ABD'nin rejim değişikliği maceralarından çıkarılacak dersler

Hedef her zaman demokrasi olmuyor, Washington çoğu zaman ilkelerini ikinci plana atıyor.

Dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a Irak ziyareti sırasında, ABD politikasını ve ülkenin çehresini değiştiren savaşı protesto etmek için ayakkabı fırlatıldığı an. (AFP)
Dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a Irak ziyareti sırasında, ABD politikasını ve ülkenin çehresini değiştiren savaşı protesto etmek için ayakkabı fırlatıldığı an. (AFP)
TT

ABD'nin rejim değişikliği maceralarından çıkarılacak dersler

Dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a Irak ziyareti sırasında, ABD politikasını ve ülkenin çehresini değiştiren savaşı protesto etmek için ayakkabı fırlatıldığı an. (AFP)
Dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a Irak ziyareti sırasında, ABD politikasını ve ülkenin çehresini değiştiren savaşı protesto etmek için ayakkabı fırlatıldığı an. (AFP)

İsa Nehari

Başkan George W. Bush'un görevden ayrılması ve ‘yeni muhafazakarların’ ortadan kaybolmasının ardından Washington, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi çevrelerde giderek daha yüksek sesle dile getirilen rejim değişikliği karşıtı söylemin yükselişine tanık oldu. Afganistan ve Irak'taki savaşlara atıfta bulunan her iki partiden birçok kişi, ABD müdahalelerinin beklenen getirilere kıyasla yüksek maliyetli olmasını eleştirmeye başladı.

Ancak savaşlara ve darbelere karşı gözlemlenen nefret, Amerikan tarihinde ABD politikalarına düşman hükümetleri devirmeye yönelik pek çok girişim kadar yaygın değil. ABD, 1898'den 1994'e kadar Latin Amerika'da en az 41 başarılı rejim değişikliği girişiminde bulundu. Bu ortalama her 28 ayda bir gerçekleşiyordu. Söz konusu girişimlerin 17'sinde askeri güç ve istihbarat ajanları ya da ABD hükümeti için çalışan yerel vatandaşlar kullanılarak doğrudan müdahalede bulunuldu.

1947-1989 yılları arasındaki Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD 72 kez başka ülkelerin hükümetlerini değiştirmeye teşebbüs etti. Washington, Ortadoğu'da, 1953'te İran Başbakanı Muhammed Musaddık hükümetine karşı CIA tarafından planlanan darbe ve 2003 savaşından sonra Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in devrilmesi gibi, çıkarlarına ve politikalarına karşı olan rejimleri devirmek için hem askeri hem de istihbarat güçlerini kullandı.

Kalıcı özellik ve gerici yaklaşım

ABD'nin hükümetleri devirmeye yönelik birçok girişimi, rejim değişikliğinin ABD dış politikasının DNA'sında mı yer aldığı yoksa Beyaz Saray'ın çıkarlarını koruması gerektiğinde acil bir durum mu olduğu gibi soruları gündeme getiriyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nde Ortadoğu uzmanı olan Ömer Kerim, rejim değişikliğinin ABD dış politikasının ‘değişmez bir özelliği’ olduğunu ve İsrail dışında bölgedeki hemen her ülkeye uygulandığını söyledi. Kerim, ABD'nin zaman zaman bölgedeki politikalarına karşı çıkan ülkelere karşı ABD yanlısı güçleri desteklediğini de sözlerine ekledi.

Kerim, bu yaklaşımın etkililiğinin zamanla azaldığını ve giderek zayıflayacağını ifade etti. Zira Amerikan operasyonlarına ilişkin bilgilere ve detaylara erişim, son yıllarda bilginin artması ve sosyal medya aracılığıyla bilgiye ulaşmanın kolaylaşmasıyla birlikte kamuoyu tarafından bilinir hale geldi.

ABD tarihi, bazıları gerçekleştikten sonra ortaya çıkan ve Amerikan istihbaratının bu girişimlere karıştığını kabul ettiği rejimleri devirmeye yönelik pek çok girişimle doludur. Bu yazıda, söz konusu başarılı ve başarısız girişimlerden bazılarını ve bunlardan çıkarılabilecek dersleri gözden geçiriyoruz.

Muhammed Musaddık'ın devrilmesi

Muhammed Musaddık, 1951 yılında İran Başbakanı seçildi ve başta 1913 yılında İngilizlerin yardımıyla kurulan petrol endüstrisinin millileştirilmesi olmak üzere bir dizi siyasi ve ekonomik reform başlattı.

Petrol endüstrisinin millileştirilmesi İran çevrelerinde memnuniyetle karşılandı ve Musaddık'ın popülaritesi arttı. Ancak bu durum, İran'daki nüfuzlarının azalmasından ve petrol çıkarlarının zarar görmesinden korkan ABD ve İngiltere ile ilişkileri üzerinde olumsuz bir etki yarattı. Bu korkular, 1953'te Amerikan ve İngiliz istihbaratının müdahalesiyle Musaddık hükümetinin devrilmesine ve Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin otoritesinin 25 yıldan fazla bir süre güçlendirilmesine yol açtı.

Musaddık'a yapılan darbe, ABD'nin sandık yoluyla iktidara gelen bir hükümeti devirmeye müdahale edecek kadar kendi çıkarlarına duyduğu endişeyi gösteriyor. ABD'nin müdahalesi aynı zamanda Washington'un o dönemde petrole verdiği önemi ve enerjiye dayalı stratejik çıkarlarını ne ölçüde savunacağını da yansıtıyor.

1950'lerde İran petrol endüstrisinin millileştirilmesi, ABD'yi karardan sorumlu hükümeti değiştirmeye itmek için yeterliyken, bugün ABD, İran'ı doğrudan ve dolaylı olarak Amerikan askerlerini, üslerini ve çıkarlarını hedef almakla suçlamasına rağmen İran rejimini değiştirme politikasından kaçınıyor. Bütün bunlar Washington'u, Musaddık hükümetini deviren Ajax Operasyonu’na benzer çaba ve büyüklükte bir girişim başlatmaya sevk etmedi.

Ajax Operasyonu, Mart 1953'te ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'ın, küçük kardeşi Allen Dulles başkanlığındaki CIA'ya İran Başbakanı’nı devirmeye yönelik bir plan geliştirmesi talimatını vermesinin ardından başlatıldı. 4 Nisan'da Amerikan istihbaratı bu amaç için hızla bir milyon dolar ayırdı ve Tahran'daki istasyonu Musaddık'a karşı propaganda kampanyası başlatmaya başladı.

Haziran ayında ABD ve İngiliz istihbarat yetkilileri, ABD Başkanı Theodore Roosevelt'in torunu olan CIA Yakın Doğu ve Afrika Şefi Kermit Roosevelt'in Tahran'dan yönettiği İran rejim değişikliği stratejisine son şeklini vermek üzere Beyrut'ta bir araya geldi.

Ajax Operasyonu, Muhammed Rıza Pehlevi'yi Musaddık'ı görevden alan bir kararname çıkarmaya ikna etmeye odaklandı. Ancak Şah o zamanlar böylesine ‘tehlikeli ve sevilmeyen’ bir adım atmaktan korkuyordu. Amerikan ve İngiliz girişim ve baskıları sonrasında Şah fikrini değiştirdi.

Operasyona katılan istihbarat görevlisi Donald Wilbur, Ağustos ayı başlarında İran'daki CIA ajanlarının sosyalist ve milliyetçi gibi davrandıklarını ve dini liderleri Musaddık'a karşı çıkmaları halinde acımasız cezalarla tehdit ederek Musaddık'ın muhalifleri bastırdığı izlenimini verdiğini söyledi.

sdvef
İran Başbakanı Muhammed Musaddık (sosyal medya)

CIA tarafından 2017 yılında yayımlanan gizliliği kaldırılmış belgeler, Şah'ın İtalya'ya kaçmasının ardından CIA’in darbenin başarısız olduğuna inandığını ortaya koydu. Musaddık hükümetinde İçişleri Bakanı olarak görev yapan General Fazlullah Zahidi'nin ilk başarısız darbesinin ardından CIA, 18 Ağustos 1953'te Roosevelt'e bir telgraf göndererek İran'ı derhal terk etmesini istemiş, ancak Roosevelt bunu dikkate almayarak ikinci darbe üzerinde çalışmaya başlamış ve Musaddık'ın tahtı ele geçirmeye çalıştığına ve İranlı ajanlara rüşvet verdiğine dair yanlış bir anlatı yaymıştır.

CIA'in planı protestoculara para ödemeyi, Musaddık'ı evde kalması için kandırmayı, subaylara rüşvet vermeyi ve onları Musaddık'a karşı harekete geçirmeyi, Musaddık'ın evinin önünde askeri bir çatışmaya yol açmayı ve aşiret mensuplarının ABD fonlarından yararlanan monarşi karşıtı ve yanlısı protestocularla birlikte darbeye yardım etmeye hazırlanmasıyla Tahran'da ve başka yerlerde Musaddık karşıtı gösterilerin yaygınlaşmasını içeriyordu.

Protestolar giderek şiddetlendi ve yaklaşık 300 kişi öldü. General Zahidi'nin Musaddık'ın tutuklanma emrini radyodan duyurması ve daha sonra Musaddık’ın askeri bir hapishaneye nakledilmesiyle söz konusu protestolar sona erdi.

