ABD'nin rejim değişikliği maceralarından çıkarılacak dersler

Hedef her zaman demokrasi olmuyor, Washington çoğu zaman ilkelerini ikinci plana atıyor.

Dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a Irak ziyareti sırasında, ABD politikasını ve ülkenin çehresini değiştiren savaşı protesto etmek için ayakkabı fırlatıldığı an. (AFP)
Dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a Irak ziyareti sırasında, ABD politikasını ve ülkenin çehresini değiştiren savaşı protesto etmek için ayakkabı fırlatıldığı an. (AFP)
TT

ABD'nin rejim değişikliği maceralarından çıkarılacak dersler

Dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a Irak ziyareti sırasında, ABD politikasını ve ülkenin çehresini değiştiren savaşı protesto etmek için ayakkabı fırlatıldığı an. (AFP)
Dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a Irak ziyareti sırasında, ABD politikasını ve ülkenin çehresini değiştiren savaşı protesto etmek için ayakkabı fırlatıldığı an. (AFP)

İsa Nehari

Başkan George W. Bush'un görevden ayrılması ve ‘yeni muhafazakarların’ ortadan kaybolmasının ardından Washington, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi çevrelerde giderek daha yüksek sesle dile getirilen rejim değişikliği karşıtı söylemin yükselişine tanık oldu. Afganistan ve Irak'taki savaşlara atıfta bulunan her iki partiden birçok kişi, ABD müdahalelerinin beklenen getirilere kıyasla yüksek maliyetli olmasını eleştirmeye başladı.

Ancak savaşlara ve darbelere karşı gözlemlenen nefret, Amerikan tarihinde ABD politikalarına düşman hükümetleri devirmeye yönelik pek çok girişim kadar yaygın değil. ABD, 1898'den 1994'e kadar Latin Amerika'da en az 41 başarılı rejim değişikliği girişiminde bulundu. Bu ortalama her 28 ayda bir gerçekleşiyordu. Söz konusu girişimlerin 17'sinde askeri güç ve istihbarat ajanları ya da ABD hükümeti için çalışan yerel vatandaşlar kullanılarak doğrudan müdahalede bulunuldu.

1947-1989 yılları arasındaki Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD 72 kez başka ülkelerin hükümetlerini değiştirmeye teşebbüs etti. Washington, Ortadoğu'da, 1953'te İran Başbakanı Muhammed Musaddık hükümetine karşı CIA tarafından planlanan darbe ve 2003 savaşından sonra Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in devrilmesi gibi, çıkarlarına ve politikalarına karşı olan rejimleri devirmek için hem askeri hem de istihbarat güçlerini kullandı.

Kalıcı özellik ve gerici yaklaşım

ABD'nin hükümetleri devirmeye yönelik birçok girişimi, rejim değişikliğinin ABD dış politikasının DNA'sında mı yer aldığı yoksa Beyaz Saray'ın çıkarlarını koruması gerektiğinde acil bir durum mu olduğu gibi soruları gündeme getiriyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nde Ortadoğu uzmanı olan Ömer Kerim, rejim değişikliğinin ABD dış politikasının ‘değişmez bir özelliği’ olduğunu ve İsrail dışında bölgedeki hemen her ülkeye uygulandığını söyledi. Kerim, ABD'nin zaman zaman bölgedeki politikalarına karşı çıkan ülkelere karşı ABD yanlısı güçleri desteklediğini de sözlerine ekledi.

Kerim, bu yaklaşımın etkililiğinin zamanla azaldığını ve giderek zayıflayacağını ifade etti. Zira Amerikan operasyonlarına ilişkin bilgilere ve detaylara erişim, son yıllarda bilginin artması ve sosyal medya aracılığıyla bilgiye ulaşmanın kolaylaşmasıyla birlikte kamuoyu tarafından bilinir hale geldi.

ABD tarihi, bazıları gerçekleştikten sonra ortaya çıkan ve Amerikan istihbaratının bu girişimlere karıştığını kabul ettiği rejimleri devirmeye yönelik pek çok girişimle doludur. Bu yazıda, söz konusu başarılı ve başarısız girişimlerden bazılarını ve bunlardan çıkarılabilecek dersleri gözden geçiriyoruz.

Muhammed Musaddık'ın devrilmesi

Muhammed Musaddık, 1951 yılında İran Başbakanı seçildi ve başta 1913 yılında İngilizlerin yardımıyla kurulan petrol endüstrisinin millileştirilmesi olmak üzere bir dizi siyasi ve ekonomik reform başlattı.

Petrol endüstrisinin millileştirilmesi İran çevrelerinde memnuniyetle karşılandı ve Musaddık'ın popülaritesi arttı. Ancak bu durum, İran'daki nüfuzlarının azalmasından ve petrol çıkarlarının zarar görmesinden korkan ABD ve İngiltere ile ilişkileri üzerinde olumsuz bir etki yarattı. Bu korkular, 1953'te Amerikan ve İngiliz istihbaratının müdahalesiyle Musaddık hükümetinin devrilmesine ve Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin otoritesinin 25 yıldan fazla bir süre güçlendirilmesine yol açtı.

Musaddık'a yapılan darbe, ABD'nin sandık yoluyla iktidara gelen bir hükümeti devirmeye müdahale edecek kadar kendi çıkarlarına duyduğu endişeyi gösteriyor. ABD'nin müdahalesi aynı zamanda Washington'un o dönemde petrole verdiği önemi ve enerjiye dayalı stratejik çıkarlarını ne ölçüde savunacağını da yansıtıyor.

1950'lerde İran petrol endüstrisinin millileştirilmesi, ABD'yi karardan sorumlu hükümeti değiştirmeye itmek için yeterliyken, bugün ABD, İran'ı doğrudan ve dolaylı olarak Amerikan askerlerini, üslerini ve çıkarlarını hedef almakla suçlamasına rağmen İran rejimini değiştirme politikasından kaçınıyor. Bütün bunlar Washington'u, Musaddık hükümetini deviren Ajax Operasyonu’na benzer çaba ve büyüklükte bir girişim başlatmaya sevk etmedi.

Ajax Operasyonu, Mart 1953'te ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'ın, küçük kardeşi Allen Dulles başkanlığındaki CIA'ya İran Başbakanı’nı devirmeye yönelik bir plan geliştirmesi talimatını vermesinin ardından başlatıldı. 4 Nisan'da Amerikan istihbaratı bu amaç için hızla bir milyon dolar ayırdı ve Tahran'daki istasyonu Musaddık'a karşı propaganda kampanyası başlatmaya başladı.

Haziran ayında ABD ve İngiliz istihbarat yetkilileri, ABD Başkanı Theodore Roosevelt'in torunu olan CIA Yakın Doğu ve Afrika Şefi Kermit Roosevelt'in Tahran'dan yönettiği İran rejim değişikliği stratejisine son şeklini vermek üzere Beyrut'ta bir araya geldi.

Ajax Operasyonu, Muhammed Rıza Pehlevi'yi Musaddık'ı görevden alan bir kararname çıkarmaya ikna etmeye odaklandı. Ancak Şah o zamanlar böylesine ‘tehlikeli ve sevilmeyen’ bir adım atmaktan korkuyordu. Amerikan ve İngiliz girişim ve baskıları sonrasında Şah fikrini değiştirdi.

Operasyona katılan istihbarat görevlisi Donald Wilbur, Ağustos ayı başlarında İran'daki CIA ajanlarının sosyalist ve milliyetçi gibi davrandıklarını ve dini liderleri Musaddık'a karşı çıkmaları halinde acımasız cezalarla tehdit ederek Musaddık'ın muhalifleri bastırdığı izlenimini verdiğini söyledi.

sdvef
İran Başbakanı Muhammed Musaddık (sosyal medya)

CIA tarafından 2017 yılında yayımlanan gizliliği kaldırılmış belgeler, Şah'ın İtalya'ya kaçmasının ardından CIA’in darbenin başarısız olduğuna inandığını ortaya koydu. Musaddık hükümetinde İçişleri Bakanı olarak görev yapan General Fazlullah Zahidi'nin ilk başarısız darbesinin ardından CIA, 18 Ağustos 1953'te Roosevelt'e bir telgraf göndererek İran'ı derhal terk etmesini istemiş, ancak Roosevelt bunu dikkate almayarak ikinci darbe üzerinde çalışmaya başlamış ve Musaddık'ın tahtı ele geçirmeye çalıştığına ve İranlı ajanlara rüşvet verdiğine dair yanlış bir anlatı yaymıştır.

