Huzistan ve İran: İlhak mı, işgal mi?

"Huzistan'ın yaklaşık 100 yıl önce işgal edilmesini ve İran'a ilhak edilmesini inkar etmeyen ve çözümü Ahvaz halkına kendi kaderini tayin hakkının verilmesinde gören üçüncü bir seçenek var."

Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)
Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)
TT

Huzistan ve İran: İlhak mı, işgal mi?

Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)
Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)

Bir asır önce, dünya haritasında, Arapların “Muhammara Emirliği” veya “Arabistan Emirliği”, Farsların ise “Arabistan Krallığı” adını verdikleri, başkenti Muhammara olan bir devlet vardı. İran Savaş Bakanı Rıza Pehlevi'nin güçleri, askeri ve siyasi bir plan doğrultusunda 1925 yılında bu krallığın topraklarına baskın düzenledi. Söz konusu plana Arabistan Hükümdarı Hazal Han'a karşı Tahran'daki Fars gazetelerinde yaygın düşmanca propaganda yürütmek de eklendi. İranlı yöneticiler daha sonraları bölgeyi Arabistan yerine Huzistan şeklinde isimlendireceklerdi.

Tarihi Arabistan nerede?

Şah Nasıruddin Kaçar'ın oğlu Sultan'ın Ahvaz Elçisi Mirza Taki Han El-Ensari'ye ait Genc Şâyegân (Şâyegan’ın Hazinesi) isimli kitapta krallığın sınırları şu şekilde anlatılmıştır: “Arabistan, Şattü'l-Arab'dan Dizful'un ötesine yani Arabistan ile Luristan arasındaki sınırı oluşturan El-Hüseyiniye'ye kadar uzanır. Genişliği Râmhürmüz ve Şadgan'ın sonundan Huveyze'nin en uzak kısmına ve Osmanlı toprakları ile Irak-ı Arab sınırlarına kadardır. Bu krallığın uzunluğu 100 fersah, genişliği ise yaklaşık 40 fersahtır.” Arabistan Krallığı'nın 1881 yılındaki coğrafi sınırlarını gösteren kitap, el yazması olarak İsfahan şehrindeki Ferheng Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.

Mirza Muhammad Taki Han El-Ensari, Huzistan Krallığı'nın kendi dönemindeki coğrafi sınırlarını şu şekilde ifade etmektedir: “Ülkenin güneyinde Şattü'l-Arab, kuzeyinde ise El-Hüseyniyye kasabası bulunmaktadır. Şu anda şehir olan El-Hüseyiniye, Dizful ve Şadgan'ın (Andimeşk) kuzeyinde ve ayrıca Şadgan'ın ile Luristan Eyaleti'ndeki Poldohter şehri arasında yer almaktadır.” El-Hüseyniye'nin sakinleri Lur halkına göre daha kültürlü Araplardır ve çoğu, Arapların El-Hüseyniyat olarak tanımladığı "Sekondi" kabilesine mensuptur. Luri dilindeki "Sekondi" kelimesi Arapça'da "Beni Kuleyb" anlamına gelir. Yazar, Ramhürmüz ve Şadgan şehirlerinin Huzistan Krallığı'na ait olduğunu ve Krallığın doğusunda yer aldığını belirtmektedir. Bu da El-Ensari'nin, Şadgan'ın sonunda Mahşehr ve Hindiyan limanlarında olduğu anlamına gelir. Mahşehr ve Hindiyan Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetiminin ilk dönemlerine kadar idari olarak Şadgan'a tabiydi. Yazar aynı zamanda Huveyze ve o zamanki Osmanlı İmparatorluğu'nun Irak sınırlarını Huzistan Krallığı'nın batı kısmı olarak görüyordu. Bu tanımlama halen geçerli olup İran'ın güneybatısı ve güneyinde bir Arap coğrafyası bölgesinden bahsetmek mümkündür. Bu coğrafya Elam ve Kohkiluyye bölgelerinin kuzeyini sınırlayan tarihi Huzistan'ın kuzeyinden güneydeki Arap kıyı bölgelerine kadar uzanır. Burası onlarca yıl önce şeyhlikler ve emirlikler tarafından yönetilen ve Arap vatandaşların yaşadığı yerdir.

Rıza Han'ın (Rıza Pehlevi) Huzistan ve hükümdarı Hazal bin Cabir'e (Hazal Han) karşı yaptıklarına dair farklı rivayetler var. 1921'de Kaçar Hanedanı’nı deviren darbe hükümetinde, yani kendisini İran Şah’ı ilan etmeden ve 1925'te Şah Rıza Pehlevi unvanını almadan önce, Savaş Bakanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanıydı. Birbirini takip eden İran rejimleri Huzistan'ın işgali iddiasını kabul etmedi.

Arap, Avrupa ve Pehlevi söyleminde Arabistan

Avrupalılar ve Araplar, İranlı Muhammara güçlerinin Huzistan Eyaleti’nin yönetim merkezini iki tarihi dönemde işgal ettiğini söylüyor: İlki 1841’de ve ikincisi 1925’te. İlk işgalle ilgili olarak İngiliz siyaset adamı ve yöneticisi Lord George Curzon'un Farsçaya çevrilen “İran ve İran Meselesi” kitabında şu ifadeler yer alıyor: “Layard’a göre Huzistan Eyaleti’nin yönetim merkezi Kasım 1841’de İran ordusu tarafından işgal edildi. Daha sonra İran ordusu Karun Nehri yakınındaki Beni Kab kabilesine mensup Arapların üzerine yürüdü. Ancak savaş bittiğinde Türkler, Karun'un ana kıyısında değil, bir kanalın kıyısında yer aldığını öne sürerek bu şehrin mülkiyetini üstlendiler. Bu kanalı Şattü’l-Arab'ın kuzey kıyısında kazmışlardı. İranlılar, şehrin aslında Karun Sahili'nin doğal kıyıları ve doğal ağzı boyunca yer alması nedeniyle, söz konusu kanalın yerini kimsenin belirleyemeyeceğini vurgulayarak şehri boşaltmayı reddettiler. Bölgeyi iyi tanıyan Layard'a, İngiltere Başbakanı Lord Aberdeen tarafından bu anlaşmazlık hakkında rapor hazırlaması talimatı verildi. Layard buranın Osmanlılara verilmesini önerdi ancak Rus hükümeti Osmanlılara karşı İran'a güçlü bir destek verdi. İngiliz devleti de Rusya'yı örnek alarak Erzurum Antlaşması'nda Muhammara’yı İran'ın eline bıraktı. O günden bu yana Muhammara hep bu hükümetin elinde oldu.” Muhammara, Huzistan Krallığı'nın başkentiydi ve bazen kendi adıyla da anılırdı: Muhammara Emirliği.

Paris Times gazetesi "Fars Ülkesi'nde Bir Devrim" başlıklı 22 Ocak 1928 tarihli raporunda ikinci işgalle ilgili olarak şu bilgiyi veriyor: "Huzistan, nesiller boyunca özerklikle yönetilmiş, ancak Şah Rıza Pehlevi, ordusunu 1925'te Muhammara'ya yürüttüğünde bölgenin özerkliği sona erdirmiştir. Muhammara Şeyhi tarafından yönetilen bölgenin Pers İmparatorluğu ile hiçbir işi yoktu, yani Huzistan'ın ticareti İran'la değil Irak'la, Körfez şeyhlikleriyle ve Avrupa'ylaydı. Ayrıca Ahvazlılar, Pers'te gerçekleşen siyasi olaylara, özellikle Anayasa Devrimi'ne katılmamışlardı.

Şah Rıza Pehlevi, “Huzistan'a Yolculuk” adlı kitabında şöyle diyor: "Luristan'ın isyancılarını bastırmaya karar verdim, böylece Huzistan ile Irak arasındaki kritik yolu açabilirdim. Bu, Huzistan'da güvenin yeniden sağlanması için yapıldı; çünkü orada güvensizlik, yağma, isyan ve sadakatsizlik hüküm sürüyordu. Ayrıca, vatanını satan ve kendisini bağımsız bir emir ilan eden ihanetle suçlanmış bir kişiyi de ortadan kaldırmış oldum."

Rıza Şah'ın “Huzistan’a Yolculuk” isimli eseri kendinin yazmadığını, sözlü anlatımlarının Savaş Bakanı olduğu dönemdeki baş sekreteri Ferecullah Behrami tarafından kaleme alındığını belirtmek gerekir. Arabistan yerine Huzistan kelimesini kullanıyor ve Irak derken, şu anda “Arak” denen Irak-ı Acem’i kastediyor.

Şah Rıza, Luristan yöneticilerini isyancılara, Hazal Han'ı ise isyancı ve vatan hainine benzetmekte ve Hazal Han yönetimindeki bölgenin bağımsızlığını bir nevi tanımaktadır. Evet, gerçekten de Huzistan çoğu zaman bağımsızdı veya önceki yüzyıllarda İran'daki diğer krallıklarla ittifak dönemlerinde yarı bağımsız bir statüye sahipti. Şah Rıza bundan bahsetmedi. Bu yolculuğunda Hazal Han'a da hakaret ediyor ve onu Bedevi ve çöl adamı olarak tanımlıyor.

Şah Rıza Pehlevi, Arabistan’a (Huzistan’a) giden askeri güçlerinin önünde Lur, Bahtiyari ve Poştkuh kabilelerinin liderlerinin ittifak kurduğundan söz ediyor ve bu ittifakın amacını soruyor. Bu soruya kendi kendine şöyle cevap veriyor: "Kısaca söylüyorum: Güneydeki petrol madenlerinin bağımsız hale getirilmesi ve İran'ın gelecekteki çıkarlarından mahrum bırakılması." Bu ifadeleriyle, çoğu Huzistan'da bulunan petrol madenleri, yani petrol yataklarının bağımsız olma ihtimaline ilişkin endişesini bir kez daha teyit ediyor. Ayrıca kitabın başka bir yerinde, Luristan'dan Tahran'a döndükten sonra şu bilgileri elde ettiğini belirtiyor: "Huzistan'ı [Arabistan'ı] kuşatma ve bağımsızlığını koruma hamlesi bir süredir bekleniyordu. Bu demek oluyor ki bu meseleyle ilgili plan bir süredir hazırlanıyordu.”

Şah Rıza, "Mezopotamya ve Şam gazetelerinin Hazal’ı Huzistan'ın bağımsız Emir’i olarak tanımlamasından" duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Şah Rıza, Hazal Han'ı emirliğine resmi olarak yabancıların atanmasını talep etmekle suçluyor. Şam (Suriye, Lübnan, Filistin, Irak) gazeteleri ve hatta Mısır gazeteleri de Hazal Han'ın bu unvanını (Bağımsız Emir) kullandı. Lübnanlı düşünür Emin er-Reyhani, Hazal Han'ı "Arap Kralları" adlı kitabında "Arap Kralları" kategorisine dahil etti.