CIA darbesi, yetkilerini genişleten ve 25 yılı aşkın bir süredir ABD ile dostane ilişkilerle karakterize edilen yönetiminin temellerini sağlamlaştıran Muhammed Rıza Pehlevi'nin yolunu açtı. Tahran, İran petrolünü büyük miktarlarda küresel pazarlara geri döndürmek için yabancı petrol şirketleriyle bir anlaşmaya vardı ve bu, restore edilen İngiliz mülklerinden aslan payını ABD ve İngiltere'ye verdi.

Salvador Allende'nin devrilmesi

1973'te ABD yine demokrasileri destekleme ilkesini terk ederek, sosyalist eğilimleri nedeniyle Salvador Allende'nin seçilmiş Şili hükümetine karşı komplo kurdu. Washington, Allende'ye karşı çıkan güçleri finanse edip silahlandırarak 1990'a kadar iktidarda kalan General Augusto Pinochet liderliğindeki askeri rejimin önünü açtı.

Gözlemciler, darbe koşullarının yaratılmasında CIA'in oynadığı rol ve ardından ABD'nin yeni rejime verdiği destek göz önüne alındığında, ABD müdahalesinin Şili'deki demokrasi deneyini öldürdüğüne inanır. Bu durum, Latin Amerika içinde ve dışında, Washington'un demokrasiyi savunduğu iddialarına rağmen, kendi etki alanı içinde olduğunu düşündüğü bölgelerde iktidarı ele geçiren bağlantısız veya demokratik yollarla seçilmiş sol eğilimli hükümetlerle uğraşmaktansa ‘dost’ otoriter rejimleri tercih ettiği yönünde bir kamuoyu algısı yaratmıştır.

Henry Kissinger'ın Richard Nixon'a verdiği gizli bir brifinge göre  ABD Başkanı ülkesinin rolünün açığa çıkmasından korkmuş ve ona “Parmak izlerimiz görünmüyor, değil mi?” diye sormuş. Kissinger da ona “Bunu biz yapmadık” yanıtını vermiştir.

dsfvedfv
Eski Şili Devlet Başkanı Salvador Allende. (Reuters)

‘Pinochet Dosyası’ (The Pinochet File) kitabının yazarı Peter Kornbluh, daha önceki bir röportajında ​​Kissinger'ın ABD ajanlarının tank kullandığı, istihbarat sağladığı ve La Moneda Sarayı’nı bombalayan uçakları uçurduğu gerçeğini görmezden geldiğini hatırlattı.

Kornbluh, ABD'nin Şili'deki darbede doğrudan bir rolü olmadığını ve Şili ordusunun ABD'nin kuklası olmadığını, ancak Washington'un ordunun harekete geçmesi için toplumsal baskıyı artıracak koşulların yaratılmasına yardımcı olduğunu ve ordunun da bunu yaptığını açıkladı.

Saddam Hüseyin'in devrilmesi

Washington, kendisi ve müttefiklerinin Irak'ın kimyasal ve biyolojik silahlar gibi kitle imha silahlarına sahip olduğu için uluslararası güvenliğe tehdit oluşturduğunu iddia etmesinin ardından 2003 yılında Irak'ı işgal ederek Ortadoğu'daki maceralarını yeniledi.

ABD, Saddam Hüseyin'i devirmeyi ve demokrasi deneyini başlatmayı başarmış olsa da, İran'ın Irak'taki nüfuzunun artması, silahlı milislerin oluşması, terörizmin, aşırıcılığın ve mezhepçiliğin yayılması ve demokratik kurumların karşılaştığı engeller gibi savaşın yansımaları, ABD'nin askeri güç kullanarak rejim değişikliğine müdahalesinin sorunlu doğasının kanıtıdır.

Guatemala darbesi

1950'lerde Guatemala Devlet Başkanı olarak Jacobo Arbenz'in seçilmesi, iktidara gelmesinden üç yıl sonra bölgedeki komünist etkisinden korktuğu için hükümetini devirmekte gecikmeyen Washington'un hoşuna gitmedi. CIA, Arbenz hükümetini devirmek için Albay Carlos Castillo Armas liderliğindeki bir grup Guatemalalı sürgünü destekleyip silahlandırarak PBSUCCESS kod adlı bir operasyon yürüttü ve sonunda Haziran 1954'te Arbenz'i devirdi.

