Netanyahu ve Sinvar’ın Gazze'nin enkazı üzerinde ete kemiğe bürünen egoları

Hem İsrail Başbakanı hem de Hamas’ın Gazze’deki lideri, sadece kendi hayallerinde var olan bir zafer anlatısına kendilerini kaptırmış haldeler

İllüstrasyon: Marco Lawrence/Al Majalla
İllüstrasyon: Marco Lawrence/Al Majalla
TT

Netanyahu ve Sinvar’ın Gazze'nin enkazı üzerinde ete kemiğe bürünen egoları

İllüstrasyon: Marco Lawrence/Al Majalla
İllüstrasyon: Marco Lawrence/Al Majalla

 Ahmed Mahir

İsrail'in Gazze'ye karşı başlattığı savaş, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Hamas Hareketi’nin Gazze Şeridi’ndeki lideri Yahya Sinvar'ın isimleriyle özdeşleşirken Gazze’nin tamamının çehresini değiştiren büyük yıkıma rağmen iktidarda kalmalarına yardımcı oldu. Netanyahu’nun iktidarına düzenlenen halk protestolarıyla muhalefet edilirken, Sinvar’ın liderliğine Gazze'deki Hamas'a bağlı bakanlıkların çalışanları da dahil olmak üzere, Sinvar’ı kendilerini Aksa Tufanı Operasyonu’na karıştırmakla suçlayan Filistinliler tarafından hem özelde hem de kamusal alanda yapılan eleştirilerle muhalefet ediliyordu.

Netanyahu ve Sinvar savaşı kendileriyle özdeşleştirdiler. Dolayısıyla bu, bir devlet olarak İsrail'in, bir hareket olarak Hamas'ın ya da İsrail işgaline direnen diğer gruplara karşı bir eleştiri değil, Netanyahu ve Sinvar’a yönelik bir eleştiridir. Bu, aynı zamanda radikal biçimde farklı geçmişleri olan iki adam arasında bir karşılaştırma da değil, daha ziyade mevcut krizin siyasi yönetimine yapılan bir eleştiridir. Netanyahu, kesin bir vizyon ortaya koyamadan duygusal konuşmalarıyla Hamas'ı yok etmek için savaşın devam etmesi gerektiğini savunurken, merkez sağı ve aşırı sağı harekete geçirip ülkesinin siyasi ve stratejik çıkarları pahasına egosunu tatmin ediyor. Buna karşın Sinvar, ürkütücü sessizliğini sürdürüyor. Sinvar, Netanyahu’nun aksine 7 Ekim’den bu yana sessizliğini hiç bozmadı. Bu sessizlik, sözsüz medya iletişim stratejisinin önemli bir parçası gibi görünüyor. Çünkü sessizlik suikast korkusunun yanı sıra karşı tarafı küçümsemenin de ifadesidir. Sinvar’ın siyasi tutumunu psikolojik bir perspektiften analiz edecek olursak, Fransız filozof Michel de Certeau'nun “Siyasi eylem seçeneği olarak sessizlik taktiksel olabilir, yani zayıf tarafın sanatıdır” şeklindeki tanımını kullanabiliriz.

Ancak Sinvar, zayıf olduğu için sessiz kaldığı yönündeki şüpheleri savuşturmak amacıyla, askeri ve siyasi sözcülerini savaşı kendi perspektifinden çerçevelemeleri için görevlendirdi. Tıpkı Netanyahu ve İsrail sözcülerinin yaptığı gibi.

Netanyahu, duygusal konuşmalarıyla Hamas'ı yok etmek için savaşın devam etmesi gerektiğini savunurken, Sinvar ürkütücü sessizliğini sürdürüyor.

