusal güvenliğine doğrudan bir tehdit oluşturduğuna ve bunun Mısır yönetiminin bölgeyi yeni bir savaş belasından kurtarmak için güçlü mesajlar göndermek de dahil olmak üzere önemli adımlar atmasını gerektirdiğine’ inanıyor. Eymen sözlerini şöyle sürdürdü:

Sözde Kızıldeniz İttifakı içerisinde Washington'ın öncülük ettiği uluslararası hareketler ile Addis Ababa'ya, uluslararası alanda tanınmayan bir cumhuriyetle, Babu’l Mendeb Boğazı'na ulaşmak için anlaşma imzalaması yönünde yakılan yeşil ışık arasında benzerlik var. Her iki yol da Gazze Şeridi sakinlerini Sina Çölü'ne göndermeyi kategorik olarak reddetmesi ve İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırganlığı konusundaki tutumu nedeniyle Kahire'yi cezalandırmayı amaçlıyor.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME