Büyük Sahra'da ‘İslam Devleti’... Sahel DEAŞ’ı

Sınırların ötesinde seyahat etmeye ve savaşmaya hazır savaşçılar yetiştiren bir insan rezervuarı…

Demokratik Kongo Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, DEAŞ unsurlarıyla mücadeleye yönelik operasyonlarını sürdürüyor. (AFP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, DEAŞ unsurlarıyla mücadeleye yönelik operasyonlarını sürdürüyor. (AFP)
TT

Büyük Sahra'da ‘İslam Devleti’... Sahel DEAŞ’ı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, DEAŞ unsurlarıyla mücadeleye yönelik operasyonlarını sürdürüyor. (AFP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, DEAŞ unsurlarıyla mücadeleye yönelik operasyonlarını sürdürüyor. (AFP)

Abdullah Faysal Al Salih

Irak'ta ortaya çıkışından ve Suriye'de yayılmasından bu yana, dünya DEAŞ’ı yakından izliyor, onunla mücadele etmeye ve yayılmasını sınırlamaya çalışıyor. Örgüt, Irak'taki mezhep gerilimlerini Irak el-Kaidesi ve 2003'teki rejimin çöküşünden sonra oyundan düşen ‘Baas Partisi’ rejimi kalıntılarını kullanarak ortaya çıktı.

‘İşgal karşıtı direnişin’ meşruiyet kazanması için 2006 yılında ‘Irak İslam Devleti Örgütü’ adı seçildi ve ardından 2011'de başlayan çatışmalardan yararlanarak Suriye'de genişledi. 2014'te isim ‘Irak ve Şam İslam Devleti Örgütü’ olarak değiştirildi ve bu noktadan sonra DEAŞ adı kullanıldı.

İki ülkenin topraklarında sahada örgütlenme genellikle İslam tarihini çağrıştırır. Çünkü Suriye ve Irak, iki önemli İslam devleti olan Emevi ve Abbâsî dönemlerine ev sahipliği yaptı. Hilafet’in meşruiyetinden yararlanmak amacıyla örgüt sıkı bir İslam şeriatı yorumunu uygulayarak karşıtlarına iki mesaj iletir: Birincisi, ‘Allah’tan başka hiç kimsenin kınamasından korkmamak’; ikincisi, ‘İslam Devleti’ne karşı çıkmaya çalışanların korkunç cezalara çarptırılacağı.

Örgütün gücü ve genişleme ajandası, İslam dünyası ve uluslararası ortakları için artan bir tehdit oluşturur. Çünkü ‘hilafet’ fikri, sınırları aşan bir yapıya sahip olduğundan, DEAŞ’ı uluslararası bir örgüt haline getirir ve uluslararası hukuku tanımayan, iddia edilen ‘hilafet’ altında birleşen bir devlet kurmayı amaçlar. Bu nedenle DEAŞ, Irak ve Şam'dan binlerce kilometre uzak bölgelere yayıldı. Örgüt, Irak ve Suriye dışında sekiz vilayetin kurulduğunu duyurdu, bunlar: Horasan (Afganistan ve Pakistan), Cezayir, Kafkasya, Mısır, Libya, Arabistan Yarımadası (Suudi Arabistan), Yemen ve Afrika Sahel bölgesi…

Bugün DEAŞ örgütünün uluslararası tehdidi, temel olarak iki bölgede yoğunlaşıyor: İlk olarak, Afganistan'daki Horasan bölgesi, medya tarafından günlük olarak aktarılanlara göre örgüt burada aktif olarak Taliban'ın otoritesine meydan okuyor ve radikalizmi artırıyor. Ancak en tehlikeli kısım, örgütün Afrika Sahel bölgesindeki koludur.

Batı Afrika Vilayeti'nin genişlemesi, Arap medyasında neredeyse görmezden geliniyor. Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) raporları, ‘DEAŞ - Batı Afrika Vilayeti’ örgütünün gerçekleştirdiği terörist saldırıların, Afrika kıtasındaki en radikal örgüt olarak kabul edilen ‘Boko Haram’ tarafından gerçekleştirilen saldırılardan daha vahşi olduğunu gösteriyor. Afrika'daki birçok aşırı örgüt, özellikle de 2015 yılında Boko Haram dahil olmak üzere DEAŞ’a biat etti. Boko Haram, diğer örgütlerden ayrılan unsurlarla birlikte, (Mağrip El-Kaidesi gibi) DEAŞ’a katıldı. DEAŞ’ın ‘Büyük Sahra'daki İslam Devleti’ni’ resmi bir eyalet olarak tanıması Mart 2022'ye kadar gecikti.

Diğer yandan DEAŞ'ın Afrika'da yükselişi, Rusya'nın yanı sıra bölgede savaşmak üzere paralı asker devşirmesiyle ünlü Wagner şirketinin yanı sıra Fransa başta olmak üzere, Avrupa Birliği ülkelerinin de müdahalesine yol açtı.