Rıza Şah'ın yolculuk kitabında dikkat çeken nokta, İran'da yüzyıllardır hüküm süren ve onun "mezhep kralları" olarak nitelendirdiği merkezi olmayan yönetim sistemini kökten ortadan kaldırmak için gösterdiği çabadır. Yani onun düşmanlığı Hazal Han'ın, Lur ve Bahtiyari liderlerinin ötesine uzanıyor ve onun İran'daki ademi merkeziyetçi sisteme olan düşmanlığında; tek milliyetçi, yani İran milliyetçiliği ile merkeziyetçiliğe vurgu yapmasında kendini gösteriyor.

Huzistan'a iki farklı bakış

Daha önce belirttiğimiz gibi, Savaş Bakanı Rıza Şah Pehlevi'nin Huzistan Krallığı'na karşı başlattığı askeri operasyon ve kuvvetlerinin Ahvaz ve Mahşehr şehirlerini işgali, geniş bir ulusal medya kampanyasının bir sonucuydu. Bu kampanya, Tahran'daki çoğu Fars gazetesinin yürüttüğü kapsamlı bir ulusal çabaya dayanıyordu ve odak noktası Hazal Han'ın imajını zedelemek ve onu bir hain ve isyancı olarak tasvir etmekti. 1925'te yayınlanan Arap gazeteleri ise ister Irak'ta ister Şam'da ister Mısır'da, Hazal Han'ın yanında yer aldı ve onu destekledi.

Mahmud Afşar gibi radikal milliyetçi yazarlar ve ikinci Pehlevi döneminde senato üyesi olan Ali Deşti gibi gazeteciler, Arap basınında Hazal Han ve Arabistan yönetimini destekleyen yayınlara cevap vermeye çalıştılar. Bu yazarlar ve başkaları, "Hablu’l Metin" gibi Fars gazetelerinde, Fars milliyetçiliği ve Arap karşıtı nedenlerden dolayı Hazal Han’a yönelik saldırgan kampanyada önemli bir rol oynadılar. Hazal Han'a yönelik bu saldırıya Rıza Pehlevi'ye düşman olanlar da dahil olmak üzere birçok İran milliyetçisi katıldı.

Güney Azerbaycan’ın lideri Cafer Beyşuhuri ve Kürdistan Mahabad özerk bölgesinin lideri Kadı Muhammed'e karşı, yönetimleri sırasında ve sonrasında, bu ayrıştırıcı siyasi retorik 20 yıl sonra tekrar kullanıldı.

Muhammara ve Huzistan Krallığı tarihine yaklaşımım ve Avrupalı siyasetçiler ve yazarların yanı sıra Arap dünyasındaki Araplar tarafından yazılanları ve bu tarihin özü hakkında konuşulanları incelemem yoluyla şunu söyleyebilirim ki çoğu, bu krallığın ve başkentinin İranlılar tarafından iki kez işgal edildiğine inanıyor: İlki 1841'de Şah Muhammed Kaçar'ın hükümdarlığı sırasında, ikincisi ise 1925'te Şah Rıza Pehlevi'nin hükümdarlığı sırasında. İranlı tarihçilerin çoğu, yöneticiler, partiler ve siyasi örgütler bu görüşü reddederken, Arabistan'ın ya da söyledikleri şekliyle Huzistan'ın tarih boyunca İran'a bağlı olduğunu iddia ediyorlar. “Huzistan ve İran'da Ulus Devletin Kaderi” başlıklı kitabımda Huzistan Krallığı'nın Kaçar Hanedanı'na bağlı olduğuna ve 19. yüzyılın ortalarında Muhammara'nın işgali ve ikinci "Erzurum Antlaşması"nın imzalanmasının ardından müttefik krallıklara dayanan siyasi-idari sisteme sahip olduğuna dair bir vurgu yaptım. Bu dönemde Huzistan, bağımsız bir emirlik veya krallıktan, yarı bağımsız ancak bir ölçüde sömürgeleştirilmiş bir krallığa dönüştü ve bu durum 1925 yılına kadar devam etti. Peki neden yarı bağımsız, yarı sömürge diyorum? Çünkü Kaçar Hanedanı bu dönemde, 19. yüzyılın ortalarından 1925'e kadar süren 75 yılı aşkın bir süre boyunca Huzistan'da sadece Huveyze ve Muhammara'da savunma amaçlı iki üs bulundurmuştur. Bu üsler, Osmanlı Devleti'ne karşı sadece savunma amaçlıydı ve Huzistan yöneticisinin gücüne ve yetkisine bağlı olarak büyüklükleri değişiyordu. Ancak, bu üslerin unsurları, Hindistan veya Cezayir örneğindeki klasik sömürgelerde olduğu gibi, krallığın içişlerinde herhangi bir rol oynamadılar. Örneğin, Hazal Han'ın kendi özel ordusu ve polisi vardı. Bu güçler aracılığıyla, Huveyze, Beni Taraf ve Şadgan gibi bölgelerden Tuster, Dizful, Ramhürmüz ve Hindiyan'a kadar Arabistan'ın tüm emirliklerinin kontrolünü ele geçirmeyi başardı. Hazal Han'ın devrilmesinin ardından Huzistan işgal edildi, ardından Pehlevi devletine ilhak edildi ve Ahvaz toplumu siyasi, idari ve hukuki olarak öncekinden farklı bir sömürge aşamasına girdi. Bazı Ahvaz toplum kesimleri bu sömürgeci durumu unuttu ve bu kesimlerde ikinci görüş, yani Farsça söylemin üstün gelmesi hakim oldu. Bunda, İran yetkililerinin son doksan yıl boyunca İran içinde Huzistan topraklarının işgali hakkındaki tarihsel gerçeği doğrulayan herhangi bir kitap, çalışma veya makalenin resmi ve yasal bir şekilde yayınlanmasını yasaklamasının payı var. Huzistan Krallığı ve halkıyla ilgili tarihî, siyasî ve ekonomik birçok kitap ve şerhe rağmen, Huzistan'ın hukuki durumunu açıklamak için uluslararası hukuki bir çerçeve veya tanım bulunmamaktadır: İşgal mi, yoksa ilhak mı? Bu konu, İran'ın kendi içindeki bölgesel ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlardaki statüsünü belirlemek için önemlidir. Durum böyle olduğu sürece Huzistan, Filistin meselesi ve Güney Sudan meselesi gibi Arap ve uluslararası boyutu olan meseleler gibi değil, bir İran vilayeti olarak kalacak.

