Devlet dışı aktörler ve işlevsel rolün sonu

Bu aktörler rejimlerin meşruiyetini tanımayı reddediyor ve kendilerini bir ‘alternatif’ olarak sunuyorlar

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault
TT

Devlet dışı aktörler ve işlevsel rolün sonu

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault

Makram Rabah

Onlarca ve yüzlerce yıl boyunca siyaset ve uluslararası ilişkiler sahasında çeşitli terimler, kavramlar ve kurumlar icat edildi. Amaç, hedeflenen veya gereken çalışmayı ekonomik, toplumsal ya da siyasi olarak geliştirmekti. Zamanla bu terimlerin ve kavramların rolü ve işlevi değiştirildi, hatta bazıları çarpıtıldı ve dil, biçim ve içerikle üzerine kazındığı ana fikrin tam tersi haline geldi.  

Son on yıllarda devlet dışı aktörlerin (non-state actors) yanı sıra öne çıkan bir terimle sivil toplum kuruluşları (non-governmental organizations) ortaya çıktı ve doğrudan bir eylem iken toplumda etkin ve dönüştürücü bir rol haline geldi. Kabul görmüş sivil toplum kuruluşları (STK), özellikle Arap dünyasındaki toplumlarımızda yoğun bir şekilde varlık gösteriyor. İlkesel bakımdan bu kuruluşlar; resmî devlet kurumlarının iyi yönetimin merkezinde yer alan teknik meseleler üzerinde çalışmak için gerekli tecrübeden ve enerjiden yoksun olduğuna dair bir öneri olarak geliyor.

Devlet dışı aktörlerin ise resmî tanımı ile gerçek rolü arasında ciddi bir farklılık var. Bilimsel tanımına göre bu aktörler, ülkelerin sınırlarını aşan uluslararası yapılardır ve (zenginliği ve siyasi etkisi dolayısıyla) ‘Vestfalya devletinin’ geleneksel rolünü kontrol edebilirler.

Bu aktörlerin belki de en büyük etkisi, içinden geçtiği toplumları büyük zorluklarla karşı karşıya bırakan dar siyasi, dinî ve mezhepçi ideolojileri desteklerken ordu ve şiddet gibi hükümet dışı ya da barışçıl olmayan yollar benimseyen yapılar üzerinde olmuştur. Özel olarak Arap dünyasının ve genel olarak Ortadoğu’nun yaşadığı tecrübe bunun bir örneğidir. Nitekim bölge, 1979’da İran’da Humeyni Devrimi yapıldığından beri on yıllardır sıra dışı bir zorluk yaşıyor. Zira İran, bölgeye ve dünya çapında pek çok ülkeye yayılan ve kendisine bağlı olan bir milisler ağı oluşturdu. Bu milisler, 2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgalinden sonra olduğu gibi diğer ülkelerin egemenliğini gasp edebiliyor. Irak’ın işgaliyle birlikte Tahran’dan Akdeniz’e uzanan ‘Şii Hilali’ adlı şey de ortaya atıldı. İran Devrim Muhafızları önderliğindeki projede, bu eksenin en önemli unsuru olarak görülen etkin ve şiddet yanlısı bir ana odak var: Hizbullah.

Meşruiyet arayışı

Şiddet yanlısı aktörlerin rolü, Soğuk Savaş stratejisinin bir parçası olarak ortaya çıktı. Bu, Sovyetler Birliği’nin devrimi ihraç etme ve küresel kapitalist sisteme karşı ezilmiş hakları destekleme gerekçesiyle benimsediği bir adımdı. O on yıllar boyunca Sovyetler Birliği, ülkelerindeki mevcut rejimlerin meşruiyetine karşı çıkan birçok grubu finanse etti. Bu gruplar ve örgütler, isyan ve militarizm yoluyla ortaya çıktı ve teorik olarak halk demokrasisine geçiş başlığı altında ‘Arap ve Uluslararası Kurtuluş Hareketi’ olarak adlandırılan oluşuma öncülük etti. Bu süreç, çeşitli sebeplerden ötürü başarısız oldu. Ama en önemli sebep, Doğu Bloku’nun dünyadaki birçok baskıcı rejimle ittifak kurmasıydı.

İran’ın şiddet yanlısı aktörler oluşturma modeli, bu aktörlerin modern çağdaki olumsuz anlamının en etkili örneği olmaya devam ediyor

Yukarıda belirtilen örnekte aktörler, Sovyet Marksist düşüncenin yayılmasının ileri temelleri olan komünist ve Marksist partilerin ötesine geçmektedir. Bu, birçok Arap komünist partiyi merkeze, yani Moskova’ya dost diktatör rejimlere ‘vergi ödemeye’ mecbur bıraktı. Bu ‘vergi ödeme’ durumunun en iyi örneği, ‘Arap’ milliyetçisi Mısırlı diktatör Cemal Abdunnasır’ın ve Baas’çı Hafız Esed’in Mısır’da ve Suriye’deki komünistleri bastırmasıdır.

Bu aktörlerin ya da Arap ve Uluslararası Kurtuluş Hareketi’nin odak düşüncesi, mevcut rejimlerin meşruiyetini tanımayı reddederek, kendilerini doğal ve popüler bir ‘alternatif’ olarak sunmaktır. Bu hareketler, 1968 yılında Batı Avrupa’daki öğrenci hareketlerinden başlayarak yeni solun ortaya çıkışıyla aynı zamana denk geldi. Bu öğrenci hareketleri, filozof Karl Marks ve siyasetçi Vladimir Lenin’in ‘sembollerinin’ yerine, Arjantinli devrimci Ernesto Che Guevara, Kongo Başbakanı Patrice Lumumba ve soyut bir kavram olarak otoritenin meşruiyetinden şüpheli genç nesillere hitap eden diğerlerinin görüntülerini benimsedi.