“Libya'da 2011 yılında devletin düşmesi, Sahel bölgesinde silahların yayılmasında artışa yol açtı.”

Afrika Sahel Bölgesi

Bu isim, Kuzey'de Büyük Sahra, Güney'de Sudan, Doğu'da Eritre'ye ve Batı'da Senegal'e kadar uzanan, Afrika'daki tropikal savana kuşağına verilen isim. Sahel (Sahil), Sahra Çölü'nün kuzeyi ve güneyinde doğal sınır oluşturan çöl bitkilerinin yetiştiği bölge, sanki bir çöl sahili. Bu bölge, ikliminin sertliği ve arazisinin engebeli oluşuyla dikkat çeker, yıl boyunca az yağış, kuraklık ve yüksek sıcaklık hakimdir. Bölge, izole edilmiş platolar ve bölgenin jeolojisini oluşturan dağlarla karakterize ediliyor.

Kısa bir tarihi bakış

Sahel bölgesinde 13-17’inci yüzyıllar arasında, birkaç krallık ortaya çıktı. Siyasi yaşam, sakinlerinin bölgeler arasında hareket etme becerisine sahip olduğu çöl yolu üzerinden yapılan ticaretin yanı sıra, altın madenciliği endüstrisinin ve fazla tahılların depolanmasının gelişmesiyle istikrarlıydı. Ayrıca, Sahra'nın geçit yolu ticareti, bölge halkının bölgeler arasında hareket etme becerisini ustalıkla gerçekleştirdiği bir ticaret ağı oluşturdu. Ancak Sahel'in altın rezervlerine yönelik diğer bölgelerin artan hırslarıyla birlikte, bölgedeki durum giderek değişmeye başladı; önce kuzeyden gelen istilalar ve ardından Avrupa'nın istilası izledi. Bu siyasi değişimler, ekonomik durgunluk ve bölgenin birçok yerlisi için köleliğe dönüşü getirdi. Birçokları kökenlerinden uzaklaştırılarak kölelik yaşamını sürdürmek üzere başka yerlere götürüldü. 18-20. yüzyıllarda, bölge (Afrika Kıtası’nın çoğu gibi) Avrupa işgali altında yaşadı.

Fotoğraf Altı: Somali'de eğitim gören Yüzlerce eş-Şebab savaşçıları. (AP)
Somali'de eğitim gören Yüzlerce eş-Şebab savaşçıları. (AP)

Çoğu Sahel ülkesi, 1960’li yıllarda bağımsızlıklarını kazandı. O zamandan beri, ekonomik kötüleşme ve iklim değişikliğinin artan etkileri altında halklarına temel yaşam koşullarını sağlayamayan, dolayısıyla meşruiyetini kaybeden hükümetlerin zayıflığı sonucunda aşırılık hareketleri ortaya çıktı. Politik elitler arasındaki güç mücadelesi ve liderliklerin çıkarlarını, halkların çıkarlarının önüne koyan iç savaşlar, halk tabakasının hükümetlere olan öfkesine neden oldu. Bu durum, yoksulluk ve siyasi otoritenin yozlaşmasıyla ortaya çıkan şiddet ve suç seviyelerinin yükselmesine katkıda bulundu.

Geçtiğimiz 20 yılda, şiddet, çatışma ve suçun artışı, ulusal sınırları aşarak hem bölge içinde hem de dışında büyük zorluklar yarattı. Şiddet ve insanlık dışı olayların en belirgin odak noktaları, Liptako-Gourma sınır bölgesi ve Çad Gölü havzasıdır.

Libya'da 2011 yılında devletin çökmesi, Muammer Kaddafi rejiminin bölgede nüfuzunun olmaması ve silahların oradan akması nedeniyle Sahel bölgesinde silahlanmaya yol açtı. Ayrıca, Mali'nin kuzeyine akın eden militanlar, yıllarca sessiz kalan Tuareg isyancılarını canlandırdı. Mali'nin nüfusunun sadece yüzde 10'unu oluşturan Tuaregler, ‘Azavad Ulusal Kurtuluş Hareketi’ çerçevesinde örgütlenmiş olup, bağımsız bir devlet kurmayı hedefliyor. Tuaregler, hükümet güçlerini kuzeyden çıkarmak için mücadele etmek amacıyla Mağrip El-Kaidesi, ‘Batı Afrika'da Birlik ve Cihad Hareketi’ ve ‘Ensar ed-Din’ gibi çeşitli İslami gruplarla ittifaklar kurdu.

2012'nin mart ayında Mali Cumhurbaşkanı Amadou Toumani Touré, hükümetin isyanı bastırmada başarısız olması nedeniyle ordu tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle devrildi. Ardından, kuzeyde devlet kurumlarının çöküşü, Tuareglerin (Azavad Ulusal Kurtuluş Hareketi) Gao, Kidal ve Timbuktu gibi bölgesel başkentleri ele geçirmesine olanak sağladı. Grup, Nisan 2012'ye kadar Azavad'ın bağımsızlığını ilan etmişti.

