Fransız kaynaklar: Lübnan'daki çabalarımızı ABD ile koordine ediyoruz

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, eski Adalet Bakanı Robert Badinter'in anısına düzenlenen  anma töreninde Başbakan Gabriel Attal ile bir görüşme gerçekleştirdi (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, eski Adalet Bakanı Robert Badinter'in anısına düzenlenen anma töreninde Başbakan Gabriel Attal ile bir görüşme gerçekleştirdi (AFP)
TT

Fransız kaynaklar: Lübnan'daki çabalarımızı ABD ile koordine ediyoruz

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, eski Adalet Bakanı Robert Badinter'in anısına düzenlenen  anma töreninde Başbakan Gabriel Attal ile bir görüşme gerçekleştirdi (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, eski Adalet Bakanı Robert Badinter'in anısına düzenlenen anma töreninde Başbakan Gabriel Attal ile bir görüşme gerçekleştirdi (AFP)

Lübnan basını, ABD ile Fransa arasında Lübnan'ın güney sınırındaki durumla ilgili rekabet yaşandığı, bölgesel ve uluslararası alanda birçok tarafın talep ettiği gerilimi azaltma çabalarına ilişkin haberler yayımladı. Fransız resmi kaynaklar ise Paris ve Washington’un aralarında Fransız tarafı için önemli bir ilkeye dayanan çabaları paylaştığını söyledi. Kaynaklar, tartışmayı azaltmak ve çözüm bulmak için baskı yapabilecek iki tarafın Fransa ve ABD olduğunu bildirdi.  Ayrıca, Paris ve Washington'da salt ABD arabuluculuğunun başarı şansının olmadığına inanılıyor.

Fransız kaynaklar, “Paris'in ve Washington'un üstlendiği çabalar, Lübnan ve İsrail tarafından gelen bir talebe yanıt olarak gerçekleşti. Açık savaştan kaçınmak için bu talebe ABD tarafının karşılık verdiği şekilde karşılık verdik” dedi.

Gazze'deki savaşı durdurmadan önce herhangi bir güvenlik düzenlemesi ve arabuluculuk yapmayı reddeden Hizbullah'ın tutumuna değinen kaynaklar, Paris’in ateşkesin varlığının Lübnan-İsrail sınırında gerilimin azalmasına yol açacağını söylediğini aktardı. Kaynaklar, “Uygulamalı önerileri değerlendirmek için ateşkesin beklenmesi tavsiye edilmez, ateşkes gerçekleştiğinde biz de hazır olacağız. Çünkü ilgili taraflar sunulan önerileri tartışmış olacaklar” şeklinde konuştu. Paris'te, açıklama ve yorumların ardından sunulan öneri ve fikirlerin tüm taraflarca memnuniyetle karşılandığı yönündeki hissiyata değinen kaynaklar, bunun Lübnan tarafının yaptığı değerlendirmelerden ve bu önerilere ilişkin dile getirdiği çekincelerden oldukça farklı bir değerlendirme olduğunu vurguladı.

Fransa, Gazze’deki ateşkes veya Kızıldeniz’de yaşananlar olsun bölge sorunlarının çözümünde kendisi ile ABD arasında var olan farklılıklara dikkati çekmek istiyor. Fransa’nın tutumunun dengesinin insanların Lübnan’da ve bölgede bunu bildiğini belirten kaynaklar, Paris ve Washington’ın katkılarının tamamlayıcı olduğunu söyledi.

Paris, Hizbullah'ın çekincelerine rağmen, bunların sonuncusu Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın Salı günü yaptığı konuşma ve onun Gazze'deki ateşkes ile Lübnan-İsrail sınırındaki sükunet arasındaki bilinen bağlantıya dikkati çekti. Bir kaynak, “Sınırın her iki tarafında da açık bir savaşın mümkün olduğu ve bunun felaket olacağı, gerilimin azaltılması konusunda diyalog kurmanın (bugünden itibaren) yararlı olduğu konusunda farkındalık var. Hizbullah da bunun farkında. Ateşkes gerçekleştiğinde şimdiden hazırlanmanın daha iyi olacağını düşünüyorum” dedi. Paris, Hizbullah ile Fransız elçilerin görüştüğü Lübnanlı yetkililer arasında koordinasyon ve istişare bulunduğunu doğruladı.

Diplomatik kaynaklar, önerileriyle ilgili olarak, Lübnan ordusuna belirleyici bir rol verdiklerini, zira ordunun oynadığı rolü yerine getirebilmesi için finansmana ve teçhizata ihtiyacı olduğunu bildiklerini vurguladı.

Lübnan’da cumhurbaşkanı boşluğu ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un elçisi Jean-Yves Le Drian'ın istişarelerine devam etmesiyle ilgili olarak Fransız kaynaklar, ilgili ülkelerin cumhurbaşkanlığı seçimleri için baskı yapmak istediğini bildirdi. Lübnanlıları cumhurbaşkanı seçmeye motive etmek için onlara baskı yapmak konusunda kendi aralarında anlaştıklarını söyleyen kaynaklar, baskıların Lübnan Genelkurmay Başkanı’nın görev süresinin uzatılmasını sağladığını ve Lübnan'daki siyasi krize son verilmesi gerektiği konusunda uluslararası fikir birliğine varıldığını aktardı.



