Fatimiyyun… İran’ın Suriye’deki mağdur kolu

Tugay, İran’da yaşayan ve Kudüs Gücü’nün komutası altında faaliyet gösteren 20 bin Afgan mülteciden oluşuyor.

Suriye’de ölen Fatimiyyun Tugayı savaşçılarının defnedildiği Tahran mezarlıklarındaki aileler (New York Times)
Suriye’de ölen Fatimiyyun Tugayı savaşçılarının defnedildiği Tahran mezarlıklarındaki aileler (New York Times)
TT

Fatimiyyun… İran’ın Suriye’deki mağdur kolu

Suriye’de ölen Fatimiyyun Tugayı savaşçılarının defnedildiği Tahran mezarlıklarındaki aileler (New York Times)
Suriye’de ölen Fatimiyyun Tugayı savaşçılarının defnedildiği Tahran mezarlıklarındaki aileler (New York Times)

New York Times’ta dün (19 Şubat Pazartesi) yayınlanan bir haber, aşırı yoksulluktan kurtulmak ve Afganistan’a geri dönme korkusuyla, Tahran adına vekalet savaşlarında güç olmak amacıyla ‘kutsal Şii türbeleri’ sloganıyla bulundukları yerleri savunmak için Suriye’de İran Devrim Muhafızları ile birlikte savaşa katılan Afgan mültecilerden oluşan Fatimiyyun Tugayı’na ışık tutuyor. Ancak İran’da büyük ölçüde görmezden gelindikleri için mağdur oluyorlar.

İran devlet televizyonuna göre bu ayın başında İran’ın başkenti Tahran’da bulunan ana mezarlıkta ABD’nin Suriye’deki askeri üslere saldırısında hayatını kaybedenler için düzenlenen anma töreninde küçük bir kalabalık, önde erkekler, arkada kadınlar olmak üzere sıra sıra katlanır sandalyelere oturuyordu. Çocuklar etrafta dolaşıyor, genç bir adam elindeki şeker kutusunu dağıtıyor, bir adam da hoparlörden dua okuyordu.

Diğer askerlere ve yerel tıbbi raporlara göre ölen 12 kişi İranlı değil Afgan’dı. Onlar, ortaya çıkışı on yılı aşkın bir süre önce patlak veren Suriye savaşının doruk noktasına kadar uzanan, büyük ölçüde görmezden gelinen bir güç olan Fatimiyyun Tugayı’nın bir parçasıydı. O dönemde İran, Suriye Cumhurbaşkanının, kendisine karşı çıkan ayaklanmaları bastırmasına ve DEAŞ teröristleriyle savaşmasına yardımcı olmak için binlerce Afgan mülteciyi askere almaya başlamıştı. Çocukları okullara kaydedilen ve İran’da ikamet izni verilen savaşçıya aylık 500 dolar tazminat ödendi.

Tugayın hala 20 bin kişilik olduğu ve çoğunluğu İran’da yaşayan ve İran Devrim Muhafızları’nın yabancı kolu Kudüs Gücü’nün komutası altında faaliyet gösteren Afgan mültecilerden oluştuğuna inanılıyor. Devrim Muhafızları’na bağlı İran medya kuruluşları ve Fatimiyyun internet siteleri, öldürülen Afganların isimlerini ve fotoğraflarını yayınladı. Irak ve Suriye’deki Amerikan saldırılarında öldürüldükleri bildirildi.

ABD saldırıları, geçen Ocak ayında Ürdün’deki bir askeri üsse düzenlenen ve üç ABD askerinin ölümüyle sonuçlanan insansız hava aracı saldırısına tepki olarak gerçekleştirilmişti.

FOTO: Taliban Afganistan’ın kontrolünü yeniden ele geçirdikten sonra birçok Afgan dağlardan geçerek İran’a doğru zorlu bir yolculuğa çıktı (AFP)
Taliban Afganistan’ın kontrolünü yeniden ele geçirdikten sonra birçok Afgan dağlardan geçerek İran’a doğru zorlu bir yolculuğa çıktı (AFP)

Öte yandan İranlı yetkililer, kurbanlar arasında İran’la bağlantısı olan herhangi bir askeri personelin varlığını açıkça yalanladı. Aynı şekilde Devrim Muhafızları da emri altında çalışan Afganların öldürüldüğünü kabul eden bir açıklama yapmadı. İran kuvvetleri mensupları öldürüldüğünde genellikle yaptıkları gibi, hiçbir yetkili onların öldürülmesine misilleme tehdidinde bulunmadı.

Bununla birlikte Tahran, Şiraz, Kum ve Meşhed olmak üzere en az 4 şehirde Afgan ölümlerine ilişkin bilgiler ortaya çıktı. İran medyasında yayınlanan fotoğraf ve videolara göre cenazeleri sessizce ailelerine teslim edildi. Cenaze töreni sırasında tabutları hiçbir ülkenin bayrağını taşımayan yeşil bir bezle örtüldü. Meşhed, Kum ve Şiraz’daki dini türbelere nakledildiler.

FOTO: Fatimiyyun Tugayı Arşivleri (Iran Your Persian internet sitesi)
 Fatimiyyun Tugayı Arşivleri (Iran Your Persian internet sitesi)

Bazı cenazeler, Fatimiyyun Tugayı’nın logosunun bulunduğu sarı bayrakla taşındı. Aynı şekilde fotoğraf ve videolara göre bazı cenazelere yerel yetkililer, din adamları, İran Devrim Muhafızları temsilcileri ve Afgan mülteciler de katıldı. Tahran’ın eteklerindeki bir başka cenaze töreninde pembe ceket giyen iki küçük kız, babalarının tabutu önünde ağlıyordu.

Orta Doğu’daki militanlar ve terörist hareketler konusunda uzman olan ve İran’da mülteci olarak büyüyen bir Afgan olan Hüseyin İhsani, “Afganlar arasında, İran tarafından korunmadan öldürüldüklerine, hatta kendi çıkarlarını korumak kurban verdiğine dair endişeler artıyor” dedi. İhsani, “Toplara karşı kendilerinin yem olarak kullanıldıklarını düşünüyorlar” şeklinde konuştu.

İran’ın Birleşmiş Milletler (BM) misyonu, İran’ın BM Temsilcisi Emir Said İravani aracılığıyla Güvenlik Konseyi (BMGK) önünde yaptığı açıklamada, Fatimiyyun Tugayı’ndaki ölü ve yaralılardan haberi olup olmadığı yönündeki soruya yanıt vermedi.

Kudüs Gücü savaşçıları da dahil olmak üzere Afganlar, İran’ın Fatimiyyun Tugayı'ndaki öldürülenlerle ilgili tavrı karşısında öfkelerini ve hayal kırıklıklarını dile getirdiler. Ayrıca neredeyse her gün sosyal medya sitelerinde Fatimiyyun’la ilgili mesajlar paylaşılıyordu. Bazıları Kudüs Gücü’nün neden sessiz kaldığını merak ederken, bunu ‘ayrımcılık’ olarak nitelendirdi.

İran basınında yer alan haberlere göre ABD bombardımanında ölenler arasında Kudüs Gücü komutanı Tümgeneral Kasım Süleymani’nin yakın müttefiki olan iki üst düzey komutan da vardı. Üçünün Suriye savaş alanında birlikte fotoğrafları ortaya çıktı. İsimleri Seyyid Ali Huseyni ve Seyyid Hamza Alavi olarak geçiyordu.

FOTO: Suriye’nin Palmira kentindeki merkezi meydan, Fatimiyyun Tugayı’nın DEAŞ’tan geri alınmasına yardım ettiği birçok şehirden biri (New York Times)
Suriye’nin Palmira kentindeki merkezi meydan, Fatimiyyun Tugayı’nın DEAŞ’tan geri alınmasına yardım ettiği birçok şehirden biri (New York Times)

Yıllar içerisinde İran’a kaçan Afganların çoğunluğunun, Afganistan’ın en büyük etnik gruplarından biri olan Hazaralar olması ve onların da çoğu İranlı gibi Şii mezhebine mensup olması dikkat çekiyor.

Afganistan’daki Hazaralar, ABD kuvvetlerinin doğal müttefikleriydi. Çünkü ortak düşmanları Taliban ve El-Kaide’ydi. Ancak Orta Doğu’da bugün yaşanan karmaşık durum karşısında İran’la ittifak kurarak ABD güçlerini bölgeden çıkarmaya çalışıyorlar.

DEAŞ’ı takip

Suriye’de Fatimiyyun Tugayı, genellikle DEAŞ’a karşı savaşta ilk savunma hattını oluşturuyordu ve örgütün Suriye’de ele geçirdiği birçok bölgenin geri alınmasına büyük ölçüde katkıda bulundu.