Guatemala'ya müdahale, ABD'nin Latin Amerika'da komünizmin yayılmasını engellemeye yönelik Soğuk Savaş stratejisinin bir parçası olarak görülse de, ABD şirketlerinin çıkarları da bu müdahalede rol oynamıştır. Zira Arbenz, 1951'de seçilmesinin ardından ‘Guatemala Baharı’ olarak bilinen ve Guatemala'da geniş arazilere sahip bir ABD şirketi olan United Fruit'in çıkarlarını tehdit eden, büyük toprak sahiplerinden köylülere toprağın yeniden dağıtılmasına yönelik toprak reformunu da içeren bir dizi ilerici reform başlatmıştır.

Guatemala'daki iktidar değişikliğinin sonuçları, ABD'nin Armas'a verdiği desteğin istenmeyen sonuçlarını ve Washington'un darbeyi mümkün kıldıktan sonra ortaya çıkabilecek hükümet biçimine (ülkeyi siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, sosyal huzursuzluk ve silahlı çatışma döngüsüne sürükleyen bir askeri diktatörlük olsa bile) kayıtsız kalmasını yansıtmaktadır ki olan da budur.

Kontraların desteklenmesi

Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan'ın 1981'de Nikaragua'daki sosyalist Sandinista hükümetini devirmek istediği dönemde Amerikan ilkeleri ikinci planda kaldı ve ABD, devrimci solcu Sandinista hükümetine karşı savaşan bir muhalefet hareketi olan Kontraları destekledi.

Nikaragua'da 1979 yılında Anastasio Somoza Debayle'nin otoriter rejimini devirerek iktidara gelen Sandinista hükümeti, Sovyetler Birliği ve Küba ile yakın bağları ve komşu ülkelerdeki solcu isyanlara verdiği destek nedeniyle ABD tarafından bir tehdit olarak görülüyordu.

Tehditlerini etkisiz hale getirmek ve Orta Amerika'daki komünist nüfuzu yenmek için Reagan yönetimi, Kontra hareketini aktif olarak destekleme politikasını benimsedi. Kuvvetlerine mali, askeri ve lojistik destek sağlayarak Sandinista askeri hedeflerine ve altyapısına saldırılar düzenlemelerine olanak sağladı.

CIA ayrıca Nikaragua'da, Sandinista hükümetini istikrarsızlaştırmak ve iktidar üzerindeki hakimiyetini zayıflatmak amacıyla yabancı silah sevkiyatını önlemek için Nikaragua limanlarına mayın yerleştirmek ve Kontra isyancılara istihbarat sağlamak da dahil olmak üzere gizli operasyonlar yürüttü. ABD, Kontralara askeri desteğin yanı sıra Sandinista hükümetine ekonomik yaptırımlar ve diplomatik izolasyon uyguladı. Ayrıca Kontralara uluslararası desteği harekete geçirdi.

Reagan yönetimi, Sandinista hükümetini şeytanlaştırmak ve Kontraları komünist zulme direnen özgürlük savaşçıları olarak göstermek için bir propaganda kampanyası başlattı. Bu anlatı, medya kanalları ve yönetim yetkililerinin kamuya açık konuşmaları aracılığıyla desteklendi.

ABD'nin Kontralara verdiği destek, Reagan yönetiminin İran'la yaptığı silah anlaşmasından gelen parayla hareketi finanse etme planının ortaya çıkmasının ardından gün yüzüne çıktı.

Çatışma yüz binlerce insanın ölümüne, yerinden edilmesine ve ülkenin altyapısının büyük ölçüde tahrip olmasına neden oldu. ABD yaptırımları Nikaragua'da büyük ekonomik zorluklara, yoksulluğun ve işsizliğin artmasına ve sermaye kaçışına yol açtı. Amerikan müdahalesi, Sandinista hükümetini devirmek şeklindeki ana hedefine ulaşamadı. Bunun yerine çatışmayı uzattı, insanların acılarını artırdı ve Nikaragua'da ABD'ye karşı bir güvensizlik ve nefret mirası bıraktı.



Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.


Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
TT

Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)

Güney Kore ordusu, bugün Kuzey Gapyeong eyaletinde rutin bir eğitim görevi sırasında bir AH-1S Cobra askeri helikopterinin düştüğünü ve iki kişilik mürettebatının hayatını kaybettiğini açıkladı.

Ordu yaptığı açıklamada, helikopterin saat 11:00 civarında, nedeni henüz netleşmeyen bir şekilde düştüğünü belirtti. İki mürettebat yakındaki bir hastaneye kaldırıldı ancak yaralanmaları nedeniyle hayatlarını kaybetti.

Kaza sonrasında, ordu bu modeldeki tüm helikopterlerin uçuşlarını durdurdu ve kaza nedenini araştırmak üzere bir acil müdahale ekibi oluşturdu. Ordu, eğitim görevinin motor çalışır haldeyken acil iniş prosedürlerinin uygulanmasını içerdiğini belirtti.