Bağdat - IKBY hattındaki krizi Federal Mahkeme düzeltebilecek mi?

Siyasi uzlaşılar bozulmuş durumda.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde yaşayan vatandaşlar maaşlar ve diğer ödemeler konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle sorunlar yaşıyor. (AFP)
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde yaşayan vatandaşlar maaşlar ve diğer ödemeler konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle sorunlar yaşıyor. (AFP)
TT

Bağdat - IKBY hattındaki krizi Federal Mahkeme düzeltebilecek mi?

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde yaşayan vatandaşlar maaşlar ve diğer ödemeler konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle sorunlar yaşıyor. (AFP)
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde yaşayan vatandaşlar maaşlar ve diğer ödemeler konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle sorunlar yaşıyor. (AFP)

İyad el-Anbar

Irak’ta Federal Yüksek Mahkeme, federal hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki anlaşmazlıklara dahil olduğundan bu yana taraflar arasındaki ilişkiyi düzenleyen siyasi anlaşmaların anayasa metinlerine üstünlük sağlayacak derecede eksiklikleri ortaya çıkmaya başladı. Bağdat ve Kürdistan bölgesi hükümetleri ve her iki tarafı temsil eden siyasi güçler, sorunları anlaşmalarla çözmenin kanser hastasına verilen ağrı kesici gibi olduğunu hiçbir zaman kabul etmek istemediler. Dolayısıyla Federal Mahkeme kararları, Bağdat ve Kürdistan’daki siyasi taraflara yaptıkları anlaşmaların krizleri çözmek yerine biriktirdiğini hatırlatıyor.

Federal Mahkeme’nin federal hükümete ve bölgesel hükümete Kürdistan Bölgesi çalışanlarının maaşlarını ödeme yükümlülüğü getirme ve bölgesel hükümetin tüm petrol ve petrol dışı gelirlerini federal hükümete (devlet hazinesi) devretme konusundaki son kararı, iki taraf arasındaki gerginliğin en önemli sorunlarını çözdü. Bu karar ise sıklıkla Bağdat hükümetini maaş kesintisi politikasının ‘bölgeyi aç bırakmayı’ amaçladığı yönünde suçlamak için kullanıldı. Federal hükümet maaş konusunu her zaman petrol ithalatının federal finans kurumlarına ulaştırılmamasına bağladı. Bu tartışma ve karşılıklı suçlamalar arasında mağdur, maaşlardaki gecikme nedeniyle Federal Mahkeme’ye şikâyette bulunmaya sevk edilen Kürdistan bölgesi vatandaşıydı.

Anayasa, tahkim için değil protesto için kullanılıyor ve ‘yalan amaçlı bir hakikat kelimesi’ haline geldi.

Anayasanın yokluğu ve anlaşmaların varlığı

Federal hükümet ile Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti arasındaki her durumda veya krizde, tek kuvvetle anayasaya başvuruluyor. Ancak bu sadece politikacıların sözlerinde mevcut, krizlere çözüm bulmak için değil. Gerçek şu ki anayasa, tahkim için değil protesto için kullanılıyor ve ‘yalan amaçlı bir hakikat kelimesi’ haline geldi. Bir yanda Bağdat ve Erbil hükümetleri, diğer yanda Kürt ve Arap siyasi liderler arasındaki kriz ilişkisi, her zaman anayasanın üstünlüğü ilkesini yok eden bir kürsü oldu.

sdv s
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani (ortada) hükümet, Irak Silahlı Kuvvetleri (sağda) ve DEAŞ’la mücadeleye yönelik Uluslararası Koalisyon’dan üst düzey yetkililerin 27 Ocak’ta toplantı düzenledi. (AFP)

Anayasal metinler, Bağdat hükümeti ile Kürdistan bölgesi arasındaki ilişkiyi belirleyen şey değil, aralarındaki ilişkinin doğasını belirleyen siyasi uzlaşmalar ve anlaşmalardı. Zira ikinci dönemdeki eski Başbakan Nuri el-Maliki ile bölgenin eski Cumhurbaşkanı Mesut Barzani arasındaki anlaşmazlık anayasal bir anlaşmazlık değildi. Daha ziyade Kürt siyasetçilerin, 2010 yılında hükümetin kurulduğu ve bunun ışığında Maliki’ye ikinci dönem başbakanlık hakkı tanınmasını sağlayan Erbil Anlaşması’nın şartlarını uygulamamaya ikna edilmesiyle ilgiliydi.