Cemal Abdunnasır’ın 1967 Savaşı’ndaki hezimeti ve Filistin’in geleneksel ordular ve Arap rejimler aracılığıyla kurtarılması seçeneğinin reddedilmesi, Filistin devriminin yükselişinin yolunu açtı. Ardından bu toprakların kurtuluşu için silahlı mücadeleyi bir yol olarak benimseyen Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), aktör haline geldi ve böylece Cemal Abdunnasır’ın Filistin davası üzerindeki hegemonyasını ve tekelini kırdı. FKÖ ve Yaser Arafat, davalarının Araplar tarafından tanınmasını sağladıktan sonra, Filistin halkının haklarının uluslararası düzeyde tanınması için de çabalarını sürdürdü. Yaser Arafat, barışa ve Oslo Anlaşması’na güvenmek gibi zorlu bir tercih yaptı ve tam bir Filistin devletine doğru atılmış ilk adımla FKÖ’nün rolü aktörlükten otorite saflarına taşındı.  

İran versiyonunda aktörler

İran’ın şiddet yanlısı aktörler oluşturma modeli, modern çağda bu aktörlerin olumsuz anlamının en etkili örneği olmaya devam ediyor. Lübnan İç Savaşı’nın (1975-1990) ortalarında meydana çıkan ‘basit’ Şii milislerken İran Devrim Muhafızları ve Veliyy-i Fakih projesinde ‘mızrağın ucu’ olmayı başaran Hizbullah’ın ortaya çıkışı özellikle önemli.

Daha sonra ‘Hizbullah’ adıyla anılacak olan örgütün kuruluş fikri, İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesinden sonra Şii ‘direnişçilerden’ oluşan bir heyetin askerî destek talebiyle Tahran’ı ziyaret etmesiyle olgunlaştı. O gün İranlı yetkililer, onlara kuruluş fikrini önerdi. Bununla birlikte İmam Humeyni’nin Fransa’daki sürgün yerinden 1979 yılında dönüşünden ve devrimdeki komünist ortaklarına darbe yapışından önce, 1970’li yıllarda Lübnan’daki Şah karşıtı birkaç İranlı sürgün, İmam Musa Sadr’ın şahsiyeti ve FKÖ’nün etrafında bir siyasi ve askerî aktivist halkası oluşturdu. Bunlara entelektüel ve lojistik bir kucak sağlandı ve bu kucak daha sonra İran’a taşınarak, devlet dışı aktörler aracılığıyla ‘devrimi ihraç etme’ fikrini de beraber getirdi. Bunlar, Tahran’ı ziyaret eden heyetin hazırlanmasına katkı sağladı. Daha sonra İran Devrim Muhafızları’nın ilk dalgası Lübnan’ın Bika ilindeki Baalbek bölgesine ulaştı ve burada o genç Şiileri, Humeyni düşüncesi konusunda aşıladı ve eğitti. Humeyni düşüncesi, Lübnan Şii geleneğinde ‘alışılmışın dışında, sapkın’ bir düşünce olarak görülüyordu.

İlk aşamasında Hizbullah’ın siyasi literatürü, 1943 formülüyle kurulan Lübnan devletinin meşruiyetini tanımayı reddetti

Hizbullah’ın 1985’te bir kuruluş beyanıyla sahneye çıkışından önce Batılı hedeflere yönelik bir dizi intihar saldırısı gerçekleşti ve bunu Lübnan’daki Batılı rehinelerin kaçırılması izledi. Hizbullah’ın bu çıkışı, Maruni Hıristiyan formülüyle mevcut Lübnan rejiminin meşruiyetinin tamamen reddedilmesine odaklanıyor. Hizbullah’a göre bu formül, Batı ve İsrail kibrinin bir ortağıydı. Bu yüzden Hizbullah, ana söyleminde ve sokaklara yazdığı sloganlarında ‘Siyonist düşmanla ittifak kuran siyasi Marunilerin kökünü kazımak ve meşru bir İslam devleti kurmak’ için çalışacağını duyurdu. “Bu topraklar Siyonistlerin değil, Allah’ındır. Hâkimiyet Marunilerin değil, Hizbullah’ındır” sözü de sloganlardan biriydi.

rgtbnyjt6m
Fotoğraf: Sebastien Thibault

İlk aşamasında Hizbullah’ın siyasi literatürü, 1943 formülüyle kurulan Lübnan devletinin meşruiyetini, tanımayı reddetti. Daha sonra da gayri meşru ve adaletsiz bir sistemi yerleştirdiği gerekçesiyle 1990 Lübnan İç Savaşı’nı bitiren Taif Anlaşması’nın meşruiyetini kabul etmedi. O dönemde (merhum Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’e karşı Birinci Körfez Savaşı’ndaki iş birliğine karşılık kendisine memnuniyet ödülü olarak Lübnan’ın verildiği) Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed, Hizbullah’ı ehlileştirdi ve onu meclise katılmaya zorladı. Ancak Hizbullah daha sonra 13 Eylül 1993’te Beyaz Saray’da Filistin Yönetimi ile İsrail arasında ‘barış anlaşması’ imzalandığı sırada havalimanı yolu katliamını gerçekleştirdi. Öncesinde de havalimanı köprüsünde 9 üyesinin ölümüyle sonuçlanan bir protesto gösterisi düzenlemişti. Böylece asıl anlaşmazlığın Tahran ile Şam arasında olduğu ve bu anlaşmazlığın Beyrut’ta ‘dışa vurduğu’ anlaşıldı.

Devlet dışı aktörler ya da ‘işlevsel rol

İran-Suriye anlaşmazlığının Hizbullah üzerindeki etkisi çok büyük oldu. Beyrut Havalimanı köprüsünde dokuz kişinin ölümü de Hizbullah’ın hayatta kalmasında ve iki taraf açısından işlevsel bir role dönüşmesinde bir dönüm noktasıydı. Nitekim Hizbullah, İran Devrim Muhafızları’na bağlı devlet dışı bir aktörken, Tahran ile Şam arasında ortak bir askerî güce dönüştü. Tahran; bu askerî gücü Amerikalılarla müzakereler sırasında harekete geçirmek için eğitir, finanse eder ve askerî eylemleri yönetirken, Şam da Hizbullah’ı Golan ve Taberiye Gölü müzakereleri üzerinde etki sahibi olmak için İsraillilere karşı bir vurucu güç olarak kullanıyordu.