Hükümete bağlı İran gazetesi, geçen hafta Suriye’de son yıllarda en az 3 bin tugay üyesinin öldürüldüğünü ve ABD’nin 2019’da tugayı ‘terör örgütü’ olarak sınıflandırdığını yazdı.

İran’da doğup büyüyen ve üç kez Suriye’de savaşmak üzere gönderilen Afgan Fatimiyyun Tugayı’nın eski bir üyesi, yasal statü kazanmanın yanı sıra kendisine İran’daki aşırı yoksulluk ve işsizlikten kaçma fırsatı sunduğu için tugaya ilgi duyduğunu söyledi.

İntikam korkusuyla isminin yayınlanmasını istemeyen grup üyesi, birçok savaşçının da ‘Şii İslam’ı koruma ve Sünni radikalizmini yenme’ arzusuyla tugaya katıldığını belirtti.

FOTO: Afgan Hazaralar 2022’de Kabil’de Aşura gününü kutluyor (New York Times)
 Afgan Hazaralar 2022’de Kabil’de Aşura gününü kutluyor (New York Times)

Taliban ülkenin kontrolünü tekrar ele geçirdiğinde İran’a kaçan Afganistan’daki eski bir subay olan Hazara Şiilerinden bir başka Afgan mülteci olan  31 yaşındaki Muhammed, bir telefon görüşmesinde, yüksek lisans derecesine sahip olmasına rağmen inşaatta çalıştığını söyledi. Muhammed, Afganların aynı zamanda yasadışı göçmenlere yönelik artan baskılar ve sınır dışı edilme tehditleri konusunda da endişelenmesi gerektiğini belirtti.

İntikam korkusuyla soyadının kullanılmamasını isteyen Muhammed, “Afgan arkadaşlarımdan biri bana, maddi krizi ve Afganistan’a geri gönderilme korkusu nedeniyle Fatimiyyun Tugayı’na katılmak istediğini söyledi. Burada sıkışıp kaldık. Ne ileri ne de geri gideceğimiz bir yolumuz var” dedi.

Analistler, Fatimiyyun Tugay güçlerinin, Irak ve Suriye’deki ABD üslerine yönelik saldırılara doğrudan karıştığına dair hiçbir kanıt bulunmadığını söylüyor. ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ise geçen Ekim ayında İsrail ile Hamas arasındaki savaşın başlamasından bu yana üslerin, İran destekli vekil güçler tarafından 160’tan fazla kez hedef alındığını açıkladı. Ancak Fatimiyyun Tugayı, Tahran’ın bölge genelinde desteklediği, finanse ettiği ve silah sağladığı milis ağı arasındaki lojistik meseleleri sahada koordine etmesine yardım etmede önemli bir rol oynuyor.

İsminin gizli kalmasını isteyen analistler ve İran Devrim Muhafızları’na bağlı bir askeri strateji uzmanına göre Fatimiyyun Tugayı güçleri, İran’dan Irak’a, oradan da Suriye’den Lübnan’daki Hizbullah’a giden insansız hava araçları, füze parçaları ve teknoloji de dahil olmak üzere silah tedarik zinciri boyunca önemli istasyonları oluşturan üsleri denetliyor.

FOTO: Afganlar İran’dan sınır dışı ediliyor (New York Times)
Afganlar İran’dan sınır dışı ediliyor (New York Times)

Washington’daki Orta Doğu Enstitüsü Suriye ve Terörle Mücadele ve Aşırıcılık Programları Direktörü Charles Lister, “Birkaç yıl önce Suriye’deki genel çatışma durgunlaştığında, Fatimiyyun Tugayı’nın ana vatanına döneceği, dağılacağı ve güçlerinin terhis edileceği beklentisi vardı. Ancak kendilerini daha geniş bölgesel ağa entegre ettiler ve oynayacak yeni bir rol buldular; bu da lojistiği sürdürmek, koordine etmek ve sahada daha geniş bir koordinasyon sağlamak." değerlendirmesinde bulundu.

İran'ın vekil milislerine bağlı Sabreen News internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafa göre ABD savaş uçakları, Suriye’nin doğusundaki Deyrizor’da Fatimiyyun Tugayı üyelerinin öldürüldüğü üssü yıktı, geride moloz ve enkaz yığını bıraktı.

Pentagon sözcüsü ABD’li General Patrick Ryder, İran için çalışan Afganların öldürülmesiyle sonuçlanan ABD saldırıları hakkında özel olarak yorum yapmayı reddetti. Ancak saldırıların Devrim Muhafızları ve ajanlarından hesap sormak için gerçekleştirildiğini ve ilk belirtilerin ‘Tahran’ın vekil gruplarıyla bağlantılı 40’tan fazla militanın öldürüldüğünü veya yaralandığını gösterdiğini’ söyledi.

İranlı liderler ve önemli şahsiyetler, ABD saldırıları beklentisiyle üslerden tahliye edildi. ABD Başkanı Joe Biden yönetimi neredeyse bir haftadır saldırıların yakın olduğunu açıklıyordu. Ancak Devrim Muhafızları ile bağlantılı İranlı bir yetkili, Afganların üste kaldığını ve askeri üslerin terk edilemeyeceğini belirtti.

Aralarında iki üst düzey komutanın da bulunduğu 5 Afgan’ın cenazesinde önde gelen muhafazakâr din adamlarından Hüccetü’l İslam Ali Rıza Panahiyan, yas tutanlara hitaben, “Düşmanın zayıf Afganları öldürmesi aptallıktı. Çünkü onlar, İslam ve direniş cephesi uğruna şehitler ve mücahitlerdir” ifadelerini kullandı.

Farnaz Fasihi/ New York Times hizmeti



Sudan'ın siyasi güçleri ve savaş döneminde alt üst olan öncelikler

Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
TT

Sudan'ın siyasi güçleri ve savaş döneminde alt üst olan öncelikler

Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)

Emced Ferid et-Tayyib

Sudan'da 2023 yılının nisan ayında ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaşın patlak vermesinden bu yana bazı siyasi güçlerin, ülkede yaşananları tanımlama ve buna yaklaşmada belirgin bir kararsızlık sergilediği göze çarpıyor. Bu güçler savaşın ilk günlerinden itibaren yaşananları, Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin), siyasal İslam ve devrim karşıtı güçlere karşı yürütülen ideolojik nitelikli bir iktidar mücadelesi olarak sınıflandırmaya çalıştı. Bu anlatı aslında HDK’nın savaşını meşrulaştırmak için benimsediği söylemin ta kendisiydi. Bu çerçevede sergilenen siyasi tutumlar, söz konusu güçleri HDK ve onu destekleyen bölgesel güçlerle örtüşür hale getirdi. Bu güçlerin milislere destek, ağırlama ve siyasi araçsallaştırma aracılığıyla kurdukları ilişkiyi zaten gizlemedikleri biliniyordu.

Bu güçler daha da ileri giderek HDK ile ilk andan itibaren aynı çizgide olduğunu açıkça ortaya koyan kişilerle ve gruplarla açıkça siyasi ittifaklar kurdu. Bu kişilerin arasında HDK’nın savaşına siyasi bir vizyon üretmek amacıyla 2023 yılının temmuz ayında Togo’da düzenlenen toplantıya katılan Muhammed Hasan el-Teayişi yer alıyor. Süleyman Sandal ise toplantıdan kısa bir süre önce Genelkurmay Başkanlığı’na yapılan ilk saldırı anından itibaren HDK ile koordinasyon içinde olduğunu açıkladı. Taha İshak ve diğerlerinin de HDK liderliğinden isimler tarafından (İzzet Yusuf) HDK'nın komutan yardımcısının ofisinde görev yaptıkları teyit edildi. Tüm bunlara karşın bu güçler söz konusu isimleri saflarına katmakta ısrar etti ve onları dünyaya tarafsız taraflar olarak sunarak ‘Takaddum İttifakı’ bünyesinde onlarla bir araya geldi. Bir süre sonra bir kısmı ayrılarak Sudan Kurucu İttifakı (Tesis) koalisyonunu oluşturdu. Geri kalanlar ise Sumud İttifakı içinde bir nevi cezalandırılmış halde yer aldı. Ancak sorun yalnızca söylem ve ittifaklarla sınırlı değildi; daha da derininde, gerçeklerin kendisiyle yüzleşme biçiminde düğümleniyor.

HDK yalnızca orduya ya da hükümete karşı savaşmadı. Genelkurmay Başkanlığı'nı kuşatmasının hemen ardından vatandaşların evlerini işgal etmeye, özel mülkleri yağmalamaya ve sivilleri sindirmeye yöneldi. Bunu yaparken de ‘bunlar siyasal İslamcı akımı destekleyenlerin evleri’ ya da ‘Hartum’daki ordu ve Sudan dokusunun Arap unsuru’ gibi sığ ideolojik gerekçelere sarıldı. Sanki bu sınıflandırma, özel mülklere el koymaya ve insanları aşağılamaya meşruiyet zemini oluşturuyormuş gibi. Daha da tehlikeli olanı, bazı siyasi ve medya figürlerinin bu uygulamaları kınamak yerine çerçevelemeye ve sürdürülmesini meşrulaştırmaya soyunmasıydı. Öyle ki Sudanlıların evlerinin boşaltılması meselesi, Cidde Anlaşması görüşmelerinde bir müzakere ve pazarlık konusuna dönüştü.