CIA'in planı protestoculara para ödemeyi, Musaddık'ı evde kalması için kandırmayı, subaylara rüşvet vermeyi ve onları Musaddık'a karşı harekete geçirmeyi, Musaddık'ın evinin önünde askeri bir çatışmaya yol açmayı ve aşiret mensuplarının ABD fonlarından yararlanan monarşi karşıtı ve yanlısı protestocularla birlikte darbeye yardım etmeye hazırlanmasıyla Tahran'da ve başka yerlerde Musaddık karşıtı gösterilerin yaygınlaşmasını içeriyordu.

Protestolar giderek şiddetlendi ve yaklaşık 300 kişi öldü. General Zahidi'nin Musaddık'ın tutuklanma emrini radyodan duyurması ve daha sonra Musaddık’ın askeri bir hapishaneye nakledilmesiyle söz konusu protestolar sona erdi.

CIA darbesi, yetkilerini genişleten ve 25 yılı aşkın bir süredir ABD ile dostane ilişkilerle karakterize edilen yönetiminin temellerini sağlamlaştıran Muhammed Rıza Pehlevi'nin yolunu açtı. Tahran, İran petrolünü büyük miktarlarda küresel pazarlara geri döndürmek için yabancı petrol şirketleriyle bir anlaşmaya vardı ve bu, restore edilen İngiliz mülklerinden aslan payını ABD ve İngiltere'ye verdi.

Salvador Allende'nin devrilmesi

1973'te ABD yine demokrasileri destekleme ilkesini terk ederek, sosyalist eğilimleri nedeniyle Salvador Allende'nin seçilmiş Şili hükümetine karşı komplo kurdu. Washington, Allende'ye karşı çıkan güçleri finanse edip silahlandırarak 1990'a kadar iktidarda kalan General Augusto Pinochet liderliğindeki askeri rejimin önünü açtı.

Gözlemciler, darbe koşullarının yaratılmasında CIA'in oynadığı rol ve ardından ABD'nin yeni rejime verdiği destek göz önüne alındığında, ABD müdahalesinin Şili'deki demokrasi deneyini öldürdüğüne inanır. Bu durum, Latin Amerika içinde ve dışında, Washington'un demokrasiyi savunduğu iddialarına rağmen, kendi etki alanı içinde olduğunu düşündüğü bölgelerde iktidarı ele geçiren bağlantısız veya demokratik yollarla seçilmiş sol eğilimli hükümetlerle uğraşmaktansa ‘dost’ otoriter rejimleri tercih ettiği yönünde bir kamuoyu algısı yaratmıştır.

Henry Kissinger'ın Richard Nixon'a verdiği gizli bir brifinge göre  ABD Başkanı ülkesinin rolünün açığa çıkmasından korkmuş ve ona “Parmak izlerimiz görünmüyor, değil mi?” diye sormuş. Kissinger da ona “Bunu biz yapmadık” yanıtını vermiştir.

dsfvedfv
Eski Şili Devlet Başkanı Salvador Allende. (Reuters)

‘Pinochet Dosyası’ (The Pinochet File) kitabının yazarı Peter Kornbluh, daha önceki bir röportajında ​​Kissinger'ın ABD ajanlarının tank kullandığı, istihbarat sağladığı ve La Moneda Sarayı’nı bombalayan uçakları uçurduğu gerçeğini görmezden geldiğini hatırlattı.