Suriye rejiminin onu Lübnan siyasetinin koridorlarına girmekten kesin bir şekilde alıkoyması sebebiyle Hizbullah, Lübnan’ın güneyindeki askerî operasyona odaklandı. Ardından Lübnan’daki kayırmacı sistemle ilişkilerini düzenledi ve Başbakan Refik Hariri yönetiminde Lübnanlı mezheplerin liderleri ve siyasi ve ekonomik sistem ile bir ilişkiler ağı kurdu. Hizbullah’ın iktidar koltuklarına uzaklığı ona, hırsızlıktan ve yolsuzluktan uzak olduğunu ve tek ve ‘kutsal’ görevinin bu toprakları Lübnan’ın güneyindeki İsrail işgalinden kurtarmak olduğunu iddia etmesi için bir fırsattı.

Geçtiğimiz on yıl boyunca Hizbullah; Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de İran yanlısı milislerin eğitilmesine ve yeteneklerinin geliştirilmesine yönelik bir kampanya yürütmeyi başardı

Hizbullah’ın 14 Şubat 2005’te Hariri’ye düzenlediği suikast, onun işlevsel rolüne ilişkin önceki denklemi bozdu ve ona ilk kez ‘Lübnanlı olma’ imkânı tanıdı. Bu, onun artık Lübnanlı olduğu anlamına gelmiyor. O, daha ziyade Esed rejiminin Lübnan’dan kovulmasının oluşturduğu boşluğu doldurmak için bir rol üstlendi. Hizbullah, 2005 yılında Bakanlar Kurulu’na dahil olunca ‘Lübnan’ın meşruiyetini reddeden’ rolü prensipte ortadan kalktı ve rejimin bir parçası haline geldi. Meclisteki temsilcilerin yanı sıra artık, siyasi kota masalarında oturan ve ana Hıristiyan müttefikleri Mişel Avn ile damadı Cibran Basil’in yaptığı anlaşmalardan yararlanan bakanları ve bürokratları da vardı.

Refik Hariri suikastı, 2006 yazında İsrail’e karşı cephenin açılışı, 7 Mayıs 2008’deki darbe operasyonu ve sonrasında Hizbullah’ın Suriye’de Beşşar Esed’in yanında savaşması, Hizbullah için ‘ezilenler safından’ ‘ezenler safına’ bariz bir geçişi temsil ediyordu. Sonra daha önceki olaylar ve İran’ın finansmanı, eğitimi ve bakımı sayesinde şiddet yanlısı aktörlerden biri olmaktan çıkıp, Eksenin stratejik danışmanına dönüştü. Savaşçıları da küresel danışmanlık şirketlerinin çalışanları gibi oldu; bir laptop, pratik ve teorik tecrübeler ve bir PowerPoint sunumu ile donanmış olarak ‘cihat yurduna’ gidiyorlar ve bu İran eksenine mensup etkili odakların savaş yeteneklerini geliştiriyorlardı.

Geçtiğimiz on yıl boyunca Hizbullah; Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’deki İran yanlısı milislerin ve Hamas ve İslami Cihad gibi en önemli Filistinli grupların eğitilmesine ve yeteneklerinin geliştirilmesine yönelik bir kampanya yürütmeyi başardı. İran inkâr etse de Aksa Tufanı operasyonu ve Hamas’ın bariz askerî gelişimi, Hizbullah’ın denetimi, planlaması ve eğitimi ile İran’ın gözetiminin bir özetidir.

Aslında Hizbullah ile onun Ortadoğu’ya yayılmış İran yanlısı gruplar arasındaki kardeşleri, devlet dışı aktörler sıfatını almaya layık değiller; sonuçta örgütsel ve dinî açıdan İran Devrim Muhafızları’nın ve Veliyy-i Fakih’in otoritesine tâbiler. Mensupları, İranlı olmasa da projeleri İran rejiminin iradesiyle tam olarak örtüşüyor.

Üstelik ‘devlet dışı’ olarak etiketlenen tüm bu gruplar, bulundukları ülkelerin kontrolünü tamamen ele geçirmiş durumda. Mesela Mişel Avn 2016 yılında cumhurbaşkanı seçilmeden önce Hizbullah, yıpranmış Lübnan devletinin gölgesindeki ‘devletçiğini’ korumak istiyordu. Ancak Lübnan yapısının çöküşü ve Hizbullah’ın 17 Ekim 2019 ayaklanmasını bastırması, onu bir devlet haline getirdi. Aynı durum, İranlı kısmıyla Haşd-i Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) için de geçerli. Artık Irak devletini kontrol eden Haşd-i Şabi’nin üyeleri, İran’a bağlılıklarını sürdürme karşılığında maaşlarını Bağdat hükümetinden alıyorlar. Yemen’de Husi Ensarullah hareketi ve Gazze Şeridi’nde Hamas hareketi için de aynı şeyi söyleyebiliriz; bu iki hareket darbe yoluyla iktidara geldi.

Ama bu güçler halen muhalefet saflarındaymış gibi hareket ediyor ve otoritenin sorumluluğunu taşımayı, en önemlisi de hesap verebilir olmayı reddediyor.

Hizbullah ve STK kültürü

Uluslararası toplumun ve İran politikasına ve hegemonyasına karşı çıkan pek çok muhalifin, Hizbullah’ı ve kardeşlerini devlet dışı aktörler olarak sınıflandırmaya devam etmesi, toplumlara karşı işlenen bir suç mesabesindedir. Lübnan örneğinde Hizbullah’ın silahlanmasını kabul etmek ve bunun Lübnan adına savunma ve direniş için meşru bir silah olarak kabul ettirilmesine izin vermek, korkunun ötesine geçiyor ve Arap ülkelerinin enkazı üzerinde gelse de siyasi kazançlar uğruna İran’la bir nevi normalleşme haline geliyor.

Batı, İran’ın milislerinin ‘aktörler’ olarak sınıflandırılmasında olumsuz bir rol oynadı ve onlara dolaylı olarak bir tür dokunulmazlık kazandırdı

Lübnan’da korkuya dayalı normalleşmeden belki de daha kötü olan şey, teorik olarak muhalif güçler arasında yer alan ve STK alanında uzun tecrübelere sahip bazı siyasi aktivistlerin, Hizbullah’a karşı durmaktan kaçınmak için gerekçeler arama ve bu milisleri (kendi analizlerine göre) mevcut siyasi ve ekonomik çöküşün tek nedeni olan mezhepçi yolsuzluk sisteminin dışında tutmaya devam etme yoluna başvurmalarıdır. Bu aktivistlerin bir kısmı, bir şekilde meclise girmeyi başardı. Ancak bu gerçeğe rağmen onlar da Hizbullah gibi bu sistemin bir parçası haline geldiklerini kabul etmek istemiyorlar.

Belki de bu insanların hatası, ‘çocukça’ inançları ya da bazı durumlarda Hizbullah’ın İran’dan bağımsız bir iradeye, belki anavatana dönme arzusuna sahip olduğu ve onu silahsızlandırıp devlete entegre etme düşüncesiyle suç ortaklığı yapmalarıdır. Ancak ironik bir şekilde Hizbullah, bu aktivistlerin çoğuna karşı bir sevgi ya da saygı beslemiyor. Aksine onları, büyükelçiliklerden ve uluslararası kuruluşlardan sağlanan fonlar karşılığında Batılı gündemleri uygulamakla suçluyor.

Aksa Tufanı savaşı ve onun ürettiği çılgın ölüm partisi, birçok anlayışı değiştirecek ve yok edecek. Bu bağlamda başta Hizbullah olmak üzere İran’a bağlı devlet dışı aktörlerin sözde anlatısı da bu aktörlerin Filistin’i kurtarma ve halkına destek olma çabasında açığa çıktı. Hal böyle olunca kendisine kucak açan yapılar ve özellikle de İran rejimi için doğrudan sonuçlar doğurmaksızın, yıkıcı eylemlerini sürdüremedi.

Bu bağlamda Batı, İran milislerinin ‘aktörler’ olarak sınıflandırılmasında olumsuz bir rol oynadı ve onlara dolaylı olarak bir tür hayali halk koruması verdi. Bu da onların iktidara gelmek için şiddet kullanmalarına ve Arap Doğusu ülkelerini cinayet ve yıkım platformlarına dönüştürmelerine imkân sağladı.

Batı’nın hatasına rağmen bu milislerin faturasını ödeyen ülkelerin halkları, her şeyi olduğu gibi adlandıracak ahlaki cesarete sahip olmalı, siyasi projeler sunmalı ve kendilerine ait hükümet sistemlerini korumalı. Böylece her şeyi kendi ismiyle adlandırabilir ve ‘işlevsel rolü’ sonlandırabilirler.  

Her şeyden önce cinayet ve şiddet eylemi, yalnızca şiddet doğurur. Barış ve istikrar ise insan onurunun gerçek teminatıdır.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Cezayir güneye doğru ilerliyor… Enerji sektörü Afrika’daki nüfuzunu yeniden şekillendiriyor

Fotoğraf: Al Majalla
Fotoğraf: Al Majalla
TT

Cezayir güneye doğru ilerliyor… Enerji sektörü Afrika’daki nüfuzunu yeniden şekillendiriyor

Fotoğraf: Al Majalla
Fotoğraf: Al Majalla

Rabia Abdusselam

Cezayir ile Niamey arasındaki son enerji anlaşmaları artık yalnızca geçici enerji anlaşmaları olmaktan çıktı. Bu anlaşmalar, Cezayir’in Sahel bölgesinin ve Afrika kıtasının iç kesimlerindeki nüfuzunu yeniden inşa etmeyi hedeflediği daha geniş bir stratejinin temel unsurlarından birine dönüştü. Cezayir’in bu konumlanması, Sahel bölgesinde yaşanan hızlı siyasi ve güvenlik dönüşümlerine doğrudan bir yanıt niteliği taşıyor. Cezayir, bazı geleneksel güçlerin bölgedeki rollerinin gerilemesinden yararlanarak ortaya çıkan jeopolitik boşluğu doldurmayı ve yeni bir kalkınma ortaklığı modeli oluşturmayı hedefliyor.

Bu çerçevede, Cezayir’in bölgedeki yaklaşımı siyasi ve güvenlik alanlarındaki iş birliğiyle sınırlı kalmayarak, somut ve uygulamaya dönük adımlarla çok katmanlı ekonomik ve enerji ortaklığına evrildi.

Bu yaklaşımın somut göstergelerinden biri, yerel olarak RA1D adıyla bilinen Adrar Rafinerisi’nden Nijer’e ilk jet yakıtı (JET A1) sevkiyatlarının başlatılması oldu. Sevkiyatlar, Cezayir ulusal petrol ve doğal gaz şirketi Sonatrach ile Nijer Ulusal Petrol Şirketi (SONIDEP) arasında imzalanan alım-satım anlaşması kapsamında gerçekleştirildi. Bu adım, Cezayir’in petrol ürünlerinin Nijer’e düzenli şekilde tedarik edilmesinin önünü açıyor.

Söz konusu hareketlilik yalnızca hayati enerji tedarikinin güvence altına alınmasıyla sınırlı kalmadı; arama ve üretim alanlarında stratejik bir ortaklığın oluşturulmasına da uzandı. Bu kapsamda, Nijer’in kuzeyindeki Agadez bölgesinde bulunan ve Cezayir sınırına yalnızca 85 kilometre mesafede yer alan Kafra Güneydoğu-1 (Kafra South East-1) arama kuyusunun sondaj çalışmalarına başlandı. 23 bin 737 kilometrekarelik bir alanı kapsayan sedimanter havzada yürütülen sondaj çalışmalarında yaklaşık 3 bin 900 metre derinliğe ulaşılması hedefleniyor. Nijer makamlarının resmi tahminlerine göre Kafra Bloğu’nda yaklaşık 260 milyon varillik petrol rezervi bulunuyor. Üretim paylaşım anlaşması 2015’te imzalanan proje, 2022’de yenilenmişti.