Ardından mesele iç savaşın sınırlarını da aştı. HDK, Afrika'dan Kolombiya'ya kadar dünyanın dört bir yanından paralı asker devşirdi. Bunu sağlayan dış finansman ve destek, gizlenme ihtiyacı duymadan alenen sürdürüldü. Bu noktada konu, hükümetle yaşanan silahlı siyasi bir çatışmanın çok ötesine geçerek Sudan devletinin bütün temel unsurlarına, halkına, topraklarına ve yönetimine yönelik doğrudan bir saldırıya dönüştü.

HDK yalnızca orduya ya da hükümete karşı savaşmadı. Genelkurmay Başkanlığı’nı kuşatmasının hemen ardından vatandaşların evlerini işgal etmeye, özel mülkleri yağmalamaya ve sivilleri sindirmeye yöneldi ve bunu yaparken de sığ ideolojik gerekçelere sarıldı.

Buna karşın bazı siyasi güçler bu gerçekleri, yeniden iktidara erişimlerini düzenleyecek siyasi bir denklem uğruna göz ardı edilebilecek ayrıntılar olarak değerlendirmekte ısrar etti.

Bu süreç, Abdullah Hamduk ve bir kısım siyasi liderin HDK'nın El Cezire'yi işgal ettiği ve bölge halkına en ağır ihlalleri uyguladığı sırada HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalu (Hâmidetî) ile ‘Addis Ababa Anlaşması’nı imzalamalarıyla zirveye ulaştı. Bu güçler söz konusu adımı Sudan hükümetiyle koordinasyon içinde attıklarını öne sürerek meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak gerçekler bu iddiayı desteklemedi. Anlaşmanın maddeleri hükümet tarafıyla önceden koordinasyon yapıldığı fikri ile mantıksal olarak örtüşmüyor. Zamanlaması ise görmezden gelinemeyecek sorular doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre anlaşma, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi’nin (IGAD), Cibuti'de açıkladığı olası bir ateşkesi görüşmek amacıyla planlanan Sudan Ordusu Komutanı ve Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah eş-Burhan ile Hâmidetî arasında doğrudan bir görüşme yapılmasının önünü kesmek gibi bir işlev gördü. Hâmidetî, görüşmeden yalnızca bir gün önce teknik gerekçeler öne sürerek toplantıya katılamayacağını bildirdi. Ertesi gün ise Addis Ababa'da Hamduk ve grubuyla birlikte görüntülendi. Bu gelişme, siyasi açıdan görmezden gelinmesi güç bir kanıt niteliği taşıyordu.

dfvfr
Sudan ordusu askerleri, HDK’dan geri alındıktan iki gün sonra, Hartum'un güneyindeki Omdurman şehri Saliha ilçesinde devriye gezerken görülüyor, 22 Mayıs 2025 (AFP)

Tüm bunlarda bazı siyasi güçlerin, Sudanlıların ödeyeceği bedeli yeterince gözetmeksizin yüksek maliyetli bir iktidar serüvenine göz kırptığına tanık olundu. Savaş patlak vermeden önce, hatta çok daha öncesinde, HDK ne varsayımsal ne de mahiyeti belirsiz bir tehlikeydi. Geçmişi, yapısı ve pratikleriyle HDK, Sudanlıların güvenliğine, geçimine, onuruna ve canına yönelik en büyük tehdidi temsil ediyordu. Milli görev bu tehlikeye direnmekti. Onunla bir arada yaşama formülleri aramak, onu meşru bir aktör olarak tutmaya siyasi gerekçeler üretmek ya da açık ya da örtük biçimde onunla ittifak kurmak değil.

