Uluslararası Adalet Divanı’ndaki “İsrail’in Filistin topraklarını işgali” davası yeterli ilgiyi görmedi

Dava yarım asırlık bir gecikmeden sonra açıldı

Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın genel merkezi önünde Filistin bayrağı dalgalandıran göstericiler, 26 Ocak 2024 (Reuters)
Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın genel merkezi önünde Filistin bayrağı dalgalandıran göstericiler, 26 Ocak 2024 (Reuters)
TT

Uluslararası Adalet Divanı’ndaki “İsrail’in Filistin topraklarını işgali” davası yeterli ilgiyi görmedi

Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın genel merkezi önünde Filistin bayrağı dalgalandıran göstericiler, 26 Ocak 2024 (Reuters)
Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın genel merkezi önünde Filistin bayrağı dalgalandıran göstericiler, 26 Ocak 2024 (Reuters)

Bryn Haworth

Ortadoğu’daki olaylar bu hafta da uluslararası haberlere yön vermeye devam ediyor. Öyle ki İngiltere'de manşetlerden düşmüyor. Söz konusu haberler arasında, Beytüllahimli Lutherci bir papaz olan Rahip Dr. Munzir İshak’ın Londra'yı ziyareti ve İngiltere Kilisesi Ruhani Lideri ve Canterbury Başpiskoposu Justin Welby'nin Rahip İshak’ı kabul etmeyi reddetmesiyle ilgili tartışmalar yer aldı. Rahip İshak, Canterbury Başpiskoposu Welby'nin bu tutumunu, ‘İngiliz din adamları arasında yaygınlaşan temkinli tutumların bir başka örneği’ olarak niteledi.

Öte yandan İngiltere Veliaht Prensi William, İngiliz Kraliyet ailesinin siyasi meselelere nadiren müdahale etme ilkesini açıkça ihlal ederek Gazze'deki şiddetin sona ermesini umduğunu söyledi. Bu açıklama, eleştirilerini genellikle küçük kardeşi Harry'ye yönelten Kraliyet ailesinin sadık destekçilerinin tepkisine neden oldu.

Birleşik Krallık Parlamentosu'nun üst kanadı Acam Kamarası’nın dünkü oturumda Gazze’de ateşkesi görüşmesi planlanmıştı, ancak bazı milletvekillerinin oturumun düzenlenme şeklini protesto etmek için salonu terk etmesiyle prosedürler tam bir maskaralığa dönüştü. Her zaman kavgaları yatıştırması gereken, fakat bu kez eski partisi İşçi Partisi'nin çıkarları doğrultusunda hareket etmiş görünen Avam Kamarası Başkanı Sir Lindsay Hoyle, bu fırtınanın muhtemelen en büyük kurbanı olacak gibi görünüyor. Hoyle ayrıca, böylesine ciddi bir meseleyle ilgili oturumun raydan çıkmasının ardından İngiliz siyasi sınıfının imajını düzeltecek hiçbir adım atmadı.

Diğer taraftan Lahey, Güney Afrika’nın ‘İsrail’in soykırım suçu işlediği’ iddiasıyla açtığı davayla ilgili son duruşmanın ardından Uluslararası Adalet Divanı'nı (AUD) yeniden gündeme taşıdı. İsrail'in Filistin topraklarının bir kısmı üzerindeki işgalinin yasa dışı sayılıp sayılmayacağına karar verilecek duruşmaya yaklaşık 52 ülkenin katılması bekleniyor. İlk bakışta, İsrail'in Batı Şeria'daki varlığının halihazırda yasa dışı olduğu söylendiğinden söz konusu kararla ilgili duruşmanın yapılması gereksiz görünebilir. Ancak burada sorun, İsrail güçlerinin geri çekilmesini öngören 1967 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) kararında işgalin özellikle yasadışı olduğunun belirtilmemiş olmasından kaynaklanıyor. Bu yüzden AUD yargıçları, BM Genel Kurulu’nda 2022 yılında yapılan oylama sonrası meseleyi yeniden ele aldılar.

Ancak bu dava, soykırım suçu en büyük suç olduğundan muhtemelen Güney Afrika'nın İsrail’e karşı soykırım suçlamasıyla geçtiğimiz hafta açtığı dava kadar ilgi görmeyecek.

Nazi soykırımının ardından kurulan bir devlet olan İsrail'in aynı suçu başka bir halka karşı işlemekle suçlanması, karmaşık bir tarihsi ironi olarak karşımıza çıkıyor. Edward Said, geçmişte yaptığı bir değerlendirmede Filistinlilerin eski kurbanların kurbanları olduğu yönündeki trajik anlatıya dikkati çekmişti. İsrail’de iktidarda olan Likud Partisi'nin başından beri ‘Arapların’ ulaşmak istedikleri hedefleri küçümseyen bir tutuma sahip olduğu herkesçe biliniyor.

William Blake'in ‘korkutucu simetri’ (fearful symmetry) düşüncesi, Avrupa'daki Yahudilerin tarihte çektikleri acılarıyla Filistinlilerin şu an içinde bulundukları durum arasındaki benzerlikleri giderek daha açık hale getiriyor. Ancak her ne kadar tartışmalı da olsa artık bir gerçeklik olarak kabul edilen bu karşılaştırma, Güney Afrika'nın açtığı davada da gördüğümüz üzere ciddi tepkilere yol açabilir.

İsrail’in Filistin topraklarının bir kısmı üzerindeki işgalinin yasadışı kabul edilmesiyle ilgili davanın kapsamı daha sınırlı. Çünkü dava özellikle İsrail’in 1967 Arap-İsrail Savaşı sonrası işgal edilen Arap topraklarına odaklanıyor. Sonuç olarak dava ne dünyada ne de İsrail'de fazla ilgi görmedi, hatta neredeyse tamamen görmezden gelindi.

Haaretz gazetesi yazarı Gideon Levy, bir televizyon programında yaptığı değerlendirmede, İsrail medyasının davayı görmezden gelmeye çalıştığını söyledi. Levy, “İsrail hakkında olumsuz ya da hoş olmayan ne varsa bunları izleyicilerinden ve okuyucularından gizlenmesi konusunda İsrail medyasına her zaman güvenebilirsiniz. Hiçbir televizyon kanalı bu davayı yeterince önemli yahut ilginç bulmadı” yorumunda bulundu.

İsrailli siyasetçiler: Topraklar egemenliğe sahip bir Filistin devletinden değil, Mısır ve Ürdün'den alındığı için bu bilinen anlamda bir işgal değil.

Bu dava bir önceki kadar etkili olmasa da İsraillilerin bu konuda emsalsiz olduklarını umanlar olabilir. UAD’ın 15 yargıçtan oluşan heyetinin, İsrail'in Kutsal Kudüs Şehri'nin demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirme çabalarının yanı sıra ayrımcılar yasa ve prosedürlerle ‘işgal, yerleşim birimleri ve ilhak’ gibi uygulamalarının incelemesini istemek için yarım yüzyılı aşkın bir süre geciktiğine şüphe yok.

İsrailli siyasetçiler, söz konusu işgal altındaki toprakların savaş sırasında egemenliğe sahip bir Filistin devletinden değil, Mısır ve Ürdün'den alınması nedeniyle genel anlamda bunun bir işgal olmadığını savunuyorlar. En iyi yanıt bu iddiayla alay etmek olacaktır. Çünkü en nihayetinde asıl mesele Filistinlilerin egemenliklerinin ellerinden alınmış olması değil mi?

Lahey’deki duruşmalarda Güney Afrika adına konuşan Güney Afrika'nın Lahey Büyükelçisi Vusimuzi Madonsela, İsrail'in insan hakları ve uluslararası normların yaygın ihlalleri nedeniyle uzun süredir devam eden cezasızlık durumunun ele alınması gerektiği konusunda baskı yaparken İsrail’in bu tür eylemlerinin yoğunluğunun ve şiddetinin tırmanmasını eleştirdi.

Aynı duruşmalarda Guyana adına söz alan Avukat Edward Craven, işgalin doğası gereği geçici bir durum olduğunu, işgalcinin işgal ettiği bölge üzerinde hiçbir meşru iddiasının olmayacağını ve kalıcı değişiklikler yapmasının yasak olduğunu vurguladı. Craven, kalıcı işgali, uluslararası hukuk tarafından açıkça yasa dışı olarak tanımlanan bir tür askeri istila ya da ilhak olarak tanımladı.

sdvefrbt
Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, Lahey'deki İsrail işgalinin hukuki sonuçlarıyla ilgili bir duruşmada, 19 Şubat 2024 (AFP)

Duruşmalarda Küba adına söz alan Dışişleri Bakan Yardımcısı Anayansi Rodriguez Camejo, duruşmalardan birinde yaptığı güçlü açıklamayla UAD’ın dikkatini Gazze'deki mevcut duruma çekti. Camejo, İsrail'in eylemlerini, ‘Filistin halkını kısmen ya da kendi kaderini tayin hakkından yoksun bir etnik ve dini grup olarak yok etmeye yönelik üstü kapalı niyetini maskeleyen apartheid rejimi eylemleri’ olarak tanımladı.

UAD’a geç kalmaması çağrısında bulunan Camejo, “Çünkü biz, UAD’ın, bütün bir halkın yok edilmesi ihtimali gerçeğe dönüşene kadar kararını ertelememesi gerektiğine inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

Duruşmalarda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) adına konuşan BAE’nin BM Daimi Temsilcisi Lana Nuseybe, çatışmanın dini boyutuna dikkat çekerek İsrail’in, Ürdün ve Vatikan ile yapılan anlaşmalar sayesinde tarihi statükoyu koruma ve Kudüs'teki kutsal mekanlara erişimi sağlama sözü verdiğini, ancak İsrail’in artık Kudüs’ün eşsiz kimliğini tehdit eden ve kültürel mirasını silen hamlelerinin derin bir rahatsızlığa yol açtığını vurguladı.

İngiliz ve Fransız vatandaşı olan avukat Philippe Sands: Kendi kaderini tayin hakkı, BM üyelerinin İsrail’in işgaline derhal son vermelerini gerektirir.

İsrail'i kutsal mekanlara erişimi engelleyerek söz konusu anlaşmalardaki yükümlülüklerini ihlal ettiği için eleştiren Nuseybe, Gazze'deki kötü koşullardan duyduğu üzüntüyü dile getirdi. ‘Gazze'de yaşanan acıların modern tarihte benzeri görülmemiş bir boyuta ulaştığını’ vurgulayan Nuseybe, İsrail’in stratejisinin, ‘Filistinlilere karşı toplu cezalandırma’ anlamına geldiği uyarısında bulundu.

Batılı ülkelerden isimler ve Fransa'nın Gazze’de yaşananlarla ilgili tutumunu eleştiriler de benzer bir açık sözlülüğe sahipti. İngiliz ve Fransız vatandaşı olan avukat Philippe Sands, “Kendi kaderini tayin hakkı, BM üyelerinin İsrail’in işgaline derhal son vermelerini gerektirir” dedi. Bununla birlikte İsrail'in hiç vakit kaybedilmeden cezalandırılması gerektiğini vurgulayan Sands, “Destek yok, yardım yok, katılım yok, zorlayıcı prosedürlere katkı yok, mali ya da askeri yardım yok, ticaret yok, hiç ama hiçbir şey yok” şeklinde konuştu.

Öte yandan duruşmada dile getirilen tüm görüşlerde İsrail eleştirilmiyordu. Macaristan temsilcisi Attila Hidegh, İsrail’i eleştiren eğilime aykırı bir çıkışla UAD’ın müdahalesinin kasıtsız olarak gerilimi artırabileceği konusunda uyardı. UAD yargıçlarının eylemlerinin ‘çatışmayı şiddetlendirebileceğini’ öne süren Hidegh, “Devam eden bilgi savaşında UAD’dan istifade etmek, mevcut anlaşmazlıkları derinleştirebilir ve modern tarihin en tehlikeli çatışmalarını şiddetlendirebilir” değerlendirmesinde bulundu.

ABD ve Fiji de UAD’ın İsrail’in Filistin topraklarının bir kısmı üzerindeki işgalini yasa dışı ilan etmesi önerisine karşı çıktı. ABD Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı Richard Visek, mahkemeye sunulan gerekçenin taraflı olduğunu ve sadece İsrail'in işgaldeki rolüne odaklandığını söyledi. Visek, bunun yerine, son on yılda iki devletli çözüme desteğindeki kararlılığını teyit eden BMGK’nın kararlarına odaklanılması gerektiğini belirten Visek, “İsrail'in, yerleşimcileri işgal altındaki Filistin topraklarına göndererek Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'ni ihlal ettiği yönündeki iddialar, UAD tarafından değil, BMGK tarafından ele alınmalı” diye konuştu.

Ülkelerin tutumları arasında farklılıklar olacağını duruşmaların başlamasından çok önce tahmin etmek hiç zor değildi. Bu da bu prosedürün formaliteden ibaret olacağını teyit ediyor.

Bir yandan siyasi manevralar diğer yandan karmaşık hukuki tartışmalar devam ederken, Filistin’in BM Daimi Temsilcisi Riyad Mansur'dan son derece dokunaklı bir çağrı geldi. Mansur, duruşma sırasında yaptığı konuşmada, Filistin topraklarının 1920 yılında Milletler Cemiyeti’nin manda sistemi yönetimi formülüyle İngiliz manda yönetimi dönemindeki sınırlarına göre önemli ölçüde küçüldüğünü çarpıcı bir şekilde göstermek için beş harita kullandı.

Filistin’in BM Daimi Temsilcisi Mansur: Netanyahu'nun haritasında Filistin yok, yalnızca İsrail var.

Mansur’un kullandığı haritalar, BM’nin 1947 yılında önerdiği, ancak başarısız olan Filistin Paylaşım Planı’ndan ve İsrail'in kurulduğu 1948’deki çatışmadan sonra Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin bölgesel sınırlarında gerçekleşen değişiklikleri önüne seriyordu. Bu değişikliklerin, Filistin topraklarının bahsi geçen tarihlerden 2020 yılı itibarıyla Filistin Yönetimi’nin kontrolü altındaki çeşitli bölgelere ve İsrail'in onlarca yıl inşa etmeye devam ettiği yerleşim birimlerinin genişlemesinden ciddi şekilde etkilenen bölgelere dağılması şeklinde gerçekleştiği görüldü.

dev
UAD yargıçları, 26 Ocak 2024 (AFP)

Mansur’un konuşmasında son olarak geçtiğimiz eylül ayında BM Genel Kurulu'nda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun tüm Filistin topraklarının silindiği ve ‘yeni’ Ortadoğu olarak adlandırdığı bölgenin haritasını tuttuğu fotoğrafına yer verdi.

Filistin’in BM Daimi Temsilcisi, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bu haritada Filistin diye bir yer yok. Sadece Ürdün Nehri'nden Akdeniz'e kadar tüm toprakları kapsayan bir İsrail var. Bu harita, İsrail'in Filistin'deki uzun ve devam eden işgalinin izlediği gerçek hedefi gösteriyor. Hedef; Filistin'in haritadan tamamen silinmesi ve Filistin halkının yok edilmesidir. Filistinliler, hem sömürgeciliğin hem de apartheid rejiminin acılarını çektiler. Acısını çektiğimiz sömürgeciliğe ve apartheid rejimine kızmak yerine Filistin'in haritadan tamamen silinmesinin ve Filistin halkının yok edilmesinin hedeflendiğini söylememize kızanlar var.