Bu adım, Sonatrach bünyesinde faaliyet gösteren Ulusal Sondaj Şirketi ENAFOR’un öncülük ettiği önemli bir lojistik başarının ardından geldi. ENAFOR, sondaj ekipmanları ve yaşam ünitelerinin, Cezayir’in güneydoğusundaki Hassi Messaoud sahalarından Agadez’in iç kesimlerine kadar 2 bin kilometreden fazla mesafede, zorlu çöl güzergâhları üzerinden başarıyla taşınmasını sağlayarak mühendislik ve operasyonel kapasitesini ortaya koydu. Sonatrach’ın Nijer petrol sektörünün geliştirilmesine katılımı, Cezayir açısından önemli stratejik boyutlar taşıyor.

Bu yaklaşımı ekonomik açıdan değerlendiren finans uzmanı Dr. Boubaker Mustafa, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, “Bu varlık, teknoloji transferi, bilgi birikiminin yerelleştirilmesi ve Cezayir’in onlarca yıl boyunca biriktirdiği deneyimin aktarılmasına dayanan, eşitlikçi bir Güney-Güney iş birliği modelinin pratikte ortaya konulması anlamına geliyor. Aynı zamanda tamamen Afrika içi bir seçenek sunuyor” dedi.

Mustafa sözlerini şöyle sürdürdü: “Cezayir güneyindeki komşularıyla ilişkilerini Batı’nın vesayet anlayışı veya ulusötesi şirketlerin ağır koşulları üzerinden yürütmüyor. Aksine, yerel kadroların eğitimi ve teknik açıdan yetiştirilmesine yönelik açık bir kurumsal taahhütle komşularının enerji egemenliğini güvence altına almaya çalışıyor. Bu da ekonomik eksene, karşılıklılık ve ulusal kaynaklara karşılıklı saygı temelinde gerçek bir bölgesel entegrasyonun önünü açacak sürdürülebilir bir boyut kazandırıyor.”

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ortak kazanımlar açısından bakıldığında, projenin önemli miktarda gelir sağlaması bekleniyor. Mustafa’ya göre, petrol fiyatlarının varil başına 70 dolar seviyesinde istikrar kazanması halinde, günlük 90 bin varil olarak tahmin edilen üretime dayanarak yıllık toplam gelirin yaklaşık 2,3 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Fiyatların 80 dolar seviyesine çıkması durumunda ise yıllık gelirin yaklaşık 2,63 milyar dolara yükselmesi öngörülüyor.

Enerji koridorlarının mühendisliği

Cezayir’in bölgesel açılımını pekiştirmeyi hedeflediği diğer enerji projeleri arasında, Nijerya’dan başlayarak Nijer üzerinden Cezayir’deki enerji merkezi Hassi R’Mel’e ulaşacak Trans-Sahra Doğalgaz Boru Hattı (TSGP) öne çıkıyor. Cezayir’in en büyük gaz sahası olan Hassi R’Mel, ülkenin gaz rezervlerinin yüzde 57’sini barındırıyor ve üretim açısından dünyanın dördüncü büyük sahası konumunda bulunuyor. Buradan gaz, Avrupa’ya ihracata hazır uluslararası boru hattı şebekesine bağlanıyor.

acdfgthy
Cezayir’in bin 600 kilometre (994 mil) güneydoğusundaki Ayn Amenas bölgesinde, Zarzaitine yakınlarında bir doğalgaz boru hattı, 22 Ocak 2013 (Reuters)

Buna, Cezayir kıyılarını İspanya’ya doğrudan bağlayan Medgaz boru hattının yanı sıra, Tunus üzerinden İtalya’nın güneyine uzanan dev TransMed (Enrico Mattei) hattı da dahil. Projenin hayata geçirilmesi, Cezayir toprakları içinde halen faal olmayan Batı Uluslararası Gaz Hattı’nın yeniden işletmeye alınmasının da önünü açabilir. Bu adımla batıdaki kentlerin doğal gaz ihtiyacının güvence altına alınması ve Batı Cezayir’de uluslararası ortaklık güzergâhıyla bağlantılı sürdürülebilir kalkınma ve altyapı projelerinin hızlandırılması hedefleniyor.

Bu kıtasal enerji koridorunun işletme kapasitesi ve yatırım hacmi açısından yıllık yaklaşık 30 milyar metreküp taşıma kapasitesine sahip olması öngörülüyor. Projenin, Afrika ülkeleri arasındaki stratejik enerji ortaklığının geliştirilmesine katkı sağlaması bekleniyor. Proje, kıtanın en büyük ekonomilerinden ve doğalgaz ile sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) önde gelen üretici ve ihracatçılarından biri olan Nijerya ekonomisine güvenli ticari erişim imkânı sunarak Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin boru hatları üzerinden gaz tedariki pazarında önemli bir pay elde etmesinin önünü açacak.

Nijerya, 2024’te dünyada altıncı sırada yer alırken yaklaşık 650 milyar fit küp doğalgaz ihraç etti. İhracatın büyük bölümü LNG şeklinde gerçekleşirken, bu miktar yaklaşık 18,4 milyar metreküpe denk geliyor. Bonny Adası’ndaki Nigeria LNG tesisinin yıllık nominal kapasitesi ise yaklaşık 1,4 trilyon fit küp seviyesinde bulunuyor.