Eski Başbakan Haydar el-İbadi döneminde artan anlaşmazlıklar, 25 Eylül 2017’de Kürdistan’ın bağımsızlığı konusunda referandum yapılmasıyla doruğa ulaştı. Bu seferki anlaşmazlık da anayasal bir anlaşmazlık değildi. Daha ziyade bunun nedeni bölgesel hükümetin eski Başbakan Adil Abdulmehdi (söz konusu dönemde petrol bakanıydı) tarafından Kasım 2014’te imzalanan anlaşmaya uymamasıydı. Bu anlaşmada bölgesel hükümetin federal hükümete günde 150 bin varil petrol teslim etmesi, federal hükümetin ise bölgeye 500 milyon dolar göndermesi karşılığında mutabakata varıldı. Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre hiçbir aşamada tartışma, anayasa hükümlerine uyulup uyulmayacağı konusunda değildi.

Federal hükümetin Kürdistan Bölgesi ile ilişkisini, yasalar ve kanunlar değil, dostluk bağları yönetiyor.

Adil Abdulmehdi, referandum krizi sonrasında Kürdistan ve Bağdat hükümetleri arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimi, 2019 bütçesinde yeni bir anlaşmaya değinip Kürtlerin tonayını kazanarak aşmaya çalıştı. Bu anlaşma, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin, petrol gelirlerinin devletin genel hazinesine aktarılması koşuluyla, kendi sahalarından ürettiği günlük en az 250 bin varil petrolü ihraç etme taahhüdünü şart koşuyor. Buna karşılık federal hükümet, bölge çalışanlarının tazminatı da dahil olmak üzere Kürdistan Bölgesi’nin aidatlarını ödemeyi taahhüt ediyor ve öngörülen petrol payını teslim etmemesi durumunda hasar miktarı bölgenin payından düşülecek. Ancak bölgesel hükümet, henüz bu anlaşmaya uymadı. Bağdat hükümeti ise bölgeye maaş ve aidat ödemeye devam ediyor. Öyle görünüyor ki Abdulmehdi ile Kürt liderler arasındaki dostane ilişkiler, bütçe maddelerinde belirlenen anlaşmaya uymasa bile bölgesel yönetimin hesap verebilirliğine göz yummanın bir gerekçesi sayılıyor. Federal hükümetin bölgeyle ilişkisini yürürlükteki mevzuat ve kanunlar değil, dostluk bağları yönetiyor.

Bu anlaşma, Mustafa el-Kazimi hükümetinin 2021 yılı federal hükümet bütçesinde de vardı. Ancak Muhammed Şiya es-Sudani hükümetinin başlarında, özellikle 2023 yılının başında Federal Mahkeme, Bakanlar Kurulu’nun IKYB’ye fon aktarılmasına ilişkin 2021 ve 2022 yıllarında aldığı kararların anayasaya aykırı olduğuna karar verdi.

fevef
Kerkük’te, 3 Eylül 2023’te görüntülenen Peşmerge savaşçıları. (EPA)

Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani, Sudani hükümetini ortaklık, denge ve fikir birliğine göre oluşturmak için Koordinasyon Çerçevesi güçleriyle ittifak ilkelerini belirlemişti. Barzani, Federal Mahkeme’nin bu kararını ‘Kürdistan bölgesine yönelik saldırgan bir duruş’ olarak nitelendirmekten çekinmedi. Her ne kadar Barzani, hükümete katılmak için yaptığı siyasi anlaşmaların tamamının anayasaya aykırı olduğunu çok iyi bilse de bu nedenle anlaşmaları anayasa metinleri pahasına savunuyor. Mahkemenin kararına yönelik ‘siyasi sürece, Irak hükümetine ve devlet idaresi koalisyonunun programına aykırı’ şeklindeki eleştirisi de bunu doğrulayabilir.

Barzani’nin açıklaması, belirli koşullara göre bir hükümet kurmayı kabul etme bahanesiyle haklı gösterilmiş olabilir. Ancak asıl tuhaf olan, Ashab-ül Ehlül Hak milislerinin lideri Kays el-Hazali’nin, Devleti Yönetme İttifakı ortağı Barzani’nin açıklamasına verdiği yanıt. Hazali, siyasi süreci istikrara kavuşturmanın ve hakları korumanın tek yolunun anayasanın sınırlarına uymak olduğuna ve hakları güvence altına alan şeyin de anayasa olduğuna inanıyor. Bu, ortaklık, denge ve uzlaşı ilkelerinde siyasi anlaşmaların güçlü bir şekilde mevcut olduğunun, tartışma ve diyaloglarda ise anayasal çerçevelere saygının bulunmadığının kanıtıdır.