Ancak bu iki farklı görüş ve durumun dışında, Huzistan'ın yaklaşık 100 yıl önce işgal edilmesini ve İran'a ilhak edilmesini inkar etmeyen, ancak Ahvaz halkına kendi kaderini belirleme hakkını tanımanın ve bu hakkın uygulanması için federatif bir sistem kurmanın çözüm olduğunu düşünen üçüncü bir seçenek bulunmakta.

2012 yılında Filistin Yönetimi uluslararası hukukçulardan oluşan bir hukuk ekibi atadı ve bu ekip aracılığıyla Birleşmiş Milletler'i Filistin'i gözlemci devlet olarak kabul etmeye ikna etti. Görünüşe göre bu Ahvaz özelinde de uygulanabilir. Örgüt veya konsey adı ne olursa olsun, Ahvaz figürlerinin ve oluşumlarının çoğunu içermeli ve İran'da özerklik ya da federal bir sistem kurarak ülke içinde bir yer edinme mücadelesi vermelidir.

* Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
TT

Analistler: Riyad-Tahran anlaşmasının sınırları Babül Mendeb'de test ediliyor

Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)
Analistlere göre Pekin, Tahran'ın Suudi Arabistan'la yaptığı anlaşmadaki taahhütlerini yerine getirmesini sağlama konusunda zorlu bir sınavla karşı karşıya (SPA)

Çin'in himayesinde Suudi Arabistan ile İran arasında anlaşmanın imzalanmasının üzerinden üç yılı aşkın süre geçerken Riyad ile Tahran arasındaki uzlaşma en zorlu sınavlarından biriyle karşı karşıya. İran'ın Yemen ve Irak'ta Suudi Arabistan'ı hedef alan silahlı grupları desteklediğine yönelik suçlamaların artması ve Husilerin Babül Mendeb  Boğazı'na doğru hareketlenmesi, Krallığın güvenliği ile Kızıldeniz'deki deniz ulaşımı açısından yeni tehditler doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı analize göre  Husilere bağlı askeri kaynaklar İran Devrim Muhafızları'ndan uzmanlar Babül Mendeb  bölgesinin yanı sıra Hudeyde'nin güneyindeki El-Muha limanı ve havaalanı ile kentin doğusundaki Cebel el-Nar kampını ziyaret etti. Uzmanların El-Muha ve Babül Mendeb Boğazı'na hakim dağlık tepelerde tünel kazma çalışmalarını denetlediği, ayrıca El-Muha yakınları ile Kızıldeniz'in güneyindeki Zukar Adası'na radar kurulmasını görüştüğü belirtildi.

Şarku’l Avsat'a konuşan analistler, son gelişmelerin yalnızca Tahran'ın taahhütlerine bağlılığını değil, aynı zamanda Çin'in arabulucu rolünün güvenilirliğini de sınadığını belirtiyor. Mesele artık Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin sürüp sürmeyeceğiyle sınırlı değil. Asıl soru, anlaşmanın dolaylı tehdit kaynaklarını kontrol altına alıp alamayacağı ve silahlı grupların bölge ülkelerine baskı yapmak amacıyla kullanılmasının önüne geçip geçemeyeceği.

bghj
Analistlere göre İran'ın Husiler üzerinden Bab el-Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetleri, Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınama oluşturuyor (SPA)

Riyad ve Tahran, yaklaşık yedi yıllık diplomatik kopukluğun ardından ilişkileri yeniden başlatmak amacıyla Mart 2023'te Pekin'de Çin'in himayesinde bir anlaşma imzalamıştı.

Babül Mendeb... Anlaşma için ciddi bir sınav

Körfez Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. Abdülaziz bin Sakr, Mart 2023'te imzalanan Pekin Anlaşması'nın üç temel unsura dayandığını belirtiyor. Bunların ilki, yedi yıllık kopukluğun ardından diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi. İkincisi, ikili iş birliği anlaşmalarının yeniden hayata geçirilmesi. Üçüncüsü ise devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi ve iç işlerine müdahale edilmemesi. Bin Sakr'a göre son unsur “en önemli ve en hassas” başlığı oluşturuyor.

