ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail: Artık seçim sandığında kazanmaya ihtiyaç duymayan azınlık

 İsrailli yerleşimciler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Halil şehrindeki haftalık bir tura katılıyor, 11 Temmuz 2026 (Reuters)
İsrailli yerleşimciler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Halil şehrindeki haftalık bir tura katılıyor, 11 Temmuz 2026 (Reuters)
TT

İsrail: Artık seçim sandığında kazanmaya ihtiyaç duymayan azınlık

 İsrailli yerleşimciler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Halil şehrindeki haftalık bir tura katılıyor, 11 Temmuz 2026 (Reuters)
İsrailli yerleşimciler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Halil şehrindeki haftalık bir tura katılıyor, 11 Temmuz 2026 (Reuters)

Ahmed Mahir

Haham Zvi Yehuda Kook 1982'de öldüğünde, hiçbir siyasi görevde bulunmamış, bir partiye liderlik etmemiş veya Knesset'te sandalye kazanmamıştı. Yine de İsrail siyaseti üzerinde ondan daha derin etkiye sahip olan çok az kişi olmuştur.

Hayatının büyük bir bölümünü Kudüs'te bir dini akademiyi yöneterek geçirdi ve burada küçük bir öğrenci grubuna babasından miras aldığı fikri aşıladı: İsrail'in kuruluşu sadece siyasi bir olay değil, “ilahi bir yolun” aşamasıdır ve “İsrail Toprakları” olarak tanımladığı topraklar üzerinde Yahudi egemenliği, müzakere konusu değil, dini bir görevdir.

On yıllarca, o sınıfın dışında neredeyse hiç kimse ona kulak vermedi. Sonra İsrail 1967 yılındaki savaşı kazandıktan sonra, öğrencileri ve takipçileri o sınıftan çıkarak öğrendikleri her şeyi uygulamaya koymak için harekete geçtiler. Yerleşim hareketini kurdular ve daha sonra aşırı dindar ve radikal Siyonist harekete mensup olacak nesillere öğretmen oldular.

Radikal öğretileri, kurucularının ölümünden sonra da varlığını sürdürdü ve bir nesil sonra kabine masasına kadar ulaştı.

Bugün, Maliye Bakanı Bezalel Smotrich sadece bütçeyi kontrol etmekle kalmıyor, aynı zamanda işgal altındaki Batı Şeria'da Sivil Yönetimin yetkilerini de elinde bulunduruyor; bu yetkiler, yerleşimci ideolojinin rutin bürokratik prosedürler kılıfı altında uygulanmasına imkân tanıyor. Smotrich ve radikal meslektaşları, ilhakın siyasi çıkarlar tarafından dikte edilen bir seçim değil, “Tevrat hükmüyle emredilen bir hak” olduğunu savunuyorlar.

Fkkfk
İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, işgal altındaki Batı Şeria'da, Kudüs dışında, Ma'ale Adumim yerleşim yeri yakınlarındaki E1 olarak bilinen kara koridorunun haritasını tutuyor, 14 Ağustos (AFP)

Radikal öğretileri, kurucularının ölümünden sonra da varlığını sürdürdü ve bir nesil sonra kabine masasına kadar ulaştı

Kültür Bakanı Amichai Eliyahu, hahamlar arasında üst düzey statüye sahip bir aileden geliyor. Büyükbabası, eski bir Sefarad baş hahamı ve 2005 yılında Gazze'den çekilmeye açıkça karşı çıkan önde gelen aşırılıkçı dini otoriteydi. Babası ise İsrail'in Arap vatandaşlarına yönelik ırkçı açıklamaları nedeniyle tekrar tekrar eleştirilen görevdeki bir baş hahamdır.

Eliyahu, belirli bir yönelimi değil, dini otoritelerin devletin nereden çekilip nereden çekilemeyeceğini belirlemede bağlayıcı söz hakkına sahip olduğu varsayımına dayanan kararlı bir pozisyonu miras aldı.

İşte mevcut anı farklı kılan şey de bu. Aşırılıkçı pozisyonlar artık işgal altındaki Batı Şeria'da  tepede bulunan bir yerde, radikal yerleşimcilerden yükselen bir çığlık değil; şimdi Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut hükümet tarafından formüle ediliyor, finanse ediliyor ve uygulanıyor.

Eğer uzlaşmanın bir “günah” olduğuna inanıyorsanız, hiçbir argüman fikrinizi değiştiremez. Bakanlıklar bu şekilde düşünen insanlar tarafından yönetildiğinde, demokrasinin olağan denge ve denetleme mekanizmaları -yargı kararları, seçim sonuçları ve kabine içindeki oylamalar- denge ve denetleme işlevlerini kaybederek engellere dönüşür.

Radikal dini Siyonizm artık konumunu korumak için bakanlıklara ihtiyaç duymuyor. Varsayımları daha geniş çaplı bir kültüre, okullarda öğretilenlere, askerlere savundukları şeyin ne olduğuna dair söylenenlere, İsrail toplumunun giderek büyüyen bir kesiminin bugün açıkça söyleyebileceğini hissettiği şeylere yerleşmiş durumda. 7 Ekim saldırılarından bu yana geçen üç yıldaki değişim çarpıcı. Daha önce dini olarak nitelendirilen pozisyonlar, artık laik veya solcu Siyonist kamptaki destekçileri tarafından da basitçe “ulusal” olarak kabul ediliyor ve bunlara itiraz etmek, muhalefetten ziyade sadakatsizlik olarak yorumlanıyor.

Mcmdk
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'nın kuzeyindeki Nablus’un eski şehir bölümündeki pazarın bir bölümündeki bir ara sokakta devriye geziyor, 9 Ağustos 2026 (AFP)

"Breaking the Silence" (Sessizliği Bozma) örgütünün Genel Müdürü Nadav Weimann, örgütle ilgiili yaptığı bir söyleşide, İsrail ordusundaki askerlik hizmetiyle ilgili tanıklıklarını kaydetti. Sessizliği Bozma örgütü, İkinci Filistin İntifadası'nın başlamasından bu yana görev yapmış eski İsrail askerlerinden oluşuyor. Genç askerlerin her gün sivil nüfusla karşı karşıya gelmek zorunda kaldığı ve savaş suçlarına varan uygulamalara karıştığı bir gerçeklikte ödenen ağır bedel hakkındaki tanıklıklarını açıklayarak, kamuoyunda tartışılmasını teşvik ederek, işgal altındaki topraklardaki Filistinlilerin yaşamlarının sert gerçeklerini ifşa etmeyi kendilerine görev edinmişler.

Weimann “Son kırk yıldır radikal yerleşimci hareket, ilhak projesini gerçekleştirmek için devlet kurumlarını kontrol altına almaya çalışıyor. Bu hareket, siyasi alana sızmayı ve Eğitim Bakanlığı da dahil olmak üzere birçok bakanlığın kontrolünü ele geçirmeyi başardı. Ancak, yerleşimcilerin izole yaşam tarzı ve üst düzeylere erişimlerinin sınırlı olması nedeniyle İsrail ordusu içinde varlık kurmakta zorluklarla karşılaştı” diyor.

Weimann şöyle devam ediyor: “Bunun üstesinden gelmek için yerleşimciler, gençleri orduda komuta rollerine hazırlamak amacıyla askeri hizmet öncesi akademiler kurdular. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bugün, çoğu aşırı sağcı eğilimli yaklaşık 150 akademi bulunuyor. Haberler, yerleşimcilerin nüfusun yüzde 10'undan azını oluşturmalarına rağmen, İsrail ordusundaki yeni muharip subayların yüzde 50'sinden fazlasının bu akademilerden mezun olduğuna işaret ediyor. Bu eğilimin, hassas pozisyonlarda bulunan birçok üst düzey subay arasında da yansımaları oluyor ve bu da askeri kurum içinde derin bir ideolojik değişime işaret ediyor.”

Daha önce dini olarak nitelendirilen pozisyonlar, artık laik veya solcu Siyonist kamptan destekçileri tarafından da basitçe “ulusal” olarak kabul ediliyor ve bunlara itiraz etmek, muhalefetten ziyade sadakatsizlik olarak yorumlanıyor

Bar-Ilan Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü ve İsrail'in din ve siyaset üzerine önde gelen araştırmacılarından Eliezer Don-Yehiya bir bilimsel araştırmasında, küçük bir ultra-Ortodoks Yahudi grubunun çok daha büyük bir topluluğu nasıl temsil etmeye başladığından bahsediyor.

Don-Yehiya, dini Siyonizm içinde “milliyetçi Harediler” olarak adlandırdığı, yani milliyetçi bir yönelime sahip, dini açıdan daha katı ve siyasi olarak daha radikal bir grubun ortaya çıktığını belirtiyor. “Dini Siyonist topluluk içinde bir azınlık olsalar da eğitim alanındaki çalışmalarıyla bu topluluk içinde etkili bir konum elde ettiklerini” yazıyor.

Don-Yehiya, eğitim yoluyla etkisini marjinal kesimlerden yayan bir azınlıktan bahsediyor. Ancak gerçeklik, en azından son üç yıl boyunca bu tanımın ötesine geçti.

Bu azınlığın bugün kontrol ettiği şeylere bakın. Maliye Bakanlığı bütçeyi belirliyor ve ardından para yerleşim yerlerine, aşırı dindar Siyonist okullara ve onları destekleyen ideolojik ağlara akıyor. Polisten sorumlu bakanlık, yerleşimci İtamar Ben-Gvir'in de mensubu olduğu aynı kampın elinde. Ulusal Güvenlik Bakanı olan Ben-Gvir, Arap karşıtı Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) Partisinin lideri ve siyasi kariyeri boyunca terör örgütü kurmak ve şiddeti kışkırtmak da dahil olmak üzere onlarca suçlamayla karşı karşıya kaldı.

Ordunun subay kadrosu, bu aşırılıkçı ideolojinin etkisi altında yavaş yavaş yeniden şekilleniyor. Yüksek Mahkeme'de, aşırılıkçı dini Siyonist hareketin içinden bir yargıç, baş yargıç yardımcısı olarak görev yapıyor. Bunlar sadece politika üzerinde etki sağlayan pozisyonlar değil; devletin mekanizmalarının ta kendisi haline geldiler.

İsrail’deki kamuoyu yoklamaları onları azınlık olarak göstermeye devam edebilir. Ancak bütçeyi, polisi, mahkemeleri ve önemli siyasi söylemi kontrol eden bir azınlık, hiçbir şekilde gerçek anlamda marjinalleştirilmiş değildir.

Daha önce dini olarak nitelendirilen pozisyonlar, artık laik veya solcu Siyonist kamptan destekçileri tarafından da basitçe “ulusal” olarak kabul ediliyor ve bunlara itiraz etmek, muhalefetten ziyade sadakatsizlik olarak yorumlanıyor

Bu tür siyasetin müzakereye bu kadar dirençli olmasının psikolojik bir boyutu var ve sosyal psikolog Philip Tetlock bunu doğru bir şekilde tanımlıyor. “Trends in Cognitive Sciences” dergisinde Tetlock kutsal değerleri, bir grubun “karşılaştırmaları, takasları ve hatta seküler değerlerle herhangi bir karışımı engelleyen aşkın bir öneme sahip” olduğunu düşündüğü değerler şeklinde tanımlıyor.

Kendisine bu şekilde bakılan bir topraktan vazgeçmek, bir gayrimenkul maliyeti meselesi olmaktan çıkar; aksine, ondan vazgeçme düşüncesi bile tasavvur edilemez hale gelir. Tetlock'un belirttiği gibi, “Bunu sana söylediğim için yapma” ifadesi, “Bunu sana Tanrı söylediği için yapma” ifadesinden daha az etkilidir.

Seçim sonuçları yanıltıcıdır. 2022'de dini Siyonizm, Netanyahu'nun onsuz bir koalisyon kuramayacağı kadar çok sandalye kazandı. Ancak bugün İsrail'deki anketler, Smotrich'in partisinin yüzde 3,25'lik seçim barajında ​​zorlandığını gösteriyor. Hatta, özellikle Haredilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını desteklemesi nedeniyle hem sağ hem de sol laik aşırılıkçılar tarafından cezalandırıldıktan sonra, daha da zor bir durumda. Sadece seçim ölçeğinde bile, aşırı dindar Siyonist hareketin gerilediği görülüyor.

Ancak bu gerileme başka hiçbir düzeyde belirgin değil. Soykırıma dönüşen Gazze savaşının başlangıcından bu yana, bu ideolojiye destek, dindar milliyetçi kampa mensup İsrailliler arasında daha da kökleşti ve katı hale geldi.

İşte paradoks da burada yatıyor. Devleti “ilahi bir yolun” aşaması olarak gören hareket, İsrail'deki en sabırlı ve icraatlara en bağlı siyasi güç haline geldi. Takipçileri hayati karar alma pozisyonlarında yoğunlaşmış durumda ve uygulamaları, yönetim yapısında somutlaşan aşırı dindar bir eğilime dönüşmüş halde.

Bu nedenle kamuoyu yoklamaları, seçim sonuçları gibi yanıltıcıdır. Seçimler bakanları değiştirir, ancak bürokratik aygıt içinde kimin çalıştığını, yerleşim yerlerini kimin finanse ettiğini veya okul müfredatlarını kimin yazdığını değiştirmez.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Babu’l Mendeb’te bir ticari gemiye düzenlenen Husi saldırısında 3 kişi öldü

Husi saldırıları sonucu Yemen’in Muha Limanı’nda geniş çaplı hasar meydana geldi. (AFP)
Husi saldırıları sonucu Yemen’in Muha Limanı’nda geniş çaplı hasar meydana geldi. (AFP)
TT

Babu’l Mendeb’te bir ticari gemiye düzenlenen Husi saldırısında 3 kişi öldü

Husi saldırıları sonucu Yemen’in Muha Limanı’nda geniş çaplı hasar meydana geldi. (AFP)
Husi saldırıları sonucu Yemen’in Muha Limanı’nda geniş çaplı hasar meydana geldi. (AFP)

İran destekli Husiler, Yemen’de askeri gerilimin kapsamını genişleterek bugün Babu’l Mendeb Boğazı’nda bir ticari gemiyi hedef aldı. Aynı saatlerde kıyı kenti Muha ile limanı, Marib’teki yerleşim bölgeleri ve Taiz’deki bazı bölgeler de füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) vuruldu. Saldırılar, askeri mevziler, tesisler ve sivil bölgelerin iki gün boyunca aralıksız hedef alınmasının ardından geldi.

Yemenli askeri kaynaklar bugün yaptıkları açıklamada, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’nda bir ticari gemiye saldırdığını bildirdi. İlk bilgilere göre saldırıda, aralarında bir Endonezyalı ve iki Pakistanlının bulunduğu gemi mürettebatından üç kişi hayatını kaybetti.

FRGTHY
Yemen’in Muha Limanı’nı hedef alan saldırılar kapsamında fırlatılan bir Husi füzesi (Reuters)

Yemen’in batı kıyısında konuşlu hükümete bağlı Ulusal Direniş Güçleri’nin askeri medyası, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’nda bir gemiyi hedef aldığını duyurdu. Husilerden ise saldırı veya saldırının koşullarına ilişkin henüz herhangi bir açıklama gelmedi.

Bu gelişmeyle eş zamanlı olarak Ulusal Direniş Güçleri, Husilerin Muha kentini beş balistik füze ve çok sayıda İHA’yla hedef aldığını açıkladı. Saldırı, kentin ve limanının son iki gün içinde art arda düzenlenen saldırılara maruz kalmasının ardından gerçekleşti.

Devam eden saldırılar

Yerel kaynaklar, Husilerin bugün şafak vakti Muha kentini üç füze saldırısıyla hedef aldığını, saldırılardan birinin limana isabet ettiğini bildirdi. Yemen Silahlı Kuvvetleri Medya Merkezi ise kent ve limanının balistik füzelerle vurulduğunu açıkladı.

Saldırılar, İbb kentinde patlama seslerinin duyulmasının ardından gerçekleşti. Yerel kaynaklar, patlamaların Muha yönüne fırlatılan balistik füzelerden kaynaklandığını belirtirken, ilk bilgilere göre füzelerin Taiz’in doğusundaki bölgelerden ateşlendiği değerlendirildi. Haberin hazırlandığı sırada son saldırıların yol açtığı hasar ve kayıpların boyutuna ilişkin kesin bilgi bulunmuyordu.

GTHY
Husi milislerinin Muha Limanı’na düzenlediği İHA saldırısı (Reuters)

Marib’te ise Yemen ordusu, Husilerin kentteki yerleşim bölgelerini balistik füzeler ve İHA’larla hedef aldığını açıkladı. Bölge sakinleri, hava savunma sistemlerinin İHA’lara yönelik saldırıları engellemesi sırasında meydana geldiği tahmin edilen iki patlamanın duyulduğunu aktardı.

Gerilim, Taiz cephesindeki çatışmalarla da eş zamanlı gerçekleşti. Yemen ordusu, kentin doğusundaki el-Kureyfat cephesinde Husilerin sızma girişimini engellediğini ve örgüt mensuplarından bazılarının yakalandığını duyurdu. Ordudan yakalananların sayısına ilişkin bilgi verilmezken, operasyonun ayrıntıları da paylaşılmadı.


Washington Post: Trump, İran tehdidi nedeniyle Türkiye'den gizli uçuşla ayrıldı

Washington Post: Trump, İran tehdidi nedeniyle Türkiye'den gizli uçuşla ayrıldı
TT

Washington Post: Trump, İran tehdidi nedeniyle Türkiye'den gizli uçuşla ayrıldı

Washington Post: Trump, İran tehdidi nedeniyle Türkiye'den gizli uçuşla ayrıldı

ABD Başkanı Donald Trump, İran’dan gelen suikast tehdidi nedeniyle geçen ay Türkiye’den alışılmadık bir yöntemle ayrıldı. Washington Post gazetesinin dün yayımladığı habere göre Trump, Beyaz Saray’ın başkanlık uçağı Air Force One ile Türkiye’den ayrılacağını açıklamasına rağmen, gizli bir askerî uçuşla ülkeden ayrıldı.

Trump, kısa süre önce yenilenen ve Katar tarafından ABD’ye hediye edilen başkanlık uçağıyla NATO Zirvesi’ne katılmak üzere Ankara’ya gelmişti. Ancak ülkeden ayrılırken aniden daha eski bir başkanlık uçağına geçti. Bu gelişme, yeni uçağın güvenliği konusunda soru işaretlerine yol açtı.

NATO Zirvesi için gerçekleştirilen seyahat, hızlı yenileme çalışmaları maliyeti ve güvenliği konusunda tartışmalara neden olan yeni uçağın ilk uluslararası uçuşuydu. Ziyaret, Türkiye sınırında bulunan İran’la çatışmaların giderek şiddetlendiği bir dönemde gerçekleşti.

Trump, Ankara’dan ayrılmadan önce Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda, Ankara’dan İngiltere’deki Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin Mildenhall Üssü’ne giderken eski güzel günlerin hatırına açık mavi renkli eski başkanlık uçağını kullanacağını söylemişti. Yeni uçak ise ABD’li askerlerin incelemelerde bulunabilmesi için aynı üsse gönderilmişti.

İkmal kamyonuyla gizlice daha küçük bir askerî uçağa taşındı

Washington Post, operasyona ilişkin bilgi sahibi bir ABD’li yetkiliye ve gazetenin incelediği belgeleri destekleyen bilgilere dayanarak, Trump’ın Ankara’da kameraların önünde eski Air Force One’a bindikten sonra havalimanında bir ikmal kamyonuyla gizlice daha küçük bir uçağa götürüldüğünü aktardı.

fghytju
Türkiye’deki Ankara Uluslararası Havalimanı’nda, NATO Zirvesi’nin ardından ayrılmaya hazırlanan Trump’ın konvoyunun gelişi sırasında yemek ikmal araçları (AP)

Söz konusu uçak, ABD Hava Kuvvetleri’ne ait C-32A tipi bir uçaktı.

Gazeteye göre bu yanıltma operasyonu, Trump’ı hedef alan güvenilir bir tehdide karşılık olarak gerçekleştirildi.

Başkanın korunması için yem uçak

Benzer bir operasyon 2000 yılında da gerçekleştirilmişti. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, Pakistan’a giderken genellikle iş insanları tarafından kullanılan ve ayırt edici işaretleri bulunmayan bir uçağa binmiş, resmî başkanlık uçağı ise hedef şaşırtmak amacıyla gönderilmişti.

Son olayda ise Trump’la birlikte seyahat ettiklerini düşünen gazetecilere, gerçekte hedef şaşırtmak amacıyla kullanılan eski Air Force One’ın basın bölümündeki pencerelerin perdelerini kapalı tutmaları talimatı verildi.

Gazete, bazı Beyaz Saray çalışanlarının da başkanın eski uçakta bulunduğuna inandığını aktardı.

Gazeteciler daha sonra uçuş sırasında neden pencere perdelerini kapalı tutmak zorunda olduklarını Trump’a sorduklarında, Trump bunun nedeninin «muhtemelen tehlikeli bir uçuşta» olmaları olduğunu söyledi.

Trump, "Ama ben gidersem siz de gideceksiniz. Öyle değil mi?" ifadelerini kullandı.

Gizli uçak Air Force One’dan önce İngiltere’ye ulaştı

Gazeteye göre Trump’ın bindiği C-32A tipi uçak İngiltere’ye uçtu ve yaklaşık saat 22.20’de varış yaptı. Başkanlık uçağı ve basın mensupları ise birkaç dakika sonra ulaştı.

Gazete, Trump’ın C-32A’dan eski Air Force One’a nasıl geri geçirildiğinin netlik kazanmadığını belirtti.

Trump’a eşlik eden gazeteci ekibi, başkanın İngiltere yerel saatiyle 22.56’da eski başkanlık uçağının merdivenlerinden indiğini bildirdi. Trump gazetecilere el sallayarak zafer işareti yaptı ancak onlarla konuşmadı.

Trump daha sonra bir süre silahlı kuvvetler mensuplarını selamladı ve ardından Katar tarafından ABD’ye verilen yeni uçağa geçti.

Beyaz Saray’dan Trump’ın üçüncü bir uçakla gizli bir uçuş gerçekleştirdiğinin ortaya çıkmasına ilişkin açıklama istendiğinde, İletişim Direktörü Steven Cheung tarafından yapılan bir açıklama sunuldu.

Cheung, Katar tarafından verilen uçağın başkanın ve personelinin güvenliğini sağlamak amacıyla üst düzey güvenlik protokolleriyle donatıldığını belirtti.

Cheung, "Başkanın yakın zamanda söylediği gibi, Amerika’yı hedef alan çok sayıda düşman var ve biz bu tehditlerle mücadele etmek için elimizdeki tüm araçları kullanıyoruz" dedi.

Beyaz Saray, Washington Post'a da aynı açıklamayı sunmuştu.

Katar’ın hediye ettiği Boeing 747 geçici başkanlık uçağı olarak kullanılıyor

Trump’ın kırmızı, beyaz, lacivert ve altın renklerinde olmasını tercih ettiği yeni uçak, Katar’ın geçen yıl ABD’ye hediye ettiği Boeing 747 tipi bir uçak.

Uçak, savunma sanayii şirketi L3Harris Technologies tarafından yeniden donatıldı.

Söz konusu uçağın, Boeing’in yeni nesil iki Air Force One uçağını teslim etmekte yaşadığı ve programın ciddi şekilde gecikmesine yol açan sorunlar nedeniyle geçici bir alternatif olarak kullanılması planlanıyor.