Ancak Sudani hükümeti, bölgedeki çalışanların maaşları sorununun çözümü konusunda bir kez daha fikir birliğine vardı. Geçen eylül ayında Irak Bakanlar Kurulu, bölgesel hükümete mali likidite sağlamak ve çalışanların maaşlarını ödeyebilmesine olanak tanımak amacıyla Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne 2023 mali yılı için 2,1 trilyon dinar (1,6 milyar dolar) tutarında borç verilmesine karar vermişti. Bu, üç eşit taksitle (taksit başına 700 milyar dinar) ödeniyor.

Bu anlaşma, Federal Mahkeme’nin son kararından sonra hükümsüz hale gelmiştir ve bu, hükümetin ve siyasi güçlerin Federal Mahkeme kararlarına bağlılık konusundaki güvenilirliğinin bir testi sayılabilir. Son kararlar, Kürdistan Bölgesi’ndeki çalışan maaşları krizine nihai çözümler aramak, petrol ve petrol dışı ithalat konusundaki anlaşmazlığı sona erdirmek, bölge ile federal hükümet arasındaki ilişkiyi federalizm ile konfederasyon arasındaki melez bir ilişki olarak değil eyalet içindeki bir bölge arasındaki ilişki olarak yeniden tesis etmek meselelerini içeriyor.

Şii- Kürt zulmüne dayanan ittifak, artık dayandığı zemini kaybediyor.

Kurumlar değil siyasi kişilik

Bağdat ve Erbil’deki egemen siyasi sınıf arasındaki kişisel nezaket ilişkileri, halen 2003 sonrası siyasi dönüşüm ve dengeler gerçekliğinden ziyade muhalefet ilişkilerinin yönlendirdiği bir tarihsel gerçekliğe göre işliyor. Şii- Kürt zulmüne dayanan ittifak, artık dayandığı zemini kaybediyor. Şiiler artık otoritelerin baskısı altında değil, iktidarın gerçek sahibi haline geldiler. Kürtler, Şiilerle tahakküm mantığına göre uğraşarak onları hükümeti yönetemeyen Şii siyasi partilerle ittifak haline getirdi ve yolsuzlukları ülkeyi doldurmaya başladı. Daha sonra Kürtler, Şiilerin güvenini yitirdi ve onlar tarafından ülkenin zenginliklerini yağmalamakla suçlandılar, onları vatanın ortağı değil bağımsız bir devlet olarak görüyorlar. Dolayısıyla güneyde, Kürtlere dair anılarını ‘Barzan Savaşı’ ya da kendi deyimiyle ‘itaatsizlik savaşları’ dışında hatırlamayan bir önceki neslin yanı sıra, Kürdistan’ın Irak sınırları içinde kalıp kalmamasını umursamayan bir kuşakla karşılaşıyoruz. Kürt tarafında ise Arap Irak’ıyla hiçbir ilişkisi olmayan bir nesil var. Hatta iletişim için bir bağlantı oluşturan Arapça dili bile, seksenli ve doksanlı yıllarda bunların büyük çoğunluğunda yoktu. Bu da onları Irak’la aralarında hiçbir bağlantı olmadığına inandırdı.

Irak, artık anayasal başlığı ‘federal’ olan ve gerçekliği devlet içinde devlet olan bir siyasi sisteme sahip.

Kişiselleştirme ve siyasi itaat, Bağdat’ta iktidarın dizginlerini ele geçiren ve Irak’ı en yozlaşmış ve başarısız ülkeler arasında ön plana çıkaran siyasi sınıf ile Kürdistan’daki siyasi feodalizm arasındadır. Kürdistan ile Bağdat arasındaki ilişkinin şekillenmesinde iki ana faktör bunlardır. Siyasi gerçeklik, Kürt siyasetçilerin Bağdat’la çözülmemiş tüm sorunların çözümünde ciddiyetsizlikleri tarafından yönetiliyor. Çünkü bunu çözmek, Kürtleri hedef alan ulusal tehdit unvanını kaybetmek anlamına geliyor. Bu, Kürdistan’da siyasi aile yönetiminin hakimiyetini meşrulaştıran bir tehdittir. Ayrıca Bağdat’taki siyasi liderler, Erbil ve Bağdat hükümetleri arasındaki görüş ayrılıklarının çözümünde belirleyici olacak bir kurumlar devleti inşa etmek istemiyor veya bu yeteneğe sahip değil.

rbftb
Sudani İşçiler, 23 Şubat’ta, Bağdat’ın kuzeyindeki Baiji’deki Kuzey Petrol Rafinerisi’nin yeniden açılış töreninde konuşma yaptı. (AFP)

Dolayısıyla anayasal başlığı ‘federal’ olan, gerçekliği devlet içinde devlet olan bir siyasal sistemimiz var. Kürt ve Şii siyasetçilerin ittifakı Yeşil Bölge ve Erbil hükümeti çerçevesi dışına taşmadığı gibi halk düzeyinde de gelişmedi. Bu nedenle toplumsal bütünleşme ve ulusal kimliğin oluşması için sağlıklı bir ortam sağlayabilecek bir siyasi sistem yaratamadı. Sonuç olarak mağduriyet ve muhalefet mantığına dayanan koalisyon, ulus-devlet inşa etmeyi başaramadı.

*Bu haber Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)

Nebil Fehmi

Bu yazı dizisinin ilk makalesinde, askeri gücün muazzam insani, askeri ve ekonomik maliyetlere rağmen net bir siyasi çözüm üretemediği bir savaş modeli olarak Ukrayna'daki savaşa odaklanılmıştı.

İran ile olan savaş farklı jeopolitik ve askeri doğasına rağmen, aynı ikilemi yansıtıyor: Açıklanan hedefler ile gerçek sonuçlar arasında genişleyen uçurum ile “zafer ve sonuca varma” fikrinin, çatışmayı yönetme ve tehlikelerini kontrol altına alma lehine kademeli olarak gerilemesi.

Mayıs 2026'ya kadar, gerek nükleer ve askeri altyapıyı hedef alma, gerekse vekalet savaşları veya karşılıklı füze ve insansız hava araçları saldırıları olsun, İran ile bağlantılı askeri çatışmalar İran'ın bazı kabiliyetlerini zayıflattı, ancak Tahran'ın oluşturduğu stratejik meydan okumayı ortadan kaldırmadı. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran'ın nükleer silah gücü kazanmasını engellemeyi, bölgesel etkisini geriletmeyi ve gelecekteki bir yüksek gerilimi önlemek için daha yüksek bir caydırıcılık düzeyi oluşturmayı amaçladı. Buna karşılık, İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar verdi, bölgesel ağları zayıfladı, askeri ve nükleer altyapısının bazı bölümleri hasar gördü. Dolayısıyla, herkes için büyük bir maliyet var, ancak bu savaştan kimse galip çıkmadı.

İran yenilmedi veya siyasi olarak boyun eğdirilmedi, ancak umduğu gibi istikrarlı bir caydırıcılık denklemi kurmayı veya bölgesel nüfuzunu genişletmeyi başaramadı. Belki de en önemli siyasi kaybı, daha önce bazı Körfez Arap devletleri ile başlayan yakınlaşma sürecinin tersine dönmesi, stratejik davranışına ilişkin bölgesel şüphelerin yeniden ortaya çıkması ve bölgesel konumunun gerilemesi oldu.

Burada Ukrayna'da ortaya çıkan aynı paradoks öne çıkıyor; taktiksel başarılar mutlaka sürdürülebilir siyasi sonuçlara dönüşmez. Askeri saldırılar bir nükleer programı geciktirebilir, altyapıyı yok edebilir veya güçlü caydırıcılık mesajları gönderebilir, ancak otomatik olarak istikrarlı bir bölgesel düzen oluşturmazlar. Zayıflamış olsa bile, İran hâlâ etki araçlarına, yaptırımlar ve baskı ile birlikte yaşama yeteneğine sahip. Bu nedenle, “İran sorununun” askeri güç ve rejim değişikliği yoluyla çözülebileceği inancı, gerçekçi bir stratejiden ziyade bir yanılsama gibi görünüyor.

Dolayısıyla en uygulanabilir ve gerçekçi yol, kapsamlı bir anlaşma peşinde koşmak değil, daha geniş bir bölgesel savaşa kaymayı önlemek için kademeli bir gerilim azaltma ve risk yönetimi süreci oluşturmaktır.

İran'ın uranyum zenginleştirme seviyelerine net sınırlar koymanın yanı sıra, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) rolünü güçlendirmek, denetim ve doğrulama mekanizmalarını genişletmek bunun ilk adımı olabilir. Bu süreç ayrıca, İran'ın sorumsuz ve uluslararası alanda kınanan nükleer ve sivil tesisleri hedef alma eylemlerinden tamamen ve kararlı bir şekilde vazgeçmesinin yanı sıra, sivil gemi taşımacılığı veya petrol tesislerinin korunması da dahil olmak üzere karşılıklı saldırılarda bulunmama uzlaşılarını da içermelidir. Buna ilave olarak, krizler sırasında yanlış anlamaları önlemek için doğrudan veya dolaylı iletişim kanalları kurulması da çok önemlidir.

Yaptırımların kademeli ve geri döndürülebilir şekilde hafifletilmesi, açık uyum mekanizmalarına bağlanması, siyasi ufuktan yoksun, ucu açık baskı politikalarından daha pratik bir teşvik sağlayabilir. Bu tür gergin ortamlarda, insani önlemler ve rehine takasları, krizin kök nedenlerini ele aldıkları için değil, iletişim kanallarının tamamen kopmasını önlemeye yardımcı oldukları için önemli siyasi araçlar haline gelir.

Bölgesel boyut, gerçekçi yaklaşımda hayati bir unsur olmaya devam ediyor. Arap Körfez ülkeleri İran’ın saldırılarına maruz kaldılar ve iç güvenliklerini veya enerji piyasalarının istikrarını korumak, ekonomik kalkınma süreçlerini sürdürmek için gerilimin tırmanmasını önlemek onların doğrudan çıkarınadır. Başkan Trump yakın zamanda, birkaç Arap ve Körfez ülkesinin talebi üzerine İran'a karşı yeni bir saldırıyı ertelediğini vurguladı. Ayrıca, ABD Başkanı ile İsrail Başbakanı arasında, ikincisinin askeri tırmandırmayı sürdürme konusundaki ısrarı sebebiyle sert bir telefon görüşmesi yapıldığına dair haberler de yayınlandı.

Türkiye ve Irak’a gelince hem İran hem de Batı ile karmaşık dengeleri yönetiyorlar ve bu da onları gelecekteki herhangi bir bölgesel denklemin parçası haline getiriyor. Bu nedenle, ciddi bir gerilimi azaltma süreci yalnızca ABD-İran kanalıyla sınırlı kalamaz; daha geniş bir bölgesel çerçeve gerektiriyor.

Bu bağlamda, Arap ve Körfez ülkelerinin rolü, herhangi bir tarafın açıkça büyük bir siyasi taviz vermesini gerektirmeden gerilimlerin azaltılmasına olanak tanıyan sınırlı teknik anlaşmaları kolaylaştırabileceği için göründüğünden daha önemli hale gelmiştir. Benzer şekilde, Yemen, Lübnan ve Irak gibi arenalarda deniz güvenliği veya angajman kurallarıyla ilgili kısmi anlaşmalar somut pratik sonuçlar doğurabilir ve daha geniş bir çatışmaya kaymayı önleyebilir.

Ancak, en kesin teknik düzenlemeler bile genellikle göz ardı edilen bir faktöre, iç politikaya bağlı kalacaktır. İran liderlerinin herhangi bir anlaşmayı baskıya boyun eğme olarak değil, ulusal onurun ve stratejik direncin korunması olarak sunmaları gerekir. Karşı tarafta, ABD yönetimi de zayıf görünmeyi göze alamaz. Arap devletlerine gelince, İran'a ilave nüfuz sağlamadan güvenliklerini artıracak düzenlemelere ihtiyaçları var.

İşte tam da bu noktada, bütün taraflara iç manevralar için siyasi alan tanıyan sınırlı, kademeli anlaşmaların önemi ortaya çıkıyor. Diplomasi, rekabet eden ulusal anlatıları göz ardı edemeyen devletler arasındaki bir müzakeredir. Son saatlerde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşı sona erdirmek ve aynı zamanda kapsamlı, ayrıntılı bir anlaşmaya varmak için ek süre sunacak bir plan üzerinde uzlaşıya varabileceğine dair haberler gelmeye başladı.

Ukrayna ile benzerlik açıkça ortada. Her iki durumda da askeri güce aşırı güvenmek, nihai çözümler dayatmak yerine siyasi kimlikleri derinleştirdi ve pozisyonları sertleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre iki kriz de savaş alanındaki kazanımları uzun vadeli siyasi kabule dönüştürmede askeri gücün sınırlılıklarını ortaya çıkardı.

İran örneğinde bu, stratejik rekabet devam ederken, acil riskleri azaltan sınırlı nükleer ve bölgesel uzlaşılar anlamına gelebilir. Her iki durumda da çatışmaların tekrarını önlemek ve sorunlara kapsamlı çözümler bulma yolunda ilerlemeye devam etmek için zaman alsa bile, bu adımları bölgesel ve uluslararası düzeyde birbirine bağlamak ve geliştirmek çok önemli.

Bu gerçeklik, aşırı görüşlere sahip olanları veya tam zafer savunucularını tatmin etmeyebilir, ancak alternatiflerin çok daha tehlikeli olması nedeniyle çoğu zaman eksik uzlaşılarla sonuçlanan modern savaşın doğasıyla örtüşüyor. Ateşkes barış değildir ve sınırlı bir anlaşma uzlaşma değildir, ancak daha geniş kaosa sürüklenmeyi önlemenin tek yolu olabilirler.

Sonuç olarak, Ukrayna ve İran'daki savaşlar, çağdaş uluslararası sistem hakkında temel bir gerçeği ortaya koyuyor: Savaşları sona erdirmek artık dramatik, belirleyici bir an değil, aksine savaşı devam ettirmenin maliyetini artırmaya, kendine hâkim olmak ve anlaşmazlıklarla birlikte yaşamak için kademeli süreçler inşa etmeye dayalı uzun bir yoldur. Yavaş ve çok da ideal olmayan bu yaklaşım, bu çalkantılı dönemde dünyanın sahip olduğu tek gerçekçi seçenek olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
TT

KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ile Birleşik Krallık, Londra’da iki taraf arasında serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin resmen tamamlandığının duyurulmasının ardından kapsamlı stratejik iş birliğinde yeni bir döneme girdi. Anlaşma, yatırım akışlarını güçlendiren ve yedi pazardaki iş dünyası için geniş fırsatlar sunan yapısal bir dönüşüm niteliği taşıyor. Ayrıca bu anlaşma, Körfez ülkelerinin G7 üyesi bir devletle imzaladığı ilk serbest ticaret anlaşması olma özelliğini taşıyor.

KİK Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, anlaşmayı ortak ticaret ve yatırım hareketlerini yeniden yönlendirecek kaçınılmaz stratejik bir adım olarak nitelendirdi. El-Merzuki, küresel ekonominin yüksek belirsizlik ve korumacı dalgalanmaların baskısı altında bulunduğu bir dönemde anlaşmanın önemine dikkat çekti.

El-Merzuki, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, KİK ülkeleri ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret hacminin hâlihazırda yaklaşık 80 milyar dolar seviyesinde olduğunu belirtti. Serbest ticaret anlaşmasının, dünyadaki benzer anlaşmaların sonuçlarına dayanarak ticaret hacmini yüzde 60’tan fazla artırmasının beklendiğini ifade etti.

Olumsuz etkilerin hafifletilmesi

El-Merzuki, anlaşmanın küresel ekonomi açısından kritik bir dönemde imzalandığını belirtti. ABD’nin gümrük vergilerini artırma ve bazı önceki ticaret anlaşmalarını iptal etme yönündeki kararlarının riskleri yükselttiğine dikkat çeken el-Merzuki, bunun uluslararası ekonomik ilişkileri düzenleyecek istikrarlı ve net bir hukuki çerçeveye duyulan ihtiyacı daha da artırdığını söyledi.

sdvdf
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, Birleşik Krallık ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasını ticaret ve yatırım akışını yeniden yönlendirmek için stratejik bir adım olarak görüyor. (KİK)

Anlaşmanın, içerdiği ayrıntılı ve karşılıklı hukuki yükümlülükler sayesinde bu değişimlerin olumsuz etkilerini hafifletmeye katkı sağlayacağını ifade eden el-Merzuki, serbest ticaret çerçevesinin riskleri azaltarak taraflara geleceğe yönelik daha net bir perspektif sunduğunu kaydetti. El-Merzuki ayrıca, anlaşmanın kapsamlı yapısına dikkat çekerek, düzenlemenin yalnızca geleneksel mal ticaretiyle sınırlı kalmadığını; yatırım, hizmetler ve modern finansal hizmetler sektörleri için de bütüncül çerçeveler oluşturduğunu vurguladı.

Teknoloji ve bilgi transferi ile yatırım çekmeye yönelik bir platform

El-Merzuki, serbest ticaret anlaşmalarının yabancı yatırımları çekme ve teknoloji transferini hızlandırma açısından en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Benzer anlaşmaları imzalayan birçok ülkenin deneyimlerinin, doğrudan yabancı yatırım akışlarında yüzde 30’un üzerinde artış yaşandığını ortaya koyduğunu ifade etti.

El-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın öneminin, Birleşik Krallık’ın teknoloji ve yabancı yatırım ihraç eden başlıca ülkeler arasında yer almasından kaynaklandığını vurguladı. Bu durumun Körfez ekonomilerine nitelikli yatırım tabanını genişletme, bilgi birikimini artırma ve ileri teknolojileri transfer etme konusunda ek fırsatlar sunduğunu söyledi.

dv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın imzalanması sırasında KİK Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi’nin arkasında duruyor. (DPA)

El-Merzuki, KİK ülkelerinin başta Çin olmak üzere büyük doğu ekonomileriyle imzaladığı diğer ticaret anlaşmalarıyla eş zamanlı atılan bu adımın, bölgenin Doğu ile Batı arasında bir köprü niteliği taşıyan stratejik konumundan azami ölçüde faydalanılmasını güçlendirdiğini belirtti. Bu yaklaşımın aynı zamanda farklı uluslararası ortaklarla dengeli ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini desteklediğini ifade etti.

Yeni aşama

HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery ise KİK ülkelerinin, sunduğu uzun vadeli büyüme fırsatları sayesinde stratejik açıdan giderek daha büyük önem kazandığını belirtti. Elhedery, bankacılık grubunun Körfez’deki altı ülkede köklü ve güçlü bir varlığa sahip olduğunu, Birleşik Krallık’ın da bankanın ana pazarlarından biri olduğunu ifade etti.

Elhedery, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bankanın bölgedeki varlığının yeni anlaşmanın doğuracağı fırsatları doğrudan görmesine imkân sağladığını kaydetti. Bankanın ekonomik bağların derinleştirilmesine katkı sunmaya, şirketler ve kurumlar arasında yeni ortaklıkların kurulmasını desteklemeye, yatırımları güçlendirmeye ve daha fazla büyümenin önünü açmaya hazır olduğunu vurguladı.

Ortak bildirinin imzalanması

KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi ile Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, geçtiğimiz çarşamba günü Londra’da iki taraf arasındaki serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin tamamlandığını ilan eden ortak bildiriyi imzaladı. Anlaşma, yıllar süren müzakere turlarının ardından sonuçlandı.

El-Budeyvi, anlaşmayı KİK- Birleşik Krallık ilişkilerinde ‘niteliksel bir sıçrama’ olarak tanımladı. Anlaşmanın iki bölge arasındaki ekonomik ilişkileri gelecek nesiller boyunca güçlendireceğini belirten el-Budeyvi, düzenlemenin tesadüfi olmadığını, Körfez’deki altı ülke ile Birleşik Krallık arasında ‘yıllar süren çalışma ve ortak siyasi iradenin’ ürünü olduğunu ifade etti.

Londra taahhüdü

Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanlığı daha önce yaptığı açıklamada, KİK ülkeleriyle imzalanan serbest ticaret anlaşmasının Londra’nın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Katar, Bahreyn ve Umman ile uzun vadeli ortaklık taahhüdünü yansıttığını belirtti. Bakanlık, bunun KİK’nin bir G7 ülkesiyle yaptığı ilk serbest ticaret anlaşması olduğunu vurguladı.

Açıklamada, anlaşmanın iki taraf arasındaki siyasi ve güvenlik koordinasyonunun giderek arttığı bir dönemde şirketler ve yatırımcılar için hukuki güvence ile istikrar sağlayacak bir çerçeve sunacağı ifade edildi.

İngiliz verilerine göre, Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki mevcut ticaret hacmi yaklaşık 52,9 milyar sterlin (72 milyar dolar) seviyesinde bulunuyor. Ticaret hacminin yüzde 20 artarak yıllık yaklaşık 15,5 milyar sterlinlik (21 milyar dolar) ek büyüme sağlaması bekleniyor.

sdvdsfv
HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery

Anlaşmanın ayrıca Körfez ülkelerinin Birleşik Krallık pazarına ihracatını kolaylaştıracağı, hizmet ve meslek sektörlerini destekleyeceği, vize işlemleri ile iş ziyaretlerini basitleştireceği belirtildi.

Birleşik Krallık İş ve Ticaret Bakanı Peter Kyle, anlaşmanın Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki ortaklıkta ‘büyük bir adım’ olduğunu belirterek ticaret, yatırım ve inovasyon alanlarında yeni fırsatlar yaratacağını söyledi.