Kornbluh, ABD'nin Şili'deki darbede doğrudan bir rolü olmadığını ve Şili ordusunun ABD'nin kuklası olmadığını, ancak Washington'un ordunun harekete geçmesi için toplumsal baskıyı artıracak koşulların yaratılmasına yardımcı olduğunu ve ordunun da bunu yaptığını açıkladı.

Saddam Hüseyin'in devrilmesi

Washington, kendisi ve müttefiklerinin Irak'ın kimyasal ve biyolojik silahlar gibi kitle imha silahlarına sahip olduğu için uluslararası güvenliğe tehdit oluşturduğunu iddia etmesinin ardından 2003 yılında Irak'ı işgal ederek Ortadoğu'daki maceralarını yeniledi.

ABD, Saddam Hüseyin'i devirmeyi ve demokrasi deneyini başlatmayı başarmış olsa da, İran'ın Irak'taki nüfuzunun artması, silahlı milislerin oluşması, terörizmin, aşırıcılığın ve mezhepçiliğin yayılması ve demokratik kurumların karşılaştığı engeller gibi savaşın yansımaları, ABD'nin askeri güç kullanarak rejim değişikliğine müdahalesinin sorunlu doğasının kanıtıdır.

Guatemala darbesi

1950'lerde Guatemala Devlet Başkanı olarak Jacobo Arbenz'in seçilmesi, iktidara gelmesinden üç yıl sonra bölgedeki komünist etkisinden korktuğu için hükümetini devirmekte gecikmeyen Washington'un hoşuna gitmedi. CIA, Arbenz hükümetini devirmek için Albay Carlos Castillo Armas liderliğindeki bir grup Guatemalalı sürgünü destekleyip silahlandırarak PBSUCCESS kod adlı bir operasyon yürüttü ve sonunda Haziran 1954'te Arbenz'i devirdi.

Guatemala'ya müdahale, ABD'nin Latin Amerika'da komünizmin yayılmasını engellemeye yönelik Soğuk Savaş stratejisinin bir parçası olarak görülse de, ABD şirketlerinin çıkarları da bu müdahalede rol oynamıştır. Zira Arbenz, 1951'de seçilmesinin ardından ‘Guatemala Baharı’ olarak bilinen ve Guatemala'da geniş arazilere sahip bir ABD şirketi olan United Fruit'in çıkarlarını tehdit eden, büyük toprak sahiplerinden köylülere toprağın yeniden dağıtılmasına yönelik toprak reformunu da içeren bir dizi ilerici reform başlatmıştır.

Guatemala'daki iktidar değişikliğinin sonuçları, ABD'nin Armas'a verdiği desteğin istenmeyen sonuçlarını ve Washington'un darbeyi mümkün kıldıktan sonra ortaya çıkabilecek hükümet biçimine (ülkeyi siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, sosyal huzursuzluk ve silahlı çatışma döngüsüne sürükleyen bir askeri diktatörlük olsa bile) kayıtsız kalmasını yansıtmaktadır ki olan da budur.

Kontraların desteklenmesi

Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan'ın 1981'de Nikaragua'daki sosyalist Sandinista hükümetini devirmek istediği dönemde Amerikan ilkeleri ikinci planda kaldı ve ABD, devrimci solcu Sandinista hükümetine karşı savaşan bir muhalefet hareketi olan Kontraları destekledi.

Nikaragua'da 1979 yılında Anastasio Somoza Debayle'nin otoriter rejimini devirerek iktidara gelen Sandinista hükümeti, Sovyetler Birliği ve Küba ile yakın bağları ve komşu ülkelerdeki solcu isyanlara verdiği destek nedeniyle ABD tarafından bir tehdit olarak görülüyordu.

Tehditlerini etkisiz hale getirmek ve Orta Amerika'daki komünist nüfuzu yenmek için Reagan yönetimi, Kontra hareketini aktif olarak destekleme politikasını benimsedi. Kuvvetlerine mali, askeri ve lojistik destek sağlayarak Sandinista askeri hedeflerine ve altyapısına saldırılar düzenlemelerine olanak sağladı.