“Avrupa Birliği, coğrafi yakınlık nedeniyle Afrika'daki aşırılık yanlılarının etkisinin artmasından endişe duyuyor.”

DEAŞ Batı Afrika Eyaleti

Steven Simon ve Daniel Benjamin,10 Eylül 2021'de, Washington'daki Quincy Enstitüsü için ‘Artık Daha Akıllı Bir Terörle Mücadele Yaklaşımına Ulaşılabilir’ (A Smarter Counterterrorism Approach Is Now Within Reach)’ başlıklı bir makale kaleme aldılar. Makalede şu önemli noktalara yer verildi:

"Afrika’nın Sahel bölgesi ve Batı Afrika şu anda en aktif cihat bölgelerinden biridir ve bu bölgelerdeki şiddetli gruplar için stratejik tercih genellikle El Kaide ve DEAŞ gibi bilinen örgütlere katılmaktır.”

2002'den beri faaliyet gösteren Boko Haram örgütünün, 2015'te DEAŞ'a biat ettiğini ilan ederek adını ‘Batı Afrika İslam Devleti’ olarak değiştirdiği Nijerya'da, örgüt içinde bazı ayrılıklar yaşanmasına rağmen, DEAŞ, ayrılanları ortadan kaldırmayı başardı. 2021'de, Nijerya'daki ayrılan örgüt liderini öldürdü ve kontrol altında tuttukları toprakları ele geçirerek, ayrılanları Çad Gölü yakınlarındaki uzak bölgelere kaçmaya zorladı. O zamandan beri, DEAŞ, Nijerya'nın kuzeydoğusunu ve Nijer'in bazı bölgelerini kontrolü altına almış durumda.

Birleşmiş Milletler'in 11 Ocak 2021'de yayımlanan raporu, ‘Batı Afrika İslam Devleti’ örgütü tarafından gerçekleştirilen son terör saldırılarının, Boko Haram hareketinin gerçekleştirdiği saldırılardan daha vahşi olduğunu belirtti. Ayrıca, Katar'daki Brookings Enstitüsü'nün 30 Ağustos 2021 tarihli raporu ‘11 Eylül'den Yirmi Yıl Sonra... Afrika'da Terörün Yükselişi’ başlığını taşıyordu. Raporda, Ensar ed-Din ve Batı Afrika Cihat ve Tevhid Hareketi gibi ‘cihatçı’ örgütlerin faaliyetlerinin arttığına ve bu faaliyetlerin Mali'nin kuzeyindeki Tuareg isyanıyla aynı dönemde denk geldiğine dikkat çekildi. Cihatçı isyanda rol oynayan faktörler arasında, küresel bir kimlik arayışı, dışlanmış ve umutsuz gençleri birleştirecek bir amaç arayışı ve geleneksel aile yapılarının çöküşü yer alıyordu.

Mark Landler, 10 Eylül 2021 tarihli New York Times gazetesinde yayınlanan makalesinde, bazı Amerikan operasyonlarının, Batı Afrika'daki Burkina Faso gibi ülkelerde, sadece aşırılığı yok etmede başarısız olmakla kalmadığı, aksine (istenmeden) onu daha da kötüleştirebileceğinden bahsetti. Landler'ın makalesinde belirttiği bu durum, ABD'nin Sahel ülkelerindeki aşırıcı gruplara doğrudan müdahale konusundaki temkinli tutumunu açıklayabilir. Bu durum, Amerikan politikasının bu gruplara savaşma yeteneklerini geliştirmeleri için daha fazla alan sağlayabileceğini gösterebilir.

18 Kasım 2021'de, Independent gazetesi, Sahel bölgesindeki ‘İslamcı isyanın’ dünyanın en hızlı büyüyen isyanı olduğuna dair bir haber yayınladı. Independent'ın haberi, Afrika Kıtası’ndaki ve özellikle Sahel bölgesindeki aşırılığın artan şiddeti ve buna bağlı olarak Avrupa kıtasındaki tehlike derecesinin yükselmesine dikkat çekti. Söz konusu haberde, bu durumun, Afrika'daki gerginliklerin, ilkel toplumlarda insan rezervuarı barındıran bir kıtada artmasıyla, Belarus, Bulgaristan ve Bosna gibi Doğu Avrupa bölgelerinde artan aşırıcılıkla ilgili olarak ele alınan bölgelerde gerginliğin artmasına yol açabileceğini belirtti. Bu bölgeler, özellikle 1990'larda Afganistan'dan gelen savaşçıların akınına uğrayan Bosna gibi, aşırıcılık tarihine sahiptir.

Avrupa Birliği'nin Afrika'daki aşırılıkçıların artan etkisinden endişe duyduğu açıktır, çünkü coğrafi yakınlık söz konusudur. Kıta'nın kuzeyine doğru yapılan yasa dışı göçlerde uzun bir tarihi vardır ve bu durum Avrupa'da endişenin daha büyük olmasını açıklar. Amerikalıların ise daha çok stratejik bir konu olarak ele aldığı, acil bir güvenlik meselesi olarak görmediği bir konu.

