Putin’in harita takıntısı ve Büyük Petro’nun gölgesi

Putin, 200 yılı aşkın bir süre sonra Rusya'da iktidarda en uzun süre kalan lideri oldu

İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Rumsey Harita Koleksiyonu
İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Rumsey Harita Koleksiyonu
TT

Putin’in harita takıntısı ve Büyük Petro’nun gölgesi

İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Rumsey Harita Koleksiyonu
İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Rumsey Harita Koleksiyonu

Husam İtani

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, dün yapılan başkanlık seçimlerinde binlerce muhalifin sandık merkezlerinde protesto gösterileri düzenlemelerine rağmen ezici bir zafer kazanarak iktidarını güçlendirdi. ABD, Rusya’daki devlet başkanlığı seçimlerinin ‘adaletten ve özgürlükten yoksun olduğu’ yorumunda bulundu.

İlk kez 1999 yılında iktidara gelen ve eski bir Sovyet İstihbarat Teşkilatı (KGB) ajanı olan Putin için bu sonuç, Batılı liderlerin Rusya'nın önümüzdeki yıllarda ister barışta ister savaşta olsun daha cesur olacağının farkına varmaları gerektiğini teyit ediyor.

Seçimlerin ön sonuçları, Putin'in (71) Joseph Stalin'i geride bırakarak 200 yılı aşkın bir sürenin ardından Rusya'nın en uzun süre iktidarda kalan lideri olmasını sağlayacak altı yıllık yeni bir başkanlık dönemini kolayca garantileyebileceğini gösterdi. Peki Putin kimdir? Seçim zaferi Rusya'nın tarihinde, haritasında ve çarlığında ne anlama geliyor?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in doğru bir resmini çizmek için atılacak ilk adım, onun doğum tarihini, Sovyetler Birliği dönemi istihbarat servislerindeki kariyerini, eğitim ve iş hayatını bilmek değildir. Onun karakterini anlamak için izlenecek en doğru yol, Rusya'nın haritasına, tarihine ve bunların yüz yılı aşkın süredir nasıl değiştiğine dair derinlemesine bir okuma yapmak olacaktır.

Putin'in, St. Petersburg/Leningrad Belediye Başkanı Anatoli Sobçak’ın yardımcısı olarak kamusal hayata atılmaya karar vermesinden bu yana kendisine tehlikeli bir misyon yüklediği açık. Ancak bu misyon, Soğuk Savaş'ın son yıllarında Almanya'nın Dresden kentindeki KBG karargahında görevli eski ajanın aklının ucundan geçmeyecek boyutlar kazanmış gibi görünüyor. Bugünlerde hafızası zayıflamış olan Sobçak, Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov döneminde hem kulakları hem de gözleri dolduran isimler arasındaydı. Sovyetler Birliği'nde siyaset, medya ve ekonomide daha liberal reformlar yapılması için baskı yapan Sobçak’ın yıldızlığı onu bu çalkantılı dönemde başka bir yıldız adayıyla çatışmaya soktu. Yeni yıldız adayı, Sovyet Komünist Partisi’ne uzun süredir bağlı olan ve eski yoldaşlara ve partideki şahsi geçmişine karşı derin bir düşmanlık besleyen Boris Yeltsin'den başkası değildi.

Putin ve destekçileri Rusya'nın 1990'lı yıllarda yaşadığı zorlu koşullarla ilgili abartılı bir dil kullanıyor.

Putin, St. Petersburg belediyesindeki çalışmaları sırasında, İngiltere Veliaht Prensi Charles ve ABD Başkanı Bill Clinton gibi şehri ziyarete gelen önemli misafirlere eşlik etmek dışında kayda değer bir başarı elde edemedi. Bu bağlamda eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Strobe Talbott, yıllar önce ABD’nin PBS adlı televizyon kanalı tarafından yayınlanan ‘Putin Dosyaları’ adlı belgesel dizisinde St. Petersburg’u ziyaret eden ABD’li yetkililerin gezileri ve görüşmeleri sırasında herhangi bir sorun yaşanmamasından sorumlu olan Putin'in, örneğin Clinton'ın ziyareti sırasında ABD Başkanı ile Rus halkı arasında herhangi bir sürtüşmenin yaşanmasını önlemek ve ABD’li heyete bir nevi kuşatma uygulamak için büyük çaba sarf ettiğini belirtiyor. Talbott, bunun başkalarını olayların gidişatından izole etmeye ve çevrelerine gizemli bir hava vermeye çalışan kıdemsiz istihbarat görevlilerinin ve ajanlarının davranışlarını anımsattığını da sözlerine ekliyor.

Putin, 1990'lı yıllarda ‘St. Petersburg Çemberi’ adıyla anılan oluşumun kurulmasında etkili oldu. Bu çemberde Rus Çarlığı döneminin başkenti St. Petersburg’da okuduğu St. Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden arkadaşları ve KGB'den bazı meslektaşları yer alıyordu. Çember, (ya da Putin'in muhaliflerinin tercih ettiği isimle çete) Putin’in Rusya'da önce başbakanlığa, ardından devlet başkanlığına yükselişinde büyük rol oynadı.

Akıp giden doksanlar

Putin’in biyografisinde üzerinde durulması gereken noktalardan biri de 1990’lı yılların onda yarattığı travmadır. Travmanın nedeni, istikrarlı siyasi yapısıyla Sovyetler Birliği'nin çöküşünün bu yapıdan tüketim ve hızlı kar değerlerini yükselten ithal versiyonunda piyasa ekonomisine dayanan diğer yapıya geçmeye çalışan vatandaşların büyük çoğunluğu için psikolojik, davranışsal ve sosyal istikrar üzerindeki olumsuz etkileridir. Bu durum, Ruslar üzerinde, özellikle de hepsi komünist rejim tarafından üretilmiş değilse de bazılarının kökleri yüzlerce yıl öncesine uzanan yerleşik bir gelenekler sistemi içinde çalışmaya alışkın olanlar üzerinde derin bir iz bıraktı.

Putin, Rusya'nın mesajının milli, askeri ve ekonomik olarak uyanık kalmasını gerektirdiğini düşünüyor.

Putin, önce KBG başkanlığına, ardından Rusya'nın Birinci Çeçen Savaşı'nda (1994-1996) aldığı aşağılayıcı yenilgiden ve bu sonucunda ortaya çıkan donuk yetkililerden sonra 1999 yılında başbakanlığa ulaştığında mevcut tablo böyleydi. Yenilgi, Rus ordusunun imajını derinden sarstı. Hatta Rusya’nın toprak bütünlüğü ve Yeltsin'in görevinde kalmasının anlamıyla ilgili soruların ortaya çıkmasına neden oldu.

Dolayısıyla Putin'in başbakanlık görevine yenilginin etkilerini silmeye ve sembollerinden kurtulmaya çalışarak başlaması hiç şaşırtıcı değil. Silahlı Çeçen grupların Dağıstan topraklarına girmesinin ardından Rusya'da gizemli patlamalar meydana geldi. Rusya'nın çeşitli şehirlerinde yaşanan ve yüzlerce kişinin ölmesine neden olan patlamalar hakkında çok şey söylendi. Rus yetkililer, patlamalarla ilgili Çeçen isyancıları suçlarken, patlamalara dair şüpheleri olan çevreler, bu patlamaların Rus teşkilatlarının Çeçenistan’a karşı ikinci savaşın başlatılması için uygun ortamın yaratılması amacıyla devreye girdiğini ima ettiler.

Bu patlamalar furyası uzun sürmedi, zira Putin ve Rusya’nın yeni liderliği Çeçenistan’daki durumu, ülkenin bekasına yönelik bir tehdit olarak görmeye başladılar. Çeçen isyancıların Rusya'nın toprak bütünlüğünü kalıcı olarak parçalamak amacıyla Batı'dan destek aldığına dair haberler yayıldı.