Bin Sakr, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada İran'ın Husiler üzerinden Babül Mendeb Boğazı yakınlarında yürüttüğü faaliyetlerin “Suudi Arabistan-İran anlaşması için ciddi bir sınav” olduğunu söyledi. Bunun anlaşmanın güven inşa etmeye dayanan ruhuna ve hükümlerine aykırı olduğunu belirten Bin Sakr, İran'ın taahhütlerinin yalnızca doğrudan yürüttüğü faaliyetleri değil, Devrim Muhafızları ile bağlantılı grupların davranışlarını da kapsaması gerektiğini ifade etti.

cdfvgh
Yemen açıklarındaki stratejik Bab el-Mendeb Boğazı'ndan geçen ticari tankerlerden biri (AFP)

Bin Sakr, “İran'la bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden vekil güçlerinin faaliyetlerini kapsamayan herhangi bir anlaşmanın anlamı yok” dedi. Husilere verilen desteğin veya Husilerin Suudi Arabistan'ın güvenliğini tehdit etmeye teşvik edilmesinin egemenliğe saygı gösterme ve içişlerine müdahale etmeme taahhüdünün “açık bir ihlali” olduğunu savundu.

Çin ve Asya meseleleri araştırmacısı ve danışmanı Abdülaziz eş-Şabani ise İran'ın Babül Mendeb Boğazı yakınlarındaki faaliyetlerinin Pekin Anlaşması'nı sınadığını ancak bunun anlaşmanın çöktüğü anlamına gelmediğini belirtti. Eş-Şabani, anlaşmanın temel olarak Riyad ile Tahran arasındaki ilişkileri yeniden tesis etmek ve diyalog kanallarını açmak amacıyla tasarlandığını, iki ülke arasındaki rekabeti sona erdirmek veya stratejik ortaklık kurmak için yapılmadığını kaydetti.

Vekil güçler politikası

Suudi siyasi analist Dr. Halid el-Habbas ise milis politikasının Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Habbas, Devrim Muhafızları'nın bu grupları desteklediğini, eğittiğini ve organize ettiğini, böylece gerektiğinde İran'ın hedeflerine hizmet eden roller üstlenmelerini sağladığını söyledi.

Habbas, son dönemdeki Husi hareketliliğini ve daha önce Irak'taki İran yanlısı grupların faaliyetlerini Tahran üzerindeki artan askeri ve ekonomik baskının yanı sıra İran'ın alternatif baskı alanları oluşturma girişiminin bir parçası olarak değerlendiriyor. Babül Mendeb'e doğru gerçekleştirilen hareketliliğin deniz ulaşımını tehdit etme, enerji fiyatlarını yükseltme ve tedarik zincirlerini aksatma imkânı sağlayabileceğini belirtiyor.

Dr. Habbas, Husilerin gemileri hedef almayacaklarına ilişkin taahhütlerine güvenilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Kızıldeniz'de 2023'ün sonlarından bu yana yaşanan gelişmelerin bunun aksini gösterdiğini belirten Habbas, deniz ulaşımının korunmasının “yalnızca Krallığın değil, uluslararası toplumun sorumluluğu” olduğunu vurguladı.

vfghyju
Milisler, Tahran'ın bölgesel nüfuzunu genişletmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olarak öne çıkıyor (EPA)

Habbas'a göre Suudi Arabistan, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinde ve diplomasi kapısının açık tutulmasında ısrar etse de Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi uyarınca kendisini savunma hakkına sahip. Riyad ayrıca İran'dan anlaşmanın maddelerine uymasını talep edebilir ve taahhütlerine ne ölçüde bağlı kaldığı ışığında anlaşmayı gözden geçirebilir.

Sınama dönemi sona erdi mi?

Profesör Dr. Samir Salha ise daha sert bir değerlendirmede bulunuyor. Salha, “Artık mutabakatların sınanması aşamasını geride bıraktık. İran tarafının anlaşmanın ruhundan uzaklaştığı ve verdiği taahhütlerden farklı bir bölgesel politika izlemeye başladığı açık” dedi.

Salha, temel sorunun artık yalnızca Tahran'ın anlaşmaya uyup uymadığı olmadığını, Husileri kimin silahlandırdığı, eğittiği ve operasyonlarını yönlendirdiğinin de sorgulanması gerektiğini belirtti.

“Tehditler kamuoyu önünde Husilerden geliyor gibi görünse de meselenin özünde İran var” diyen Salha, Yemen, Irak ve Lübnan'daki vekil güçlerin harekete geçirilmesinin Riyad ile ilişkilerin yeniden kurulmasına rağmen İran'ın değişmeyen önceliklerine işaret ettiğini savundu.

Salha'nın değerlendirmesine göre Suudi Arabistan seçeneklerini yalnızca Çin'in harekete geçmesini bekleyerek şekillendirmeyecek. Riyad, diplomatik kanalı açık tutarken güvenliğini garanti altına alacak stratejik alternatifler aramayı sürdürecek. Salha, bunun son aylarda zaten atılmaya başlanan adımlardan biri olduğunu belirtti.

Pekin... Yolu açmak yetmez!

Analistler, Çin'in İran üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerinden kaynaklanan geniş etki araçlarına sahip olduğu konusunda hemfikir. Ancak Pekin'in anlaşmanın sembolik hamisi konumundan çıkarak uygulanmasını daha etkin biçimde denetleyen bir role geçmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Bin Sakr, Pekin'in “anlaşmaya aykırı İran davranışlarını tespit edebilecek kapasiteye sahip olduğunu” söyledi. Ancak Çin'in, krizlerin kendi ulusal güvenliğini doğrudan etkilemediği durumlarda belirsiz ve kararsız bir tutum sergilemeye eğilimli olduğunu belirten Bin Sakr, bugün ihtiyaç duyulanın Tahran'ın taahhütlerine uyup uymadığını doğrulayacak ve vekil güçlerini sınırlandıracak açık bir mekanizma olduğunu ifade etti.

Salha ise Çin'in İran'la ilişkilerini korumakla Körfez ülkeleriyle daha geniş çıkarlarını ve Kızıldeniz üzerinden geçen ticaret yollarını savunmak arasında hassas bir tercih yapmak durumunda olduğunu belirtti.

“Bu öncelikle İran için bir sınav, ikinci derecede ise Pekin için bir sınav” diyen Salha, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Pekin zor, hassas ve kritik bir durumla karşı karşıya. Son dönemde Çin'in tutumlarında ve İran'a yönelik siyasi mesajlarında olumlu göstergeler var. Ancak Tahran'ın Pekin'in söylediklerini kabul edeceğine ve bunlara kulak vereceğine güvenmek zor.”

Dr. Salha, “Pekin, Suudi Arabistan ile İran ilişkilerinde yeni bir sınamanın önünü açmayı başardı. Ancak Çin çıkarlarını ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini korumak istiyorsa bugün bunun ötesine geçmek zorunda” dedi.

Eş-Şabani ise Pekin'in diplomasiye ve doğrudan müdahaleden kaçınmaya daha fazla ağırlık verdiğini ve herhangi bir tarafa kesin biçimde destek vermesinin beklenmediğini belirtti.

Eş-Şabani, anlaşmanın geleceğinin Çin'in diyaloğu açık tutma ve krizleri kontrol altına alma kapasitesine bağlı olduğunu, Suudi Arabistan'ın ise kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için sahip olduğu imkânları ve bölgesel ortaklıklarını kullanma hakkını elinde tuttuğunu ifade etti.


BM toplantıları öncesi bölgede gerilimi düşürme arayışı sürüyor

Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
TT

BM toplantıları öncesi bölgede gerilimi düşürme arayışı sürüyor

Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları için gözler New York'a çevrilirken ABD Başkanı Donald Trump'ın temasları, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin düşürülmesi yönündeki diplomatik çabaların merkezine oturdu.

Trump'ın BM Genel Kurulu kapsamında çok sayıda lider ve yetkiliyle görüşmesi beklenirken Pakistan başta olmak üzere çeşitli ülkeler de ABD ile İran arasındaki çıkmaza giren diplomatik süreci yeniden canlandırmaya çalışıyor. Trump, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile New York'ta görüşmeye açık olduğunu söylemişti.

Ancak diplomatik temasların yoğunlaştığı sırada sahadaki gerilim de yükseliyor. İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibbi, ABD'nin yeni bir saldırı düzenlemesi halinde Tahran'ın “farklı” bir karşılık vereceğini ve daha önce hedef alınmamış noktaları vuracağını açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın Devrim Muhafızları'na bağlı Fars Haber Ajansı’ndan aktardığı habere göre Muhibbi, yeni bir saldırı durumunda İran'ın savaşta kullandığı silahların niteliğini ve çatışmanın coğrafyasını değiştireceğini söyledi. Muhibbi, İran'ın uzun süreli bir savaşa da hazır olduğunu belirtti.

Açıklama, İran Silahlı Kuvvetleri Birleşik Muharebe Komutanlığının pazar günü ABD'nin askeri operasyonları yeniden başlatmaya hazırlandığı yönünde bilgi aldığını duyurmasının ardından geldi.

Bu gelişmeler, Washington ile Tahran arasında müzakerelerin yeniden başlamasının önündeki anlaşmazlıkların hâlâ giderilemediğini gösteriyor.

Pakistan arabuluculukta ısrarcı

Pakistan, ABD ile İran arasında arabuluculuk çabalarını sürdüreceğini açıkladı. Pakistan Dışişleri Bakanlığı, İslamabad'ın çatışmaya barışçıl bir çözüm bulunması için diyalog ve diplomasi yolunu desteklemeye devam edeceğini bildirdi.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin Tahran ziyareti de bu çerçevede gerçekleşti. Nakvi, İranlı mevkidaşı İskender Mümini ile görüştü. Pakistan hükümet kaynakları, görüşmelerde bölgesel gelişmeler, ikili ilişkiler ve Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin yeniden başlatılması için yürütülen girişimlerin ele alındığını belirtti.

İranlı kaynaklar ise ziyaretin ağırlıklı olarak ikili ilişkilere ve iki ülke arasındaki iş birliğine odaklandığını bildirdi. Tesnim Haber Ajansının aktardığına göre Nakvi, Tahran'a ABD'den bir mesaj getirmediği gibi İran'ın Washington'a iletilmek üzere verdiği bir mesajı da taşımayacak.

Pakistan, son aylarda iki taraf arasındaki başlıca arabuluculardan biri olarak öne çıktı. Nakvi, mayıs ayından bu yana gerilimin düşürülmesi ve diplomatik çözüm yollarının yeniden canlandırılması amacıyla Tahran'a birkaç kez gitti. Son ziyaret ağustosta gerçekleşti.

İslamabad'ın girişimleri, Washington ile Tahran arasında haziran ayında varılan ilk anlaşmanın çökmesinin ardından hız kazandı. Anlaşmazlıkların merkezinde Hürmüz Boğazı'nın statüsü ve yönetimi de bulunuyordu.

Anlaşmanın bozulmasının ardından ABD'nin İran'daki hedeflere ve İran gemilerine yönelik saldırıları yeniden başladı. İran limanlarına yönelik deniz ablukası ve ABD yaptırımları da devam etti.

28 Şubat'ta başlayan savaşın ardından yaşanan görece sakin dönem, tarafların karşılıklı saldırılarıyla sona ererken diplomatik kanal yeniden tıkandı.

Hürmüz'de askeri ve denizcilik gerilimi

İran Devrim Muhafızları pazartesi günü Hürmüz Boğazı üzerinde ABD'ye ait “MQ-1” tipi bir İHA'yı düşürdüğünü açıkladı. Devrim Muhafızları, İHA'nın birleşik hava savunma ağına bağlı modern bir sistem tarafından imha edildiğini bildirdi.

İran tarafı, ABD'nin görece eski İHA modellerinden biri olduğunu belirttiği MQ-1'in daha önce ABD Donanması ve Hava Kuvvetlerinin muharebe envanterinden çıkarıldığını ve yerini MQ-9 tipi İHA'lara bıraktığını savundu.

Aynı saatlerde Hürmüz'deki deniz trafiğine yönelik tehditler de arttı. İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Birimi (UKMTO), bir tankerin boğazdan geçişi sırasında kaynağı belirsiz bir mermiyle vurulduğunu ve 2 mürettebatın hafif yaralandığını açıkladı. Gemi, olayın ardından seyrine devam etti.

İngiliz deniz güvenliği şirketi Vanguard, İngiliz bayraklı “La Stephanie” adlı tankerin bir İHA saldırısına uğradığını ve 2 mürettebatın hafif yaralandığını bildirdi.

Ayrı bir olayda UKMTO, bir LPG tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan ayrılırken kaynağı belirsiz mermilerin şarapnel parçaları nedeniyle hasar gördüğünü açıkladı. Olayda yaralanan olmazken çevreye yönelik bir zarar da bildirilmedi.

Hürmüz'de gerilim riski

Hürmüz Boğazı, küresel enerji arzının önemli geçiş noktalarından biri olması nedeniyle çatışmanın en kritik başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. İran, bu ayın başında stratejik su yolunda uyguladığı “yasak bölgeyi” genişleterek Umman Körfezi ve Arap Denizi'nin bazı kesimlerini de kapsayacak şekilde genişlettiğini açıklamıştı.

Sahadaki askeri gerilim yükselirken Pakistan ve diğer ülkelerin diplomatik kanalları yeniden açma çabaları devam ediyor. Trump'ın New York'taki temasları da bu nedenle yakından izleniyor.

BM Genel Kurulu toplantıları, Washington ile Tahran arasında doğrudan veya dolaylı temasların kurulması için yeni bir diplomatik zemin oluşturabilir. Arabulucular ise müzakerelerin yeniden başlaması ve çatışmanın daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesinin önlenmesi için girişimlerini sürdürüyor.


Hürmüz'de ABD koridoruna rağmen petrol akışı normale dönmedi

ABD güçleri, 2 binden fazla ticari geminin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine yardımcı olduklarını açıkladı (CENTCOM)
ABD güçleri, 2 binden fazla ticari geminin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine yardımcı olduklarını açıkladı (CENTCOM)
TT

Hürmüz'de ABD koridoruna rağmen petrol akışı normale dönmedi

ABD güçleri, 2 binden fazla ticari geminin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine yardımcı olduklarını açıkladı (CENTCOM)
ABD güçleri, 2 binden fazla ticari geminin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine yardımcı olduklarını açıkladı (CENTCOM)

Dünyanın en önemli stratejik su yollarından biri olan Hürmüz Boğazı'nda deniz trafiği, Ortadoğu'da gerilimin ve ABD ile İran arasındaki çıkmazın sürmesiyle yavaşladı. Washington, petrol akışını güvence altına alan bir deniz koridoru oluşturduğunu belirtirken uzman gemi takip verileri, taşımacılık hacminin savaş öncesi seviyelerin hâlâ oldukça altında olduğunu gösteriyor.

Pazartesi günü açıklanan verilere göre haftanın başında Hürmüz Boğazı'ndan 17 emtia gemisi geçti. Bu sayı bir hafta önce 37 idi.

Savaştan önce dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği boğazdaki izlenebilir deniz trafiği önemli ölçüde azalırken Ortadoğulu üreticiler petrol ihracatını sürdürüyor. Ancak İran'ın belirlediği güzergâhları kullanmayan gemileri hedef alma tehdidi nedeniyle birçok gemi, ABD'nin güvenliğini sağladığı koridordan geçerken konum belirleme sistemlerini kapatıyor. Bu da gerçek deniz trafiğinin doğrudan takip edilmesini zorlaştırıyor.

Lloyd's List Intelligence, gemi takip çalışmalarında bir hata payı bulunduğunu belirtirken Kpler, toplam petrol akışlarına ilişkin görece yüksek güven düzeyine sahip olduğunu ancak tüm geçişlerin gerçek zamanlı olarak izlenemediğini bildirdi.