Bu yüzden savaşın niteliğini çarpıtmaya, tarafları eşitlemeye ya da gerçeği örtmek amacıyla ‘ilk kurşunu kim attı’ gibi tartışmaların içinde hakikati boğmaya çalışmak salt bir siyasi yanılgı değil, meselenin özünden sapma. Savaş silahların patladığı anda başlamadı; milis birlikleri, günler öncesinden bir askeri üssü kuşatmak için harekete geçerek zorla askeri ve siyasi olgular dayatmaya başladığında fiilen başladı. Üstelik ne kadar tartışmalı olursa olsun içeride bir Sudan meselesine bölgesel ülkelerin müdahalesini savunmak ulusal egemenliğin sırtına saplanmış bir hançer oldu. Tıpkı Sudan devriminin sloganlarını silahlı bir milis projesinin hizmetine koşulması gibi.

Sapla samanın bir birine girdiği bir diğer tehlikeli karıştırma ise mantıksal sonucu yalnızca HDK’nın askeri varlığının barışçıl yollarla tasfiyesi olabilecek askeri müzakere ile hukukun üstünlüğüne dayalı sivil demokratik bir yönetim inşasını hedefleyen siyasi süreç birbirine karıştırılmasıydı. Bu karıştırma ne barış üretti ne demokratik geçişi sağladı. Aksine demokratik dönüşüm söyleminin savaşı meşrulaştırmak için araçsallaştırıldığı koşullarda her iki süreci de içinden çıkılmaz hale getirdi.

Yukarıdakiler soyut teorik okumalar değil, bilakis açıkça yaşanmış ve Sudanlıların ile dünyanın gözü önünde gelişmeye devam eden gerçeklerin aktarımıdır. Bu siyasi güçlere yakışan, ulusal önceliklerini yeniden düzenlemek ve dar iktidar hesapların bedelini ödemeye devam eden bir halkın canını, yurdunu ve geleceğini ortaya koyduğu bu süreçte milislerin ihlalleri karşısında Sudanlıların yanında açıkça yer almaktır.

sdvfr
Hartum yakınlarında yer alan Omdurman'da kurşun ve şarapnel izleri görülen ve Sudan bayrağı tutan kişilerin resmedil bir duvar, Sudan, 23 Nisan 2026 (AP)

Bu çıkmazdan kurtuluş imkânsız değil ve hâlâ mümkün. Ancak başlangıç noktası, günaha sarılmaktan vazgeçmek ve geçmiş tutumların açık bir muhasebesini yapıyor. Devletle ve kurumlarıyla ilişkinin yeniden ele alınması, devletin kimin yönettiği konusundaki anlaşmazlık gerekçesiyle yıkılmaması gereken ulusal bir çerçeve olarak görülmesi, Sudanlıların kendi toprakları üzerindeki egemenliğinin her türlü dış saldırıya karşı tanınması, yönetim biçimi, devleti kimin ve nasıl yöneteceği konusundaki görüş ayrılıklarının ise tamamen meşru olduğunun kabul edilmesi.

Bunlar aşırı talepler değil. Siyasi kampın kendisini içine sürüklediği sapkınlık girdabından uyanışı temsil ediyor. Ancak bu, kaybolmuş elitlerin mutlak hakikate sahip olduklarını iddia etme kibrinden vazgeçmesini ve gerçekleri kendi tercih ettikleri anlatıya uydurmak için bükmekten vazgeçmesini gerektiriyor. Devrimin sloganlarını gerçekle çelişen biçimde savaşı meşrulaştırmak için araçsallaştırarak etrafında sahte bir uzlaşı yanılsaması yaratma girişimleri ne gerçekler ne de zaman karşısında ayakta durabilir.


İdlib yeni Kardaha mı oldu?

Fotoğraf: Şarku'l Avsat
Fotoğraf: Şarku'l Avsat
TT

İdlib yeni Kardaha mı oldu?

Fotoğraf: Şarku'l Avsat
Fotoğraf: Şarku'l Avsat

İbrahim Hamidi

İdliblilerin “yeni Suriye”de karar alıcı pozisyonlara yükselmesiyle ilgili konuşmalar, rejimin devrilmesinden sonra ortaya çıkan yönetim biçiminin doğası hakkında bir tartışmayı tetikledi. Bazıları, yaşananları Esed dönemindeki Kardaha modelinin yeni isimler ve farklı bir mezhep ile yeniden üretilmesi olarak görüyor. Ancak bu yorum, içerdiği unsurlara rağmen, yeni sahneyi anlamak için yetersizdir.