Buna karşılık söz konusu hat, Cezayir ekonomisinin Avrupa’ya güvenli enerji tedarik zincirlerini kontrol etme alanındaki rekabet gücünü artıracak. Toplam kapasitenin yıllık 60 milyar metreküpü aşması beklenirken, bunun 30 milyar metreküplük bölümünü Cezayir’in boru hatları üzerinden gerçekleştirdiği egemen gaz ihracatı oluşturuyor. Cezayir, bu kapasiteyle halihazırda Norveç’in ardından Avrupa’nın en güvenilir ikinci gaz tedarikçisi konumunda bulunuyor. Bu adım, AB ülkelerinin mevcut dönüşüm sürecinde tedarikçi listesini yeniden şekillendirdiği bir dönemde büyük önem taşıyor.

dfvgth
Cezayir ile İspanya’yı birbirine bağlayan Medgaz boru hattı, İspanya’nın Almeria kenti, 10 Haziran 2022 (Reuters)

Projenin geleneksel bakış açısıyla değerlendirilmesinin ötesine geçen uluslararası ilişkiler ve stratejik çalışmalar araştırmacısı Berhail Hamza, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, “TSGP yalnızca gaz taşımaya yönelik teknik bir altyapı olmaktan çıkarak hidrojen ekonomisine ve enerji piyasalarında yaşanması beklenen dönüşümlere uyum sağlayabilecek stratejik bir koridorun çekirdeğine dönüşüyor” dedi. Hamza’nın analizine göre bu jeopolitik dönüşümler ışığında ‘koridor yaklaşımı’ olarak adlandırdığı gelecek vadeden bir stratejik anlayış ortaya çıkıyor. Bu yaklaşım, önümüzdeki yıllarda uluslararası rekabetin yalnızca kaynaklara sahip olmakla değil, enerji, mal ve verilerin kıtalar arasındaki hareketini düzenleyen koridor ve altyapılara sahip olmakla belirleneceği fikrine dayanıyor.

Cezayir ekonomisi, topraklarından geçen hat nedeniyle elde edeceği transit ücretleri ve uluslararası boru hattı şebekesinin kullanım gelirlerinden doğrudan faydalanacak. Bunun yanı sıra Cezayir’in komşu Afrika ülkelerinin enerji ihtiyaçlarının karşılanmasında üstleneceği merkezi rol, bu hattı Afrika kıtasının tamamı için gerçek bir güvenlik supabına dönüştürebilir.

Bu büyük enerji projelerinin boyutları yalnızca finansal kazanımlarla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda Cezayir’in kıtadaki tarihsel nüfuzunu ve jeopolitik ağırlığını yeniden tesis etmeyi güçlü biçimde hedefleyen yeni diplomatik doktrinle doğrudan örtüşüyor.

Hamza, “Cezayir, yalnızca enerji ihraç eden bir ülke olmanın ötesine geçerek Afrika ile Avrupa arasında bağlantı sağlayan bir geçiş ülkesi olma konusunda stratejik bir fırsata sahip. Coğrafi konumunu ve enerji ağlarını kullanarak uluslararası sistem içindeki rolünü yeniden şekillendirebilir” ifadelerini kullandı.

Ekonomik araçlar: Yumuşak güç

Bu yaklaşım çerçevesinde Cezayir açısından asıl hedefin artık yalnızca enerji ihracatına dayalı bir doktrinle sınırlı olmadığı görülüyor. Hedef, enerji akışlarını yönetmek ve ülkenin benzersiz coğrafi konumunu kalıcı bir nüfuz ve uluslararası itibar kaynağına dönüştürmek üzerine şekilleniyor. Hızla değişen dünyada en etkili devlet, en büyük kaynak rezervlerine sahip olan değil, dünyanın vazgeçemeyeceği ayrıcalıklı bir koridora sahip olan devlet olabilir.

Bu kıtasal açılım çerçevesinde Cezayir’in enerji alanındaki hedefi artık yalnızca ihracatla sınırlı kalmıyor. Bu hedef, Cezayir’in Libya ve Sahel ülkelerinde yürüttüğü yoğun enerji diplomasisinin sahadaki somut adımlarında da kendini gösteriyor.

Bu doğrultudaki en güncel gelişmelerden biri, Libya Ulusal Petrol Kurumu (NOC) ile Sonatrach’ın Libya’daki iştiraki Sonatrach Petroleum Exploration and Production Corporation’ın (SIPEX), Gadames Havzası’nda önemli bir petrol ve doğal gaz keşfi gerçekleştirdiklerini resmen açıklaması oldu. El-Vefa Sahası’nın 70 kilometre uzağında bulunan A1-69/02 arama kuyusunda gerçekleştirilen sondaj çalışmaları sonucunda, Uwaynat Wanin ve Uwayn Kaza formasyonlarında günlük 13 milyon fit küp doğal gaz ve 327 varil kondensat üretim potansiyeline ulaşıldı. Kuyunun nihai derinliği ise yaklaşık 8 bin 440 fit olarak kaydedildi.

Sonatrach’ın sözleşmeden doğan yükümlülükleri kapsamında gerçekleştirdiği altıncı kuyu olan bu saha başarısı, yalnızca ticari boyut taşımıyor. Aynı zamanda Sonatrach’ın geleneksel bir enerji şirketi olmaktan çıkarak Sahel bölgesi ve Afrika’nın iç kesimlerindeki nüfuz haritasını yeniden şekillendiren stratejik bir araç ve yumuşak güç unsuru haline geldiğini de ortaya koyuyor. Bu rol, Cezayir’in bölgedeki jeopolitik boşlukları doldurmasına ve ülkeyi izole etmeyi ya da bölgedeki öncü rolünü zayıflatmayı amaçlayan bölgesel ve uluslararası girişimlerin önünü kesmesine katkı sağlıyor.

h
Cezayir ulusal petrol ve doğal gaz şirketi Sonatrach’ın genel merkezi, 25 Kasım 2019 (Reuters)

Bu enerji dinamiği, Cezayir’in benzersiz coğrafi konumunun sunduğu imkânları değerlendirmeyi hedefleyen daha geniş jeoekonomik yaklaşımdan ayrı düşünülemez. Cezayir, bir yandan Avrupa pazarlarına açılan Akdeniz kapısı, diğer yandan ise Afrika Sahel bölgesine açılan stratejik bir hinterlant ve kaçınılmaz kuzey geçidi olarak konumunun avantajlarından yararlanmaya çalışıyor.