Deniz trafiğindeki hareketlilik

Şarku’l Avsat’ın Kpler’den aktardığı ilk verilere göre pazar günü takip edilebilen 5 gemi boğazdan çıktı, 2 küçük petrol tankeri ise Körfez'e girdi. Çıkış yapan gemiler arasında “Pineus” adlı dev ham petrol tankeri ile rafine petrol ürünleri taşıyan 2 tanker ve boş 2 kuru yük ve gaz gemisi bulunuyordu.

Kpler ve Londra Borsası Grubu verilerine göre Pineus, Birleşik Arap Emirlikleri'nin Füceyre açıklarında Irak'ın Basra petrolünden 2 milyon varili Çin'e gitmesi beklenen New Constant adlı başka bir dev tankere aktardı.

Cumartesi günü ise 8 gemi ham petrol, tarım ve petrol ürünleri, LNG, LPG ve gübre yükleriyle Körfez'den ayrıldı. Aynı gün bir LNG tankeri ve bir dev petrol tankeri Körfez'e giriş yaptı.

Katar'ın Ras Laffan Limanı'ndan yük alan Shandong Redwood adlı LNG tankeri de cumartesi günü Hürmüz Boğazı'ndan geçerek Pakistan'a doğru ilerledi.

Savaş öncesine kıyasla sert düşüş

ABD-İsrail'in İran'a yönelik savaşının 28 Şubat'ta başlamasından önce Hürmüz Boğazı'ndan günde yaklaşık 125 büyük ticari gemi geçiyordu.

“Kpler” verilerine göre 13 Eylül'de sona eren haftada 22 tanker boğazdan çıkarak 42 milyon varil ham petrol taşıdı. Suudi Arabistan ve Irak, bu miktarın yüzde 43'erlik bölümünü oluşturdu.

Aynı verilere göre Kızıldeniz'in güneyindeki Babül Mendeb Boğazı'ndan 51 gemi geçti. Haftanın başında boğazdan ayrılan 33 gemi arasında yaklaşık 700 bin varil Suudi ham petrolü taşıyan bir Aframax sınıfı tanker de vardı. Bu sayı bir önceki haftanın başındaki 57 geminin altında kaldı.

CENTCOM: 1 milyardan fazla varilin taşınmasını destekledik

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, son iki ayda Hürmüz Boğazı üzerinden 1 milyardan fazla varil petrolün taşınmasına destek verdiklerini açıkladı.

Cooper, yayımlanan video mesajında 2 binden fazla ticari geminin koordineli koruma sağlanarak boğazdan geçirildiğini ve ana geçiş güzergâhlarının mayınlardan temiz olduğunu belirtti.

Beyaz Saray yetkilileri de ABD'nin İran'la mutabakat zaptına varıldığı haziran ortasından bu yana Umman kıyılarına paralel deniz koridorunu kontrol ettiğini söyledi. ABD ordusu, çatışmaların 8 Temmuz'da yeniden başlamasının ardından bu güzergâhı kullanan gemi konvoylarına eşlik ediyor.

AFP'nin Lloyd's verilerine dayandırdığı analize göre 8 Temmuz'dan bu yana İran'la bağlantılı olmadığı değerlendirilen gemilerle boğazdan yaklaşık 330 milyon varil petrol taşındı. Bu, günlük ortalama 4,9 milyon varile denk geliyor.

Petrol akışı ağustos ve eylül aylarında ise yükseldi. Eylülün ilk 7 gününde günlük ortalama yaklaşık 8 milyon varile ulaşan akış, sadece 7 Eylül'de 14 milyon varili aştı.

Buna rağmen savaş öncesindeki günlük yaklaşık 18 milyon varillik seviyenin oldukça gerisinde kalındı. Savaşın ilk aşamasında akış günlük 1,4 milyon varile kadar gerilemiş, kısıtlamaların görüşmeler sırasında kaldırılmasıyla 9,4 milyon varile yükselmişti.

İran'ın kontrolü ve gemilerin takip sistemlerini kapatması

İran stratejik boğaz üzerindeki kontrolünü sürdürürken Washington da İran limanlarına yönelik baskısını artırıyor. Tahran, boğazdan geçen gemilerden ücret talep etmeye çalışıyor ve belirlediği güzergâhtan kaçındığını öne sürdüğü gemileri hedef alma tehdidinde bulunuyor.

Bu nedenle gemilerin bir bölümünün takip sistemlerini kapatması, gerçek petrol akışının ölçülmesini güçleştiriyor. ABD yönetimi günlük petrol akışının hareketli ortalamasının yaklaşık 9 milyon varil olduğunu savunuyor. Bu rakam, takip şirketlerinin tespit ettiği en yüksek haftalık ortalamadan yaklaşık 1 milyon varil daha fazla.

ABD Enerji Bakanı Chris Wright, takip şirketlerinin aksine ABD'nin düzenlediği konvoylarda “her gemiyi ve taşıdığı yükü” bildiklerini söyledi.

ABD hükümeti ayrıca 24 saatlik bir dönemde yaklaşık 18 milyon varil petrolün boğazdan geçtiğini açıkladı. Çok sayıda geminin kısa bir zaman diliminde geçmesi halinde bu seviyeye ulaşılması mümkün olsa da mevcut takip verileri, günlük 18 milyon varillik akışın kalıcı biçimde yeni normal haline geldiğini doğrulamıyor.

Trump da ağustos ortasında Hürmüz'den muazzam miktarda petrol taşındığını açıklamıştı. Ancak Kpler ve Lloyd's List Intelligence verileri toplam akışın savaş öncesi seviyelerin hâlâ belirgin biçimde altında olduğunu ortaya koyuyor.