Zira Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın kendisi İdlibli değil, Suriye'nin güneyinden tanınmış bir aileye mensuptur. Riyad'da doğdu ve Şam'da yaşadı. Şam'a dönmeden önce de on yıldan fazla bir süre İdlib'i yönetti. Ayrıca, kilit üst düzey pozisyonların dağılımı sadece İdlib şehrinden insanlarla sınırlı değil, çeşitli bölgeleri, sosyal ve sınıf gruplarını da içeriyor. Nitekim İçişleri, Maliye, İletişim, Enformasyon ve Sosyal İşler bakanlarının tamamı Şam ve kırsal kesiminden. Ekonomi Bakanı ve Suriye Merkez Bankası Başkanı Halep'ten. Savunma Bakanı Hama'dan, Adalet Bakanı ve İstihbarat Direktörü Deyrizor'dan, Dışişleri Bakanı ise Haseke'den. Hükümette ayrıca Beşşar Esed döneminde bakanlıklarda görev yapmış kıyı bölgelerinden bakanlar ve yetkililer de bulunuyor.

Bu durum, bürokraside, güvenlik aygıtlarında ve askeri kurumda 8 Aralık 2024'ten sonra İdlib'den Şam'a gelen bakanların, üst düzey yetkililerin ve personelin var olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor, ancak farklı bir soruyu gündeme getiriyor: İdlib “yeni Kardaha” mı? “İdlibcilik” coğrafi kökeni mi yoksa siyasi bağlılığı ve ortak deneyimi mi ifade ediyor?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kardaha ve İdlib deneyimleri arasında temel bir fark var. Hafız Esed ve ailesinin iktidara gelmesiyle birlikte, yönetici aile Kardaha’dan Şam'a geldi. Esed, kendi mezhebi içinde bir sınıf ve aşiret darbesi düzenleyerek, üyelerini, akrabalarını ve ağlarını başkente, iktidar merkezine ve rejimin kurumlarına, orduya ve güvenlik güçlerine taşıdı. Yönelim ya Kardaha'dan Şam ve çevresine taşınma ya da kıyı şeridinde kalma yönündeydi; burada gölge ağlar ve kaçakçılık faaliyetleri kıyı ile iç kesimler ve Suriye ile Lübnan arasında gelişti.

Esed rejimi yönetimi altında ihmal edilen İdlib ve kırsalı ise, ülkenin şahit olduğu geniş çaplı yerinden etme faaliyetlerinin ardından 2015 yılında muhalefetin ana merkezi haline geldi. İdlib, Şam ve kırsalından, Hums, Hama, Halep, Deyrizor, Dera, Kuneytra ve diğer bölgelerden yerinden edilmiş savaşçıları, aktivistleri ve sivilleri ağırladı. Evleri aynı zamanda mültecilere de kucak açtı ve çeşitli şehirlerden gelen yaklaşık 2 milyon yerinden edilmiş insan, yıllarca bombardıman ve cezalandırma altında, şehrin eteklerindeki kamplarda yaşadı. Bu kişiler, Şara liderliğindeki Heyet Tahrir eş-Şam tarafından organize edilen sivil, askeri, güvenlik, yardım, eğitim ve yapısal kurumlarda, gerek orduda, gerek güvenlik güçlerinde, gerekse de “Kurtuluş Hükümeti”nde görev yaptılar. On yılı aşkın süren çatışmalar, baskınlar ve uzlaşılar boyunca, mevcut güç yapılarını oluşturan ilişki ağları kuruldu ve uzmanlar yetişti. Bu kişiler, rejimin devrilmesinden sonra kurumların önemli bir bölümünü yönetmek üzere hemen Şam'a geldiler.

İdlib elitleri” olarak sınıflandırılanların çoğu, İdlibli değil, savaş nedeniyle bu şehre göç etmiş çeşitli bölgelerin evlatlarıdır

Bu anlamda İdlib, sadece yerel bir kimliğe sahip bir şehir olmaktan çıkıp, tüm Suriye muhalefeti için siyasi, sosyal ve askeri bir laboratuvar haline geldi. Bu nedenle, bugün görevde bulunan birçok figür, yalnızca coğrafi olarak değil, örgütsel, siyasi veya mecazi anlamda da “İdlibli” olarak tanımlanabilir.

