Filistin milliyetçiliğinin ve sarsılan bağımsızlığın kurucusu el-Fetih

Onun yolu kolay ya da açık değildi

Lina Jaradat
Lina Jaradat
TT

Filistin milliyetçiliğinin ve sarsılan bağımsızlığın kurucusu el-Fetih

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Macid Kiyali

Oslo Anlaşmaları (1993) kapsamında Batı Şeria ve Gazze'de Filistin varlığının ortaya çıkmasından önce, Filistinlilerin tarihlerinde herhangi bir siyasi-varlık deneyimi yoktu. ‘Filistin Kurtuluş Örgütü’ (FKÖ) Filistinliler için bir siyasi varlık olarak kabul edilebilir, ancak belirli bir bölgede hiçbir egemenlik yetkisi kullanmadan ve hem içerde hem de dışarıda Filistin topluluklarını yöneten kurumlar olmadan.

Dolayısıyla çağdaş Filistin ulusal hareketinin sorunu sadece bir varlık eksikliğinden gelmiyor. Aynı zamanda bağımsız bir coğrafi alanın eksikliği ve toplumsal birliğin ve bağımsız varlığın eksikliği de var; Filistinliler, bir halk olarak bölünmüş durumdalar ve çeşitli siyasi ve yasal rejimlerin egemenliği altındalar. Nehirden denize kadar uzanan tarihi Filistin'de, tek devlet olan İsrail'in egemenliği altında, 1948'in Filistinlileri ile Batı'nın Filistinlileri arasında, Filistinlilere ilişkin, onların gerçekliklerini ve önceliklerini kontrol eden çeşitli siyasi ve hukuki standartlar vardır. Aynı şey mülteci Filistinliler için de geçerlidir, çünkü mülteci konumundaki Filistinlilerin durumları ve öncelikleri sığınma ülkelerine göre farklılık gösterir. Örneğin, Ürdün'deki Filistinliler vatandaş olarak kabul edilirken, Lübnan, Suriye veya Mısır'daki Filistinliler farklı koşullara sahiptir ve her toplumun şartları birbirinden farklıdır.

Nitekim Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde Filistin otoritesinin kurulması, devlete dönüşememesi ve işgal otoritesinin egemenliği altında olması nedeniyle bu sorunu hafifletmedi. Ayrıca, Filistin ulusal kimliğinin, çağrışımlarının ve sınırları konusundaki krizin derinleşmesi nedeniyle, Batı Şeria ve Gazze'deki Filistinliler üzerinde, yurtiçi ve yurtdışındaki diğer Filistinlileri dışlayan bir otorite olarak ortaya çıktı.

Filistin Ulusal Hareketi'nin (1967 işgalinden önce) Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde daha önce kurulmuş olmasına rağmen, herhangi bir egemenlik kurmasının engellendiğini belirtmekte fayda var. Gazze Şeridi'nin egemenliği Mısır'ın, Batı Şeria'nın egemenliği ise Ürdün'ün elindeydi, buna daha sonra değineceğiz.

“Fetih Hareketi, Filistin halkının gerçeklerindeki bölünmüşlüğü onaracak, diasporasını bir araya getirecek, siyasi ve daha sonra coğrafi haritada varlığının kabul ettirilmesinin önünü açacak bir siyasi varlık kurmayı hedefliyordu.”

Kuruluş döneminin sorunları

Kuruluşundan itibaren (1965) Fetih kendisini; halkını harekete geçirmek, onu felaketin (Nekbe) gerçekliğinden ve Arap vesayetinden kurtarmak, siyasi bir varlık olarak örgütlemeyi amaçlayan ulusal bir hareket olarak tanımladı. Filistin'in (geri dönüş hakkını da içeren) özgürleştirme mücadelesine öncülük etmek, tüm bunlarla Filistinlilerin siyasi ve sosyal gerçekliğini temsil etmek. Ulusal kurtuluş dönemi, sınıfsal ya da ideolojik partilerden farklı olarak, çabalarında tüm Filistin halkının bir hareketi olacaktır. Bu anlamda Filistin milliyetçiliği, varlığı ve bağımsızlığı kavramları, uzun ve zorlu yolculuğuyla bu hareketin siyasi düşüncesinde ve pratiğinde silahlı mücadele kadar merkezi bir yer işgal etmiştir.

Fetih'in Filistin'in bağımsız ulusal kimliğini kurma yolunun kolay veya açık olmaması da dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Çünkü o dönemde Arap dünyası genellikle Cemal Abdunnasır liderliğindeki Arap milliyetçiliği akımı, Suriye ve Irak'taki Baas Partisi ve Arap milliyetçiler hareketi gibi unsurların etkisi altındaydı. Ayrıca, Sovyet destekli sol ve komünist ideolojik akımlarla doluydu. İslami hareketlerin de geniş bir etkisi vardı. Ancak, Fetih gibi öne çıkan bu karşı akım hareketi, yaygın eğilimlere karşı yüzerek varlığını kabul ettirmeyi başardı.

Fetih Hareketi, seçimini yaparken, belki de bu eksikliği telafi etmek için ulusal kimliklerini kurmak ve bağımsız bir bölge eksikliğini politik bir varlıkla telafi etmek için tercih etti. Bu, Filistin halkının gerçekliğindeki bölünmeyi onarmaya ve parçalanmışlığını bir araya getirmeye yönelik bir adım olabilir, bu da onu siyasi haritaya ve daha sonra coğrafi olarak yerleştirmeye hazırlayabilir. Bu şekilde, Fetih, Filistinlilerin ulusal ve politik kimlik kavramlarını oluşturmakta öncü olduğu gibi, o dönemde hüküm süren Arap siyasi iklimine karşı cesaret gösterme tarihine de kaydedilir.

Ayrıca Fetih'in kurduğu Filistin ulusal projesinin, Arap ülkelerindeki devlet kurma süreçlerine nazaran gecikmiş bir projenin parçası olduğunu hatırlamak önemlidir. Bu durum, Filistin ulusal kimliğinin oluşturulmasını ve Filistin ulusunun kendi devletini kurma hedefini diğer Arap ülkelerinin egemenlik ve milliyetçilik projeleriyle çatışma veya rekabet içine soktu. Bu durum, Ürdün, Lübnan ve Suriye gibi ülkelerde ortaya çıktı ve zaman zaman çatışmalara yol açtı. Öte yandan, "Fetih"ın büyük bir kısmının popülerliği, Arap resmi müdahalelerine karşı direnişi ve İsrail'e karşı mücadelede ulusal boyutu canlandırmasıyla ilişkilendirilebilir. Bu, Filistinlilerin rolünü ‘ulusal’ mücadele bahanesiyle göz ardı eden Arap devletlerine tepki olarak ortaya çıkan bir tepki gibi görünüyordu.

Sonuç olarak, Filistin ulusal hareketi, yurtdışında ortaya çıkan ve yükselen, ancak farklı ülkelerdeki ve politikalarındaki resmi Arap koşullarına uyum sağlamak zorunda kalan bir hareket olarak buldu kendisini. Bu zorlu koşullarda, Filistinlilerin tamamen bağımsız bir siyasi hareket yaratmaları mümkün olmadı. Ayrıca, Filistin ulusal hareketi, bağımsız bir ekonomik alanın olmaması nedeniyle kendi halkına dayanma imkânı olmadı ve dış yardımlara bağımlı kaldı. Bu durum, Filistin ulusal ve siyasi varlığının doğduğu andan bugüne kadar yaşadığı sorunlara ve krize ışık tutuyor. Gerçekte deneyim, Arap siyasi sisteminin onayını almayan bir Filistin ulusal hareketi kurmanın zorluğunu kanıtlamıştır. Filistin ulusal hareketinin varlığı, birçok açıdan bu sisteme bağlıdır ve birçok durumda, bazılarının sandığı gibi çelişkilere rağmen değil, çelişkileri sayesinde varlığını sürdürmüştür.

Genel olarak, Fetih Hareketi’nin Filistin meselesinde seçenekleri belirlemedeki odak noktası, ulusal kimlik ve bağımsızlık konularına odaklanmış olmasına rağmen, Arap boyutunu Filistin meselesinden dışlamadı. Fetih Hareketi, Filistin meselesinde ulusal ve milli boyutlar arasındaki ilişkiye dair teorisini ortaya koyarak, ‘Filistin'in Arap dünyasının bir parçası olduğunu, Filistin halkının Arap milletinin bir parçası olduğunu ve mücadelesinin Arap milletinin mücadelesinin bir parçası olduğunu’ belirtti. Ayrıca, ‘Filistin Devrimi'nin, Filistin'in kurtuluş mücadelesinde Arap milletinin öncüsü olduğunu’ vurgularken, ‘Filistin halkının öncü ve temel olarak kabul edilmesi ve Arap milletinin mücadeledeki ortak olarak kabul edilmesi gerektiğini’ ifade etti. "Fetih", o dönemde popüler olan ünlü sloganı tersine çevirerek, "Arap birliğinin Filistin'in kurtuluşu için bir yol olduğu" düşüncesini reddederek, kendi sloganını ortaya koydu: "Filistin'in kurtuluşu Arap birliği için bir yoldur."

“Fetih Hareketi, kuruluş belgesinde "Filistin'i Arap vatanının bir parçası olarak" ve halkının "kendi kaderini tayin etme ve tüm topraklar üzerinde egemenlik hakkına sahip" olduğunu vurguladı.”

Ulusal ve varlık fikrinin tezleri

Bu girişe göre, yaklaşık altmış yıldır Filistin mücadelesine öncülük eden Fetih’in temel fikirlerini, başlangıcı ve sonuçları, başarıları ve başarısızlıkları, yükseliş ve düşüş aşamalarıyla incelemekte fayda var.

Bu hareketin siyasi düşüncesinin temel belgesi olan ‘İlkeler, Hedefler ve Yöntem’ belgesinde, Fetih Hareketi, "Filistin'in Arap vatanının bir parçası olduğu" kabulünden yola çıkar. (Madde 1)  Halkının "kaderini belirleme ve tüm toprakları üzerinde egemenlik hakkına sahip olduğunu” belirtir. (Madde 2), ve "Birleşmiş Milletler veya grup kuruluş tarafından alınmış veya verilmekte olan kararlar” Filistin halkının vatanındaki hakkını ihlal eden hükümsüz ve reddedilmiş" kabul edilir (Madde 6), Çünkü "İsrail'in Filistin'deki varlığı, saldırgan Siyonist bir işgal ve genişlemeci, sömürgeci bir temele dayanır..." (Madde 8).

Fotoğraf Altı:  Lina Jaradat
Lina Jaradat

Fetih tarafından belirlenen hedefler ise "Filistin'in tamamen özgürleştirilmesi ve Siyonist varlığın ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel olarak ortadan kaldırılması" şeklinde ifade edilir (Madde 12). Bu normaldir, çünkü 1967 savaşından önce Filistin'in tanımı tamdı ve sadece Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde işgal edilen topraklarla sınırlı değildi. Dönüş hakkı, doğal olarak, kurtuluş hedefinin bir parçasıydı.

Dikkat çekici olan, Fetih’ in erken dönemde "Filistin halkının haklarını koruyarak... adil ve eşitlik temelinde, ırk, din veya inanç ayrımı yapmaksızın tamamıyla Filistin topraklarında demokratik bir Filistin devleti kurulması" hedefini benimsemiş olmasıdır. (Madde 13). Bu, Siyonizm ile Yahudilik arasındaki ayrımı ve Yahudileri Siyonizm’den kurtarma fikrini içerir ve o dönem için cesur ve öncü bir fikirdir. O zamanlar, Filistin siyasi düşüncesi bu konuya ret ile yaklaşıyordu, çünkü bu yönde herhangi bir yaklaşım, şüpheleri artırabilir veya İsrail'e meşruiyet kazandırabilirdi. Dikkat çekici olan, bu prensiplerin aynı zamanda "Siyonist varlığın ortadan kaldırılması yerine sunulan siyasi çözümlere karşı direnme" maddesini de öngörmesi dikkat çekicidir (Madde 22).

“Eylül 1970 olaylarından sonra, özellikle Ürdün'ün "Birleşik Arap Krallığı" fikrini öne sürmesiyle Filistin liderliği kendisini vesayet ve ötekileştirme sorunuyla karşı karşıya buldu.”

Ayrıca bu aşamada "Fetih", Arap vesayetine karşı varlık fikrini daha cesur bir şekilde ortaya koymaya başladı, ancak bu yaklaşımın sorunu teklifin çok geç gelmesiydi. Yani İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'yi işgal etmesinden sonra (1967) öncesinde değil. Bu, "Filistin Ulusal Antlaşması" (1968) ile değiştirilen 24. madde'nin çıkarılmasıyla temsil edilmektedir. Önceki metin şunları içeriyordu: "Örgüt, Arap Krallığı'nın Haşimi İç Suriye bölgesine yönelik iddiasını onaylamayacaktır: Ne Kudüs bölgesi ne de Golan. Faaliyetleri, ulusal halk seviyesinde olacaktır ve finansal, organizasyonel ve askeri alanlarda gerçekleşecektir."

Bu madde, "Filistin Siyasi Düşüncesi"nde büyük bir açık olarak kabul edildi, çünkü Filistinlilerin kendi topraklarına ilişkin haklarını ve sorumluluklarını Arap rejimlerine devrettiğini ifade ediyordu. Bu nedenle, durumu düzeltmek için "Ulusal Antlaşma" iki madde eklendi. Yeni "Ulusal Antlaşma"nın 28. maddesi, "her türlü dış müdahaleyi, vesayeti ve bağımlılığı reddetme"yi vurguladı. Metnin 29. Maddesinde, "Filistin Arap halkının, vatanlarını özgürleştirmek ve geri kazanmak için ilk ve asli hak sahibi olduğu, tüm ülkeler ve güçler karşısındaki pozisyonunu, bu ülkelerin kendi davasına ilişkin konumlarına ve hedeflerine ulaşması için devriminde ona verdikleri desteğin boyutuna göre belirliyor” olduğu belirtildi. Ancak daha önce de dediğimiz gibi, bu düzenleme zamanında yapılmadı.

Ayrıca, daha sonraları Filistin liderliği, Eylül 1970'teki olaylardan sonra, özellikle de Ürdün'ün "Birleşik Arap Krallığı" fikrini ortaya attığı zaman, vesayet ve marjinalleştirme meydan okumasıyla karşı karşıya kaldığında, "Fetih" hareketi eyleme geçti ve "Filistin Ulusal Konseyi"ne (Kahire 1972) acil bir toplantı (onuncu toplantı) çağrısı yaptı. Bu konferansın kararları şunları içeriyordu: "Birleşik Arap Krallığı'nı kurma projesinin tamamen reddedilmesi, Filistinlilerin, Filistin davasını tasfiye etmeyi ve Filistin topraklarının herhangi bir bölümünü terk etmeyi amaçlayan her projeyi sürekli ve kategorik olarak reddetmesinin bir uzantısıdır. Kurtuluş Örgütü... Filistin halkının tek meşru temsilcisidir... ve hiç kimsenin Filistin toprakları ve halkı hakkında karar verme hakkı yoktur."

Diğer yandan, İsrail'in örgüt liderliğine alternatif yerel liderlikler çıkarma çabalarına yanıt olarak, "Filistin Halkı Konferansı", "İşgal Altındaki Batı Şeria'da yerel belediye ve idari meclis seçimlerinin düzenlenmesinin, Filistin halkının birliğini parçalamayı ve onu ulusal kimliğini ve silahlı halk ayaklanmasını yok etmek için birbiriyle mücadeleye itmek" amacını taşıdığını açıkladı. "Yerel belediye ve idari meclis başkanlarının ve üyelerinin herhangi bir politik temsil yetkisi olmamasına rağmen, Siyonist işgal onlara yetki alanlarını aşan bir temsil yetkisi vermeye çalışıyor, hatta bu yetki Batı Şeria sınırlarını bile aşıyor. Bu, işbirlikçilerin korunmasını sağlamak ve Filistin halkının sahte bir temsili oluşturarak Filistin meselesinin çözülmesi ve Filistin halkının tarihi haklarının geçersiz kılınmasına yönelik projelerin geçirilmesi için Filistinlilerin alternatif bir versiyonunu oluşturmayı amaçlıyor."

Fetih kimliğini şekillendiren ve popülerliğini artıran temel fikirler bunlardır genel olarak. Bu fikirler basitlik, özümsenme, açık bir vizyon ve ideolojik arka planlardan kaçınma ile karakterize edilmiştir. Diğer gruplarda, özellikle sol gruplarda, tanımlanan ideolojik arka planlara bakılmaksızın, Filistin meselesinin karmaşıklıklarına, sorunlarına ve müdahalelerine nasıl yaklaştıkları veya Filistin halkının gerçekleriyle ne kadar uyumlu oldukları önemli olmuştur. Bu ulusal hareketin koşulları, Filistin meselesinin zorlukları ve Filistin halkının gerçeklerine uyum sağlama gereksinimleri ile ilgili olarak, kimlik ve varlık sorunlarına sıkışmış "Fetih" hareketinin karmaşıklığıdır.

“Filistin ulusal hareketinin bir kurtuluş hareketinden ulusal bağımsızlık hareketine dönüşmesi, İsrail'in 1967 savaşında Filistin topraklarının geri kalanını işgal etmesine tarihlenebilir.”

Yerleşik fikirlerden yola çıkmak

Kesinlikle "Fetih" tarihî bir hareket gibi, yolculuğu boyunca değişim ve dönüşümlere uğramıştır. Arap ve uluslararası bağlamdaki değişikliklerle birlikte, zamanın ilerlemesiyle görüşleri ve stratejileri evrim geçirdi. Bazı orijinal fikirler ve hedefler değiştirilmiş veya tamamen kaldırılmış olabilir, ancak bu, silahlı direniş döneminin sona ermesinden ve Filistin ulusal çabasının içeriye doğru dönüşmesinden sonra gerçekleşti. İlk halk ayaklanması döneminde (1987-1993) ve özellikle Oslo Anlaşması'nın imzalanmasından sonra 1993'te ve Filistin Ulusal Otoritesi'nin kurulmasından sonra, "Fetih" büyük değişimler yaşadı. Liderleri Yaser Arafat'ın ayrılması da bu dönüşüme katkıda bulundu. Hareketin sürekliliği, yeni dönüşümler ve meydan okumalarla uyum sağlama yeteneğine bağlıdır, bu da siyasi ve toplumsal değişen durumla başa çıkma konusundaki olgunluk ve gerçekçiliği yansıtır.

Filistin ulusal hareketinin, kurtuluş hareketinden ulusal bağımsızlık hareketine dönüşümü, İsrail'in 1967 savaşı sırasında Filistin topraklarının geri kalanını işgal etmesiyle gerçekleşti, özellikle Arap dünyasının İsrail'in varlığını tanıması ve 1967 saldırısının sonuçlarını ortadan kaldırmaya dönüşmesiyle. Bu dönüşüm, Ekim 1973 Savaşı'ndan sonra tamamen yerleşti, bu savaşın sonuçlarına dayalı olarak Arap-İsrail çatışmasının çözümünün mümkün olduğu düşünceleri yayıldı. Ancak bu dönüşümün içsel faktörü, Filistin İntifadası'nın (1987-1993 yılları arasında) güçlü itici gücüyle geldi. Bu intifada, kendi koşullarını sunarak, özgürlük ve bağımsızlık hedeflerinin, geri dönüş hedefi ve kurtuluş hedefinin üzerinde önceliklendirilmesinin öznel koşullarını sağladı. Özgürlük hedefiyle, ayaklanmanın siyasi, coğrafi ve insani haritası nedeniyle, çünkü bu konunun nesnel ve politik belirleyicileri vardı.

Bilindiği gibi, "Fetih" kurulduğundan bu yana yedi genel konferans düzenledi. İlk konferans 1964 yılında gerçekleşti (başlangıç tarihini belirledi). İkincisi 1968'de gerçekleşti (1967 savaşından sonra). Üçüncüsü 1971'de gerçekleşti (Ürdün'den ayrıldıktan sonra). Dördüncüsü 1980'de Şam'da gerçekleşti. Beşincisi 1988'de Tunus'ta gerçekleşti (Beyrut'tan ayrıldıktan sonra). Altıncısı 2009'da Beytüllahim'de gerçekleşti (Batı Şeria ve Gazze'de yetmiş beş yıl sonra ve Yaser Arafat'ın ayrılmasından sonra). Yedincisi 2016'da Ramallah'ta gerçekleşti (Mahmud Abbas'ın, örgütün, otoritenin ve "Fetih" hareketinin önderliğinde).

“Filistin lideri Yaser Arafat, kendi mücadele rolü anlayışına göre Fetih Hareketini kendine göre şekillendiren ve söyleminin ikiliğini sürdüren kişiydi.”

Bu doğrultuda iki gözlem var. İlk olarak, "Fetih" ilk beş kongresinde belirtilen temel prensipleri korudu, bunlar arasında dördüncü (1980) ve beşinci (1988) kongreler bulunmaktadır. Ancak, bu fikirler, "Fetih" tarafından yönetilen ve Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü'nün resmî belgelerinde geri adım atılan fikirlerdir. Filistin Kurtuluş Örgütü, 12. Ulusal Filistin Konseyi ve 1974'teki "Geçiş Dönemi Programı" ile, 1967'de işgal edilen Batı Şeria ve Gazze'de Filistin Devleti veya otorite kurulması hedefini benimseyerek, kurtuluş hedefinden kuruluş hedefine bir dönüş yapmıştır. Bu daha sonra kaderin belirlenmesi, geri dönüş hakkı ve bağımsız bir Filistin devletinin Batı Şeria ve Gazze'de, başkenti Doğu Kudüs'te kurulması hakkıyla özetlendi, ancak pratikte vurgu, devletin Batı Şeria ve Gazze'de kurulması üzerinde yoğunlaştırıldı.

Bu, Filistin liderliğinin zekasını ve esneklik yeteneğini gösteren bir işaret olabilir. Liderlik, inşa projelerine odaklanmak yerine pratik politikalara odaklanmayı tercih etmiş ve slogandan seçeneğe kadar ayrım yapmıştır. Bu, Filistin liderliğinin çalışmasının ana özelliklerinden biridir (ki bu liderlik, örgüt, otorite ve "Fetih" liderliğini içerir). Bunun anlamı, "Fetih" liderliğinin ikili yönlendirme ve çift dilli konuşma stratejisini bugüne kadar sürdürmesidir. Aslında, 2009'da Beytüllahim'de gerçekleşen altıncı kongrenin kararları dahi, 1994'te otoritenin kurulmasından ve 2004'te Yaser Arafat'ın ayrılmasından sonra, "Fetih"in silahlı mücadele dahil olmak üzere tüm mücadele biçimlerine açık!” ifadesinin benimsenmesini içeriyordu. Bunun, özellikle "Oslo Anlaşmaları"na göre İsrail ile güvenlik koordinasyonu gerçeği göz önüne alındığında, hareketin tabanını ve taraftarlarını tatmin etmeyi amaçlayan yapıcı bir konuşma olduğu açıktır.

İkinci gözlem ise şudur: Eğer "Fetih"'in dördüncü genel kongresi (1980), "Fetih" tarafından hakimiyeti altındaki Filistin Kurtuluş Örgütü'nde (PLO) 1974'ten beri uygulanan "Geçiş Dönemi Programı"nı geçirmemişse ki, bu programın amacı Filistin'in özgürlüğünü sağlamak, Siyonist varlığı sona erdirmek ve tüm vatandaşların haklarını adalet ve eşitlik temelinde koruyan demokratik bir devlet kurmaktı, o zaman bu hareketin liderliği bu programı dikkate almamıştır. Bunun yerine, bu programın beşinci kongrede (1988) kabul edilmesi sağlanmıştır. Bu kongre Tunus'ta, Lübnan'dan ayrıldıktan ve dışarıdaki silahlı direniş hareketinin sona erdiği bir dönemde gerçekleşti ve birinci intifada dönemi ikliminde gerçekleşti. Ancak, bu kongre aslında hareketin temel ilkelerini ortadan kaldırmamıştır; konuşma dili çift anlamlı kalmış ve bu, yeni politik düşüncenin veya yabancı unsurun hareketin siyasi düşüncesini kesintiye uğratmadan ifade edilmesine olanak tanınmıştır.

Gerçekte, bu ilkelerin terk edilmesi veya geri adım atılması, ikinci intifada'nın başarısızlığı (2000-2005) ve Filistin lideri Yaser Arafat'ın ayrılmasından sonra altıncı ve yedinci konferanslarda gerçekleşti. Arafat, "Fetih"i kendi mücadele rolü, popüler statüsü ve tarihsel sembolizm anlayışına göre şekillendirmiş, çift anlamlı dilini sürdürmüştü. Ulusal ikilik, Mahmud Abbas'ın başkanlığı döneminde sona erdi. Bu geri adımı kolaylaştıran şey, Filistin liderliğinin otorite ve müzakereler seçeneğine bağlı kalması, diğer seçeneklere yönelmemesi ve "Fetih" liderliğine rakip olarak "Hamas"ın ortaya çıkmasıydı. Ayrıca, siyasi bir sınıfın ortaya çıkması, artık eskimiş ve tükenmiş durumda olan, mevcut durumun sürekli korunmasından yana olan, "Fetih" tarafından temsil edilen milli fikirden vazgeçme maliyeti bile olsa, sürekli bir şekilde mevcut durumu sürdürmeye odaklandı.

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Örneğin, Filistin Otoritesi'nin himayesinde gerçekleşen altıncı "Fetih" kongresi, işgal altındaki topraklarda (2009'da Beytüllahim'de) gerçekleşti. Bu kongre, belgelerde yer alan söz konusu ilkelerin, 13 yıl önce "Ulusal Konsey" tarafından değiştirilmesinden (1996'da Gazze'de alınan bir karar) ve "Oslo Anlaşması"nın imzalanmasından (1993) 16 yıl sonra gerçekleşti. Bu aynı zamanda "Özgürlük ve Bağımsızlık Programı"nın (1988'de Cezayir'de) benimsenmesinden ve "Aşamalı Program"ın kabul edilmesinden (1988) 35 yıl sonra gerçekleşti.

Şimdi, Fetih Hareketi liderliği ve örgütü, ilk kuruluş fikirlerini cesurca aşma eğilimindedir ve ulusal birleşik düşüncesini sarsma cesaretini göstermektedir. Bu düşünce; halkın, toprağın ve meselelerin örtüştüğü geniş bir ulusal ideayı daraltarak, bütün meseleyi halkın bir kısmının bir kısmı için bir toprak parçasında bir kısım haklarla birlikte devlet kurma hakkıyla sınırlamaktadır. Bütün meseleyi, halkın bir kısmı için, bir kısım toprakta, bir kısım haklarla birlikte devlet kurmaya indirgeyerek, dava birliği ve halkın birliği anlayışını bir nevi ortadan kaldırıyor. İsrail'in, Filistin topraklarının yüzde 22'sinde bir Filistin varlığının kurulmasını kabul edebileceği yanılsaması altında, hatta çatışmayı Filistin devletinin topraklarını işgal eden İsrail ile ilgili olarak değerlendirerek, konunun Filistin ile ilgili olduğunu öne sürüyor. Sorun, bu devletin bağımsızlığı ve Birleşmiş Milletler üyeliğinin gözlemci üyeden tam üyeliğe yükseltilmesiyle ilgilidir; bu paragraf, Filistin ulusal ve merkezi konseylerinin kararlarında nakarat olarak tekrarlanmıştır

Buna karşılık, İsrail, Filistin meselesi ve Filistin halkıyla ilgili olarak hiçbir zaman bütünlüklü bir birim olarak değil, her bir parçayla farklı politikalar izlemesine rağmen, Filistin ve Filistin halkı meselesiyle uğraşmayı hiçbir zaman bırakmamıştır.  Filistin halkının tamamını Gazze'ye yönelik yok etme savaşı gibi farklı yöntemlerle, Batı Şeria ve Kudüs'te başka türlü uygulanan politikalarla ve 1948 Filistinlilerine karşı, nehirden denize kadar tüm Filistin halkını boyun eğdirmek, yok etmek veya sürgün etmek amacıyla yürütülen politikalarla, bütünlüklü bir birim olarak görmektedir. İsrail, bu politikaların bir parçası olarak Filistin otoritesinin askeri, idari ve ekonomik olarak koordine ettiği yerin önemini azaltmaktadır.

“İsrail'in topraklarının her santimiyle onlarla savaştığı Filistinliler, bağımsız bir Filistin devleti kurma ihtimalinden her zamankinden daha uzak görünüyor.”

Fetih'in gerilemesi ve fikirleri hakkında bir sonuç

Şimdi, nesnellik gereği sonuç şudur: Fetih Hareketi, silahlı mücadeleyi başlatan ve sona erdiren harekettir, müzakere ve uzlaşma seçeneğini tercih etmiştir. Örgütü, Filistinlilerin tek yasal temsilcisi olarak Ulusal Kurtuluş Örgütü'nün konumunu güçlendiren bu hareket, İsrail'in işgali altında yetkilendirilmiş otoriteyi desteklemek adına onu geri plana itmekte ve unutturmaktadır. Ayrıca, Filistinlilere bir millet olarak hayat veren, siyasi kimliklerini ve varlıklarını şekillendiren bu hareket, Filistin mültecilerini denklemlerinden çıkartarak Filistinlilerin millet olma algılarını zayıflatmıştır. Bu hareket, 1948 Filistinlilerini Filistin siyasi denklemlerinden başlangıcından beri dışlamış ve onları İsrail vatandaşlığı ile tanımlayarak, Filistin halkının bir parçası olmalarını inkâr etmiştir.

Sorun şu ki, tüm bunlar doğal gelişim bağlamlarına tepki olarak veya bunların içinde ya da çevresinde meydana gelen dönüşümlere zorla uyum sağlama bağlamında gerçekleşmedi. Bu aynı zamanda bu hareketin dayandığı veya hareket ettiği belirli bir kültür, yapı ve ilişkilerden kaynaklanan dürtüsel bir güç nedeniyle kendiliğinden meydana geldi.

Şimdi, Filistinliler bağımsız bir Filistin devleti kurma olasılığından herhangi bir zamandan daha uzak görünüyor. Çünkü İsrail onlarla her yerde, nehirden denize kadar, her santimetrekare için savaşıyor. Aynı zamanda, tarihsel hikayelerinde ve siyasi varlıklarında kimlik oluşturma mücadelesinde onlarla mücadele ediyor. Ancak, Ulusal Kurtuluş Örgütü'nün kenara itilmesi ve İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'deki iki yönetimi parçalamasıyla birlikte Filistinliler şimdi çok taraflı bir boşlukta bulunuyorlar, liderlik ve kimlik konusunda bir boşluk var. Bu, Filistinlilerin bir halk olarak birlik anlayışının parçalanmasını, kapsamlı bir milli vizyondan ve olası ve sürdürülebilir bir mücadele stratejisinden yoksun olmalarını da içeriyor.

Gazze savaşının ardından söylenebilecek ya da yapılabilecek çok şey var; çünkü bu savaşın ardından gelenler Fetih Hareketiyle, Hamas'la, cephelerle ya da diğer siyasi oluşumlarla öncekiyle aynı değil.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

TT

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Dr. Şai Muhsin ez-Zindani, hükümetinin anayasal yeminin üzerinden 24 saat geçmeden ilk hareket sinyalini verdi. Bir sonraki duraklarının Aden olacağını ve bunun yakın zamanda gerçekleşeceğini söyledi.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, yarım kalan yapısal düzenlemeleri sonuçlandırma ihtiyacıyla ilişkilendiren Zindani, hükümetin ülke içine taşınmasının sembolik değil, icrai bir gereklilik olduğunu dile getirdi. Aden’de varlık göstermenin, karar alma ve uygulama kapasitesiyle desteklenmesi gerektiğini belirterek, önceliğin kurumsal disiplinin yeniden tesisi olduğunu kaydetti.

Riyad’daki Kral Abdullah Finans Merkezi (KAFD) içinde yer alan SRMG merkezindeki “Eş-Şark” televizyonu stüdyolarında ekonomik baskının arttığı ve siyasi beklentilerin yükseldiği bir dönemde Şarku’l Avsat Podcast özel açıklamalarda bulunan Zindani, “Bu aşama geniş söylemleri kaldırmaz; kademeli ve güveni yeniden inşa eden bir çalışmaya ihtiyaç var. Kurumsal ritmin istikrara kavuşturulmasının, hedeflerin genişletilmesinden önce geliyor” dedi.

Hükümetin oluşumu ve öncelikleri

Hükümetin oluşum süreci, öncelikleri, ortaklarla ilişkiler ve siyasi sürecin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Zindani,  yarım asrı aşan kamu hizmeti tecrübesine dair kişisel okumalarını paylaştı.

Hükümetin oluşumunun “salt mesleki kriterlere” dayandığını belirten Zindani, “tercihlerin liyakat, uzmanlık ve tecrübe arasında yapılan karşılaştırmaya göre belirlendiğini, parti dayatmalarından uzak durulduğunu” söyledi. Hükümete özgeçmişler ulaştığını ancak herhangi bir kota talebiyle karşılaşmadıklarını ifade ederek, “Siyasi arka planlardan ziyade dosyaları yönetme kapasitesine odaklandık” dedi.

Açıklanan bakan sayısının fiili portföy sayısını yansıtmadığını kaydeden Zindani, “gerçek bakanlık sayısının yaklaşık 26 olduğunu; devlet bakanlarının ise belirli görevler ve gençlerin sürece katılımını sağlamak amacıyla atandığını” belirtti. Coğrafi ve ulusal dengenin gözetildiğini vurgulayan Zindani, temsilin “kazanç paylaşımı için değil, devletin çeşitliliğini yansıtmak amacıyla” dikkate alındığını söyledi.

Hükümet programının merkezinde vatandaşların yer aldığını ifade eden Zindani “İnsan, hükümetin ilgi odağıdır… Yaşam koşullarının iyileştirilmesi, hizmetlerin geliştirilmesi ve ekonomik toparlanma önceliğimizdir” dedi.

Kurumsal yeniden inşa ve denetimin güçlendirilmesi üzerinde çalıştıklarını belirten Zindani, kurumsal yapının zayıflığının geçmişteki aksaklıkların temel nedeni olduğunu ifade etti. Özellikle elektrik hizmetlerinde Suudi Arabistan’ın desteğiyle nispi bir iyileşme sağlandığını, ancak asıl zorluğun ekonomik reformların sürdürülmesi ve kaynak yönetimi olduğunu kaydetti.

Hesap verebilirlik konusunda ise siyasi kararın birleşmesinin hukukun uygulanması için fırsat sunduğunu belirterek, “Yetki birleştiğinde ödül ve ceza mümkün olur” dedi.

Zindani, hükümetinin oluşumunu yalnızca icrai adımlar çerçevesinde değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması bağlamında değerlendirdi. Olağanüstü koşullarda kurulan hükümetin, günlük dosyaları yönetmenin yanı sıra “düzenli performans, güvenin yeniden tesisi ve kamu görevlerinde liyakat ölçütünün hâkim kılınması yoluyla devlet fikrini toplumsal bilinçte yeniden sabitlemeyi” hedeflediğini söyledi.

Bu yaklaşımın, Yemen krizinin yalnızca siyasi ya da güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını; “vatandaş ile yönetim kurumları arasında süregelen bir güven krizi” içerdiğini ortaya koyduğunu belirten Zindani, kalıcı istikrarın ancak bu güvenin yeniden inşasıyla mümkün olacağını vurguladı.

Ekonomi ve denetim

Ekonomi dosyasında hızlı vaatlerden kaçındığını belirten Zindani, kaynak yönetimi ve önceliklerin yeniden düzenlenmesi diliyle konuşmayı tercih ettiğini söyledi. Toparlanmanın parçalı kararlarla değil, mali yönetimin yeniden yapılandırılması, şeffaflığın güçlendirilmesi ve etkin denetimle mümkün olacağını ifade etti.

Kaynakların disipline edilmesi ve verimli kullanılması, iç güvenin yeniden kazanılması ve dış desteğin çekilmesi için ilk adım olarak görülüyor. Zindani’ye göre mali istikrar, vatandaşların hayatında somut iyileşmenin temelini oluşturuyor.

Hükümetin Aden’e geçişi de bu bağlamda hem pratik hem de ulusal bir gereklilik olarak değerlendiriliyor. Yürütme organının ülke içinde bulunmasının idari bir tercih değil, kararın etkinliği ve sahayla temas kapasitesi için zorunlu bir şart olduğunu belirtti.

İçeriden çalışmanın hükümete toplumun önceliklerini daha iyi anlama ve onlarla etkileşim kurma imkânı sunduğunu kaydeden Zindani, devletin kamusal alandaki varlığının çatışma yıllarında gerilediğini hatırlattı. Riyad’da yemin edilmesini ise dönemin anayasal ve güvenlik koşullarının dayattığı bir durum olarak nitelendirdi; odaklanılması gerekenin sembolik mekân değil, hükümetin icraatı olduğunu söyledi.

Güvenlik ve askeri yapı

Güvenlik alanında temkinli ama gerçekçi bir dil kullanan Zindani, geçmiş yılların birikiminin kısa sürede silinemeyeceğini belirtti. Ancak güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonun ve siyasi kararın birleşmesinin sahada nispi bir iyileşme sağladığını ifade etti.

Protestoların geçiş dönemlerinde kamusal hayatın bir parçası olduğunu kabul eden Zindani, bununla birlikte eylemlerin yasal çerçeve içinde kalmasının istikrarın korunması ve toparlanma sürecinin sekteye uğramaması açısından hayati olduğunu vurguladı.

Askeri güçlerin yeniden düzenlenmesine ilişkin olarak ise komuta birliğinin sağlanması ve birliklerin şehir dışına konuşlandırılmasının devlet otoritesinin pekiştirilmesi ve güvenlik-askerî roller arasındaki örtüşmenin azaltılması açısından gerekli olduğunu söyledi.

Geçmiş dönemdeki çoklu sadakat yapısının kurumların işlevselliğini zayıflattığını belirten Zindani, bunun aşılmasının istikrarın yeniden inşası ve hükümetin icra kapasitesinin güçlendirilmesi için temel teşkil ettiğini kaydetti.

Dış politika ve bölgesel ilişkiler

Zindani’nin açıklamaları, siyasi temsilin netliğinin Yemen’in uluslararası konumunu güçlendirmedeki önemine işaret etti. Birleşik karara sahip bir hükümetin diplomatik etkileşimi kolaylaştıracağını ve Yemen’e daha güçlü ve tutarlı bir hukuki temsil sağlayacağını belirtti.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, bakanlık ve dış temsilciliklerin yeniden düzenlenmesiyle başlayan reform sürecini tamamlama ihtiyacıyla gerekçelendiren Zindani, diplomatik işleyişin düzenli hâle getirilmesini devlet kurumlarının yeniden inşasının doğal uzantısı olarak gördüğünü söyledi.

Suudi Arabistan ile ilişkileri “geleneksel desteğin ötesine geçen, çok boyutlu bir ortaklık” olarak tanımlayan Zindani, son yıllarda sağlanan desteğin hayati sektörlere yansıdığını ve mevcut aşamada iş birliğinin kalkınma ve ekonomik istikrar alanlarında genişletilmesinin hedeflendiğini belirtti. Bu ortaklığın, bölgesel karmaşıklıklar içinde istikrarın temel dayanaklarından biri olduğunu ifade etti.

Husilere ilişkin olarak ise hükümetin barış sürecine esneklikle yaklaştığını ancak anlaşmalara bağlılık konusunda sorun yaşandığını söyledi. Son askerî ve ekonomik gelişmelerin grubun pozisyonunu zayıflattığını öne süren Zindani, gelecekteki müzakerelerin açık referanslara dayanması gerektiğini vurguladı. Husilere karşı güçlerin birleşmesinin, hızlı bölgesel ve uluslararası değişimler ışığında hükümete daha güçlü ve tutarlı bir müzakere konumu sağladığını belirtti.

Yarım asırlık kamu hizmeti

Mesleki kariyerine değinen Zindani, elli yılı aşkın bir tecrübeye sahip olduğunu; genç yaşta eğitim alanında başlayan kariyerinin diplomatik görevlerle devam ettiğini anlattı.

Yemen’in derin dönüşümler yaşadığını, bunun kurumsal yapının kırılganlığını ortaya çıkardığını ve devlet istikrarını etkilediğini söyledi. Buna rağmen geleceğin geçmişten ders çıkararak okunması gerektiğini belirten Zindani, nihayetinde kalıcı olanın makamlar değil, vatandaşın çıkarı olduğunu vurguladı.

Mevcut aşamadaki iyimserliğin siyasi bir söylem değil, karmaşık koşullar karşısında pratik bir tercih olduğunu ifade eden Zindani, asıl bahsin devlet ile toplum arasındaki güveni yeniden inşa etmek ve bölgesel ile uluslararası ortaklarla ortak çalışmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bunun, Yemen’i istikrar ve toparlanma rotasına yeniden yerleştirecek bir aşamanın kapısını aralayabileceğini sözlerine ekledi.


Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
TT

Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, ülkesinin İsrail’in Somaliland bölgesini tanıma kararını geçersiz kılmak amacıyla üç siyasi ve hukuki adımdan oluşan bir paket uygulamaya koyduğunu açıkladı. Mahmud, Suudi Arabistan öncülüğündeki ortaklarla yakın koordinasyon içinde olduklarını, bölgesel istikrarın korunması ve Afrika Boynuzu’nun ‘hesaplanmamış bir tırmanıştan’ uzak tutulması için çalıştıklarını söyledi.

Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Mahmud, İsrail’in söz konusu tanıma kararından çıkar sağlayabilecek bölge ülkeleri bulunduğunu, ancak isim vermek istemediğini belirtti. Mahmud, “Belirli bir ülke ya da ülkeleri anmak istemem. Ancak bazı tarafların, bu tanımayı Somali’nin birliği ve bölgenin istikrarı pahasına dar ve kısa vadeli çıkarlar için bir fırsat olarak gördüğü açık” dedi.

Somali’nin egemenliğinin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayan Mahmud, ülkesinin ulusal birliği ve egemenliği korumak için gerekli tutumu takındığını ifade etti. Mahmud, “Herkese mesajımız net: İsrail’in sorumsuz maceralarına aldanılmamalı” ifadesini kullandı.

Mahmud, Somali ile dayanışmanın önemine dikkat çekerek, bölgeyi ‘sonu olmayan bir kaosa’ sürüklemeyi amaçlayan planlara karşı uyanık olunması çağrısında bulundu. Suudi Arabistan’ı ülkesinin istikrar ve birliğinin desteklenmesinde, yeniden imar ve kalkınma çabalarında ve Kızıldeniz ile hayati deniz geçiş yollarının güvenliğinin sağlanmasında kilit bir stratejik ortak olarak nitelendirdi.

Üç adım

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasına ilişkin olarak, hükümetinin attığı adımlara dair açıklamalarda bulundu. Mahmud, “En açık ve kararlı ifadelerle vurguluyorum ki Somaliland’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması, Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliği ve birliğine yönelik açık bir ihlaldir” dedi.

Mahmud, söz konusu tanımanın uluslararası hukuk ilkeleri, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ve Afrika ülkelerinin sömürge döneminden kalan sınırlarının korunmasını öngören Afrika Birliği (AfB) kararlarına da aykırı olduğunu belirtti. Bu çerçevede Somali’nin bir dizi eş zamanlı adım attığını ve atmaya devam edeceğini ifade etti.

Mahmud, bu kapsamda ilk olarak BM, AfB ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nezdinde derhal diplomatik girişimlerde bulunulduğunu, söz konusu tanımanın hukuki ve siyasi olarak reddedilmesi için harekete geçildiğini söyledi.

Mahmud, ülkesinin ‘İsrail’in egemenliğe ve ulusal birliğe yönelik açık ihlali’ konusunda BM Güvenlik Konseyi’nde resmi bir oturum talep ettiğini ve söz konusu oturumun gerçekleştirildiğini belirtti. Mahmud, Somali’nin hâlihazırda BM Güvenlik Konseyi üyesi olmasının da katkısıyla bu sürecin önemli bir diplomatik kazanım olduğunu ifade etti.

Somali lideri, AfB, Arap Birliği, İİT, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere uluslararası ortaklardan gelen dayanışma ve kınama mesajları için ‘derin minnettarlık’ duyduklarını dile getirdi.

Mahmud’a göre, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını geçersiz kılmaya yönelik planın ikinci adımı, Arap, İslam ve Afrika ülkeleri arasında ortak ve koordineli bir tutum oluşturmayı hedefliyor. Mahmud, “Suudi Arabistan’ın Somali’nin birliğine yönelik herhangi bir müdahaleyi açık ve net bir şekilde kınayan ilk ülkelerden olmasını büyük takdirle karşılıyoruz” dedi.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın tutumunun, ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı konusundaki kararlı yaklaşımını yansıttığını belirterek, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun Somali’ye yönelik ‘sabit ve ilkesel destek’ mesajının bu zor dönemde önemli bir anlam taşıdığını ifade etti.

Somali Cumhurbaşkanı, birçok Arap, İslam ve Afrika ülkesinin yanı sıra Latin Amerika ve Asya’dan da çeşitli ülkelerin dayanışma ve kınama mesajları yayımladığını kaydetti. Mahmud, “Saygın gazeteniz aracılığıyla hepsine teşekkür ediyoruz. Somali ulusal hafızası bu tarihi dayanışmayı unutmayacaktır” şeklinde konuştu.

Mahmud’a göre planın üçüncü adımı ise tüm siyasi meselelerin tek ve birleşik Somali devleti çerçevesinde, dış müdahale ve dayatmalardan uzak biçimde ele alınması amacıyla iç ulusal diyaloğun güçlendirilmesini öngörüyor.

Bölgesel ve uluslararası barış

Hasan Şeyh Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının bölgesel dengeleri yeniden şekillendirebileceği ve Kızıldeniz ile Afrika Boynuzu’nun güvenliğini tehdit edebileceği yönündeki kaygılarla ilgili olarak, “Bu tanıma, kararlı bir tutumla karşılanmazsa, bölgesel ve uluslararası barış ile güvenliği sarsacak tehlikeli bir emsal oluşturabilir” dedi.

Mahmud, söz konusu adımın yalnızca Afrika Boynuzu’nda değil, Afrika genelinde ve Arap dünyasında da ayrılıkçı eğilimleri teşvik edebileceğini, bunun da bölgesel istikrarı tehdit edeceğini belirtti. Sudan ve Yemen gibi ‘kardeş ülkelerde’ yaşanan gelişmelerin, devletlerin parçalanmasının ve ulusal yapılarının çökmesinin maliyetini açıkça gösterdiğini ifade etti.

Kızıldeniz’in güvenliğine olası etkiler konusunda ise Mahmud, “Küresel bir deniz ticaret hattından ve Arap ulusal güvenliğinin temel unsurlarından söz ediyoruz. Somali kıyılarında yaşanacak herhangi bir siyasi ya da güvenlik gerilimi, doğrudan uluslararası ticaretin ve enerji güvenliğinin güvenliğini etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Bu etkinin, başta Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Eritre, Yemen ve Ürdün olmak üzere kıyıdaş ülkelerin istikrarına da yansıyacağını belirten Mahmud, Somali’nin birliğinin korunmasının Kızıldeniz’in kolektif güvenliğinin temel dayanaklarından biri olduğunu vurguladı.

Bölgesel hakimiyete giriş

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardındaki gerçek amacını ve bu adımın Somali’nin tarihsel ayrılık karşıtı duruşunu nasıl test ettiğini şu cümlelerle açıkladı: “Gördüğümüz üzere amaç, yalnızca siyasi bir tanımanın ötesine geçiyor… Amaç siyasi hedefin ötesine geçiyor; İsrail’in Afrika Boynuzu’nda, Kızıldeniz’e doğrudan yakın bir stratejik üs edinmesini sağlamak ve Babu’l Mendeb Boğazı üzerinde etkili olarak Kızıldeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit etmek.”

Bu hamlenin Somali, Arap ve Afrika duruşunun egemenlik ve devlet birliği konusundaki kararlılığını test etmeye yönelik bir girişim olduğunu vurgulayan Mahmud sözlerini şöyle sürdürdü: “Burada açıkça belirtmek isterim ki, Somali’nin ayrılık karşıtı tutumu geçici veya taktiksel bir yaklaşım değildir. Bu, köklü bir ulusal ilke olup, geniş Arap ve Afrika desteğine sahiptir, ön saflarında ise Suudi Arabistan’ın desteği vardır.”

Mahmud, İsrail’in bu tanıma girişiminin Ortadoğu’daki çatışmayı Somali topraklarına taşıma amacı taşıdığını belirterek, “Açıkça söylüyorum, Somali’nin ulusal çıkarları ve bölgesel güvenliği için ülkemizi uluslararası veya bölgesel çatışmaların sahası haline getirmeye izin vermeyeceğiz” ifadesini kullandı.

Somali’nin barış, yeniden inşa ve sürdürülebilir kalkınma hedeflediğini, Ortadoğu’nun krizlerini ithal etmek veya kıyılarını ve bölgesel sularını askerileştirmek istemediğini vurgulayan Mahmud, “Başta Suudi Arabistan olmak üzere ortağımız olan Arap ülkeleri ile sıkı koordinasyon içinde çalışıyoruz; amacımız bölgenin istikrarını korumak ve Afrika Boynuzu’nu herhangi bir kontrolsüz tırmanıştan uzak tutmak” dedi.

cdvfgrth
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Riyad’daki Somali Büyükelçiliği)

Mahmud, tecrübelerin, devletlerin parçalanmasının istikrar yaratmadığını, aksine ciddi güvenlik boşlukları oluşturduğunu ve etkilerinin yalnızca tek bir ülkeyle sınırlı kalmayıp tüm bölgeyi etkilediğini gösterdiğini vurguladı. “Bu nedenle, İsrail’in boş ve tehlikeli maceralarına kanmamalarını tavsiye ediyoruz” dedi.

Mahmud ayrıca, Arap ülkelerine, özellikle Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan devletlere Somali’nin ulusal güvenlikleri için güney kapısı niteliğinde olduğunu anlamaları çağrısında bulundu. Afrika’daki komşu ülkeleri ise Somali ile dayanışma içinde olmaya ve bölgeyi sonsuz bir kaosa sürüklemeye yönelik planlara karşı dikkatli olmaya çağırdı.

Suudi Arabistan-Somali ilişkileri

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, Suudi Arabistan ile Somali arasındaki ilişkilerin stratejik önemini ve Kızıldeniz’in güvenliğine katkısını vurguladı. Mahmud, “İkili ilişkilerimiz tarihî ve derin köklere sahip stratejik bir ilişkidir; bu ilişki kardeşlik, din ve ortak kader temellerine dayanır. Suudi Arabistan, Somali’nin istikrarını ve birliğini desteklemede, yeniden imar ve kalkınma çabalarında, ayrıca Kızıldeniz ve kritik deniz yollarının güvenliğinin sağlanmasında merkezi bir stratejik ortaktır” ifadelerini kullandı.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 stratejisine ve Kral Selman bin Abdulaziz ile Veliaht Prens Muhammed bin Selman liderliğinde elde edilen ekonomik başarılara büyük hayranlık duyduklarını belirtti. “Somali, bu alanlarda Suudi deneyiminden yararlanmayı hedefliyor” dedi.

Mahmud, mevcut şartlar altında Suudi liderliğinin bilgeliği, gücü ve bölgesel ve uluslararası ağırlığı sayesinde Somali’nin yeniden güçlü, birleşik ve onurlu bir şekilde kalkınmasında merkezi bir rol oynayabileceğine inandıklarını söyledi.

Suudi diplomasisinin Somali’ye uluslararası destek ve dayanışmayı sağlamakta kilit bir rol oynayacağını vurgulayan Mahmud, “Somali zorlu dönemlerden geçti, ancak bugün hızla toparlanıyor” şeklinde konuştu.

Mahmud, Somali’nin deneyimlerinden hareketle, günümüzde benzer zorluklarla karşı karşıya olan halklara karşı içten bir dayanışma hissettiklerini ve Suudi Arabistan’ın Yemen, Sudan ve Suriye’deki samimi ve kararlı rolünü takdir ettiklerini belirtti.

Son olarak, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun, Kral Selman bin Abdulaziz başkanlığında, Somali’nin toprak bütünlüğüne yönelik herhangi bir bölünme girişimini reddetme kararını büyük memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti.

Mahmud sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Bu tutum, Suudi Arabistan’ın Somali toprak bütünlüğü ve egemenliğine tarihî desteğinin bir uzantısıdır. Suudi liderliğinin açıkça Somali’nin birliğine yönelik girişimleri reddetmesi, ülkelerimiz arasındaki kardeşlik ilişkilerini güçlendiriyor, bölgesel istikrarı pekiştiriyor ve uluslararası topluma devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesinin önemini vurgulayan güçlü bir mesaj gönderiyor.”


Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

İsrail basını, İsrail’in Mısır ordusunun Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki hareketlerinden duyduğu endişeyi dile getirirken, Mısırlı eski askeri yetkililer, Mısır'ın Somali'deki askeri varlığını ‘meşru ve uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelere uygun’ olarak değerlendirdi ve bunun bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olmayı amaçladığını belirttiler.

İsrail gazetesi Yisrael Hayom, Mısır'ın ordusuna Somali üzerinden İsrail'e yanıt vermesini emrettiğini ve bu konuda onu destekleyen Arap ülkeleri olduğunu yazdı. Gazete, “Afrika Boynuzu'nda güç mücadelesi alevleniyor: Mısır, İsrail'in 'Somaliland'ı tanımasına yanıt veriyor” başlıklı haberinde, bu tanımaya karşı çıkan Kahire'nin, İsrail'in hamlesine yanıt olarak Somali'deki güçlerini yeniden konuşlandırdığını kaydetti. Gazeteye göre buraya yaklaşık 10 bin Mısırlı askerin konuşlandırıldığı tahmin ediliyor.

Ancak, Mısır ordusunun eski kimyasal savaş şefi Tümgeneral Muhammed eş-Şehavi, Mısır askerlerinin ‘dünyanın en büyük sekizinci barış gücü olduğunu ve Somali'deki Mısır güçlerinin Afrika Birliği (AfB) barış güçlerinin komutası altında olduğunu ve Somali'de barışı korumak için çalıştıklarını’ söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Şehavi, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır, Somali'nin stratejik konumu nedeniyle birçok ülke tarafından, özellikle de İsrail tarafından arzulandığının farkında. İsrail, Somali'nin güvenliğini istikrarsızlaştırmak ve Etiyopya'nın Kızıldeniz'e ulaşma ve bir deniz gücü kurma planı gibi belirli planları kabul etmeye zorlamak amacıyla Somaliland bölgesini Somali'den ayrılmak isteyen bir devlet olarak tanıdı. Ayrıca Etiyopya, İsrail'in desteğiyle Sudan'da istikrarın yeniden sağlanmasını engellemek ve çatışmanın devamını sağlamak gibi başka faaliyetlerde de bulunuyor.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, İsrail'in ayrılıkçı bölgeyi tanıması ve Kızıldeniz'de bir yer edinme çabaları sonrasında Somali ve Kızıldeniz'in güvenliği konusunda defalarca kez uyardı.

grfbgfr
AfB'nin Somali'deki barış gücü misyonunda Mısır askerleri de yer alıyor (AFP)

İsrail, geçtiğimiz aralık ayında Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyine bakan Somaliland bölgesinin bağımsızlığını tanıdı. Etiyopya, bu bölgenin bağımsızlığını tanımak karşılığında bir deniz ve askeri liman elde etmek istiyordu.

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid, Mısır askerlerinin Somali'deki rolünün Afrika Birliği ve barış gücü çatısı altında güvenlik ve istikrarı sağlamak olduğunu vurgulayarak “Bu nedenle Mısır güçlerinin varlığı, Afrika Birliği ve Somali Devleti'nin talebi üzerine meşrudur. Somali Devleti'nin cumhurbaşkanı kısa süre önce Mısır'ı ziyaret ederek bunu tüm dünyaya teyit etmiştir” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Tümgeneral Abdulvahid, şunları söyledi:

“Bu bakımdan, İsrail'in Somaliland'ı bir devlet olarak tanıyarak ve Somali devletini bölmeye çalışarak yasadışı bir hamleye başvurup uluslararası hukuku hiçe saydığı halde, diğer tarafların Mısır'ın meşru varlığından endişe duyduklarını iddia etmeleri anlaşılabilir değil. Etiyopya'nın Somali'ye yönelik tacizleri ve kendi topraklarında bir Etiyopya deniz üssü kurulmasını kabul etmesi için yaptığı baskı, Addis Ababa tarafından gerçekleştirilen ve İsrail tarafından desteklenen, Sudan'daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) milis, teçhizat ve silah sağlamak gibi Afrika Boynuzu bölgesinde genel olarak gerçekleştirilen diğer şüpheli hamleler, İsrail'in bölgeyi istikrarsızlaştırmaya yönelik hamleleri bağlamında değerlendirilmeli.”

Tümgeneral Abdulvahid, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır ve AfB, bu gelişmelerin farkındadır ve bu nedenle Mısır'ın buradaki askeri varlığı, tüm bu tehditlere karşı koymak ve uluslararası yasal yükümlülükler ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde hareket etmek için.”

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi pazar günü, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud ile Mısır ziyareti sırasında düzenledikleri ortak basın toplantısında, Somali'deki barış gücü misyonuna, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü destekleme taahhüdünün bir parçası olarak asker göndermeye devam edeceğini açıkladı. Sisi ve Mahmud, ikili bir toplantı düzenledikten sonra, her iki ülkenin heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, Mısır'ın Somali'nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekleyen tutumunu vurgulayan Sisi, ülkenin egemenliğini zedeleyecek veya istikrarını tehdit edecek her türlü önlemi reddetti.

Sisi, düzenlenen ortak asın toplantısında, ‘devletlerin güvenliğini ve egemenliğini tehlikeye atabilecek adımlara’ karşı uyarıda bulunarak, bunları ‘Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın ihlali’ olarak nitelendirdi. Mısır, 2024 yılının aralık ayı sonlarında, Somali'deki AfB barış gücü misyonuna asker göndereceğini duyurmuştu. Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, bu kararın ‘Somali hükümetinin talebi ve AfB Barış ve Güvenlik Konseyi'nin (AUSSOM) onayıyla’ alındığını söyledi. AUSSOM, 2024 yılı sonlarında sona eren terörle mücadele misyonunun yerini aldı.