Birleşik Krallık’ın Ortadoğu ve Pakistan Ticaret Komiseri Sarah Mooney ise anlaşmanın gümrük vergilerini düşüreceğini ve iki tarafın ihracatını güçlendireceğini belirtti. Mooney, bunun yatırımcılara uzun vadeli kararlar alma konusunda daha fazla güven sağlayacağını ifade etti.


Djokovic,Fransa Açık'ta Federer’in rekorunu kırarak açılış maçını kazandı

Sırp tenisçi Novak Djokovic, erkekler tekler ilk tur maçının ardından zaferini kutluyor. (AFP)
Sırp tenisçi Novak Djokovic, erkekler tekler ilk tur maçının ardından zaferini kutluyor. (AFP)
TT

Djokovic,Fransa Açık'ta Federer’in rekorunu kırarak açılış maçını kazandı

Sırp tenisçi Novak Djokovic, erkekler tekler ilk tur maçının ardından zaferini kutluyor. (AFP)
Sırp tenisçi Novak Djokovic, erkekler tekler ilk tur maçının ardından zaferini kutluyor. (AFP)

Sırp tenisçi Novak Djokovic, Fransa Açık Tenis Turnuvası’nda (Roland Garros) tarihi bir başarıya daha imza attı. Djokovic, turnuvanın ilk turunda Fransız rakibi Giovanni Mpetshi Perricard karşısında zorlu bir engeli aşmayı başardı.

Şarku’l Avsat’ın İngiliz haber ajansı PA Media’dan aktardığına göre, bu mücadele Djokovic’in profesyonel kariyerindeki 82’nci Grand Slam katılımı oldu. Sırp raket, bu maça 39’uncu yaş gününü kutlamasından yalnızca iki gün sonra çıktı.

Djokovic, böylece erkekler teklerde Grand Slam turnuvalarında en fazla maça çıkan oyuncu unvanını, daha önce İsviçreli Roger Federer ile paylaştığı rekoru kırarak tek başına ele geçirdi.

Bu yıl üst üste 22’nci kez Fransa Açık’ta mücadele eden Sırp yıldız, 2010’dan bu yana turnuvanın ilk turunda hiç set kaybetmemişti. Ancak bu kez 2,03 metre boyundaki Perricard karşısında geriden gelerek 5-7, 7-5, 6-1 ve 6-4’lük setlerle galibiyete ulaştı.

Djokovic’in maça tutuk başlaması sürpriz olarak değerlendirilmedi. Omuz sakatlığı nedeniyle mart ayı ortasından bu yana yalnızca bir karşılaşmaya çıkan Djokovic, ritim eksikliği yaşadı.

Turnuvanın 3 numaralı seri başı olan Djokovic, ilk setin 11’inci oyununda çizgi hakeminin hatalı çağrısı sonrası sayının tekrarlanmasına itiraz edince tribünlerden yuhalandı. Daha sonra eski tenisçi Greg Rusedski tarafından çalıştırılan Perricard, Sırp yıldızın servisini kırmayı başardı.

Kariyerinde 24 Grand Slam şampiyonluğu bulunan Djokovic, ikinci turda bir başka Fransız tenisçi Valentin Royer ile karşılaşacak.

Djokovic maçın ardından yaptığı açıklamada, “Giovanni’yi bu harika mücadeleden dolayı kutlamak istiyorum. Kariyerim boyunca çok nadiren bu kadar güçlü servislerle karşılaştım” dedi.

Djokovic, “İlk sette hiçbir şansım yoktu. İkinci sette işler biraz değişti. Böyle bir maçta konsantrasyonunuzu korumanız ve doğru anı beklemeniz gerekir. Biraz karmaşık bir mücadeleydi ancak en iyi seviyeme yeniden ulaştığımı söyleyebilirim. Servis karşılama konusunda doğru zamanda başarılı oldum” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Amerikalı tenisçi Taylor Fritz de bu sezon sakatlık sorunları yaşayan isimlerden biri oldu. Fritz, devam eden hamstring sakatlığı nedeniyle toprak kort sezonunun büyük bölümünü kaçırdı.

Fritz, vatandaşı Nishesh Basavareddy karşısında 7-6 (7-5), 7-6 (7-5), 6-7 (7-9) ve 6-1’lik setlerle mağlup olarak turnuvaya veda etti. Böylece Fritz, turnuvada elenen ilk ilk 10 seri başı oyuncu oldu.

Turnuvanın 2 numaralı seri başı Alexander Zverev ise Fransız rakibi Benjamin Bonzi karşısında zorlanmadı. Zverev, mücadeleyi 6-3, 6-4 ve 6-2’lik setlerle kazandı.