CIA ayrıca Nikaragua'da, Sandinista hükümetini istikrarsızlaştırmak ve iktidar üzerindeki hakimiyetini zayıflatmak amacıyla yabancı silah sevkiyatını önlemek için Nikaragua limanlarına mayın yerleştirmek ve Kontra isyancılara istihbarat sağlamak da dahil olmak üzere gizli operasyonlar yürüttü. ABD, Kontralara askeri desteğin yanı sıra Sandinista hükümetine ekonomik yaptırımlar ve diplomatik izolasyon uyguladı. Ayrıca Kontralara uluslararası desteği harekete geçirdi.

Reagan yönetimi, Sandinista hükümetini şeytanlaştırmak ve Kontraları komünist zulme direnen özgürlük savaşçıları olarak göstermek için bir propaganda kampanyası başlattı. Bu anlatı, medya kanalları ve yönetim yetkililerinin kamuya açık konuşmaları aracılığıyla desteklendi.

ABD'nin Kontralara verdiği destek, Reagan yönetiminin İran'la yaptığı silah anlaşmasından gelen parayla hareketi finanse etme planının ortaya çıkmasının ardından gün yüzüne çıktı.

Çatışma yüz binlerce insanın ölümüne, yerinden edilmesine ve ülkenin altyapısının büyük ölçüde tahrip olmasına neden oldu. ABD yaptırımları Nikaragua'da büyük ekonomik zorluklara, yoksulluğun ve işsizliğin artmasına ve sermaye kaçışına yol açtı. Amerikan müdahalesi, Sandinista hükümetini devirmek şeklindeki ana hedefine ulaşamadı. Bunun yerine çatışmayı uzattı, insanların acılarını artırdı ve Nikaragua'da ABD'ye karşı bir güvensizlik ve nefret mirası bıraktı.



Ehud Barak: Epstein ile görüştüğüm için pişmanım... Durumu değerlendirirken daha dikkatli olmalıydım

Ehud Barak (AFP)
Ehud Barak (AFP)
TT

Ehud Barak: Epstein ile görüştüğüm için pişmanım... Durumu değerlendirirken daha dikkatli olmalıydım

Ehud Barak (AFP)
Ehud Barak (AFP)

İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak, ABD’li iş insanı Jeffrey Epstein ile ilk cinsel suç mahkûmiyetinin ardından da yakın ilişkisini sürdürmüş olmaktan pişmanlık duyduğunu açıkladı. Bu ilişkinin, Epstein hakkında 2019’da başlatılan daha kapsamlı soruşturmadan önce devam ettiği belirtildi.

Şarku’l Avsat’ın The Times of Israel’den aktardığına göre Barak, dün akşam yayımlanan röportajında herhangi bir yasa dışı faaliyete katıldığı yönündeki iddiaları reddetti.

Röportajda Barak’a, ABD ziyaretleri sırasında Epstein’a ait bir dairede birkaç kez konakladığının ortaya çıkması ve geçen hafta yayımlanan ‘Epstein dosyaları’ olarak anılan belgelerde, Filistinli nüfus artışının Rus göçmenlerle dengelenmesi fikrine ilişkin yorumlarının yer aldığı bir kayda dair sorular yöneltildi.

Barak, tüm eylemlerinin sorumluluğunu üstlendiğini belirterek, “Daha temkinli ve daha dikkatli olmam gerekip gerekmediği konusunda elbette soru işaretleri var” dedi ve Epstein’ın davranışlarına ilişkin daha fazla bilgi talep ettiğini ifade etti. “2003’te onunla tanıştığım andan pişmanım” diyen Barak, “Onu tanıdığım 15 yıl boyunca hiçbir makul olmayan ya da mantık dışı davranışına tanık olmadım. Bu tür suçlarından 2019’a kadar haberdar değildim; muhtemelen siz de değildiniz” ifadelerini kullandı.

rv
Jeffrey Epstein (Reuters)

Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, 2016 yılında Jeffrey Epstein’a ait Manhattan’daki eve boynunu kısmen kapatan bir atkıyla girerken çekilen fotoğrafı hakkında yöneltilen soruya, soğuktan korunmak için kalın kıyafetler giydiğini söyledi. Aynı gün binadan yüzü açık şekilde çıkarken de görüntülendiğini belirten Barak, herhangi bir şeyi gizlemeye çalışmadığının açık olduğunu ifade etti.