“İdlib elitleri” olarak sınıflandırılanların çoğu, İdlibli değil, savaş nedeniyle bu şehre göç etmek zorunda kalan çeşitli bölgelerin evlatlarıdır. Kardaha, hırslı evlatlarını iktidara taşırken, İdlib ezilenlere kucak açtıktan sonra, şimdi onları yeniden hükümet kurumlarına taşıyor. Lazkiye kırsalındaki bu kasaba-şehir, tek bir aileye ve belirli bir nüfuz ağına bağlı, kapalı bir güç merkeziydi. Türkiye sınırındaki şehre (İdlib) gelince, savaş yıllarında Suriye'yi birleştiren bir alan ve ülke içindekilerle Türkiye ve diğer ülkelerdeki mülteciler arasında bir bağlantı noktasıydı. “İdlib, küçük Suriye'dir” denildiğinde, bu daha büyük resmin bir özeti olduğu anlamına gelir; “Suriye, büyük İdlib'dir” denildiğinde ise ülkenin dört bir köşesinin içinde temsil edildiği anlamına gelir.

Ölçü, coğrafyayı ve dar bağlantıları aşan bir hukuk, Şam’a gelmeden ve kurumlarına ulaşmadan önce İdlib'in mağaralarında ve kamplarında çok acı çekenlerin hayalini kurdukları devletin inşasıdır

Bu perspektiften bakıldığında, iki kale arasındaki karşılaştırma, sayılar ve isimlerin gösterdiğinden daha karmaşık görünmektedir. Bu, Şam'daki atama, yetki ve temsil kriterleri hakkındaki meşru soruları ortadan kaldırmıyor. Bu nedenle, soru bir kimlik kartının ayrıntılarıyla ilgili olmaktan ziyade yeni devletin devrim ve savaşın sağladığı meşruiyetten kurumların, hukukun ve yetkinin sağladığı meşruiyete geçişiyle ilgili olabilir. Bugün Suriye'nin karşı karşıya olduğu meydan okuma, pozisyonlardaki çeşitlilik veya yoğunlaşma ya da İdlib-Hama-Deyrizor üçgeni değil. Daha ziyade, tüm Suriyelileri kapsayan ve yetkinlik, hesap sorma ve hukukun üstünlüğüyle yönetilen istikrarlı kurumlar üreten bir yönetim sistemi oluşturmak için coğrafi sınırları aşabilen bir devlet inşa etmektir.

Bu nedenle, “İdlibcilik” etrafındaki tartışma coğrafyayla sınırlı kalırsa yanıltıcı olabilir. Gerçek ölçüt, kelimenin tam anlamıyla veya mecazi olarak İdlib'den veya başka bir yerden gelen yetkililerin sayısı olmayacaktır. Coğrafyayı ve dar bağlantıları aşan bir hukuk, Şam’a gelmeden ve kurumlarına ulaşmadan önce İdlib'in mağaralarında ve kamplarında çok acı çekenlerin hayalini kurdukları devletin inşasıdır.


Batı Şeria'daki silahlı saldırıda 1 İsrailli öldü, 5 kişi yaralandı

Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).
Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).
TT

Batı Şeria'daki silahlı saldırıda 1 İsrailli öldü, 5 kişi yaralandı

Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).
Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).

İsrail polisi ve sağlık ekipleri bugün (Pazar), Batı Şeria'da düzenlenen silahlı saldırıda en az bir İsraillinin öldüğü bildirdi.

Şarku'l Avsat'ın The Times of Israel gazetesinden aktardığı habere göre İsrail acil yardım servisi, terör saldırısı olduğundan şüphelenilen silahlı saldırıda bir kişinin öldüğünü, beş kişinin de yaralandığını açıkladı. İsrail polisi ise saldırıyı gerçekleştirdiğinden şüphelenilen kişinin, saldırı bölgesinin kuzeyinde bulunan Arap kenti Tayyibe sakini olduğunu ve Kohav Yair bölgesinde “etkisiz hale getirildiğini duyurdu.

Olay yerinden paylaşılan görüntülere göre saldırgan, halk arasında “Carlo” veya “Carl Gustav” olarak bilinen el yapımı bir makineli tüfek kullandı.

İsrail ordusu ve polisi, saldırıyı gerçekleştiren kişinin güvenlik güçleri tarafından etkisiz hale getirilerek yakalandığını açıkladı. Güvenlik güçleri, olaya karışmış olabilecek ikinci bir saldırganı arama çalışmalarını ise sürdürüyor.

Silahlı saldırının ardından, İsrail'in orta kesimindeki Tsur Natan yerleşiminde başka kişilerin sızmış olabileceği ihtimaline karşı en üst düzey alarm durumu ilan edildi. İsrail ordusu, yeni bir duyuruya kadar belde sakinlerinden evlerinde kalmalarını istedi.

Öte yandan İsrail ordusu, olay yerine özel kuvvet birliklerinin sevk edildiğini bildirdi.