İsrail'in nereye varmak istediğini anlamak için büyük Netanyahu'nun Savaş Kabinesi’nin üyelerinin yaptığı açıklamalara bakmak yeterli olacaktır. Zira, sadece bir tampon bölge oluşturmanın çok ötesine geçen tutkuları ve Filistinlilerin tamamen yerlerinden edilmesi yönünde üstü kapalı hedefleri olduğu anlaşılıyor.

The Guardian gazetesi, Refah'ta Mısır sınırına yakın bir kapalı bölgenin inşa edildiğine dair detayların olduğu uydu görüntüleriyle desteklediği haberinde, Refah'ta kamp kuran ve büyük sıkıntılar çeken bir milyondan fazla insanın, Gazze Şeridi’nde gidecek başka yeri olmadığından, uydu görüntülerinin sahte olduğunu öne sürmenin ‘kasıtlı bir saflık’ olacağını vurguladı.

Gazze'nin çektiği acılar her geçen dakika daha da derinleşiyor. Canterbury Başpiskoposu tarafından kabul edilmeyen Beytüllahimli rahip bile umutsuzluğunun üstesinden gelmek için çabaladığını ve dua ettiğini itiraf ederken derme çatma çadırlarda yaşayan, soğuğa, açlığa, yerinden edilmeye ve sürekli bombardımana maruz kalan insanların gösterişli destek sözleri karşısındaki sabırsızlıkları mazur görülebilir. Zira bir noktadan sonra çektikleri acıların tarif edilemez büyüklüğünü anlatmakta kelimeler kifayetsiz kaldı.

Filistin’in BM Daimi Temsilcisi’nin de konuşmasında bu konuda zorlandığı çok açıktı. Özellikle Gazzeli çocuklara baktığında bir gelecek hayali kurmaya çalışırken sesi titreyen Mansur, birkaç saniyelik sancılı bir duraksamanın ardından, “İnsanlar rakamlar ibaret değildir” ifadelerini kullandı. Ardından kullandığı kelimeleri anlamak ise oldukça zorlaşmıştı.

Mansur’un bu derin bir üzüntüsüne tanık olmanın yarattığı duygusal etki, içinde küçük de olsa insanlık kırıntısı olan biri için dahi sempati uyandıracak kadar büyüktü. Mansur'un kesik kesik ifadeleri, Gazze halkının içinde bulunduğu kötü durumu, haklı öfkeyi haykırmak için çok iyi hazırlanmış ifadelerinden daha etkiliydi. Rahip İshak'ın modern çağda İsa'nın yıkıntılar arasında doğacağı vaazından bu yana duyulan ne varsa hepsinden daha fazla şok ediciydi.

Filistin’in yaşlı BM Daimi Temsilcisi, hıçkırıklarıyla kesilen konuşmasında dünyaya basit, ancak derin olan şu soruyu sordu:

“Artık bu acıların sona ermesinin zamanı gelmedi mi?”

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Hamaney'in danışmanı: Trump diplomasiye üçüncü kez ihanet etti

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
TT

Hamaney'in danışmanı: Trump diplomasiye üçüncü kez ihanet etti

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in danışmanlarından Muhsin Rızai, bugün yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik deniz ablukasını sürdürerek ve müzakerelerde aşırı taleplerde bulunarak “diplomasiyi üçüncü kez sabote ettiğini” söyledi.