Barak, 2015-2019 yılları arasında eşiyle birlikte Epstein’a ait bir dairede birçok kez konaklamasıyla ilgili soruya ise New York ziyaretlerinde eşyalarını bırakabildiği için bunun kendisi açısından pratik olduğunu dile getirdi. Bir kişinin tanıdığı birine ait dairede kalmasının ‘herkesin hakkı’ olduğunu savunan Barak, bunda yasa dışı bir durum bulunmadığını kaydetti. Söz konusu dönemde başbakanlık görevinde olmadığını da vurguladı.

Yakın zamanda gizliliği kaldırılan ve 2014 yılına ait bir ses kaydında, Epstein ile konuşmasında Rusya’dan İsrail’e ‘çok sayıda genç, güzel, uzun boylu ve zayıf kızın’ geleceğini söylediği yönündeki ifadeler de Barak’a soruldu.

Kayıtta, Rus göçünün Filistinlilerin nüfus artışını sınırlamaya katkı sağlayabileceğini Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e ilettiğini belirttiği aktarılan Barak, bu sözlerinde ‘yerinde olmayan ve mantık dışı çağrışımlar içeren ifadeler’ kullandığını kabul etti. İzleyicilere, özel konuşmalarında benzer bir dil kullanıp kullanmadıklarını kendilerine sormalarını istedi.

Röportajı yapan sunucunun kendisine ‘sıradan bir kişi olmadığını’ hatırlatması üzerine Barak, “Yüz yüze konuşmalarda sıradan olmayan insanlar da biraz farklı konuşur” diyerek sözlerini savundu.

Barak, 1999-2001 yılları arasında İsrail Başbakanı, 2007-2013 döneminde ise Savunma Bakanı olarak görev yaptı. 2014 yılına ait ses kaydının, özel sektöre geçiş hazırlığı yaptığı bir dönemde kaydedildiği anlaşılıyor. Barak, Kanal 12’ye yaptığı açıklamada, önümüzdeki haftalarda Epstein ile ilişkilerine dair yeni materyallerin yayımlanabileceğini kabul etti.

Barak, “Önümüzdeki haftalarda bu konuyla bağlantılı daha birçok unsurun ortaya çıkması mantıklı; çünkü 15 yıl boyunca kendisiyle hem iş hem de sosyal ilişkim vardı” dedi. Ancak kamuoyuna yansıyacak herhangi bir bilginin ‘uygunsuz’ olmayacağını vurguladı.

Haberde, Epstein’ın küresel ölçekte etkili isimlerden oluşan geniş bir ilişki ağına sahip olduğu, Barak ile ilişkilerinin yıllardır bilindiği ve Barak’ın herhangi bir suç işlediğine dair kanıt bulunmadığı belirtildi. Epstein dosyalarında, aralarında eski ABD Başkanı Bill Clinton ve ABD Başkanı Donald Trump’ın da bulunduğu başka dünya liderlerinin isimlerinin geçtiği ifade edildi.

Epstein, 2008 yılında bir çocuğun fuhşa zorlanması suçunu kabul etmiş ve 18 aylık cezasının 13 ayını cezaevinde geçirmişti. 2019 yılında ise reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve insan kaçakçılığı suçlamalarıyla yargılanmayı beklerken cezaevinde intihar etmişti.


İsrail, ABD’ye bağımlılığını azaltma peşinde: Yeni bir döneme geçiliyor

ABD'de eylemciler, İsrail'e askeri yardımların durdurulması için Beyaz Saray önünde geçen yıl protesto düzenlemişti (AP)
ABD'de eylemciler, İsrail'e askeri yardımların durdurulması için Beyaz Saray önünde geçen yıl protesto düzenlemişti (AP)
TT

İsrail, ABD’ye bağımlılığını azaltma peşinde: Yeni bir döneme geçiliyor

ABD'de eylemciler, İsrail'e askeri yardımların durdurulması için Beyaz Saray önünde geçen yıl protesto düzenlemişti (AP)
ABD'de eylemciler, İsrail'e askeri yardımların durdurulması için Beyaz Saray önünde geçen yıl protesto düzenlemişti (AP)

Özellikle Gazze savaşında ABD’den büyük destek alan İsrail, Washington’a bağımlılığını azaltmak istiyor.

Times of Israel’in analizine göre, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun “azami bağımsızlık” vurgusuyla gündeme gelen bu yönelim, İsrail - ABD ilişkilerinde yeni bir döneme geçilebileceğinin işareti. 

Diğer yandan uzmanlar, böyle bir hamlenin bölgesel dengeler açısından önemli sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. 

Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonuyla başlayan Gazze Savaşı’nda Washington yönetimi, Tel Aviv hükümetine 22 milyar dolar civarında askeri yardım sağladı. Bunun, yıllık 3,8 milyar dolarlık düzenli savunma yardımına ek olarak yapıldığı belirtiliyor. 

Diğer yandan bu yardımlar, ABD’ye İsrail’in askeri harcamaları ve öncelikleri üzerinde ciddi nüfuz sağlıyor. 

Netanyahu, geçen ay The Economist’e verdiği röportajda, askeri yardımları 10 yıl içinde sıfıra indirmek istediğini söylemişti. Askeri yardım almak yerine ABD’yle ortak silah ve savunma projeleri geliştirmeye odaklanmayı planladıklarını belirtmişti.

İki ülke arasındaki yardımları düzenleyen sözleşme en son 2016’da yenilenmişti. 10 yıllık anlaşma kapsamında ABD, İsrail’e yılda 3,3 milyar dolar Yabancı Askeri Finansman (FMF) ve füze savunması için 500 milyon dolar sağlıyor. Bu 500 milyon dolar özellikle Demir Kubbe sistemine ayrılıyor.

Diğer yandan eski anlaşmalarda İsrail yardımların yüzde 25’ten fazlasını kendi savunma sanayisine harcayabilirken, Barack Obama yönetimi bu esnekliği kademeli olarak azalttı. Analize göre 2028’de İsrail, ABD’den gönderilen yardımları sadece Amerikan menşeli ekipmanların bakımı ve geliştirilmesi için harcayabilecek. 

İsrail’in eski ABD Büyükelçisi Michael Oren, ABD’ye bağımlılığın İsrail’i saldırıya yönelik stratejiler yerine savunma odaklı alternatiflere yoğunlaşmak zorunda bıraktığını savunuyor.

Öte yandan ABD'nin eski İsrail Büyükelçisi Daniel Shapiro’ya göre yardımların tamamen durdurulması, İran ve müttefiklerini cesaretlendirebileceği gibi, Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme sürecini de sekteye uğratabilir. Eski diplomat, birçok Arap ülkesinin İsrail’le yakınlaşmasının arkasında ABD’yle ilişkileri güçlendirme motivasyonunun olduğunu söylüyor. 

Böyle bir hamle bölgede domino etkisi yaratabilir. Shapiro’ya göre Washington’ın Tel Aviv’e yardımları kesmesi, Kongre’nin Mısır ve Ürdün’e yapılan yardımları da sorgulamasına yol açabilir. Ürdün’de oluşabilecek istikrarsızlık Batı Şeria, Suriye ve Irak’a yayılabilir; Mısır ise silah alımında Rusya ve Çin’e yönelebilir.

ABD ve İsrail arasında NATO’nun 5. maddesine benzer bir karşılıklı savunma anlaşması ihtimali de zaman zaman gündeme geliyor. Ancak İsrail, askeri kararları üzerinde ABD’nin veto gücü kazanabileceği endişesiyle tarihsel olarak bu tür anlaşmalara mesafeli durdu.