Hürmüz krizi, Zeydi’nin Berlin görüşmelerine gölge düşürdü

Almanya Başbakanı Friedrich Merz (sağda) ve Irak Başbakanı Ali Zeydi, 15 Eylül 2026'da Berlin'de düzenlenen basın toplantısında (EPA)
Almanya Başbakanı Friedrich Merz (sağda) ve Irak Başbakanı Ali Zeydi, 15 Eylül 2026'da Berlin'de düzenlenen basın toplantısında (EPA)
TT

Hürmüz krizi, Zeydi’nin Berlin görüşmelerine gölge düşürdü

Almanya Başbakanı Friedrich Merz (sağda) ve Irak Başbakanı Ali Zeydi, 15 Eylül 2026'da Berlin'de düzenlenen basın toplantısında (EPA)
Almanya Başbakanı Friedrich Merz (sağda) ve Irak Başbakanı Ali Zeydi, 15 Eylül 2026'da Berlin'de düzenlenen basın toplantısında (EPA)

Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Paris'ten geldiği Berlin'de Avrupa turunun son durağını tamamladı. Ziyaret kapsamında taraflar arasında bir dizi ekonomik anlaşma imzalandı. Ekonominin merkezde olduğu ziyaret, bölgedeki siyasi gelişmelerin gölgesinde kaldı.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Zeydi ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, müzakerelerin ağırlıklı olarak “bölgedeki zor durum” ve İran'ın gerilimdeki rolü üzerinde yoğunlaştığını kaydetti.

Almanya Başbakanı Merz, İran'a Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, askeri programının durdurulması ve bölgedeki vekil güçlere verilen desteğin kesilmesi çağrısında bulundu. Merz ayrıca İran'ın “çatışmayı Irak'a taşımaması” gerektiğini söyledi.

Merz, Kızıldeniz'deki gelişmelerden duyduğu büyük endişeyi de dile getirdi. Suudi Arabistan'daki petrol tesislerine yönelik saldırıların petrol piyasalarındaki durumu daha da kötüleştirdiğini ve Almanya'yı etkilediğini belirten Merz, Kızıldeniz'deki uluslararası deniz ulaşımının Husilerin elinde “rehin” bırakılmaması gerektiğini söyledi.

Merz ayrıca Irak hükümetini “milisleri silahsızlandırma konusunda kararlı biçimde ilerlemeye” teşvik etti. Almanya'nın, Irak hükümetinin talep etmesi halinde askeri ve güvenlik alanlarında Bağdat'la işbirliğine hazır olduğunu vurguladı.

“Görev sona eriyor”

Almanya'nın DEAŞ'la mücadele amacıyla uluslararası bir misyon kapsamında Irak'taki askeri varlığına ilişkin soruyu yanıtlayan Merz, bu görevin “Irak hükümetinin talebi üzerine iki hafta içinde sona ereceğini” doğruladı. Bununla birlikte Berlin'in, Bağdat'ın talep etmesi halinde desteğini sürdürmeye hazır olduğunu belirtti.

Zeydi ise Almanya ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin önemine dikkat çekti. İran ile ABD arasındaki krizin “tüm dünyayı, özellikle de Hürmüz'deki durumdan büyük ölçüde etkilenen Irak petrolünün satışlarını” gölgede bıraktığını belirten Zeydi, ülkesinin “bölgede herhangi bir saldırgan politikayı desteklemekten uzak olduğunu” vurguladı ve kendisinin “uzlaşıya inandığını” söyledi.

cdfgthy
Irak Enerji Bakanı Ali Vehab (solda) ile Siemens Üst Yöneticisi Christian Bruch, 15 Eylül 2026'da Berlin'de iş birliği anlaşması imzalarken (AFP)

Irak topraklarından Suudi Arabistan'daki petrol tesislerine yönelik fırlatılan insansız hava araçlarına ilişkin soru üzerine Zeydi, ülkesinin yürüttüğü soruşturmanın ayrıntılarını açıklamayı reddetti. Zeydi, “İran'la ortak bir soruşturma komisyonunun yaşananların ayrıntılarını ortaya çıkarmak için çalıştığını” belirterek, “soruşturmanın sonuçlarının analiz tamamlanmadan açıklanmayacağını” söyledi.

Zeydi, bölgesel krizden etkilenen diğer ülkeler gibi Irak'ın da petrol ürünlerini ihraç edemediğini belirtirken Berlin'le Irak petrolünün Almanya'ya satılması karşılığında Irak'taki Alman teknoloji sözleşmelerini içeren anlaşmalar yapıldığını açıkladı. Zeydi ayrıca “petrol tedarik kaynaklarını ve ihracat güzergahlarını çeşitlendirme yönünde Irak'ın çalışmalar yürüttüğünü” söyledi.

Zeydi, Türkiye üzerinden geçen Ceyhan petrol boru hattının genişletilmesi için çalışmalar yürütüldüğünü, ayrıca petrolün Suriye üzerinden Avrupa'ya gönderilmesinin planlandığını belirtti. Irak'ın petrol üretimini günlük yaklaşık 10 milyon varile çıkarmaya yönelik çabaların da sürdüğünü ifade eden Zeydi, bunun önemli bir bölümünün veya yarısının Avrupa'ya ihraç edileceğini söyledi.

Avrupa ülkeleri, özellikle de Almanya, Hürmüz Boğazı krizinin etkisiyle aylardır akaryakıt fiyatlarındaki ciddi artışla karşı karşıya. Almanya ayrıca doğal gaz depolarını yalnızca yüzde 50 oranında doldurabildi. Bu oran, gaz talebinin arttığı kış mevsimi öncesinde oldukça düşük bir seviyeye işaret ediyor.

Alman hükümeti enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye de çalışıyor. Berlin, Ukrayna'daki savaş ve Moskova'ya yönelik yaptırımlar nedeniyle Rus gazı ithalatının durdurulmasının ardından oluşan açığı kapatmak amacıyla son yıllarda farklı kaynaklardan doğal gaz ve petrol satın almaya başlamıştı.


Yeni Suriye ordusu... İsim değişikliği mi, yoksa kurumsal yeniden yapılanma mı?

Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)
Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)
TT

Yeni Suriye ordusu... İsim değişikliği mi, yoksa kurumsal yeniden yapılanma mı?

Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)
Suriye Ordusu 56. Tümeni’nin mezuniyet töreni sırasında düzenlenen askerî geçit töreninden, 1 Haziran 2025 (Suriye Savunma Bakanlığı)

Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye makamları, savaş yıllarında çatışmalara katılan silahlı muhalif grupları Savunma Bakanlığı bünyesinde birleştirerek yeni bir ordu kurma çalışmalarını başlattı. İlk aşamada atılan bu adım, farklı askeri oluşumları tek bir resmi kurum çatısı altında toplamayı hedefledi.

Rejimin çöküşünü takip eden süreçte yeni Suriye ordusu, önceki grupların doğrudan bir devamı niteliğindeki yaklaşık 22 askeri tümeni bünyesine kattı. Söz konusu oluşumlar mevcut yapılarını, komuta kademelerini ve iç dinamiklerini korumakla birlikte, idari açıdan Suriye Savunma Bakanlığı çatısı altında faaliyet göstermeye başladı.

Ancak bu model, gruplar arasındaki ayrışmanın sona erdiği anlamına gelmediği gibi, zorlu entegrasyon sürecinin yalnızca ilk aşamasını temsil etti. Oluşumlar, yeni kurulan Savunma Bakanlığı yapısı altında ‘tümen’ ve ‘tugay’ gibi yeni isimler alsa da, eski yapılarını ve savaş yıllarında oluşturdukları nüfuz ile sadakat ağlarını tamamen kaybetmedi.

Suriye ordusu askerleri Şam kırsalında (AFP)
Suriye ordusu askerleri Şam kırsalında (AFP)

Birçok durumda gruplar; kendi kaleleri sayılan bölgelerle, komutanlarına olan bağlılıklarıyla, ayrıca ekonomik, idari ve sosyal ağlarıyla ilişkilerini sürdürdü. Bu durum, entegrasyon sürecini kurumsal ve birleşik bir ordu inşasından ziyade, grupların tek bir çatı altında toplanması seviyesinde bıraktı.

Fraksiyonel blokların dağıtılması

Zamanla Şam yönetimi, askeri kurumun yeniden inşasında birliklerin yeniden yapılandırılması ve yeni oluşumlar altında birleştirilmesini içeren, grupların içten içe tasfiyesini hedefleyen daha net bir ikinci aşamaya geçmeye başladı.

Bu kritik safhada, yeni ordu içinde güç odakları haline gelen eski mirasın dağıtılması gibi son derece hassas bir süreç başlatıldı. Grupların eski yapılarını koruma veya askeri kurum içerisinde kendi nüfuz alanlarını yeniden üretme kabiliyetlerini azaltmak amacıyla askeri unsurlar farklı birliklere yeniden dağıtıldı.

7 Aralık 2024'te Hama Askeri Havaalanı'nda, Beşar Esad hükümetine bağlı güçlere ait bir askeri uçağın üzerinde zafer işareti yapan Suriyeli muhalif savaşçı; arşiv fotoğrafı (Reuters)
7 Aralık 2024'te Hama Askeri Havaalanı'nda, Beşar Esad hükümetine bağlı güçlere ait bir askeri uçağın üzerinde zafer işareti yapan Suriyeli muhalif savaşçı; arşiv fotoğrafı (Reuters)

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre bu adım, Suriye ordusunun yapılandırılmasındaki en zorlu aşamalardan birini oluşturuyor. Artık temel meydan okuma grupları ordu adı altında tek bir yapıda toplamak değil, ‘ordu içindeki grupların kanatlarını kırabilme’ kapasitesi olarak öne çıkıyor. Rejimin çöküşünden sonra Savunma Bakanlığı’na bağlı tümenlere dönüşen bu yapıların bir kısmı; örgütsel bütünlüklerini, bölgesel bağlarını ve komutanlarına olan sadakatlerini farklı düzeylerde de olsa korumayı sürdürdü. Bunun yanı sıra, on yılı aşkın süredir oluşan ve kökleşen finansal, idari ve sosyal ağlarla olan bağlar varlığını korumaya devam etti.

Geçiş süreci henüz tamamlanmış değil

Ancak bu süreç henüz nihai hedefine ulaşmış değil. Nitekim ordu içindeki bazı tümenler, farklı derecelerde de olsa eski yapılarını korumayı sürdürüyor. Diğer yandan, bu birliklerin yeniden dağıtılması, yeni komuta kademelerinin belirlenmesi, konuşlanma alanlarının ve görevlerinin değiştirilmesine yönelik düzenlemeler devam ediyor.

Bu durum, Suriye ordusunun şu anda iki model arasında bir geçiş süreci yaşadığı anlamına geliyor: Rejimin çöküşünün ardından grupların Savunma Bakanlığı bünyesinde yetersiz biçimde birleştirildiği model ile grupçuluğun ve bölgeselliğin ortadan kalktığı, komuta zincirinin ve askeri karar mekanizmasının doğrudan Suriye devletine bağlandığı kurumsal ordu modeli.

Bu çerçevede Şarku’l Avsat’a konuşan bilgi sahibi bir kaynak, “Suriye devleti bugün tüm grupların zorunlu entegrasyon sürecini ve geçmiş yıllarda sahip oldukları güç odaklarının zayıflatılmasını tamamlıyor” ifadesini kullandı. Kaynak ayrıca, bu adımın son derece hayati olduğunu, aksi takdirde Şam’ın birleşik bir ordu kurmasının ve istikrarlı bir devlet inşa etmesinin mümkün olmayacağını belirtti.

Suriyeli askerler, 9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybettiği silah deposu patlamasının ardından olay yerine koşarken (EPA)
Suriyeli askerler, 9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybettiği silah deposu patlamasının ardından olay yerine koşarken (EPA)

İsminin açıklanmasını istemeyen kaynak, Ceyşu’l İslam’ın 70. Tümen bünyesine katılması, el-Amşat, el-Hamzat ve Ahraru’ş Şarkiyye gruplarının tasfiye edilmesi gibi son günlerde tanık olunan gelişmelerin öncesinde, benzer süreçlerin Ahraru’ş Şam ve el-Cebhetü’ş Şamiyye için de işletildiğini belirtti. Kaynak, oldukça mütecanis bir yapıya sahip olan, ekonomik ve bölgesel çıkarları bulunan bu grupların Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera yönetimi tarafından kademeli, sessiz ve gürültüsüz bir şekilde feshedildiğini; böylece ordu içinde ağırlık oluşturan bu blokların gücünün boşa çıkarıldığını ifade etti.