Bu bütünleşik mühendislik altyapısı Cezayir-Nijerya ekseniyle sınırlı kalmıyor; jeopolitikayı sınırları aşan ve birbiriyle bağlantılı çıkarlar ağına dönüştüren daha geniş bir kıtasal vizyonun parçasını oluşturuyor. Nijer’deki bu enerji ağı, Cezayir’den kıtanın batısına açılan stratejik bir kapı niteliğindeki Moritanya’ya uzanan paralel tedarik hatlarıyla da kesişiyor.

Tindouf-Zouerat kara yolu projesi üzerinden ortaklığın güçlendirilmesi ve Nuakşot’ta Cezayir ürünlerine yönelik düzenli fuarların organize edilmesi, Moritanya’nın Cezayir ihracatının Batı Afrika pazarlarına ve Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ülkelerine açılacağı bir ticaret ve lojistik platformuna dönüşmesini sağlıyor. Bu lojistik açılım, Cezayir’in Moritanya ve Senegal’de ulusal bankalarının varlığını genişletmesiyle yürüttüğü finansal ve bankacılık yapılanmasıyla da tamamlanıyor. Buna paralel olarak Cezayir’in güneyinde serbest ticaret bölgelerinin oluşturulması, sınır ötesi ticaret ağı kurulmasını güçlendirirken, Cezayir ürün ve hizmetlerinin Batı Afrika pazarlarına ulaşması için bankacılık ve lojistik kanallarının önünü açıyor.

Yoğun kıtasal rekabet

Cezayir’in bu jeoekonomik hareketliliği, özellikle Fransa’nın Sahel bölgesindeki varlığının gerilemesiyle birlikte, stratejik koridorlar ve nüfuz alanları üzerinde rekabetin giderek arttığı kıtasal tabloyla kesişiyor. Bu açık alanda stratejik yaklaşımlar ve alternatifler çeşitlenirken, Fas’ın Afrika-Atlantik Doğalgaz Boru Hattı projesi öne çıkıyor. Fas ayrıca karayla çevrili Sahel ülkelerinin kendi altyapısı ve limanları üzerinden Atlas Okyanusu’na erişimini sağlamaya yönelik girişimini sürdürüyor. Bunun yanı sıra Türkiye ve Körfez ülkelerinin yatırımlar, altyapı ve limanlar üzerinden faaliyetleri artarken, Rusya güvenlik ve ekonomi alanlarındaki varlığını sürdürüyor. Çin ise altyapı, ulaşım, enerji ve maden projelerinin finansmanı ve geliştirilmesinde etkinliğini artırıyor. Mısır da kıtadaki varlığını ve stratejik çıkarlarını güçlendirmeye yönelik adımlar atıyor.

Koridorların yeniden şekillendirilmesi etrafındaki yoğun rekabete ilişkin bu değerlendirmeyi destekleyen analitik bir okumada Hamza, “Afrika kıtası artık geleneksel olarak görüldüğü gibi yalnızca ham madde kaynağı değil; altyapı, kaynaklar ve stratejik bağlantı alanlarında uluslararası rekabetin en önemli sahalarından biri haline geldi” ifadesini kullandı.

xcdvfgh
Cezayir çölünün derinliklerinde, Libya sınırına yakın Ayn Amenas’ın eteklerinde bulunan bir petrol tesisi, 18 Ocak 2013 (AFP)

Hamza, “Çin, ABD ve AB’den Körfez ülkelerine kadar büyük güçler bugün limanların, ulaşım ağlarının, enerji koridorlarının, denizaltı kablolarının, veri merkezlerinin ve çok kutuplu uluslararası sistemin güvenlik doktrini ile ekonomik ve stratejik nüfuzunun temel unsurlarından haline gelen diğer altyapıların geliştirilmesi konusunda kıyasıya rekabet ediyor” dedi. Uluslararası rekabet alanının genişlemesi karşısında temel bir soru öne çıkıyor: Cezayir mevcut enerji ve lojistik nüfuzunu sürdürülebilir ve nesiller boyunca devam edecek bir ekonomik nüfuza dönüştürebilir mi?

Bu sorunun yanıtı, ülkenin ekonomik diplomasisini, sahip olduğu özgün avantajlarla karmaşık bölgesel gerçekliğin yarattığı engeller arasında hassas bir denge kurmaya zorluyor. Sahip olunan kaynaklar ve egemenlik unsurları açısından Cezayir’in göz ardı edilemeyecek önemli kozları bulunuyor. Bunların başında, Sonatrach’ın köklü petrol ve pazarlama deneyimi geliyor. Bunu, kuzeyde Akdeniz’e açılan kaçınılmaz bir kapı ve Batı Afrika kaynaklarını Avrupa pazarlarına bağlayabilecek en hızlı enerji güzergâhlarından biri olabilecek coğrafi konumu izliyor. Ayrıca Cezayir’in güvenilir tarihsel ve diplomatik birikimi, ülkenin yaklaşımlarına Sahel halkları ve devletleri nezdinde siyasi ve tarihsel açıdan ayrıcalıklı bir kabul sağlıyor.

Bununla birlikte, bu konumlanmanın sürdürülebilirliği diğer tarafta son derece karmaşık yapısal sorunlarla karşı karşıya. Bunların başında bölgedeki siyasi istikrarsızlık ve tekrarlanan darbeler ile sınır aşan silahlı grupların faaliyetlerinden kaynaklanan ve tedarik koridorlarının güvenliğini ve sahadaki projeleri tehdit eden güvenlik riskleri geliyor. Buna ek olarak, Sahra’yı aşan devasa projelerin yönetimi için gereken yüksek ölçekli finansman da önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Bu alanlar, bölgede faaliyet gösteren egemen varlık fonları ve çok uluslu şirketlerle rekabet edebilmek ve onlara ayak uydurabilmek için daha fazla yasal ve bankacılık esnekliği ile Cezayir’in yurtdışındaki yatırımlarının kapsamının genişletilmesini gerektiriyor.