Independent Türkçe, Times of Israel, JNS


İran’da savaş hazırlığı: Nükleer tesisler onarılıyor

İran, balistik füze programının müzakerelere dahil edilmesine yanaşmıyor (Reuters)
İran, balistik füze programının müzakerelere dahil edilmesine yanaşmıyor (Reuters)
TT

İran’da savaş hazırlığı: Nükleer tesisler onarılıyor

İran, balistik füze programının müzakerelere dahil edilmesine yanaşmıyor (Reuters)
İran, balistik füze programının müzakerelere dahil edilmesine yanaşmıyor (Reuters)

İran, Natanz nükleer tesisinin yakınındaki yeraltı kompleksini güçlendiriyor. 

ABD merkezli düşünce kuruluşu Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsü'nün (ISIS) incelediği uydu görüntülerine göre, İsfahan eyaletinde yer alan Kazma Dağı'ndaki yeraltı tesisinin girişleri güçlendiriliyor. 

Uzmanlar, tesisin İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini ya da kritik ekipmanlarını korumak için tasarlanmış olabileceğini belirtiyor. Ancak tesisin tam olarak ne amaçla kullanıldığı ve faal olup olmadığı net değil.

10 Şubat tarihli uydu görüntüsünde, dağdaki tünel girişlerine yeni betonlar döküldüğü görülüyor. Bazı noktalarda zeminin düzleştirilip betonla güçlendirilmiş yeni yapıların inşa edildiği anlaşılıyor.

ISIS analistlerine göre bu değişiklikler, olası bir hava saldırısına karşı tünel girişlerini güçlendirmeyi ve ek koruma sağlamayı amaçlıyor.

İran ve İsrail arasında Gazze savaşı nedeniyle tırmanan gerginlik haziranda sıcak çatışmaya dönüşmüştü. ABD ve İran'ın yürüttüğü nükleer müzakerelerin sonuçsuz kalmasının ardından İsrail'in 13 Haziran'daki saldırısıyla başlayan çatışmalarda İran da vakit kaybetmeden misilleme yapmıştı.

Çatışmalarda ABD'ye ait bombardıman uçakları İran'daki İsfahan, Fordo ve Natanz tesislerine 22 Haziran'da hava saldırısı düzenlemiş, operasyonda 14 "sığınak delici" GBU-57 bombası kullanılmıştı.

Hazirandaki saldırılarda Kazma Dağı hedef alınmamıştı ancak yeraltı tesisi, Natanz'a yaklaşık 2 kilometre mesafede. 

BBC'nin de incelediği uydu görüntülerine göre, geçen yılki İsrail - ABD saldırılarında Natanz'da hasar gören bir dronesavar sistemi de tekrar güçlendirilmiş. 

Natanz’ın 125 kilometre kuzeyindeki İsfahan tesisinin tünel girişleri ise toprakla kapatılmış. Uzmanlar, bunun hava saldırılarının etkisini azaltmak ya da tesisteki malzemeleri imha etmeye yönelik kara saldırılarına karşı savunma sağlamak amacıyla yapıldığını belirtiyor. 

ABD ve İsrail, İran'ın uranyum zenginleştirerek nükleer silah geliştirmeyi planladığını savunurken Tahran yönetimi bunu defalarca reddetmişti. 

ABD ve İran arasında Umman'da 6 Şubat'ta başlayan müzakerelerde henüz somut bir sonuca varılamadı. Diğer yandan ABD Başkanı Donald Trump, anlaşma sağlanamaması halinde ikinci bir uçak gemisini daha Ortadoğu'ya göndereceği tehdidini savurmuştu. 

New York Times'ın son haberinde, Karayipler'de konuşlu uçak gemisi USS Gerald R. Ford ve beraberindeki taarruz grubunun Ortadoğu'ya gönderilmesinin kararlaştırıldığı savunuluyor. Geçen ay Venezuela'ya düzenlenen askeri harekat öncesinde Karayipler'e gönderilen dünyanın en büyük uçak gemisi, halihazırda Ortadoğu'daki USS Abraham Lincoln'a katılacak.

Independent Türkçe, BBC, Jerusalem Post, New York Times