Devlet içindeki gruplar

Şu anki temel görev, grupların güvenlik ve askeri kurumlara katılımının ardından bu yapıların şekillendirilmesi ve Suriye devleti bünyesindeki grup yapılanmalarının tamamen tasfiye edilmesi.

Ordu bünyesinde varlığını sürdüren bazı gruplar bulunsa da, eski orduya bağlı oluşumların büyük bölümü feshedilmiş durumda. Üstelik Ürdün sınırına yakın et-Tanf bölgesindeki üste ABD’nin önemli bir müttefiki olan Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) da tasfiye süreci devam etmekte.

Eski Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesinin ardından, Heyet Tahrir eş-Şam'ın bir parçası olan “Halid bin Velid Tugayları” askeri geçit töreni düzenliyor (Arşiv – Reuters)
Eski Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesinin ardından, Heyet Tahrir eş-Şam'ın bir parçası olan “Halid bin Velid Tugayları” askeri geçit töreni düzenliyor (Arşiv – Reuters)

Kaynak, yeni Suriye ordusu içindeki grupların tasfiyesi sürecinde Şera yönetimi ile Türkiye ve ABD arasında tam bir koordinasyon bulunduğunu belirtti. Daha önce Türkiye’nin müttefiki olan Ebu Amşe, Hatem Ebu Şakra ve Seyf Polat Ebubekir gibi isimlerin tasfiye edilmesinin Ankara nezdinde hassasiyet yaratabileceği ve uzaklaştırılmamaları yönünde baskıya yol açabileceği düşünülmekteydi. Ancak tam tersi bir gelişme yaşandı ve Türkiye, geçmişte müttefiki olan bu unsurların tasfiye edilmesi konusunda kararlılık sergiledi.

Yeni yapılanmada HTŞ'nin konumu

Söz konusu tasfiye, entegrasyon ve homojen bir askeri kurum inşa etme çabalarına rağmen kaynak, ‘güvenlik birimlerinin ve ordunun nihai yapısının; kilit noktalarda, komuta kademelerinde ve karar mekanizmalarında münhasıran Heyet-u Tahriru’ş Şam (HTŞ) subayları ile Nusra Cephesi’nin önemli komutanlarının kalmasını hedeflediğini’ vurguladı. Ayrıca, “Ayrılan subaylardan veya feshedilip dağıtılan grupların liderlerinden atanan herkesin komutanı veya amirinin nihayetinde 'Tahrir eş-Şam' menşeili bir isim olacağını” ifade etti.

Suriye güvenlik güçleri mensupları Lazkiye'de (Arşiv – Reuters)
Suriye güvenlik güçleri mensupları Lazkiye'de (Arşiv – Reuters)

Devletin ciddi iç ve dış meydan okumalarla karşı karşıya olduğu bu kritik süreçte söz konusu yaklaşımın makul olduğunu değerlendiren kaynak, şu görüşleri dile getirdi: “Siyasi süreç, kemikleşmiş bir çekirdek ve iç bütünlük gerektirir. Kritik güvenlik ve askeri kararlar güvence altına alınmadığı takdirde hiçbir şey inşa edilemez; kurumlar sızmalara açık hale gelir ve iç çekişmelerin etkisine girer.”

Yönetimin yaklaşımı

Şarku’l Avsat’a konuşan yeni Suriye ordusu askeri liderlerinden ve geçmişte Nusra Cephesi’nin üst kademelerinde yer alan Albay Abdulmuti el-Halebi, grupların tasfiye edilmesinin ‘kimseyi hedef almadığını’, aksine ‘gerçek bir askeri kurum inşası için hayati bir zorunluluk’ olduğunu vurguladı.

Grupların ordu içinde bloklar halinde varlığını sürdürmesinin ‘askeri kurum içinde çoklu sadakatlerin devam etmesi anlamına geleceğini’ belirten Halebi, bu durumun güvenlik ile askeri karar mekanizmalarını tehdit ederek devleti kırılgan hale getireceğini ifade etti.

Geçtiğimiz Mart ayında, “Ciya Kobani” lakabıyla tanınan Hacı Muhammed Nebo, Haseke’de faaliyet gösteren Suriye Ordusu’nun “60. Tümeni”nin komutan yardımcılığına atandı (Facebook hesabı)
Geçtiğimiz mart ayında, “Çiya Kobani” lakabıyla tanınan Hacı Muhammed Nebo, Haseke’de faaliyet gösteren Suriye Ordusu’nun “60. Tümeni”nin komutan yardımcılığına atandı (Facebook hesabı)

Halebi, “Her grup kendisini bağımsız bir yapı olarak görür, kendi ekonomisine ve sadakat ağlarına sahip olmaya devam ederse milli bir ordu kuramayız” değerlendirmesinde bulunarak, devletin komuta kademelerini sürekli rotasyona tabi tuttuğunu ve yeniden yapılandırdığını aktardı.

Kolordu komutanlarının HTŞ menşeili isimlerden seçildiğine yönelik iddialara da değinen Halebi, bu durumun kamuoyunda konuşulduğu gibi olmadığını belirtti. Halebi, “HTŞ herkesten önce kendisini feshedip devlete entegre oldu. Bununla birlikte herkesten önce edindiği örgütsel, güvenlik ve idari tecrübeye, İdlib’teki yönetim ile karmaşık güvenlik operasyonları deneyimine ve sahayı ile kurumları kontrol edebilme kapasitesine sahip” dedi.

Halebi sözlerini şöyle sürdürdü: “Eğer işleri eski haline bıraksaydık, bölgesel hassasiyetler ve eski sadakatler yeniden hortlardı. Biz bu aşamada hiçbir iç çekişmeye geçit vermeyen, birleşmiş ve güçlü bir komuta kademesi hedefliyoruz; bu süreç de ayrım gözetilmeksizin herkesin katılımıyla yürütülmektedir.”

5 kolordu ve beklenen değişiklikler

Jusoor Araştırmalar Merkezi güvenlik uzmanı Reşit Horani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suriye ordusunun yeni yapılanmasında büyük olasılıkla 5 kolordu modelinin korunacağını, ancak komuta kademelerinde, kolorduların mevcutlarında, konuşlanma alanlarında ve operasyonel görevlerinde değişikliklere gidilebileceğini belirtti. Horani, önceki sürecin iç ve dış tehditlere karşı bu birliklerin hareket esnekliğinin artırılması ihtiyacını ortaya koyduğunu vurguladı.

Horani değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: “Suriye ordusunda yakın zamanda ilan edilen 5 kolordulu yapının korunması muhtemel. Ancak değişiklikler komuta kademelerini, askeri kolorduların mevcutlarını, konuşlanma düzenlerini ve operasyon sahalarını kapsayacak şekilde genişletilebilir. Nitekim önceki dönemde, bu kolorduların iç ve dış tehditlere müdahale kabiliyetindeki esnekliğe dair tespitler yapılmıştır. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yaşanacak yapılanma, her kolordunun görev tanımına uygun olarak liderlik kadrolarında ve çalışma yöntemlerinde bir değişimi beraberinde getirecektir.”

9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bir silah deposu patlamasının ardından, bir Suriyeli askerin arkasından duman yükseliyor (AFP)
9 Eylül'de İdlib'de 14 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bir silah deposu patlamasının ardından, Suriyeli askerin arkasından yükselen duman (AFP)

Yeni yapılanmanın amacına ilişkin değerlendirmede bulunan Horani, askeri kurumun yeniden organize edilmesinin Suriye ordusunun yeniden inşası ve çalışma mekanizmalarının geliştirilmesine yönelik daha geniş bir süreçle bağlantılı olduğunu, bunun devletin ve önümüzdeki dönemin gereksinimleriyle uyumlu şekilde yürütüldüğünü ifade etti.

Suriye merkezli yayın organlarında yer alan haberlerde, yeni düzenlemeler kapsamında doğu bölgesinden sorumlu kolordunun komutasına, ismi daha önce 66. Tümen yönetimiyle anılan Tuğgeneral Ahmed Muhammed el-Casim’in getirildiği aktarıldı.

Diğer kaynaklar ise kuzey bölgesinin, orada faaliyet gösteren 4 tümenin yeniden dağıtılması çerçevesinde ismi 60. Tümen ile özdeşleşen Tuğgeneral Avvad el-Casim komutasına geçeceğini öne sürüyor.

Orta bölgeye ilişkin olarak bazı kaynaklar, Tuğgeneral Heysem el-Ali’nin bu bölgeden sorumlu kolordunun başına geçeceğini belirtirken; diğer sızıntılar başkent Şam’da, halen Şam Askeri Tümeni’ni yöneten Tuğgeneral Ömer Muhammed Çiftçi liderliğinde farklı düzenlemelerin hayata geçirileceğini aktarıyor.

Buna karşılık yerel platformlarda, batı bölgesi ve sahil şeridinin, yakın zamanda yeniden organize edilen 4 tümeni bünyesinde barındıran bir kolordu kapsamında Tuğgeneral Münir eş-Şeyh gözetimine verileceği konuşuluyor.

Daha radikal gruplar sorunu

Daha radikal grupların durumuna ilişkin konuşan Albay Abdülmuati el-Halebi, devletin bu gruplarla “dikkatli ve sistematik bir yöntemle” ilgilendiğini söyledi.

Halebi, söz konusu grupların dağıtılacağını ve unsurlarının kolordular içerisinde farklı birliklere dağıtılacağını, böylece ordu içerisinde herhangi bir güç bloğunun oluşmasının önüne geçileceğini belirtti.

Halebi, “Bu grupların önemli bir savaş tecrübesi var. Ancak bir topluluk veya örgüt mantığıyla değil, bir kurum içerisinde faaliyet göstermeleri gerekiyor. Bu nedenle unsurları kolordulara planlı bir şekilde dağıtılacak ve yeni askeri yapı içerisinde erimeleri sağlanacak” dedi.

Halebi, sözlerini, mevcut süreçteki en önemli sınamanın “fraksiyonel zihniyetten devlet zihniyetine geçiş” olduğunu belirterek tamamladı.

Yabancı savaşçıların durumu

Daha radikal gruplar hakkında değerlendirmelerde bulunan Halebi, devletin bu yapılarla ‘hassas bir metodoloji’ çerçevesinde hareket ettiğini; ordunun içerisinde herhangi bir bloğun oluşmasını engellemek adına bu grupların feshedilerek mensuplarının kolordular bünyesine dağıtılacağını belirtti.

Halebi, “Bu gruplar kritik bir muharebe tecrübesine sahip, ancak bir örgüt veya cemaat zihniyetiyle değil, bir kurum çatısı altında faaliyet göstermek zorundalar. Bu nedenle yeni askeri yapı içerisinde erimelerini sağlayacak şekilde, kolordulara planlı bir biçimde dağıtılacaklar” ifadelerini kullandı. Halebi, mevcut süreçteki en kritik sınavın ‘grup zihniyetinden devlet zihniyetine geçiş’ olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şera, Suriye Devrimi’nin zaferinin ilan edildiği konferansta, Askeri Operasyonlar İdaresi’ne bağlı çeşitli grupların geniş katılımıyla 29 Ocak 2025 tarihinde (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şera, Suriye Devrimi’nin zaferinin ilan edildiği konferansta, Askeri Operasyonlar İdaresi’ne bağlı çeşitli grupların geniş katılımıyla 29 Ocak 2025 tarihinde (AFP)

Yeni askeri yapılanma içerisinde Türkistanlılar ve diğer yabancı savaşçıların durumuna ilişkin bilgi veren Horani ise bu grupların, özellikle 84. Tümen bünyesinde orduya katıldıklarını, dolayısıyla prensip olarak diğer tüm birliklerle aynı askeri kural ve kanunlara tabi olduklarını belirtti.

Horani, “Yabancı gruplar, özellikle 84. Tümen bünyesinde orduya dahil oldu. Artık tüm askeri birlikler için geçerli olan mevzuat onlar için de geçerli ve yapacakları her türlü ihlalde yürürlükteki askeri kanunlar çerçevesinde muamele görecekler” dedi.

Uluslararası talepler doğrultusunda önümüzdeki dönemde askeri oluşumlar içerisindeki bazı radikal grupların tasfiyesine yönelik adımların atılıp atılmayacağına ilişkin olarak Horani; bu gruplarla mücadelenin, ordunun inşası ve geçmiş süreçlerden ders çıkarılması sürecinin bir parçası olarak kalacağını, ancak aynı zamanda bu meseleyi yönlendiren iki temel parametrenin bulunduğunu belirtti.

Grupların yeniden yapılanmaya yaklaşımı

Grup bazlı çekinceler ve Savunma Bakanlığı’na katılan muhalif yapıların yeniden yapılanma sürecinin doğurabileceği sonuçlara dair endişelerine ilişkin Horani, bu grupların devrilen rejim dönemindeki yapılanma tarzı ile devlet kurumları çatısı altında faaliyet gösteren bir ordu inşasının gereklilikleri arasındaki farkı artık kavradıklarına dikkat çekti.

Horani bu durumu şöyle açıkladı: “Savunma Bakanlığı’na katılan gruplar, rejimin devrilmesi aşamasındaki çalışma ve örgütlenme biçiminin, devlet yapısı içindeki ordunun teşkilatlanması ve görevlerinden farklı olduğunun bilincinde. Batılı raporların entegrasyon yöntemine ve bunun olası etkilerine dair uyarılarda bulunmasına rağmen tüm gruplardan birleşme sürecine büyük bir katılım sağlandı. Grupların ortak hedefi bu görevi kolaylaştırdı ve ordunun teşekkül sürecinin sorunsuz ilerlemesini sağladı.”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ayın başında Suriye topraklarında ilerleyen İsrail askerlerini izliyor (DPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu ayın başında Suriye topraklarında ilerleyen İsrail askerlerini izliyor (DPA)

Bazı kolordu komutanlarının halen belirli gruplarla anılmasına ve bunun nedenlerine de değinen Horani, bu durumun HTŞ’nin askeri kanadının rejimin devrilmesinden önceki yıllarda edindiği tecrübeyle bağlantılı olduğunu ifade etti.

Horani değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “HTŞ’nin askeri kanadı; eğitim, örgütlenme ve askeri çalışma yöntemleri bakımından rejimin devrilmesinden önce ciddi bir gelişim gösterdi. Mevcut yönetim de bugün bu birikimden faydalanmak istiyor.”

Suriye-Türkiye koordinasyonu ve ABD'nin rolü

Ordunun yeniden yapılanma sürecindeki bölgesel ve uluslararası role değinen Horani, Suriye-Türkiye arasındaki askeri koordinasyonun artık aleni hale geldiğini, örgütlenme ve eğitim alanlarını kapsadığını belirtti. Horani, bu durumun hem Suriye hem de Türkiye askeri kurumlarının en üst düzey yetkilileri arasında gerçekleşen karşılıklı ziyaretlere yansıdığını ifade etti.

Horani şunları kaydetti: “Suriye ve Türkiye tarafı; örgütlenme ve eğitimi kapsayan askeri koordinasyonu gizlememekte. Bu durum, her iki ülkenin askeri komuta kademesinin en üst düzey yetkilileri tarafından gerçekleştirilen müteaddit ziyaretlerle de ortaya kondu. Söz konusu iş birliği, ABD tarafının da onayını aldı. Nitekim ABD tarafı, Senato Güvenlik ve Savunma Komitesi’ne 2026 yılı içerisinde Suriye ile askeri ortaklık kurulması imkanlarına dair bir rapor sunulmasını tavsiye etti. Bu gelişme, Suriye’nin terörle mücadeledeki rolü kapsamında değerlendirilmekte.”

Türkiye'nin hedefleri

Türkiye’nin özellikle Suriye ordusunun inşası sürecindeki rolünün hedeflerine değinen Horani, bu rolün Türkiye’nin milli güvenliğiyle doğrudan ilintili birtakım amaçlar taşıdığını, bunun yanı sıra Ankara’nın Suriye ve bölgedeki konumuna ilişkin siyasi ve askeri hedefleri de barındırdığını değerlendirdi.

Abdi, Suriye ordusu üniforması giymiş bir grup askeriyle birlikte (sosyal medya)
Abdi, Suriye ordusu üniforması giymiş bir grup askeriyle birlikte (sosyal medya)

Horani şu ifadeleri kullandı: “Askeri rolün hedefleri çok boyutludur. Bunların başında Türk milli güvenliğinin korunması ve geçmişte Suriye’nin doğusundaki gibi Türkiye’deki Kürt nüfusu tehdit eden ayrılıkçı yapıların önünü kesecek birleşik bir Suriye ordusunun kurulması gelmektedir. Ayrıca Türkiye’nin siyasi ve askeri nüfuzunun pekiştirilmesi, Afrika ülkelerindeki ordu inşası tecrübesinin burada da tekrarlanması ve devrim sürecinde yanında yer alan yeni Suriye yönetimine destek verilmesi de bu hedefler arasında yer almaktadır.”

Sadece entegrasyon değil, yeniden inşa mücadelesi

Sonuç olarak Suriye ordusunun yeniden yapılanma süreci, Şam yönetiminin karşı karşıya olduğu temel sınavın yalnızca eski silahlı grupları Savunma Bakanlığı’na dahil etmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda bu yapıların askeri kurum içerisinde bağımsız bloklar halinde hareket etme kabiliyetlerine son vermek olduğunu ortaya koymaktadır.

İlk aşama grupların devlet çatısı altında toplanmasına dayanırken, mevcut aşama ise bölgesel ve grup bazlı sadakatlerin yeniden üretilmesini engellemek amacıyla iç yapıların feshedilmesine, mensuplarının ve komuta kademelerinin yeniden dağıtılmasına, konuşlanma alanları ile görevlerinin değiştirilmesine odaklanmaktadır.

Askeri makamlar hedefin tüm Suriyelileri kapsayan birleşik bir ordu kurmak olduğunu vurgularken; diğer taraftan HTŞ menşeili isimlerin koruyacağı rolün büyüklüğü, yeni ordunun askeri doktrininin niteliği, ordunun inşasındaki Türk ve uluslararası nüfuzun sınırları konusunda soru işaretleri öne çıkmaktadır.

Nihayetinde yeniden yapılanma süreci, yeni Suriye devletinin ‘zafer kazanan gruplar’ aşamasından ‘devlete bağlı askeri kurum’ aşamasına geçebilme kapasitesi açısından kritik bir test niteliği taşımaktadır. Henüz tamamlanmamış olan bu sürecin sonuçları, önümüzdeki dönemde Suriye devletinin şeklini ve güvenliğini büyük ölçüde belirleyecektir.


Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdı

Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
TT

Fukuyama: Saddam Hüseyin'in devrilmesi beni değiştirdi ve muhafazakar akımdan uzaklaştırdı

Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)
Fukuyama, Trump'ı 11 Eylül sonrası ABD'nin hatalarının bir uzantısı olarak görüyor (Independent Arabia)

Mustafa Ensari

Amerikalı düşünür Francis Fukuyama, Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinden 23 yıl sonra, entelektüel kariyerinin en tartışmalı noktalarından birine, Saddam Hüseyin'in devrilmesi ve ardından gelen savaşa ilişkin duruşuna geri dönüyor. 1990'ların sonlarında neo-muhafazakar akıma yakın olan ve Irak'ta rejim değişikliği çağrısında bulunan mektupları imzalayan Fukuyama, şimdi Irak deneyiminin kendisinin bu akımdan uzaklaşmasının nedeni olduğunu söylüyor.

New York Times'a verdiği röportajda Fukuyama, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya deneyimlerini örnek göstererek, itirazının prensipte bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasına yönelik olmadığını, asıl itirazının Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi toplumundan kültürel ve politik olarak çok farklı bir toplumda radikal ve kalıcı bir değişim gerçekleştirme kabiliyetine yönelik olduğunu açıklıyor.

“Bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasıyla ilgili bir sorunum yok” diyor, ancak 1990'larda “Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamen farklı bir toplumda radikal bir değişim gerçekleştirmeyi sürdürme kudretinden oldukça şüphe duyduğunu” da belirtiyor.

Irak'ta yaşananlar “beklediğimden daha kötüydü”

 Ona göre, Irak savaşı, bu şüphelerin neo-muhafazakârlarla siyasi ve entelektüel bir kopuşa dönüştüğü an oldu. George W. Bush yönetiminin ilk görevinde -Saddam Hüseyin'i devirmekte- başarılı olacağından, ancak eski rejimin kalıntılarından istikrarlı bir devlet kurma gibi daha zor olan görevde başarısız olacağından korkuyordu. Olanlar için “beklediğimden daha kötüydü” diyen Fukuyama, Amerikan yönetiminin “işgal sırasında bu uzun vadeli çabaya daha az hazırlıklı olduğunu” da ekliyor.

ghyju
2003 işgalinden sonra Bağdat'taki Firdevs Meydanı'nda Saddam Hüseyin heykelinin yıkıldığı an (Wikipedia)

O pozisyonunu, artık Saddam'ın iktidarda kalmaya devam etmesini savunmaya başladığı için değil, Irak ona otoriter bir rejimi devirmenin bir şey, yerine istikrarlı bir rejim kurmanın ise bambaşka bir şey olduğunu gösterdiği için değiştirdi. Bu yeniden değerlendirme, günümüzde de devam eden, Amerikan gücünü rejimleri ve toplumları yeniden şekillendirmenin bir aracı olarak gören neo-muhafazakarların temel fikirlerinden birine değiniyor. Bölgedeki ülkelerin aynı nedenlerle öfkesini uyandıran İran ile mevcut savaş da buna dahil.

İşgalden sonraki yıllarda Fukuyama, New York Times’a verdiği uzun röportaj ile diğer yayın organlarına verdiği röportajlarda belirttiği gibi, Saddam'ın devrilmesinin ve sonrasına dair yeterli bir planın yokluğunun, başta İran olmak üzere diğer güçlerin istismar edeceği bir boşluk yaratacağı konusunda uyarıda bulundu. Ve zamanla Tahran Irak'ta önemli bir nüfuz kazandı, ona bağlı silahlı fraksiyonlar yükselerek, güç ve güvenlik denkleminin bir parçası haline geldi. Bu, Saddam'dan sonra istikrarlı, demokratik bir Irak'a dair Amerikan vizyonundan tamamen farklı bir senaryoydu. Bu milis gruplar, Washington'un farkında olmadan kendisi ve bölgedeki ana müttefikleri için yarattığı bir düşman haline geldi.

Radikal İslam, yaygın olarak inanıldığından daha az tehlikelidir

Fukuyama'nın eleştirisi Irak deneyimiyle sınırlı kalmıyor. Ona göre, daha geniş dönüm noktası, bazı çatışmaların yalnızca ekonomi ve maddi çıkarlarla açıklanamayacağını ortaya koyan 11 Eylül 2001 saldırılarıydı. Söylediğine göre saldırılar, tanınma, aşağılanma ve fedakarlıkla bağlantılı dini ve siyasi güdülerle hareket eden bireyler tarafından gerçekleştirildi. Bunu şöyle açıklıyor: “Eğer intihar bombacısı olmaya razıysanız, açıkça tamamen maddi olmayan bir amaca hizmet ettiğinizi hissediyorsunuzdur.”

Bununla birlikte, Fukuyama radikal İslam'ı Marksizm ve Leninizm gibi liberalizmin küresel bir ideolojik rakibi olarak görmüyor ve şöyle diyor: “Radikal İslam'ın asla dünyayı fethedecek bir ideoloji olduğunu düşünmüyorum.” Çünkü, onun değerlendirmesine göre, sınırları ve kültürleri aşan evrensel bir çekiciliğe sahip entelektüel bir proje olmaktan ziyade, nispeten yoksul ve düzensiz Müslüman toplumlarda kök salması daha olası bir ideoloji olmayı sürdürüyor.

Ancak Fukuyama, 11 Eylül’ün etkisinin önemli bir yönünü başka bir yere yerleştiriyor; Batı'nın şoka verdiği tepkiye. Fukuyama, saldırıların tehdidin doğasının kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesini sağlamak yerine, özellikle Afganistan ve ardından Irak'taki Amerikan ve Batı tepkisinin, terörizmle mücadeleden öteye geçerek, Amerikan gücünün yurtdışındaki kullanımının geniş bir yeniden tanımlanmasına neden olduğunu savunuyor.

Dış politikanın militarizasyonu, 11 Eylül'den daha acımasızdır

Bunu “Batı'nın hem Afganistan'a hem de Irak'a verdiği tepki, daha doğrusu aşırı tepkisi” olarak özetleyen Fukuyama, bunun sonucunun “terörizm korkusu nedeniyle dış politikanın militarizasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri'nde gözetleme devletinin başlangıcı” olduğunu düşünüyor. Savaşlar uzadıkça ve sonuçları başarısız oldukça, ABD'nin sınırları dışındaki siyasi geçişleri yönetme kabiliyetine olan güven azaldı ve müdahalelerinin etkinliği konusunda şüpheler arttı. Fukuyama, bu ortamın Donald Trump gibi figürlerin yükselişine ve Amerikan politikasının geleneksel kurumları, ittifakları ve dış müdahaleleri sorgulama yönünde yeniden yönlendirilmesine katkıda bulunduğunu savunuyor.

Eleştirileri daha sonra devletin işleyiş biçimine kadar uzanıyor ve sorunun artık sadece büyük kararlarla ilgili olmadığını, profesyonel devletin yerini kişisel ilişkilerin ve siyasi sadakatlerin almasıyla ilgili olduğunu belirtiyor. Bu değişimi “babacı yönetim sisteminin yeniden kurulması” olarak tanımlıyor ve özellikle Ortadoğu'da Amerikan dış politikasının yönetiminde liyakat ilkesinin gerilemesini eleştiriyor.

Bu bağlamda, “Ortadoğu'daki politikalarımızın profesyonel diplomatlar yerine, Donald Trump'ın arkadaşları ve ailesi olan Jared Kushner ve Steve Witkoff tarafından yönetildiğini görüyoruz. Ve bunun bedelini ödüyoruz, çünkü modern devletin gerçekten de devlet aygıtını yönetmek için teknokratlara ve tarafsız insanlara ihtiyacı vardır” diyor.

Fukuyama için mesele sadece etkili pozisyonlara getirilen isimlerle değil, modern devletin daha derin bir kavramıyla ilgili. Kişisel ilişkiler kurumların ve profesyonel uzmanlığın yerini aldığında, dış politika daha istikrarsız ve değişken hale gelir ve uzun vadeli bir strateji oluşturma yeteneği azalır. Bu, Irak'tan itibaren Amerikan gücünün sınırlarını yeniden düşünmeye iten sorunun aynısıdır.

Gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımı

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Fukuyama, İran ve bölgedeki vekilleriyle devam eden savaş hakkında hiçbir şey söylemiyor. Ancak bu bağlamda, bunun ilk savaşın sonuçlarından biri olduğunu belirtiyor. ABD'nin Japonya ve Almanya'da gerçekleştirdiği değişim gibi daha derin bir değişim ile sonuçlanabileceği gerekçesiyle daha önce bu savaşı desteklemeyi haklı gördüğünü söylüyor.

Şöyle ekliyor: “Bir diktatörü devirmek için güç kullanmakta bir sorun görmüyorum. Yani, bunu İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Japonya ile yaptık ve sonuç çok olumlu oldu.”

Ancak sonraki deneyimlerin farklı olduğunu da kabul ediyor ve bunun onu “Doksanlı yılların çoğunu Orta Amerika, Güneydoğu Asya ve başka yerlerde kültürel olarak çok farklı olan gelişmekte olan ülkelerde güç kullanımını inceleyerek” geçirmeye yönelttiğini ifade ediyor.

Röportaj sırasında, Washington'un bunu Filipinler, Nikaragua, Vietnam ve birçok başka yerde denediğini de kabul ediyor. Ancak Amerikan kamuoyu, dediğine göre, “yaklaşık dört veya beş yıl sonra sıkılıyor, sonra bundan vazgeçiyor ve sonunda toplum daha kötü bir duruma düşüyor.”

Görünüşe göre bölgenin bu dönemdeki kaderi, Amerikan müdahalesinin tehlikeleri ile müdahale etmemesinin tehlikeleri arasında yaşamaktır. Bu döngü Kuveyt'in kurtuluşundan bu yana devam ediyor. Nitekim bugün, Washington İran ile gereksiz bir savaşa girmesine rağmen, Babu’l Mendeb Boğazı'ndaki en önemli sonuçlarından birini kararlılıkla çözmekte hâlâ tereddüt ediyor.