Devlet aktivistlerin hizmetinde: İsrail için özel bir model

İslami ve Arap hareketleri ele alınıyor ancak aşırılıkçı yerleşimci gruplar göz ardı ediliyor. (Görsel: Eiko Ojala/Majalla)
İslami ve Arap hareketleri ele alınıyor ancak aşırılıkçı yerleşimci gruplar göz ardı ediliyor. (Görsel: Eiko Ojala/Majalla)
TT

Devlet aktivistlerin hizmetinde: İsrail için özel bir model

İslami ve Arap hareketleri ele alınıyor ancak aşırılıkçı yerleşimci gruplar göz ardı ediliyor. (Görsel: Eiko Ojala/Majalla)
İslami ve Arap hareketleri ele alınıyor ancak aşırılıkçı yerleşimci gruplar göz ardı ediliyor. (Görsel: Eiko Ojala/Majalla)

Şirin Yunus

İlk bakışta, Filistinlilere saldırılar düzenleyen veya ‘bedel ödetme’ eylemleri gerçekleştiren yerleşimci gruplara atıfta bulunmak doğal görünebilir. Veya işgal altındaki Batı Şeria'da İsrail ordusunun subaylarıyla karşı karşıya gelen bağımsız gruplar olarak ‘devlet dışı aktörler’ olarak adlandırılan gruplara işaret etmek… Aslında durum, bu grupların aksine ‘liberal’ akıma ait olmalarına rağmen, Yahudiliği devleti Yahudi olmayanlardan ayıran bir Yahudi devletinin kurulması yönünde ‘kurtuluşa’ katılım temeline dayanan dini Siyonizm düşüncesine dayanıyor. Batı Şeria ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere tüm topraklarda bu düşünceye hizmet ediyor. Ancak bu konu, bu grupların tüm şekilleriyle genel sisteme bağlı olduğu ortaya çıktıktan sonra daha da karmaşık hale geliyor.

Bölgesel Düşünce Forumu'nda dini milliyetçilik konusunda uzman araştırmacı Dr. İyran Sıdkiyahu, Majalla’ya verdiği demeçte, son zamanlarda ‘devlet dışı aktörler’ olarak adlandırılan gruplar üzerine bir eğitim programı düzenlediğini belirtti. Programda, Hamas ve Hizbullah gibi bölgede etkin olan İslami ve Arap gruplarını ele aldığını ancak sertçe yerleşimci gruplara girmediğini ifade etti. Bu grupların devletle ve kurumlarıyla çatıştığını ve onları kışkırttığını söyleyerek, sonunda bunların aslında onun bir parçası olduğunu vurguladı.

1980'lerdeki yeraltı Yahudi gruplarının faaliyetleri, Mısır'la yapılan barış anlaşmasının ardından Filistinlilere taviz verme korkusu nedeniyle devletle yaşanan çatışma durumunun bir parçasıydı.

Sıdkiyahu, bu grupların mensup olduğu dini Siyonist hareketin genel olarak Siyonist hareketin bir parçası olduğunu ve onu temsil eden siyasi partilerin birçok İsrail hükümetinde temel bir spektrum oluşturduğunu belirterek aşırı yerleşimci grupların durumuna yeniden teşhis koydu. Sıdkiyahu bu hükümeti her zaman desteklemeye karşı. Bu durum, hükümetin İsrail topraklarından çekilme veya ‘İsrail topraklarından’ vazgeçme kararı aldığı durumlarda kurumlarla sürtüşmeye neden oluyor. Sıdkiyahu'nun söylediği gibi, hükümetler toprakları terk etmeye başladıkça, devlete karşı aktif aşırıcı gruplar üreten dindar Siyonizm eğilimiyle arasındaki uçurum da o kadar büyüyor.

Sıdkiyahu, görüşünü güçlendirmek için sunduğu örnekler arasında, 1980'lerde Batı Şeria'daki belediye başkanlarını bombalı saldırılarla öldürme girişimi gibi, Yahudi gizli grupların faaliyetlerine işaret etti. Bu faaliyetler, Mısır'la barış anlaşması imzalandıktan sonra Filistinlilere taviz verilmesi endişesiyle devletle çatışma durumunun bir parçası olarak görülüyordu. Aynı bağlamda, eski İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin'in bir İsrail vatandaşı tarafından öldürülmesi, pratikte ‘tüm İsrail topraklarının’ bir kısmından vazgeçmeyi reddeden eğilimi ve bu durumda ‘Oslo Anlaşmalarının’ reddedilmesini temsil ediyor.

Sıdkiyahu, İsrail'deki dini Siyonist hareketlerin aşırı kanadında, Batı Şeria'daki yerleşimcilerin derinliklerinde bulunan ve binlerce Filistinliye saldıran Hilltop Youth (Tepe Gençleri) grubunun, İsrail'in Gazze'deki yerleşimlerden çekilmesinin ardından etkinliklerini artırdığını belirtiyor. Ayrıca, Oslo Anlaşması'ndan sonra artan kaçak yerleşim bölgelerindeki yerleşimcilerle, Batı Şeria'da küçük tarımsal yerleşimler kuranlar arasında da sık sık çatışmalar yaşandığını ifade ediyor. Ancak bu grupların durumu karmaşık hale getirdiğini ve İsrail ordusu tarafından korunduğunu, bazı siyasi partiler ve devletten temel finansmanı alan bazı partiler ve hareketlerin de desteğini aldığını özetliyor.

Gazze'de savaşın patlak vermesi, yerleşim grupları ile devlet kurumları arasındaki ilişkiyi netleştirdi

Eski İsrail İç Güvenlik Teşkilatı Başkanı Yaakov Peri, Majalla’ya verdiği röportajda, yasa dışı eylemlerde bulunan ve resmî kurumlarla açık bir şekilde karşı karşıya gelmeye çalışan tarafların her zaman güvenlik güçleri ve Şin Bet'in Yahudi bölümü tarafından izlendiğini belirtiyor. Bu grupların sistemi sarsmaya ve tehdit oluşturmaya yönelik herhangi bir eylemi takip ettiğini vurguluyor ve 2016 yılında terörle mücadele yasasının yürürlüğe girmesinin, bu gruplardan bazı bireyleri idari gözaltına almayı veya terörist eylemlerle suçlamayı kolaylaştırdığını vurguluyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre Peri, İsrail İç Güvenlik Teşkilatı'ndaki hizmeti sırasında, aşırı yerleşimci grupların düzenlediği etkinlikler arasında,1980'lerdeki ‘Gizli Yahudi Hareketi’ faaliyetini hatırlatıyor. Bu faaliyetler, el-Halil'de Filistinlilerin öldürülmesini, Filistinli belediye başkanlarına suikast girişimlerini ve Kubbetü's Sahra'nın bomalanması planlarını içeriyordu. Grup üyeleri Kudüs'te Filistinlileri taşıyan otobüsleri havaya uçurmaya çalışırken tutuklanmıştı. Peri, bu grupların mensuplarının ‘İsrail toprakları’ ilkesine ve Batı Şeria ile Gazze'deki yerleşimcilik zorunluluğuna inanan sağ kanattan geldiğini belirtiyor. Peri'ye göre, günümüzde Hilltop Youth üyeleri ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in liderliğindeki Dini Siyonizm partisi ile Itamar Ben Gvir'in liderliğindeki Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) partisinin üyeleri, ordu faaliyetlerinden bağımsız olarak hareket eden silahlı gruplar arasında yer alıyor.

Peri, radikal grupların faaliyetlerinin genellikle doğrudan devlet tarafından finanse edilmediğini, ancak mensuplarının her yerleşimcinin aldığı özel finansmanı aldığını belirtiyor. Bu durum, bu grupların devlet dışı aktörler olarak kabul edilmesi ile normal vatandaşlar arasındaki farkın azalmasına neden oluyor. Ayrıca, bazı grupların İsrail dışındaki Yahudi örgütlerinden destek ve bağış aldığını vurguluyor; bu örgütler, ‘bütün İsrail toprakları’ ilkesine inanıyor.

Filistinli çiftçilere saldıran, onları topraklarından süren ve mahsullerini söken aşırılıkçı yerleşimci gruplarını ‘devlet çerçevesi dışındaki aktörler’ olarak görmek ile devletin bilgi ve finansmanına sahip vatandaşları yasa dışı ilan etmek arasında ince bir çizgi var. Batı Şeria'daki yerleşimci hareketlerini izleyen İsrail ‘Peace Now’ Hareketi’ndeki aktivistlerden Hagit Ofran bu grupların durumunun son derece karmaşık olduğunu belirtiyor. Ofran'a göre, bu gruplar belirli yönlerden bağımsız ve resmi devlet çerçevesinin dışında hareket ederek yeni gerçekler oluşturuyorlar ve Filistinlilere saldırıyorlar. Ancak diğer yandan, devletle bağlantılı olarak koruma ve destek sağlıyorlar.