Öte yandan ABD bugün yaptığı açıklamada, İran’a karşı savaşın yeniden başlatılması için gerekli imkânlara sahip olduğunu vurguladı. Beyaz Saray, Başkan Trump’ın bütün şartları yerine getirilmedikçe Tahran ile herhangi bir anlaşma imzalamayacağını duyurdu.

Bu açıklamalar, üç ay önce Ortadoğu’ya yayılan ve küresel ekonomide sarsıntılara yol açan çatışmaların ardından geldi.

Beyaz Saray daha önce Trump’ın İran’la olası bir anlaşma konusunda karar aşamasına yaklaştığını bildirmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen görüşmelere son dönemde Katar’ın da dahil olmasıyla birlikte, müzakerelere ilişkin haftalardır çelişkili açıklamalar ve haberler gündemdeydi.

Ancak Trump, dün Beyaz Saray’daki Durum Odası’nda yardımcılarıyla yaklaşık iki saat süren toplantının ardından henüz nihai bir karar vermedi.

ABD: Gerekirse operasyonlara yeniden başlarız

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ise bugün erken saatlerde yaptığı açıklamada, Washington’un İran’a karşı askerî operasyonları yeniden başlatabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirtti.

Savunma alanındaki Shangri-La Dialogue kapsamında bulunduğu Singapur’da konuşan Hegseth, “Gerekmesi halinde operasyonlara yeniden başlamak için tamamen hazırız” dedi.

ABD’li Bakan, ülkesinin mühimmat stoklarının bu tür bir senaryo için yeterli olduğunu belirterek, “Yüksek teknoloji ürünü mühimmatlarla daha büyük miktarlarda üretilen diğer mühimmatlar arasında kurduğumuz denge sayesinde hem ülke içinde hem de dünyanın diğer bölgelerinde yeterli kapasiteye sahibiz” ifadelerini kullandı.

Aynı çerçevede, ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) da X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin “bölge genelinde varlığını sürdürdüğünü ve yüksek teyakkuz halinde olduğunu” duyurdu.


Başkanlık doktoru: Trump'ın sağlık durumu "mükemmel"

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
TT

Başkanlık doktoru: Trump'ın sağlık durumu "mükemmel"

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın doktoru, dün akşam yayımlanan sağlık raporunda, 79 yaşındaki başkanın "mükemmel sağlık durumuna" sahip olduğunu açıkladı. Trump, hafta başında rutin sağlık kontrolünden geçmişti.

ABD Donanması'nda görevli Doktor Kaptan Sean Barbabella tarafından hazırlanan raporda, "Başkan Trump, mükemmel sağlık durumunu korumaktadır. Kalp, akciğer, sinir sistemi ve genel fiziksel fonksiyonlarında güçlü bir performans sergilemektedir" ifadelerine yer verildi.

Barbabella ayrıca, Trump'ın "başkomutan ve devlet başkanı olarak tüm görevlerini yerine getirmeye tamamen uygun" olduğunu belirtti.

Raporda, Trump'a beslenme düzenine ilişkin tavsiyeler verildiği, düşük doz aspirin kullanmasının önerildiği, fiziksel aktivitesini artırmasının ve kilo vermeye devam etmesinin tavsiye edildiği kaydedildi.

Üç sayfalık rapor, Trump'ın salı günü Washington yakınlarındaki Walter Reed Ulusal Askerî Tıp Merkezi'nde geçirdiği fiziksel muayene ve tanısal testlerin sonuçlarını özetliyor.

Gelecek ay 80 yaşına girecek olan Trump'ın, kolesterol kontrolü için iki ilaç ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu amaçla aspirin kullandığı belirtildi.

Boyu 191 santimetre olan Trump'ın kilosunun, geçen yıl nisan ayında yapılan son yıllık sağlık kontrolünde101,6 kilogram iken 108 kilograma ulaştığı bildirildi.

Bu sağlık kontrolü, Trump'ın geçen yıl yeniden göreve dönmesinden beri geçirdiği üçüncü muayene oldu. Kontrol, özellikle ellerinde görülen morlukların ardından sağlık durumuna ilişkin artan spekülasyonların gölgesinde gerçekleştirildi.

Raporda, söz konusu morlukların "kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyucu amaçla aspirin kullanımı sırasında sık el sıkışmaya bağlı gelişen hafif yumuşak doku hassasiyetiyle uyumlu olduğu" ifade edildi.

Beyaz Saray daha önce de bu morlukların kan sulandırıcı ilaç kullanımından kaynaklandığını açıklamıştı.


Netanyahu'ya yakın bir düşünür: "Hizbullah, İsrail'i yıpratma savaşına sürükledi"

İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
TT

Netanyahu'ya yakın bir düşünür: "Hizbullah, İsrail'i yıpratma savaşına sürükledi"

İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)

İsrail ordusunun Lübnan’da daha kapsamlı askerî gerilim için hareket serbestisi talep ettiği bir dönemde, bugün sağ kanadın önde gelen isimlerinden biri olarak görülen Prof. Eyal Zisser, bu yaklaşımın karşısında duran dikkat çekici bir siyasi çıkış yaptı. Zisser, Lübnan’daki askerî operasyonların artık İsrail’in çıkarlarına ciddi zarar veren stratejik hata hâline geldiğini ve savaş yönetiminde ciddi bir başarısızlığı ortaya koyduğunu söyledi.

Bir İsrail radyosuna verdiği röportajda Zisser, ağırlıklı olarak Lübnan’daki Şii çevreleri hedef alan bu operasyonların İsrail’e herhangi bir olumlu sonuç getirmeyeceğini belirtti. Ona göre, Gazze Şeridi’ndeki sivillere yönelik baskılar nasıl Hamas liderliğini etkilemediyse, Lübnan’daki saldırılar da Hizbullah yönetimi üzerinde benzer bir etki yaratmıyor. Aksine, her iki durumda da ilgili örgütlerin “mağduriyet” algısını güçlendirdiğini ifade eden Zisser, bunun Hizbullah etrafında toplumsal kenetlenmeye yol açtığını ve ağır darbeler alan örgütün yeniden toparlanmasına katkı sunduğunu belirtti.

Zisser ayrıca Hizbullah’ın, İsrail’i askerlerini hedef alabileceği yıpratıcı savaşın içine çekerek, önemli bir başarı elde ettiğini savundu. Lübnan topraklarının işgalinin İsrail’e ağır bir bedel yüklediğini dile getiren Zisser, bunun asker kayıplarına neden olduğunu ve ülkeyi kendi çıkarlarının dışında kalan alanlara sürüklediğini kaydetti.

İran cephesine yönelik eleştiriler

Zisser, İran cephesindeki Amerikan ve İsrail politikalarını da eleştirdi. Her iki tarafın da İran rejiminin ideolojik ve siyasal dinamiklerini yeterince dikkate almadığını söyleyen Zisser, savaşın temel hedeflerinden birinin rejimi devirmek olarak belirlendiğini hatırlattı. Ancak çatışmaların rejimin yıkılmadan sona ermesi hâlinde, Tahran yönetiminin halkına karşı “direndiği” mesajını verebileceği değerlendirmesinde bulundu.

Zisser’e göre bu durum başlı başına tehlikeli; çünkü rejim, uğradığı suikastlar ve maruz kaldığı yıkıma rağmen özgüvenini yeniden kazanabilir.

Bu açıklamalar, İsrail ordusunun tutumuyla açık bir çelişki oluşturması bakımından ayrıca önem taşıyor. Ordu, hükümeti operasyonlarını kısıtlamakla suçlarken, görevlerini tamamlayabilmek için daha geniş hareket alanı talep ediyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre askerî yetkililer, operasyonların yalnızca hedefli suikastlarla sınırlı kalmaması ve Beyrut’a yönelik yoğun bombardıman seçeneğinin de değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Ordunun bu yaklaşımı, İsrail kamuoyunda yükselen sert eleştirilerden de besleniyor. Güvenlik güçleri, kuzey bölgelerinde yaşayan vatandaşların güvenliğini sağlamada başarısız olmakla suçlanıyor.

 ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida, Palm Beach'teki Mar-a-Lago'da (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida, Palm Beach'teki Mar-a-Lago'da (Reuters)

Trump’ın yaklaşımına bağlılık

Bu tablo, Başbakan Binyamin Netanyahu’yu rahatsız ediyor. Çünkü Netanyahu, daha geniş çaplı bir askerî gerilime karşı çıkıyor; ancak bunu kendi tercihinden çok ABD Başkanı Donald Trump’ın tutumuna bağlı olarak yapıyor. Netanyahu, Trump’ı İsrail’in şimdiye kadar sahip olduğu en güçlü destekçilerden biri olarak görüyor ve özellikle yolsuzluk davası nedeniyle yürüttüğü siyasi varlık mücadelesinde Washington’un desteğine ihtiyaç duyuyor.

Prof. Zisser’in ordu planlarına yönelik sert çıkışı, Netanyahu’nun savaşın sona erdirilmesine yönelik bir zemin hazırlamaya başladığı şeklinde yorumlanıyor. Bu, Netanyahu’nun savaşı bitirmek istemesinden değil; aksine savaşın sürmesini en çok isteyen isimlerden biri olmasına rağmen, ABD yönetiminin en azından mevcut aşamada çatışmaları durdurma yönünde karar verdiğine inanmasından kaynaklanıyor.

Bu değerlendirmeye göre Netanyahu, Dünya Kupası’nın başlaması ve temmuz ayında ABD’nin kuruluşunun 250. yıl dönümü kutlamalarının yaklaşması nedeniyle Başkan Trump’ı zor durumda bırakmak istemiyor. Trump’ın Amerikan kamuoyunda, Netanyahu’nun etkisiyle savaşa sürüklendiği yönündeki eleştirilerle karşı karşıya kaldığını düşünen Netanyahu’nun, şimdilik Washington’un tercihleri doğrultusunda hareket etmeyi planladığı ifade ediliyor.

Netanyahu’nun çevresine göre İran yönetiminin “kibirli tutumu” olası bir anlaşmayı bozabilir ve böyle bir durumda savaş yeniden başlayabilir. Bu senaryoda çatışmaların yeniden patlak vermesinin sorumluluğu İsrail’e değil, İran’a yüklenmiş olacaktır.

Bu süreçte Netanyahu, “şüphe doktrini” olarak adlandırdığı yaklaşımına geri dönerek orduyu ve “derin devlet” olarak nitelendirdiği çevreleri kendisine karşı komplo kurmakla suçlamaya başladı. Yaklaşan ve ekim ayında yapılması planlanan seçimler öncesinde, bu çevrelerin kendisini iktidardan uzaklaştırmaya çalıştığını öne sürüyor.

Netanyahu, bu dönemde savaşın farklı cephelerinde elde edilen kazanımların öne çıkarılması gerektiğini savunuyor ve yeni askerî maceralara girişilmesine karşı çıkıyor. Netanyahu dikkat çekici biçimde, normalde daha çok sol çevrelerin kullandığı bazı ifadeleri de dile getirmeye başladı. Bunlar arasında “savaşın genişletilmesinin İsrail’i bir yıpratma savaşına sürüklediği” ve “savaş hedeflerine hizmet etmediği” yönündeki değerlendirmeler yer alıyor.

İsrail’in uzun soluklu bir mücadeleye hazırlıklı olması gerektiğini vurgulayan Netanyahu, savaşın tek bir darbeyle sonuçlanamayacağını savunuyor. Bu açıklamalar, onun alışılmış siyasi söyleminden farklı bir çizgiye işaret ediyor.