Her birinin kendi söylemi ve basına yaptıkları açıklamalarda kullandıkları bir dil var. Bu söylemler nihayetinde sadece kendilerini ve tutumlarını haklı çıkarmaya hizmet ediyor. İkisi de hem Netanyahu'ya çatışmaları durdurması için Hamas ile bir anlaşma yapması yönünde baskı yapan İsraillilerin hem de Sinvar'ın İsrail gibi bir ülkeye saldırma kararı nedeniyle, sevdiklerinin ölümüne ve Gazze'deki büyük yıkıma üzülen Filistinlilerin çoğunluğu için hiçbir önemi olmayan şeylere önem veriyorlar. Savaştan zaferle çıkmak ikisinin de siyasi çıkarına. Çünkü ikisinin de halklarının belleğinde şekillendirmeye çalıştıkları bu zafer, öncelikle iktidarı ellerinde tutmalarında, ikinci olarak da hatalı politikalardan kaynaklanan sosyal ve ekonomik başarısızlıkları meşrulaştırma konusunda yardımcı olabilir. Ayrıca Netanyahu, yolsuzluk, rüşvet ve görevi kötüye kullanma suçlamalarıyla karşı karşıya olduğundan, İsraillilerin kendisine yönelttiği eleştirileri hafifletmek ve itibarını kurtarmak amacıyla ilk aylarından beri savaştan faydalanmaya çalışıyor.

‘Tam Zafer’ ve ‘Neden Aksa Tufanı?’ sloganları

Bir lider, genellikle çevresindeki siyasi ve güvenlik kurumlarının yetkilileri tarafından şekillendirilen anlatısını sağlamlaştırmak için kamuoyunu aynı yöne yönlendirecek büyük bir sloganı benimser. Örneğin Netanyahu, en yakın müttefikleri olan ABD ve İngiltere'nin sert eleştirilerine rağmen, Hamas'ı yok etmek adına savaşı sürdürmenin öneminden bahsederken siyasi dilini güçlendirmek için ‘tam zafer’ ifadesini kullandı. Sinvar ise sessizlik stratejisini ve Hamas tarafından ocak ayında Hamas Hareketi’nin ve hareketin Gazze'deki liderinin (Sinvar) anlatısını çerçevelemek için yayınladığı bildiride kullanılan ‘Neden Aksa Tufanı?’ ifadesini benimsedi. Yani karşımızda, kimileri tarafından İsrail'in ‘soykırımla’ suçlandığı bir savaşı siyasi olarak meşrulaştırmaya çalışan bir adamla, Gazze'de İsrailli sivillerin ve ailelerinin kaçırılmasını ve öldürülmesini siyasi olarak haklı göstermeye çalışan bir başka adam var.

Hem Netanyahu hem de Sinvar, şişirilmiş bir egoya sahipler. Bu onların karakteristik özellikleri ve savaşı yönetirken de bu özellikleri ortaya çıkıyor. Hayranları ise bu özelliklerini siyasi bir karizma olarak görülüyor. Netanyahu merkez sağcı, aşırı sağcı ve yerleşimci hayranları arasında ‘sihirbaz’ olarak biliniyor. Çünkü onları, sözleri ve eylemleriyle uyuşturucu almışlar gibi etkileyebiliyor. Bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını engelleyebilecek ‘tek kişinin’ kendisi olduğunu söyleyen Netanyahu, İsrail'in önde gelen kurucularından biri ve ilk başbakanı olan David Ben-Gurion’ı bile geride bırakarak, İsrail’in en uzun süre görev yapan başbakanı oldu. İsrailliler Netanyahu’nun iktidara özgür ve adil seçimlerle demokratik bir şekilde geldiğini asla unutmazlar.

erfvtvbr
Gazze'deki Şifa Hastanesi çevresinde yıkılan binaların enkazı arasında bisikletini iterek yürüyen bir adam, 3 Nisan 2024 (AFP)

Sinvar'ın ise hayranları için karizmasının iki dayanağı var. Gazze'deki bir Filistinli, Sinvar'ın 2017 yılında Hamas Hareketi’nin Gazze Şeridi'ndeki liderliğini devraldıktan sonra birkaç kez kamuoyu önüne çıktığı sırada ‘öfkeli bakışlarıyla insanların kalbine korku saldığını’ söylüyor.

Gençlik yıllarından beri İsrail'e karşı siyasi ve silahlı mücadele veren Sinvar, İsrail tarafından dört kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı. İsrail hapishanelerinde 23 yılını geçiren Sinvar, 2011 yılında bir esir takası anlaşmasıyla serbest bırakıldı. Sinvar, Hamas Hareketi’nin 2006 yılındaki Filistin Yasama Meclisi (PLC) seçimlerini, Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi (El Fetih) karşısında büyük bir çoğunluk elde ederek kazandığı demokratik süreçte de rol aldı.

Bir lider, genellikle çevresindeki siyasi ve güvenlik kurumlarının yetkilileri tarafından şekillendirilen anlatısını sağlamlaştırmak için kamuoyunu aynı yöne yönlendirecek büyük bir sloganı benimser.

Netanyahu ve Sinvar, İsraillilerin ve Filistinlilerin kendilerinden hoşnut olmamalarına rağmen iktidarda kalmaya devam etmelerini meşrulaştırmak için kullandıkları ‘meşruiyet’ kavramı siyasi açıdan önem arz ediyor. Ünlü Alman sosyolog ve tarihçi Max Weber'e göre meşruiyet ‘inanç' seviyesine ulaştığında, yetkililere ve rejime verilen desteğin devam etmesini sağlamak için en etkili unsur haline gelir.

Netanyahu ve Sinvar'ın otoriterliği, İsrail sokağındaki büyük öfkeye ve Gazze'deki boğuk kaynamaya aldırmadan Gazze savaşına kendi kişisel perspektiflerinden bakmalarında açıkça görülüyor. Hata yaptığını kabul etmemek ve Netanyahu’nun Hamas’ın tamamen yok edilmesi gerektiği şeklindeki söylemi gibi, savaşla ilgili gerçek olmayan bir medya anlatısı benimsemek otoriter bir yöneticinin karakteristik özelliğidir. Netanyahu, Hamas’ın ancak yerine başka cazip bir ideoloji getirilerek ve -Sinvar’ın da 7 Ekim saldırısının meşrulaştırılmaya çalışıldığı bildiride söylediği gibi- bir Filistin devleti kurularak ortadan kaldırılabilecek bir ideoloji olduğunu gayet iyi biliyor. Ancak İsrail siyaset sahnesinin ve İsrail toplumunun çoğunluğunun, bugün bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasından bahsedilmesini dahi kabul etmediği göz önüne alındığında, böyle bir devletin kurulması daha uzun bir süre ertelenecek gibi görünüyor.

Liderin, Kur’an-ı Kerim’den ve Tevrat'tan alıntılanan dini metinlere ve anlatılara atıfta bulunması da onun halkın gönlünü ve zihin dünyasını kazanmasına, savaşı kişiselleştirmesine yardımcı olur. Çünkü dinin kanıta ihtiyacı yoktur. Hem Netanyahu hem de Sinvar, Gazze’deki savaşta askerlerinin ilahi iradeyi yerine getirdiğine inanıyorlar.

Örneğin Netanyahu, Hamas'a karşı Tevrat'ın Yeşaya kitabındaki ‘kehaneti’ göreceklerini öne sürerek, “Bizler ışığın çocuklarıyız, onlar karanlığın çocukları” ifadelerini kullandı. Yeşaya, Yahudilik inancındaki peygamberlerden biridir. Hamas ise zaferin sadece yaklaşmakla kalmayıp çoktan geldiğine dair açıklamalarında, birçok kez Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıfta bulundu.

Her iki taraf için de sanki bu zafer kutsal, ilahi ya da doğaüstü bir şeymiş ve sorgulanamazmış gibi. Ancak sahada sahte bir zafer balonu şişirdikleri kesin. Öyle ki Netanyahu, İsrail için stratejik bir yenilgiye sebep olabilir, Hamas ise ortalık yatıştığında büyük bir siyasi ve askeri yenilgiye uğrayabilir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.