Eiko Ojala/Majalla
Eiko Ojala/Majalla

Ofran sözleirni şöyle sürdürdü:

“Bizim bildiğimiz kadarıyla İsrail'de mevcut bir grup veya kuruluşun, İsrail'in rejimini devirmeyi veya değiştirmeyi amaçlayan resmi bir varlığı yoktur. Ancak Batı Şeria'da yerleşimlerdeki Hilltop Youth' gibi mevcut gruplar ve Batı Şeria'daki toprakları ele geçiren ve Filistinlilerin hareketlerini engelleyerek kendi evleri ve çiftlikleri kurarak faaliyet gösteren yerleşimciler, faaliyetlerinde 2018'den sonra artış göstermiştir. Bu gruplar bazen devletle net ve sert bir şekilde karşı karşıya gelerek, yerleşimciler arasında aşırılık yanlısı kategorilere dahil ediliyor. Şu ana kadar yerleşimcilik faaliyetlerinin ve aktivistlerinin devlet kaynaklarından finanse edildiğini kanıtlayamadık, ancak bunların devlet içindeki bazı kesimlerden ve resmî kurumlardan destek aldığına inanıyoruz. Bu destek sonunda ‘Emunah’ hareketi gibi örgütler ve ‘Gush Emunim’ örgütündeki yerleşim faaliyetlerinden sorumlu olan ‘Amana’ hareketi gibi kuruluşlar aracılığıyla devletin ve resmi kurumların bakanlıklardan ve ofislerden fon aldığını göstermektedir. Ayrıca, Smotrich gibi bakanlar, yerleşimcilik faaliyetlerinin yasal durumunu düzenlemeye çalışarak bu desteği sağlıyor.”

Ofran, konuşmasına bahsettiği ince çizgiyle devam etti:

"Gazze'de savaşın patlak vermesi, özellikle de devletin yerleşimcileri daha fazla silahlandırması ve orduyu savaşa katılmak yerine yerleşimleri korumak için yerleşimcilere görev vermesinden sonra, yerleşimci gruplar ile devlet kurumları arasındaki ilişkiyi daha net hale getirdi. Artık yerleşimcilerin Filistinlilere saldırıları resmi ordunun üniforması altında gerçekleşiyor."

Savaşın patlak vermesi ve 7 Ekim olaylarından sonra durumu daha da kötüleştiren şey, yerleşim yerlerini korumak için yerleşimcilerin işe alınmasıydı.

Aktivist Yehuda Shaul, Arapça'da ‘Sessizliği Bozanlar’ ile eşanlamlı olan Breaking the Silence örgütünün uzun yıllar genel müdürü olarak çalıştı. İsrail ordusundaki eski askerler ve subaylar tarafından kurulan bir örgüt ve ordunun ve Batı Şeria'daki yerleşimcilerin uygulamalarına ilişkin farkındalığı artırmak için çalışıyor. Yıllar boyunca çalışması sırasında, aşırı yerleşimci grupların faaliyetleri hakkında bilgi sahibi oldu.

Shaul, Majalla’ya yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Aşırılık yanlısı yerleşimcilerin faaliyetleri ve Filistinlilere veya bazen Yeşil Hat içindeki bölgelere yönelik saldırıları meselesi karmaşıktır. Yapısal olarak, İsrail vatandaşı yerleşimciler ile asker yerleşimciler arasında ayrım yapmak ve ayrımı belirlemek zordur. Ayrıca, yerleşimcilerin günlük yaşamlarındaki askeri varlık, ordunun ve egemenliğinin onlar üzerinde kontrol sağlamasını zorlaştırır. Birçok durumda, belirli bir bölgedeki askerlerle o bölgedeki yerleşimciler arasında dostluk ilişkileri gelişir. Bu durum, yerleşimcilerin yasalara uymaması durumunda dahi askerlerin müdahale etmekte zorlanmasına yol açabilir. Ayrıca, askerlerin yerleşimcilerin güvenliğinden sorumlu olarak atandığı durumlarda, bu askerlerin talimatları ve yönergeleri genellikle o yerleşimci tarafından merkezi olarak belirlenir.”

7 Ekim olayları ve savaşın patlak vermesinden sonra, yerleşimlerin korunması için genişletilmiş koruma birimlerine yerleşimcilerin katılması, durumu daha da karmaşık hale getirdi. Bu birimler, silahlı grupları da içeren genişletilmiş koruma birimleridir. Bu da yerleşimcilerin ordu tarafından silahlandırıldığı anlamına gelir. Bu nedenle, aşırı yerleşimcilerin ve devlet politikalarını ihlal edenlerin ‘devlet dışı aktörler’ olarak nitelendirilmesi daha da zorlaştırıyor.

Yehuda Shaul, düşünce ve ideoloji yoluyla radikalizme yönelen dindar Siyonist grupları birbirinden ayırmaya çalışıyor ve onları ‘Hilltop Youth’un da dahil olabileceği üç gruba ayırıyor:

Yehuda Krallığının kurulmasını destekleyen ve Tevrat'ın hükümlerine dayanan bir Yahudi devleti oluşturmayı hedefleyen gruplar, Yahudilik ile demokrasi arasında bir ayrışma yaratmayı amaçlayarak ‘Büyük İsrail’ fikrini aşarlar. Bu eğilim, Yehuda Krallığına doğru bir geçişi hızlandırabilir. Bu çerçevede, Shaul, 2015 yılında Batı Şeria'nın Duma köyünde Dawabsheh ailesini öldüren grubun, Hilltop Youth’ içinde terörist bir örgüt olarak kabul edildiğini belirtiyor. Ayrıca, ‘bedel ödetme’ olarak bilinen operasyonları gerçekleştiren gruplar da vardır. Bu operasyonlar, ırkçı sloganlar yazarak ve Yeşil Hat'a ulaşarak araçları tahrip etme veya Tiberya yakınlarındaki Tabgha bölgesinde bir kiliseyi yakma gibi mülkiyetleri yok etme eylemlerini içerir.

Resmi çerçevelerden ve dini kurumlardan ayrılan, isyan çıkaran ve genellikle dindar kabul edilen yerleşimci grupları.

Klasik yerleşimciler her bölgeye yerleşip toprak ele geçirmeye çalışıyorlar, ancak yerleşim çiftlikleri sahipleri gibi devlete karşı çıkma veya onu devirme eğiliminde değiller.

Shaul, son yıllarda Batı Şeria'da aşırılık yanlısı yerleşimcilerin yayılmasının arkasındaki nedenlerden birinin coğrafi konum olduğunu açıkladı. Bu gruplar, çatışmanın tüm coğrafi alan üzerinde gerçekleşeceğine karar verdi ve bu da Filistin topraklarının derinliklerinde yerleşimi genişletmeye yönelik çeşitli yöntemlerle yeni bir aşırılık yanlısı neslin ortaya çıkmasına neden oldu.

İsrailli analistler, Haham Ginsburg ve takipçilerinin düşüncelerini, hükümeti kontrol etmeye çalışan DEAŞ ve El Kaide'ye benzetiyor.

İsrail hükümetinin ve devlet kurumlarının meşruiyetini zayıflatmaya yönelik radikal ve etkili yerleşim hareketleri hakkında oldukça az araştırma ve belgelenmiş veri mevcut. Bu hareketler, ‘devlet dışı aktörler’ olarak kabul edilen kurumlar tarafından genellikle göz ardı edilir. Ancak din bilimi üzerine çalışmalar yapan, ABD'deki bir üniversitede görevli Profesör Motti Inbari gibi bazı araştırmacılar, Siyonist dini gruplar arasında yer alan bazı akımların yerleşimciler arasında radikal eğilimler taşıdığını ve ‘gerçek kurtuluş’ için çaba gösterdiklerini ifade ediyor.

Bu akımlar, Hilltop Youth ve diğer radikal yerleşimci gruplar arasında referans noktası olan Haham Yitzhak Ginsburg ile ilişkilendiriliyor. Devletin kurumları olan Knesset ve hükümet gibi dini Siyonist akımlar, iç değişim için mücadele ederken ve ‘Tevrat Devleti’ne ulaşmak için iç değişimde yer alırken, bazen inançlarına aykırı kararlarla uzlaşmayı kabul edebilirler (örneğin, Batı Şeria veya Gazze'den çekilme gibi). Ancak Ginsburgh ve ona sadık olanlar, ‘İsrail Devleti'ne değil, İsrail'in toprağına sadakat’ diyerek, prensipler arasında bir çatışma olduğunda İsrail Devleti'nin değil, İsrail'in toprağına sadık olduklarını ilan etmektedirler. Bu temelde, Ginsburgh ve benzeri kişiler devlet kurumlarını zayıflatmaya veya en azından buna yönelik bir hedef belirliyorlar. Ancak Inbari'ye göre ordu kurumu ‘Tevrat Devleti’ için bir zorunluluktur. Bu nedenle, o ve destekçileri, orduyu taşıdığı düşünceye uygun bir şekilde değiştirmeye çalışırlar.

Inbari, Ginsburgh ve takipçilerinin düşüncesini DEAŞ ve El Kaide ile kıyaslıyor ve her ikisinin de iktidarı ele geçirmeyi hedeflediğini belirtiyor. Hahamın gücünün kaynağının, ‘bedel ödetme’ eylemleri ve sürekli saldırılar aracılığıyla ifade edilen intikam fikrini güçlendirmesi olduğunu söylüyor. Ancak Inbari, Ginsburgh'un fikirlerine bağlı grupların varlığının İsrail Devleti ve onun desteklediği dini kurumlar tarafından finanse edilmesi nedeniyle mümkün olduğunu ifade ediyor.

*Bu haber Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.