Bu nokta, Sovyetler Birliği deneyiminin başarısızlıkla sonuçlanması ve Boris Yeltsin dönemindeki kafa karışıklığının ardından Rus devlet bilincinin deyim yerindeyse yeniden yapılandırılması sürecinde çok hassas bir sinire dokunmuştu. Çok sayıda Rus siyasetçi ve düşünür, Rusya'nın kendisini yeni bir şekilde üretmediği sürece ayakta kalamayacağında hemfikirdi. O dönemde pek çok görüş ortaya atıldı. Bunlar arasında yazar Aleksandr Dugin'in öne sürdüğü ve Putin'in de sesini duyduğu ‘Avrasyacılık’ öne çıktı. Dugin'in Avrasyacılık görüşü, Rusya'nın Batı medeniyetine ait olmadığı, Asya ile Avrupa arasında geniş bir coğrafyaya yayılan Rus halkı için Ortodoks Hıristiyan inancının birleştirici rol oynadığı eşsiz bir doku olduğu sonucuna varıyor. Avrasyacılık taraftarları, Rusya’nın Bizans İmparatorluğu'nun mirasçısı (dolayısıyla antik dönemdeki ilk Roma’dan sonra üçüncü Roma, ardından Orta Çağ'daki Konstantinopolis) olduğunu, bu yüzden de Batı’dan ve Doğu’dan birçok tehditle karşı karşıya kaldığını ve Rusya’nın mesajının, milli, askeri ve ekonomik olarak tetikte olmasını gerektirdiğini düşünüyorlar.

Yani Putin, Rus Çarı Büyük Petro'nun Rusya'yı Orta Çağ karanlığından çıkarıp bir dünya gücü olma yolunda ilerlemesi projesini canlandırdı. Rus yöneticiler, siyasi modelleri için ilk kez geçmişten ilham almıyorlardı. Joseph Stalin, Batı Avrupa modernitesinden ortaya çıkan Marksizme ideolojik olarak bağlı olmasına rağmen, Rus prenslere, tüccar ve toprak sahibi sınıfa ve yabancı rakiplerine, özellikle de başkentleri Kazan'daki Tatarlara karşı kazandığı zaferlerden sonra Rus devletinin kurucusu olarak gördüğü Çar IV. İvan'a (Korkunç İvan) büyük bir hayranlık besliyordu.

Putin, büyük ve servet sahibi ülkesini Batı'ya bağımlığından kurtarması gerektiğini düşünüyor.

Büyük Petro’nun Batı'da Rusya'nın medeniyete girmesi gereken kapıyı gördüğü ve Rus soylularının Batılı kıyafetlerine ve sakallarına, Batı’nın mimari ve sanatsal yönlerinin alınmasına bile savaş açtığı biliniyor. Ancak tüm bunları, Rusya'nın Avrupa siyasetindeki ve Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili belirleyici statüsünde kalması konusundaki ısrarıyla bir araya getirmişti ve tıpkı Çariçe II. Katerina (Büyük Katerina) gibi bazılarının neredeyse hiç Rusça konuşmamasına ve Rus kökenli olmamasına rağmen, Rus milliyetçiliğinin üzerlerinde derin bir iz bıraktığı haleflerinin neredeyse hepsi bu yolu izledi.