Tarık eş-Şami'nin 29 Mayıs 2022 tarihli Independent Arabia’da yayınlanan makalesine göre El Kaide veya ona bağlı grupların Afrika'daki terör tehditlerinin yayılmasının en önemli kanıtlarından biri, Başkan Biden'ın Mayıs 2022'de Amerikan özel kuvvetlerinin Somali'ye gönderilmesine onay vermesidir. Bu, El Kaide’ye bağlı olan eş- Şebab hareketinden gelen artan tehditle başa çıkmak için yapılmış bir hamledir.

“DEAŞ, benimsediği ideolojiye bakılmaksızın Afrika'nın en geniş bölgesine hakim olmayı hedefliyor.”

29 Kasım 2021 tarihinde Foreign Policy web sitesinde ‘Uganda ve Kongo, İslam Devleti Örgütü ile Savaş Halinde’ başlıklı bir makale yayınladı. Makale, Afrika'da DEAŞ faaliyetlerinin artışını ele aldı ve bunu Afganistan'daki durumla karşılaştırdı. ABD’nin çekilmesinin ardından DEAŞ Horasan'ın faaliyetlerinin artışı gibi... Makale, ‘Afrika'daki İslam Devleti Örgütü’ üyelerinin gerçekleştirdiği bazı dehşet verici eylemleri içeriyordu, bunlar arasında sokaklarda kafa kesme işkencelerinin görüntülenmesi de ekliydi.

Uganda ve Kongo'daki durumda önemli bir çelişki var. Kendisine ‘Demokratik İttifak Güçleri’ adını veren ve şiddeti benimseyerek işleri yürüten ve rakipleriyle çatışan bir örgüt faaliyet gösteriyor. Çelişki, DEAŞ'ın bu ittifaka 2018'in sonlarında bağlılık göstermesiyle ortaya çıkıyor. DEAŞ'ın kendisini demokratik olarak tanımlayan bir örgüte bağlılık göstermesi tuhaf görünse de örgütün pragmatizmiyle açıklanabilir. Örgüt, Kıta’da ideolojik prensiplerine aldırmadan en geniş alanı ele geçirmeyi amaçlıyor (İslam Devleti'nin seküler başlıklardan uzak, özellikle demokrasi gibi ideolojilere itibar etmediğini unutmamak gerekir). Foreign Policy’deki makale, Demokratik İttifak Güçleri’nin 2016-2017 döneminde kendilerini ‘İslamcı’ olarak tanımlayan terörist gruplarla iletişime geçtiğini belirtiyor ve bu gruplar arasında ‘Tevhid ve Cihad Şehri’ grubunu öne çıkarıyor, ki bu grup, DEAŞ'ın bayrağına benzeyen bir bayrak taşıyor.

“Barış güçlerinin Mali'den çekilmesi bölgedeki şiddetin şiddetini artıracak.”

Batılı güçlerin geri çekilmesi

Fransa, 2022'nin ilk çeyreğinde, mali ve lojistik işleri denetlediği İslami Mağrip El Kaidesi'nin önde gelen liderlerinden ‘Ebu Ammar el-Ceziri’ olarak bilinen Yahya Jawadi'nin öldürülmesinin ardından Mali'den çekilme kararı aldı. Bu çekilmenin en önemli nedenlerinden biri, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e yakın olan Wagner grubunun faaliyetlerinin artmasıdır. Wagner, Mali Cumhuriyeti'nde etkin olan ve Bamako'daki askeri konsey ile doğrudan işbirliği yapan bir grup. Fransa'nın izinden diğer Avrupa ülkeleri de Mali'deki varlıklarını azalttı; Danimarka, Bamako'daki askeri konseyin Danimarka özel kuvvetlerini istememesi üzerine özel kuvvetlerini Mali'den çekti. Fransa ve Avrupalı ​​ortaklarının Mali'den çekilmesi, Mali'deki Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu'nun çalışmalarını etkiledi.

Barış gücü birliklerinin çekilmesinin, bölgedeki şiddeti artırabileceğine dair endişeler sadece terörist gruplar düzeyinde değil, aynı zamanda kişisel ve etnik ajandaları olan hükümet kurumları için de geçerlidir. Mali ve Burkina Faso'daki hükümet güçlerinin sivillere karşı katliamlara karıştığına dair birçok rapor var.

Fotoğraf Altı: Somali'deki bir görev için savaş uçağına binmeye hazırlanan ABD Özel Harekat Kuvvetleri. (US Air Force photo by Staff Sgt. Enrique Barcelo)
Somali'deki bir görev için savaş uçağına binmeye hazırlanan ABD Özel Harekat Kuvvetleri. (US Air Force photo by Staff Sgt. Enrique Barcelo)

2022'nin mart ayında, Birleşmiş Milletler Mali Ordusunu, yasaların ötesinde 500 sivilin infazıyla suçladı ve bu görevi tamamlamak için kimliği belirsiz savaşçılardan yardım aldığı iddia edildi Buna ek olarak, eğitimli uluslararası güçlerin geri çekilmesi, tıpkı Burkina Faso'da ve ardından Mali'de olduğu gibi, aşırılık yanlısı gruplara, yetersiz eğitimli hükümet güçlerinin bulunduğu askeri bölgeleri ele geçirme fırsatı veriyor.

“İki DEAŞ vilayetinin varlığı aralarında koordinasyondan ziyade nüfuz paylaşımı anlamına geliyor.”

DEAŞ Batı Afrika... ve DEAŞ Büyük Sahra

Mart 2019'dan Mart 2022'ye kadar olan dönemde Büyük Sahra DEAŞ’ı (Afrika Sahel DEAŞ'ı olarak da bilinir) Batı Afrika ile birleşmeden önce iki örgüt birbirinden izole bir şekilde varlığını sürdürüyordu. Büyük Sahra'daki İslam Devleti adlı örgüt, bağımsız bir vilayet olarak faaliyet göstererek ‘Büyük Hilafet Devleti’ne bağlı olduğunu ilan etmişti. Farklı fraksiyonlar arasındaki bölünme, Afrika kıtasının kültürel ve siyasi bağlamına dayanıyor. Bu kıta, coğrafi liderliklerin çatışmasıyla tanınır ve liderler, kendilerine kişisel olarak bağlı olan savaşçı gruplarını bir araya getirir. Aşırı örgütlerde yaşananlar, o bölgedeki askeri liderlerin durumuyla çok fazla farklılık göstermez; her iki durumda da liderler, birbirlerine karşı darbe yapma fırsatını kolluyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre iki grup arasındaki coğrafi mesafe idari bölünmeyi teşvik ediyor. Bu nedenle daha küçük ve daha dar örgütlerin aktif olması şaşırtıcı değildir. El Kaide, Afrika’da halen çeşitli isimler altında faaliyet gösteriyor. Bunlara Afrika'da ‘Müslümanları korumak’ sloganını öne çıkaran kuzey Nijerya'daki Ensar ed-Din de dahil. Başlangıçta, 2012'de ayrıldıkları Boko Haram grubu için fidye amaçlı adam kaçırma olaylarında uzmanlaşmış bir kanat olarak kurulmuştu ve faaliyetleri Nijerya'nın dışına, Benin'i de kapsayacak şekilde uzanıyordu. Kıtaya dağılmış, devlet dışı aktörler (non-state actor) olarak aktif olan grupların listesi uzayıp gidiyor. Örneğin: Cemaat Nusrat el-İslam vel-Müslimin, Mağrip El Kaidesi, Şekau grubu, eş-Şebab (Somali), Tevhid vel-Cihad, Mulathameen Tugayı ve diğerleri.

Fotoğraf Altı: Batı Afrika'daki DEAŞ unsurları. (AFP)
 Batı Afrika'daki DEAŞ unsurları. (AFP)

İki DEAŞ vilayetinin varlığı aralarında koordinasyondan ziyade nüfuz paylaşımı anlamına geliyor. Eğer 'Batı Afrika Devleti' örgütü Atlas Okyanusu kıyısındaki ve Gine Körfezi'ndeki bölgeye etki ediyorsa, o zaman 'Büyük Sahra Devleti' örgütü ve Afrika kıyısı boyunca uzanan, coğrafi olarak daha geniş bir bölgede faaliyet gösterdiği için daha tehlikelidir. Buna ek olarak, bölge halkının yaşadığı zorlu koşullar, aşırı örgütlere katılımı teşvik ediyor.

Sahel'deki İslam Devleti, çıkarları gerektirdiği şekilde aşırı gruplarla esnek bir iş birliği yapma yeteneğiyle dikkat çekiyor. Örgüt, Ebu Velid es-Sahravi liderliğinde (17 Ağustos 2021'de öldürüldü) El Kaide'ye bağlı gruplarla işbirliği yaparak aktif hale geldi. Sahravi ve Cemaat Nusrat el-İslam vel-Müslimin grubu üyeleri arasındaki ilişkiler, operasyonel çatışmalardan kaçınmayı ve hatta bu iki grubun iş birliğini sağladı.

“Bölgenin yaşadığı ekonomik yoksulluğa eğitim ve farkındalık yoksulluğu da eşlik ediyor.”

Kendilerine ‘İslamcı’ diyen radikal Afrikalı gruplardan bahsederken, liderlerinin ve kadrolarının neredeyse tamamının yerel olduğunu hesaba katmak gerekiyor. Yabancı savaşçıları belirli bir coğrafi bölgede toplamaya dayanan DEAŞ'ın geri kalan vilayetlerinden farklı olarak Sahel DEAŞ’ı, kontrol ettiği topluluklardan savaşçıları kendine çekiyor ve bu da örgütte savaşan akrabaları olan sakinlerin sosyal meşruiyetini ve sempatisini kazanıyor.

Bölgenin yaşadığı ekonomik yoksulluğa eğitim ve farkındalık yoksulluğu da eşlik ediyor. Bu nedenle bölge halkları ‘sadakat, inkar ve adalet’ gibi kavramlar konusunda şeriatın dar yorumlarına karşı savunmasızdır. Somali'de yayılan eş-Şebab hareketinin fakir görünen erkeklere karşı hırsızlık yaptığına dair kayıtları hatırlatmakta fayda var. Bu kayıtlar, şeriat yasalarını ihlal edenlere bedensel ceza uygulanması fikrini memnuniyetle karşılayan bazı ailelerin toplandığını gösteriyordu. Bu, yoksulluk sınırının altında yaşayan ülkelerde yaşanıyor; bunun nedenlerinden biri, Afrika Sahel bölgelerini kontrol eden aşırılık yanlısı örgütlerin mali ve idari yolsuzluğudur.

Eş-Şebab ve DEAŞ gibi Sahra Afrika'sındaki aşırı örgütlerin liderleri ve vaizleri, adaletin küçük hırsızları cezalandırma ile başladığı fikrini halk arasında yaymayı başardılar. Bu fikir, cehaletin hüküm sürdüğü ve şeriatın sadece hırsızın elini kesmek, zina edeni taşlamak veya münafığı infaz etmekten daha geniş olduğu geri kalmış toplumlarda yankı buldu. Ancak, örgütler, yöneticilerinin ve uygulayıcılarının toplumlarının üyeleri olduğu veya onlara benzeyen kişiler olduğu durumlarda, toplumlarının etik yozlaşmadan arınmasıyla adalete giden yolun başladığını iddia ederek, onların duygularını kışkırtıyorlar. Bu katı hükümleri uygulayan liderlerin ve kadroların, bu topluluklardan gelen veya onlara benzer kişiler olması, bu hükümleri kabul etmeyi veya sessiz kalmayı artırabilir. Bu, yabancıların liderlik veya kadrolar düzeyinde hakim olduğu DEAŞ'ın diğer vilayetlerinde bulunmaz.

“Afrika'nın Somali ve Eritre gibi bölgelerde aşırılık yanlısı eğitim kampları geçmişi var.”

Neden bu bölge için endişeleniliyor?

Sahel'de şiddet ve aşırılık yanlısı örgütlerin devam eden ve büyüyen gücü, insani krizi daha da kötüleştirme ve istikrarsızlığı Afrika'ya yayma tehdidinde bulunarak dünyanın geri kalanı için önemli güvenlik ve mali riskler oluşturuyor. Terörle mücadeleye yönelik uluslararası desteğin yakında çökmesi ve bölgesel liderlik çabalarının zayıflaması, şiddet içeren aşırıcılığın genişleyebileceği bir boşluk yarattı. Suriye ve Libya da dahil olmak üzere çeşitli gerilim bölgelerindeki çatışmalara katılan ve şu anda Afrika kıyılarında güçlü bir şekilde faaliyet gösteren Rus Wagner grubu bu boşluktan şimdiden yararlandı. Wagner Mali'ye taşındı ve Malili sivillere karşı ayrım gözetmeyen operasyonlar başlattı.

Sahel bölgesindeki aşırı örgütlerle paralı asker grupları arasındaki yakınlaşma, Wagner gibi gruplarla, uyuşturucu kaçakçılığı ve insan ticareti gibi alanlarda faaliyet gösteren organize suç grupları arasında iş birliğinin artmasına yol açabilecek bir tehdit oluşturuyor. Bu bağlamda, Ocak 2023'te yayınlanan raporu hatırlıyoruz. Birleşmiş Milletler uzmanları, Malili hükümet kuvvetleri ve Wagner grubunun Mali'de işlediği savaş suçları ve insanlık suçlarına ilişkin bağımsız bir soruşturma yapılmasını talep etti. Uzmanlar, ‘terör ve cezasızlık ortamı’, ülkedeki Wagner grubunun faaliyetleriyle ilişkilendirildiğini iddia etti ve 2022 yılının Mart ayında gerçekleşen Mora katliamına dikkat çekti.

Afrika Kıtası, sınır ötesi seyahat edip savaşmaya hazır savaşçıların yetiştiği bir insan kaynağı deposu olma potansiyeliyle en çok endişe veren bölge olarak öne çıkıyor. Bu nedenle, bu bölgeler, dünya genelinde operasyonlar gerçekleştirmeden önce eğitim almak için aşırılık yanlılarının çekim merkezlerine dönüşebilir. Afrika, Somali ve Eritre gibi bölgelerdeki aşırılıkçı eğitim kamplarında uzun bir geçmişe sahip.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.


İran’da reformist aktivistlere yönelik gözaltıların kapsamı genişliyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleriyle hatıra fotoğrafı çektirirken; yanında Âzer Mansuri yer alıyor, Şekuri Rad görülüyor; arkada İran bayrağı bulunuyor. Kasım 2024 (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleriyle hatıra fotoğrafı çektirirken; yanında Âzer Mansuri yer alıyor, Şekuri Rad görülüyor; arkada İran bayrağı bulunuyor. Kasım 2024 (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran’da reformist aktivistlere yönelik gözaltıların kapsamı genişliyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleriyle hatıra fotoğrafı çektirirken; yanında Âzer Mansuri yer alıyor, Şekuri Rad görülüyor; arkada İran bayrağı bulunuyor. Kasım 2024 (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleriyle hatıra fotoğrafı çektirirken; yanında Âzer Mansuri yer alıyor, Şekuri Rad görülüyor; arkada İran bayrağı bulunuyor. Kasım 2024 (İran Cumhurbaşkanlığı)

İranlı yetkililer, son günlerde reformist akıma mensup siyasetçi ve aktivistlere yönelik gözaltı dalgasını genişletti. Resmî ve reformist medyada yer alan haberlere göre, Ocak ayındaki protestolara ilişkin tutumları gerekçe gösterilerek aralarında parti yöneticileri ve eski milletvekillerinin de bulunduğu çok sayıda isim gözaltına alındı.

Bu adımlar, Tahran’ın içeride güvenlik önlemlerini sıkılaştırdığı bir döneme denk geliyor. Aynı zamanda İran, ABD ile yürütülmesi muhtemel müzakerelerde uranyum zenginleştirmeden vazgeçmeyeceğini ve füze programının hiçbir müzakere sürecine dâhil edilmeyeceğini vurgulayarak Washington’a güvenmediğini yineledi.

Yerel ve reformist basın, son gösteriler sırasında protestoculara destek verdiği belirtilen dört önde gelen reformist ismin güvenlik ve yargı organları tarafından gözaltına alındığını bildirdi. Çeşitli kaynaklara göre operasyonlar pazar günü başladı. Gözaltına alınanlar arasında Reform Cephesi Başkanı ve reformist İran Ulus Birliği Partisi Genel Sekreteri Âzer Mansuri, eski milletvekili İbrahim Asgarzade ile Hatemi döneminde dışişleri bakan yardımcılığı yapan Muhsin Eminzade yer aldı.

dc
İranlılar, 9 Ocak 2026’da Tahran’da hükümet karşıtı gösteri düzenledi (AP)

Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen Fars Haber Ajansı, “güvenlik ve yargı kurumlarının” söz konusu isimleri gözaltına aldığını, yöneltilen suçlamalar arasında “ulusal bütünlüğü hedef almak, anayasa karşıtı tutum almak, düşman propagandasıyla uyum içinde hareket etmek, teslimiyetçi bir çizgiyi teşvik etmek ve gizli yıkıcı mekanizmalar oluşturmak” bulunduğunu aktardı.

Yargı erkinin yayın organı Mizan Ajansı da isim vermeden “bazı siyasi şahsiyetlerin” gözaltına alındığını ve bu adımların “Siyonist yapı ve ABD’yi destekleyen bazı önemli siyasi unsurların faaliyetlerine ilişkin soruşturmaların tamamlanmasının ardından” atıldığını duyurdu.

Devrim Muhafızları’na bağlı Tesnim Ajansı ise Tahran Savcılığı’nın, Ocak olaylarıyla bağlantılı olarak Siyonist rejim ve ABD’ye destek suçlamasıyla bazı önde gelen siyasi isimler hakkında dava açtığını bildirdi; ancak isim ve parti bilgisi paylaşmadı. Ajans, terör eylemleri olarak nitelediği olayların İsrail ve küresel istikbarla operasyonel bağlar taşıdığını, perde arkasında ve sanal ortamda faaliyet gösteren örgütsel ve medya ağlarıyla güvenliğin hedef alındığını öne sürdü.

Gözaltı çemberi genişliyor

Pazartesi sabahı gözaltılar sürdü. Reform Cephesi Sözcüsü Cevad İmam’ın, pazar günü şafak vakti Devrim Muhafızları İstihbaratı tarafından evine düzenlenen baskınla gözaltına alındığı bildirildi. Reformist Şark gazetesi ve Fars Ajansı bu bilgiyi doğruladı.

dfrgt
Cevad İmam, Kasım 2024’te Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile yapılan görüşmede soldan ikinci sırada (İran Cumhurbaşkanlığı)

Ayrıca reformist lider Mehdi Kerrubi’nin oğlu Hüseyin Kerrubi’nin, Kültür ve Medya Savcılığı’na çağrıldıktan sonra gözaltına alındığı aktarıldı. Fars, “darbe yanlısı ve kargaşayı körükleyen halka” karşı yürütülen operasyonlar kapsamında İran Ulus Birliği Partisi Merkez Komitesi üyesi Ali Şekuri Rad’ın da yargı kararıyla tutuklandığını duyurdu.

Bunun yanı sıra Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleri Muhsin Armin, Bedr es-Sadat Mufidi ve Ferac Kemicani hakkında da adli tebligatla ifadeye çağrılma kararı alındı. Bir gün önce ise Mir Hüseyin Musevi’nin danışmanı ve 2009 seçim kampanyasının başkanı Kurban Behzadiyan Nejad’ın gözaltına alındığı açıklanmıştı.

İran’da 28 Aralık’ta yaşam koşulları ve artan hayat pahalılığına karşı başlayan protestolar kısa sürede siyasi talepler içeren geniş çaplı bir harekete dönüşmüş, bazı sloganlar rejimin devrilmesi çağrılarına kadar varmıştı. Yetkililere göre barışçıl gösteriler zamanla “isyan ve vandalizme” dönüştü; olaylardan ABD ve İsrail sorumlu tutuldu.

Takip eden sert güvenlik müdahaleleriyle protestolar sona erdirildi. Resmî söylemde bu süreç, 1979’dan bu yana İslam Cumhuriyeti’nin karşılaştığı “en büyük siyasi meydan okuma” olarak tanımlandı. ABD merkezli insan hakları örgütü HRANA’ya göre olaylarda çoğu protestocu olmak üzere 6 bin 971 kişi hayatını kaybetti, 51 binden fazla kişi gözaltına alındı.

Yargıdan sert uyarılar

Gözaltıların genişlemesinden kısa süre önce Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, protestolar sırasında reform çağrısı yapan ve ulusal bir gerçekleri araştırma komisyonu kurulmasını isteyen iç aktörleri sert sözlerle eleştirdi. Ejei, “İslam Cumhuriyeti aleyhine içeriden bildiriler yayımlayanlar Siyonist rejim ve ABD’nin yankısıdır” diyerek, “Velâyet-i Fakih’in yanında durmayanların sonunun, savaş sırasında Saddam Hüseyin’e sığınanlarla aynı olacağını” söyledi.

Reformistlardan tepki

İran Ulus Birliği Partisi, Âzer Mansuri ve diğer reformist isimlerin tutuklanmasını “stratejik bir hata” olarak niteledi ve bunun krizleri derinleştireceğini savundu. Parti, tüm siyasi tutukluların koşulsuz serbest bırakılmasını istedi ve barışçıl siyasi güçlere karşı “güvenlikçi yaklaşımı” eleştirdi.

Reform Cephesi de yayımladığı bildiride, İran toplumunun geniş kesimlerinin kendilerini temsil etmesi gereken kurumlara olan güvenini kaybettiğini belirterek bağımsız bir soruşturma komisyonu kurulmasını ve şeffaf bir rapor hazırlanmasını talep etti.

Güvenlik güçlerine yönelik suçlamalar

Gözaltılar, eski Reform Cephesi Başkanı ve eski milletvekili Ali Şekuri Rad’ın güvenlik güçlerini protestolar sırasında “kendi unsurları içinden öldürmeler tertiplemek” ve “camileri ateşe vermekle” suçlayan açıklamalarıyla eş zamanlı olarak gündeme geldi. Bu sözler, muhafazakâr milletvekilleri arasında sert tepkiye yol açtı. Bazı isimler, Şekuri Rad’ın delil sunmaması hâlinde yargılanması gerektiğini savundu.

c78k
Mansuri, geçen temmuz ayında düzenlenen bir toplantıda İran Cumhurbaşkanlığı Ofisi Başkanı Muhsin Mirzayi’nin yanında otururken (İran Cumhurbaşkanlığı)

Şekuri Rad, geçen hafta yayımlanan bir ses kaydında 8–9 Ocak olaylarına ilişkin ayrıntılı bir anlatım yaparak, resmî anlatıyı reddetti; protestocuların “eşkıya” olarak tanımlanmasını eleştirdi ve “orta yolcu gücün” kriz dönemlerinde temel bir toplumsal sermaye olduğunu vurguladı.

‘İran’ı Kurtarma Cephesi’ tartışması

Mir Hüseyin Musevi’ye yakın Kelime sitesi, son gözaltıların Musevi’nin önerdiği “İran’ı Kurtarma Cephesi” fikrini destekleyen isimleri hedef aldığını yazdı. Musevi’nin danışmanı Emir Ercumend, rejimin muhalefetin ağırlığının ülke içine kaymasını ve ulusal bir muhalefetin şekillenmesini “varoluşsal bir tehdit” olarak gördüğünü söyledi.

Reformist analist Ahmed Zeydabadi ise bu dönemde reform cephesine yönelik tutuklama ve çağrıların “derin bir üzüntü verici” olduğunu belirterek, kısa vadede psikolojik gerilimi artıracağını, uzun vadede ise siyasi kamplaşmayı derinleştireceğini ifade etti. Buna rağmen İran’ın krizleri çöküşe sürüklenmeden aşabileceğine dair “küçük de olsa bir umut” bulunduğunu dile getirdi.