El Kaide, Afganistan'da yeniden toparlanıyor: Bizi unutmadılar

11 Eylül sonrasında ABD, El Kaide'ye ev sahipliği yapan Afganistan'ı işgal etmişti (AP)
11 Eylül sonrasında ABD, El Kaide'ye ev sahipliği yapan Afganistan'ı işgal etmişti (AP)
TT

El Kaide, Afganistan'da yeniden toparlanıyor: Bizi unutmadılar

11 Eylül sonrasında ABD, El Kaide'ye ev sahipliği yapan Afganistan'ı işgal etmişti (AP)
11 Eylül sonrasında ABD, El Kaide'ye ev sahipliği yapan Afganistan'ı işgal etmişti (AP)

El Kaide, 11 Eylül 2001'de düzenlediği saldırıların üzerinden 25 yıl geçtikten sonra yeniden güçlenmeye çalışıyor. 

Washington Post'un ABD'nin de aralarında bulunduğu Batı ülkelerinin istihbarat yetkililerine dayandırdığı habere göre, örgüt yeniden Taliban'ın kontrolüne geçen Afganistan'da bir kez daha eğitim kampı ağı oluşturdu. 

2021'de ABD askerlerinin çekilmesinin ardından oluşan güvenlik boşluğundan yararlanan örgüt ve kollarının, son üç yıl içinde en az 8 eğitim merkezi kurduğu bildiriliyor.

Yeni kamplarda silah, patlayıcı ve gerilla taktiklerinin yanı sıra şifreleme, yapay zeka ve insansız hava araçları gibi yeni teknolojilere yönelik eğitimler verildiği belirtiliyor. 

IŞİD'e bağlı İslam Devleti Horasan Vilayeti'nin (IŞİD-H) de etkili olduğu Afganistan'daki 34 vilayetten en az 14'ünde terör örgütlerinin yapılandığı vurgulanıyor. 

Bir Birleşmiş Milletler raporuna göre Taliban bu örgütlere yeniden elverişli bir ortam sağlıyor. Böylece El Kaide de "Afganistan genelinde güvenli evler ve eğitim kamplarıyla" yeniden güçlenmeyi başardı.

Ancak mevcut tablo, 11 Eylül öncesiyle birebir aynı değil. 

Amerikan gazetesine konuşan yetkililere göre örgütler, ABD ve müttefiklerine kapsamlı saldırılar planlamaktansa bölgesel çatışmalara odaklanıyor. 

El Kaide'nin dünyanın dikkatini çekmemek için yabancı savaşçıların bölgeye gelmesini teşvik etmekten kaçındığı aktarılıyor.

Ayrıca ABD'nin 2 Mayıs 2011'de Pakistan'da düzenlenen operasyonla öldürdüğünü açıkladığı El Kaide lideri Usame bin Ladin gibi bir figürün henüz ortaya çıkmadığı belirtiliyor.

Çekirdek kadrosu yüz militanı geçmediği tahmin edilen El Kaide'nin, daha büyük örgütlere destek sağlayan bir yapı olarak faaliyet gösterdiği öne sürülüyor.

Bu gruplardan biri, Pakistan Talibanı olarak da bilinen Tehrik-i Taliban Pakistan. Afganistan'da binlerce savaşçısı bulunan örgüte El Kaide'nin intihar bombacılığının da aralarında bulunduğu konularda eğitim verdiği iddia ediliyor.

Georgetown Üniversitesi'nde çalışan terörle mücadele uzmanı Bruce Hoffman, El Kaide için şu yorumu yapıyor:

11 Eylül öncesindeki, uzak düşmanı hedef alma stratejisini izlemiyorlar. Ancak yerel ve bölgesel kazanımlar elde ederek yeniden ivme kazanmayı umduklarını düşünüyorum. Bizi unutmadılar.

Independent Türkçe, Washington Post, AP


Kamala Harris'in konutuna giren kadını güvenlik görevlileri durdurdu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Kamala Harris'in konutuna giren kadını güvenlik görevlileri durdurdu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Yerel haberlere göre eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris'in Malibu'daki evine, bir kadının davetsiz şekilde mülke girdiği ihbarının ardından polis çağrıldı.

Harris'in sözcüsünün, eski başkan yardımcısının güvenlik ekibinin mülke "yasadışı şekilde giren bir kişiyi eve ulaşmadan durdurduğunu" TMZ'ye doğruladığı bildirildi.

Sözcü, olay sırasında ne Harris'in ne de Emhoff'un evde olduğunu söyledi.

Sözcü, TMZ'ye "Harris ve Emhoff, hızla müdahale eden güvenlik görevlileriyle kolluk personeline minnettar" dedi.

Los Angeles County Şerif Departmanı (LASD), TMZ'ye olayın saat 22.30 sıralarında eski başkan yardımcısının evinde meydana geldiğini söyledi. LA Times da bu bilgiyi doğruladı.

Mülke izinsiz giren kadın, buradan kendi isteğiyle ayrılmayı kabul etti. Kolluk kuvvetlerine dayandırılan LA Times ve TMZ haberlerine göre kadın gözaltına alınmadı.

LASD Teğmeni Jason Duron, LA Times'a "Güvenliği sağlamak amacıyla mülk çevresindeki devriyeleri artırıyoruz" dedi.

Harris ve Emhoff, Malibu'daki evlerini geçen yıl satın aldı. Evin değerinin 8 milyon doların üzerinde olduğu bildirildi.

Eski başkan yardımcısı ve eşinin evlerine daha önce de davetsiz misafirler gelmişti.

KTLA'nın haberine göre Ocak 2025'te, Harris'in Brentwood'daki eski evinde olası bir hırsızlık ihbarının ardından sokağa çıkma yasağının uygulandığı saatlerde iki kişi gözaltına alınmıştı. Sokağa çıkma yasağı, o sırada kenti kasıp kavuran Palisades ve Eaton yangınları nedeniyle uygulanıyordu.

İki kişi de tutuklanmamış ve suç işlediklerini gösteren bir kanıt bulunamamıştı.

Independent Türkçe