dfsvfdebfr
İllüstrasyon: Daniel Baxter - Harita: David Ramsey Harita Koleksiyonu

Yukarıda bahsi geçen Rus milliyetçiliğinin bıraktığı derin iz, siyaset bilimci John Mearsheimer gibi bazı Batılı araştırmacıların, Moskova'daki (ve Pekin'deki) politikacıların zihinlerine hâlâ hakim olduğunu söyledikleri ve 19. yüzyıl politikalarına benzettikleri politikalardan hoşlanan Putin’i de etkilemişti. Rus politikacıların etkilendikleri bir diğer düşünce ise Rusya'nın, Napolyon Bonapart ve Adolf Hitler'in yaklaşık 130 yıl arayla gerçekleşen saldırılarının izinde bir Batı saldırısına karşı savunmasız kalacağı inancı. Napolyon Bonapart ve Adolf Hitler'in ortak noktası, iki güçlü Batılı devletten gelmeleri ve Rusya'nın dağların bulunmadığı ve Polonya ile Rusya arasında yer alan bölgede, tüm savunma mevzileri açıktayken orduların hareket etmesini kolaylaştıran ‘Büyük Avrupa Bozkırı’ndaki coğrafi zayıflığından faydalanmalarıydı.

Öte yandan Rusya nüfusunun büyük çoğunluğu ülkenin batı (Avrupa) yakasında yaşıyor. Asya yakası ise coğrafi olarak izole bir yapıya sahipken yaz ve kış aylarındaki sert iklimi nedeniyle neredeyse boş kalıyor. Asya yakasında Rusya'yı geliştirmeye yönelik tüm girişimlerin karşılaştığı büyük zorluklardan bahsetmiyorum bile. Bu yüzden Avrupa Rusyası, Dugin'in sözleriyle Rus tarihinin, kültürünün ve medeniyetinin kuluçka merkezi olmasının yanı sıra en önemlisi olmaya devam ediyor.

Buradan Rusya’nın üç eski Sovyet Baltık ülkesinin NATO üyesi olmasına ve NATO’nun bu sayede genişlemesine karşı gösterdiği aşırı hassasiyeti ve verdiği mücadelenin yanı sıra Gürcistan'ın (diğer konuların yanı sıra) 2008 yılında NATO'ya katılma girişimine verdiği güçlü tepkiyi anlayabiliriz. Daha da önemlisi, Ukrayna'daki mevcut savaşın Rusya ile ikiz kardeşi Ukrayna arasındaki karmaşık tarihi özetlemesi nedeniyle Putin için şahsi bir kriz oluşturduğu söylemek gerçeklerden çok da uzak olmaz.

Rusya, 24 Şubat 2022 tarihinde ‘özel askeri operasyon’ başlattığı Ukrayna'ya girdiğinde Putin'in verdiği röportajlar, yaptığı konuşmalar ve yazılı açıklamaları, ‘Ukrayna diye bir yer olmadığı, aksine çoğunluğu yeniden Rusya’ya bağlanması gereken bir topraklar grubu olduğu, bu topraklarda saf kan Rusların yaşadığı, ancak Lehçe’den etkilenen farklı bir Rusça konuştukları’ şeklinde ifadelerle doluydu. Putin, Sovyetler Birliği liderlerini, Rusya topraklarını Ukraynalılara ve Polonyalılara hediye olarak dağıtmakla suçlayan ifadeler de kullandı.

Büyük ve servet sahibi ülkesini Batı'ya olan bağımlığından kurtarması gerektiğini düşünen Rusya Devlet Başkanı Putin, adımlarını işte bu siyasi ve tarihi arka plan çerçevesinde atıyor. Siyasi ve ahlaki yozlaşmanın kaynağı olarak gördüğü Batı’nın etkisine şiddetle karşı çıkan Putin, Batı’da ‘ahlaksız’ davranışların yaygınlaşmasıyla birlikte siyasetin ve toplumsal normların gerilediğini alaycı bir dille ifade ediyor. Putin'in Batı'ya yönelik bu bakış açısı, Rusya’nın ve Rusya’nın müttefiklerinin, uzun süredir ülkesinin devlet başkanlığı koltuğunda oturan Putin’in Rusya'nın düşmanları olarak gördüğü ülkelere karşı zafer kazanmasının kaçınılmaz olduğu inancını pekiştiriyor.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME