Pearl Harbor'dan Aksa Tufanı’na: Felaket getiren zaferler

Filistinliler, Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'ta imha edilen bir İsrail tankının üzerinde bayrak açtı (AP)
Filistinliler, Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'ta imha edilen bir İsrail tankının üzerinde bayrak açtı (AP)
TT

Pearl Harbor'dan Aksa Tufanı’na: Felaket getiren zaferler

Filistinliler, Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'ta imha edilen bir İsrail tankının üzerinde bayrak açtı (AP)
Filistinliler, Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'ta imha edilen bir İsrail tankının üzerinde bayrak açtı (AP)

Macid Kayali

Aynı büyüklükte ve etkide tarihsel olaylar, farklı koşullara ve verilere rağmen şu ya da bu şekilde tekrarlandı. Buradaki ders, aktörün gücünü abartmasında, hesaplanmamış bir hareketinden kaynaklanan felaket niteliğindeki yansımaları ve olumsuz tepkileri öngörememesinde veya tahmin edememesinde yatmaktadır.

Bunun uluslararası düzeydeki bir örneği, Japon ordusunun Pearl Harbor'a ani saldırısı (1941/Hawaii) ve limanda bulunan Amerikan deniz filosunu yok etmesidir. Ancak bu ezici zafer, Japonya halkı için bir felakete dönüştü. Zira ABD’nin savaşa girmesi, savaşı Müttefiklerin lehine sonlandırmak için atom bombasını kullanması ve Japonya'ya teslim olmayı dayatması ile İkinci Dünya Savaşı'nın seyrini değiştirdi.

Yine 11 Eylül 2001'de el-Kaide üyeleri uçakları kaçırıp New York'taki Dünya Ticaret Merkezi’ne ait İkiz Kuleleri vurarak yıkmayı başardılar. Bu durum, eylemi Amerikan emperyalizmine ve onun adaletsiz politikalarına karşı bir intikam olarak gören başta Arap dünyası olmak üzere tüm dünyada pek çok duygu uyandırdı. Ancak ABD, kendisini vuran depremi tüm dünyayı sarsan bir depreme dönüştürdü. Bu deprem Afganistan'ın ve ardından Irak'ın işgalini de kapsadı. Amerikan militarizminin güçlenmesi ile bu depremin dünyanın çehresini güvenlik açısından değiştirmesinden ise bahsetmiyoruz bile.

Felakete dönüşen zaferlerin Arap düzeyindeki örneklerine gelince, Haziran 1967 savaşından ve özellikle de Karama Muharebesi'nden (1968) sonra Ürdün’de Filistin ulusal hareketinin yükselişine tanık olduk. Bu yükseliş öyle bir noktaya vardı ki Filistinli örgütler kendilerini otorite olarak görmeye, hatta bazı kesimler “direnişin otoritesinden başka otorite yok” sloganı atmaya başladılar. Bu da Eylül 1970 olaylarının patlak vermesine yol açtı ve bunun sonucunda da Filistin ulusal hareketi bu ülkeden ihraç edildi, Filistinli mültecilerin en yoğun olduğu bölgede faaliyet göstermekten mahrum kaldı.

ABD, 11 Eylül'de kendisini vuran depremi tüm dünyayı sarsan bir depreme dönüştürdü. Bu deprem Afganistan'ın ve ardından Irak'ın işgalini de kapsadı. Amerikan militarizminin güçlenmesi ile bu depremin dünyanın çehresini güvenlik açısından değiştirmesinden ise bahsetmiyoruz bile.

Sorun şu ki, aynı şey Lübnan'da da (70'lerin ortalarından itibaren) tekrarlandı. Filistin ulusal hareketinin nüfuzu öyle büyüdü ki devlet içinde devlet haline geldi. Bu, (diğer nedenlerin yanı sıra) Lübnan iç savaşının patlak vermesine yol açtı ve böylece Suriye ordusunun Lübnan'a girişini meşrulaştırdı, kolaylaştırdı. Bunun sonucunda Lübnan Suriye rejiminin kontrolü altına girdi. Bu durum şu ana kadar devam eden tüm feci etkileri ile daha sonra Lübnan'ın Hizbullah aracılığıyla İran rejiminin kontrolü altına girmesiyle devam etti.

Böylece Lübnan ve Ürdün vakalarında, Filistin ulusal hareketinin yanı sıra bu iki ülkedeki Filistin halkı, bağlam dışı çatışmalara girerek ve güçlerini gereksiz bir şekilde tüketerek zarar gördü.

Aynı bağlamda, pek çok kişi Saddam rejiminin Kuveyt'i işgalini (1990) Irak ordusunun ve Arap milliyetçiliğinin bir “zaferi” olarak değerlendirmekte gecikmedi. Ancak bu aceleci, yüzeysel duygular, Irak için halen etkilerinden kurtulamadığı büyük bir siyasi, ekonomik, sosyal ve güvenlik felakete yol açtı. Buna bir de Kuveyt ve Arap-Arap ilişkilerine olumsuz yansımaları eklendi.

2006'da Hizbullah iki İsrail askerini esir aldı. İsrail buna, güney Lübnan köyleri ile Beyrut’un güney banliyösünü yerle bir eden bir savaş ile karşılık verdi. Savaş 1.200 Lübnanlının ölümüyle sonuçlandı. Öyle ki Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, böyle bir tepki ile karşılaşacağını bilseydi Hizbullah’ın bu eylemi gerçekleştirmeyeceğini vurguladı. Ancak Hizbullah, bu savaştan yararlanarak Lübnan'a hakim oldu ve Suriye devrimi patlak verdiğinde silahlarını Suriyelilere karşı kullandı.

Suriye deneyimi belki de felaket getiren zaferlerin en sert,  tehlikeli ve en yakın tarihli deneyimiydi, çünkü muhalefet, özellikle de silahlı örgütler, Suriye'nin yarısını kontrol ettiklerini ve rejimi yenilgiye uğratmanın eşiğinde olduklarını, geriye sadece harekete geçme saatini belirlemelerinin kaldığını düşünüyorlardı. Ancak bu sadece aceleciliği, siyasi saflığı ve gerçeklerden, Arap ve uluslararası verilerden kopukluğu gösteriyordu. Zira rejim kaldı ve Suriyelilerin yarısı yerinden edildi.

Filistin-İsrail çatışması düzeyinde de pek çok örnek var. 1981'de Lübnan-İsrail sınır cephesi, Fetih ile İsrail arasında, İsrail yerleşim yerlerinin sakinlerinden boşaltılmasıyla sonuçlanan bir roket savaşına sahne oldu. O zamanlar direniş liderleri yerleşim yerlerinin boşaltılmasını bir zafer olarak gördüler. Hatta o dönemde Fetih Merkez Komitesi üyesi olan (mevcut) Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas bile "Zaferden yararlanmak" başlıklı özel bir kitapta bunu kaydederek, o roket savaşında elde edilen kazanımlara dikkat çekmişti. Sonunda, birkaç ay sonra İsrail Lübnan'ı işgal etti (1982) ve güçleri ve kurumlarıyla birlikte FKÖ'nün Lübnan'daki varlığına son verdi.

Bir dizi bombalı saldırı ve intihar eyleminin gerçekleştirildiği ikinci silahlı intifada döneminde (2000-2004), ilk halk intifadasından (1987-1993) farklı olarak, İsrail, tarihindeki en ağır ve en büyük can kayıplarını yaşadı (1.060 İsrailli). Hatta bir keresinde yalnızca bir ay içinde (Mart 2002) 130 İsrailli öldü. Buna bir de güvenlik açısından kendisini dokunulmaz ve güçlü bir caydırıcı devlet olarak gören bakışı dahil olmak üzere uğradığı manevi ve ekonomik kayıplar eklendi.  Ancak İsrail, tüm bunları özümseyerek, direnişin altyapısını zayıflattığı ve Batı Şeria'nın birbiri ile bağlantısını kestiği iki savaş (Savunma Duvarı ve Sağlam Yol) başlattı.  Daha sonra yerleşim yerleri inşasını teşvik ederek, Filistinlileri izole eden Ayrım Duvarı’nı, köprüleri  ve tünelleri inşa etti. Ardından Batı Şeria ile Gazze arasındaki bölünmeyi pekiştirmek ve bu gerçeği Filistinliler için bir sorun haline getirmek için Gazze Şeridi'nden tek taraflı olarak çekildi ama ablukasını sürdürdü. Hikayenin geri kalanı ise biliniyor.

Yine Hamas, Ocak 2006'daki parlamento seçimlerini kazandıktan sonra, Haziran 2006’da Gazze sınırındaki Kerem Şalom Kapısı yakınındaki askeri bir bölgeden İsrail askeri Gilad Şalit'i esir aldı (2011'de takasla serbest bırakıldı). Bu başarılı bir eylemdi, ancak İsrail daha sonra Gazze'deki Filistinlilere misilleme saldırıları düzenleyerek 400'den fazlasını öldürdü. Dahası o tarihten itibaren Gazze Şeridi'ne uyguladığı ablukayı sıkılaştırdı.

Lübnan ve Ürdün vakalarında, Filistin ulusal hareketinin yanı sıra bu iki ülkedeki Filistin halkı, bağlam dışı çatışmalara girerek ve güçlerini gereksiz bir şekilde tüketerek zarar gördü.

Şimdi de Aksa Tufanı’nda Kassam Tugayı savaşçıları saatler süren bir operasyonla, büyük can kayıplarına yol açarak ve çok sayıda  kişiyi rehin alarak İsrail'e bir darbe indirmeyi, "yenilmez ordu" efsanesini yerle bir etmeyi başardı. Ancak İsrail bunu Filistinlilere karşı yaklaşık dokuz aydır devam eden ve Gazze'deki evlerin ve altyapının yüzde 70'ini yok eden bir imha savaşı başlatmak için bir fırsat olarak gördü. Dokuz ay içerisinde 200 binden fazla insan öldü, yaralandı, esir düştü ya da kayboldu. İsrail Gazze halkını yerinden etti, su, elektrik, yiyecek, yakıt ve ilaçtan mahrum bıraktı. Filistinlileri bir korku ve sefalet içinde yaşattı. Şimdi saldırganlığın sona ermesi, İsrail ordusunun geri çekilmesi, Gazze’nin yeniden inşası ve sakinlerinin evlerine dönmesi isteniyor ki savaştan önce de durum böyleydi. Peki ama Gazze nasıl bir yere dönüştü? Yahut ondan geriye ne kaldı? Elbette Hamas savaştan belki sadece yüzde 30 etkilendi ama Gazze'deki Filistinliler yüzde 1000 etkilendi.

Bunlar ders çıkarılması gereken deneyimlerdir. Ancak burada, temennilere, kaderci bir ruha, meleklerin desteğine ya da iki ordu olarak savaşmaya değil, aksine dış verileri ve gerçek güç dengesini hesaba katan, kademeli olarak kazanımlar elde eden, düşmanın direnişin temeli olan halkı (şu veya bu örgüt değil) yormasından kaçınıp, düşmanı yormaya çalışan sorumlu bir mücadeleye dayandığı sürece, direnişin her biçiminin meşruiyetini vurgulamalıyız. Direnişin fedakarlıklar gerektirdiğini biliyoruz, ancak Filistin halkı yok oluş veya yerinden edilme kaderi ile de karşı karşıya bırakılmamalı. Zira İsrail'in gerçek hedefi budur.

Şimdi Hamas direndi ama Gazze'deki Filistinliler ezildi. Geçmişte rejimlerin “zaferi” hayatta kalıp kalmamalarına göre deklare edilirdi ve artık buna örgütlerin de dahil olmasından korkuyoruz. Peki Gazze'nin yok olmasına, halkının perişan ve çaresiz bir halka dönüşmesine yol açan bu tür "zaferler" varken, bu durumda yenilgi nedir?

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Washington ile Tahran arasındaki diyaloğu ilerletmek için bölgesel girişimler

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında New York’ta. (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında New York’ta. (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Washington ile Tahran arasındaki diyaloğu ilerletmek için bölgesel girişimler

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında New York’ta. (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında New York’ta. (İran Dışişleri Bakanlığı)

Tahran, dün Washington ile müzakerelere hazır olduğunu açıkladı. Bu açıklama, iki ülke arasındaki diyaloğun ilerletilmesi amacıyla yürütülen bölgesel girişimlerle eş zamanlı geldi. İran hükümeti sözcüsü Fatıma Muhacerani, “Mantık, diyalog yolunu seçmemizi gerektiriyor; ancak hiçbir koşulda haklarımızdan taviz vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Katar Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerde ilerleme sağlanması amacıyla temas ve ziyaretlerin sürdüğünü belirtti. Sözcü, istikrarı hedeflediği sürece Mekke İttifakı da dahil olmak üzere bölge ülkelerinin ortaya koyduğu her türlü girişimi Katar’ın desteklediğini belirtti.

Öte yandan İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkenin füze sanayisiyle yakın bağlantıları ile tanınan Mehrdad Ahlaki Kitabçı’yı savunma bakanlığı görevine aday gösterdi. Diğer yandan İran Parlamentosu, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi hakkında, dini liderin onayı olmaksızın ABD tarafıyla temas kurduğu iddiasıyla soruşturma talebinde bulundu.


 Uydu görüntüleri, İsrail’in hedef aldığı İran nükleer tesisindeki faaliyetlerin yeniden başladığını ortaya koydu

İran’daki Natanz nükleer tesisinin yakınlarında bulunan “Cebel el-Fes” bölgesindeki tünel girişleri, 30 Haziran’da. (Reuters – Vantor)
İran’daki Natanz nükleer tesisinin yakınlarında bulunan “Cebel el-Fes” bölgesindeki tünel girişleri, 30 Haziran’da. (Reuters – Vantor)
TT

 Uydu görüntüleri, İsrail’in hedef aldığı İran nükleer tesisindeki faaliyetlerin yeniden başladığını ortaya koydu

İran’daki Natanz nükleer tesisinin yakınlarında bulunan “Cebel el-Fes” bölgesindeki tünel girişleri, 30 Haziran’da. (Reuters – Vantor)
İran’daki Natanz nükleer tesisinin yakınlarında bulunan “Cebel el-Fes” bölgesindeki tünel girişleri, 30 Haziran’da. (Reuters – Vantor)

“Vantor Technologies” şirketinin geçen eylül ve bu ekim ayında çektiği yüksek çözünürlüklü uydu görüntüleri, Tahran’ın kuzeydoğusunda bulunan ve İsrail’in “Yükselen Aslan” operasyonu sırasında ortaya çıkarıp hedef aldığı nükleer silah geliştirme tesisi “Min Zedayî”de faaliyetlerin belirgin şekilde yeniden başladığını gösterdi.

Şarku’l Avsat’ın İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’tan aktardığı habere göre saldırının, yer altı tesislerinin yanı sıra çok sayıda binanın da imha edilmesine yol açtığı bildirildi.

İsrail gazetesine göre söz konusu bilgiler, Uluslararası Bilim ve Güvenlik Enstitüsü’nün yayımladığı bir raporda yer aldı.

Son uydu görüntüleri, bölgede kapsamlı temizlik çalışmasının tamamlanmasının ardından tesis çevresinde araç hareketliliğinin yeniden düzenli hale geldiğini gösterdi. Çalışmalar kapsamında enkaz ve molozlar kaldırılırken, tepenin yamacında meydana gelen hasarlar da onarıldı.

Mart 2026’da saldırıya uğrayan bölgelerden birinde ise toprağın tesviye edilmesi ve taşınmasına yönelik çalışmaların sürdüğü görülüyor.


Sorumluluklarından kaçan Netanyahu, 7 Ekim’in lanetleriyle boğuşuyor

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, konuşmasının ardından Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndan ayrılırken (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, konuşmasının ardından Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndan ayrılırken (AFP)
TT

Sorumluluklarından kaçan Netanyahu, 7 Ekim’in lanetleriyle boğuşuyor

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, konuşmasının ardından Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndan ayrılırken (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, konuşmasının ardından Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndan ayrılırken (AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 7 Ekim tarihini takvimden silebilme imkânına sahip olsaydı, bunu bir an bile gecikmeden yapardı. Zira bu tarih, hayatını ve çevresindeki pek çok kavramı altüst eden bir lanet oldu. Yıllar geçtikçe tekrarlanan bu tarih, ortadan kaldırılması için ilahi bir mucizeye ihtiyaç duyduğu bir dizi lanetin üst üste binmesine dönüştü.

Üç yıl önce o gün, gökyüzü başına yıkıldı. Saat 06.40’ta uykusundan uyandırıldığında, yani Hamas’ın güneydeki İsrail yerleşimleri ve askeri mevzilerine yönelik saldırısının başlamasından 11 dakika sonra, kendisine olayın haber verilmesiyle ne olduğunu anlamlandıramadı. İlk ayrıntılar aktarıldığında, Gazze’ye götürülen çok sayıda ölü, yaralı ve esir bulunduğu bilgisi karşısında psikolojik bir şok yaşadı. Maariv gazetesi yazarı Ben Caspit’in yayımladığı tanıklıklarda, o saatlerde Netanyahu’yu yakından gören kişilerin, “Netanyahu’nun alt çenesi düşmüş gibiydi, yüzü solgundu, çok az konuşuyordu ve davranışlarına bir miktar saplantı ve hezeyan hâkimdi” ifadelerine yer verildi. Netanyahu, Hamas liderlerini kastederek, “Bunu neden yaptılar?” diye soruyordu.

Saldırıdan dört gün sonra Netanyahu ile görüşen Gadi Eisenkot da onu hayal kırıklığına uğramış ve şaşkın bir halde gördüğünü söyledi.

Kendini ‘Gazze’yi silmeye’ adadı

Pratikte Netanyahu, saldırının püskürtülmesi ve buna misilleme yapılması konusundaki devlet yönetimini orduya ve diğer güvenlik birimlerine bıraktı. Kamuoyunun karşısına çıktığında yaptığı açıklamalar ise bu komutanlardan duyduklarını adeta papağan gibi tekrarlamaktan ibaretti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, o gün sabah saat 06.30’da evden çıkmak üzereyken eşinin kendisine “Nereye gidiyorsun?” diye sorduğunu, kendisinin de “Gazze’yi baştan sona silmeye” yanıtını verdiğini anlattı. Bu ifade zamanla bir eylem planına, ardından da ordu ve İsrail devletinin tamamı için yeni bir askeri doktrine dönüştü. Netanyahu ise bunu siyasi bir dile çevirmeye başladı.

fgthy
Hükümetin başarısızlığı konusunda bağımsız soruşturma talep eden kurban ailelerinin bir araya geldiği Ekim Konseyi’nin bir üyesi, Knesset önünde Netanyahu’nun kolaj halindeki bir fotoğrafını kaldırıyor. (Reuters)

Ancak İsrail televizyonu Kanal 12’de yayımlanan Uvda programında gazeteci Ilana Dayan’ın hazırladığı araştırmaya göre ilk tepkiler paniğe işaret ediyordu. Araştırma, Netanyahu’nun o aşamadaki en önemli kaygısının 7 Ekim’deki başarısızlıktan sorumlu tutulmaktan kaçınmak olduğunu ortaya koydu. Dayan, Netanyahu’nun yardımcısı Eliezer Feldstein’in ifadelerine yer verdi. Feldstein, saldırının ilk günlerinde Netanyahu’nun durumunu ‘paniğe kapılmış’ ve ‘son derece hayal kırıklığına uğramış’ olarak nitelendirdi. Netanyahu, olayın kapsamlı stratejik boyutuna odaklanmak ve buna uygun talimatlar vermek yerine medya ekibine ‘ilk ve doğrudan görev’ olarak, medya fırtınasını derhal kontrol altına alacak ve siyasi sorumluluktan kaçınmasını sağlayacak bir plan hazırlama talimatı verdi. Netanyahu’nun öfkeyle, haberlerde hâlâ başarısızlıktaki kişisel sorumluluğundan söz edilip edilmediğini sorduğu aktarıldı.

Uyanış anı

Netanyahu’nun kişiliğini yakından takip eden birçok kişi, onu kişisel hayal kırıklığından çıkaran şeyin ekibinde ve kendisine yakın bakanlarda gördüğü hayal kırıklığı olduğunu belirtiyor. Bunun ardından Netanyahu adeta saldırgan bir aslana dönüştü. Kamuoyunun kendisini ve ekibini içine düştükleri zayıflık haliyle görmesinden ve bunun sonucunda görevden alınmasını talep etmesinden korktu. Bunun üzerine ekibine, “Bu psikolojiden çıkın. Hakkımızda (yani benim hakkımda) ne yazdıklarını okuyun ve onlara cevap verin. Burada korkunç şeyler yazılıyor; bunun yerine orduyu ve istihbaratı suçlayın” diye seslenmeye başladı.

Böylece hükümetin siyasi söylemi, askeri liderleri görevlerini yerine getirmemekle ve nöbette uyumakla suçlama çizgisine oturdu. Buna göre askeri liderler, Hamas’ın saldırıya geçmesinden önce istihbarat toplama ve örgütün saldırısını engelleme görevlerini yerine getirmemişti. Güvenlik kurumları ise kendilerini savunmaya çalıştı. Sorumluluğun bir bölümünü kabul ederek kurum içi soruşturmalar yürüttü, bazı yetkilileri cezalandırdı ve bu kurumların tüm başkanları istifa etti. Bunlar arasında orduda Herzi Halevi, Şin-Bet Başkanı Ronen Bar, Mossad Başkanı David Barnea ve çok sayıda general bulunuyordu.

İsrail kamuoyunda, ordunun ve diğer güvenlik kurumlarının başarısızlıktan gerçekten sorumlu olduğu yönünde bir kanaat bulunuyor. Ancak kamuoyu aynı zamanda Netanyahu’nun da sorumluluk üstlenmesini istiyor. Netanyahu ise bunu reddediyor. Bununla da kalmayarak, yaşananları soruşturmak üzere bir yargıç başkanlığında resmi bir soruşturma komisyonu kurulmasına dahi karşı çıkıyor. Netanyahu, eşi Sara’nın çeşitli medya görüşmelerinde ifade ettiği üzere, kendisini ‘Tanrı’nın doğru zamanda İsrail halkına bahşettiği ilham veren lider’ olarak görmeye devam ediyor.

Derin uyku

Bugün Netanyahu, 27 Ekim 2026’da yapılması planlanan genel seçimleri siyasi ve medya çevrelerinin ifade ettiği gibi İsrail halkı açısından değil, kendisi açısından kader niteliğinde görüyor. 7 Ekim ise bu meselenin merkezinde yer alıyor. Tarihi geride bırakmak için gösterdiği tüm çabalara rağmen siyaset, medya, akademi ve devletin derin yapısı içindeki çok sayıdaki rakibi, kamuoyuna bu tarihi hatırlatmakta ısrar ediyor.

Rakiplerinin yönelttiği suçlamalarla artık doğrudan yüzleşmeye başlayan Netanyahu, “Beni yarım saat önce uyandırsalardı sonuç farklı olurdu” diyor. Ben Caspit ise 8 Eylül 2026’da bu konuda şöyle yazdı: “Bugün, ‘Beni uyandırsalardı her şey tamamen farklı olurdu’ demeye cesaret ediyor. Ancak gerçekte şunu söylemek mümkün: O gece gerçekten uyandırılmış olsaydı hiçbir şey değişmezdi. Hiçbir şey.”

qwderft
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, Kudüs’te 7 Ekim saldırısının kurbanlarını anma töreninde (AP)

Bu sonuca ulaşmak zor değil. Ne yazık ki o gece kimse Netanyahu’yu uyandırıp Hamas’ın güneye yönelik benzeri görülmemiş bir saldırı başlatmaya hazırlandığını ve 6 bin militanın engelleri aşarak yerleşimleri ve askeri üsleri ele geçireceğini söyleyemezdi. Çünkü bunu onlar da bilmiyordu. Bu, eşi benzeri görülmemiş bir istihbarat ve operasyon başarısızlığıydı. Bundan sorumlu olan tüm yetkililer sorumluluğu üstlendi ve istifa etti.

Aslında söz konusu kişiler onu haftalar ve aylar boyunca uyarmaya çalışmıştı. Kim uyarmadı ki? Genelkurmay Başkanı onu uyarmaya çalıştı, ancak Netanyahu bunu dinlemek istemedi. AMAN’ın başkanı kendisine üç mesaj gönderdi, fakat Netanyahu bunları okumak istemedi. Liron Megid’in ifadesiyle, “Burada bir abartı var” diyordu. Avigdor Lieberman onu uyardı, Yair Lapid uyardı. Savunma Bakanı Yoav Gallant onu uyandırmaya çalıştı. Gadi Eisenkot ise Netanyahu’ya bir mektup göndererek durumun Yom Kippur Savaşı’nın arifesindekinden daha tehlikeli olduğunu söyledi. Hiçbir girişim sonuç vermedi. Şimdi ise Netanyahu, o sabah kendisini uyandırmadıklarından şikâyet ediyor. Oysa çalıştırılmamış hiçbir alarm zili yoktu. Uyanmak istemeyen ise kendisiydi.

Kader belirleyici seçimlerde bir engel

Netanyahu, seçmenleri kendi bakış açısına ikna edeceğine ve seçimleri kazanacağına inanıyor. Kendisine ve ekibine, “Seçimleri kazanmalıyım. Kazanmamamın hiçbir faydası yok. Buna izin verilemez. Bu çok tehlikeli” diyor. Bununla kastettiği, seçimi kaybetmesi halinde ilk olarak resmi bir soruşturma komisyonu kurulacak olması. Netanyahu, tarafsız bir soruşturmanın başarısızlıktaki rolünü tüm boyutlarıyla ortaya çıkaracağını kendisinden ve soruşturmacılardan daha iyi biliyor. Çünkü güvenlik kurumlarını Hamas’a milyonlarca doları çantalar içinde aktarmayı kabul etmeye zorlayan kişi oydu. Ayrıca “Hamas bir hazine. Onun sayesinde ve güçlü kalmasını sağlayarak bir Filistin devletinin kurulmasını engelliyoruz” diyen de Netanyahu’ydu. Hatta bu görüşü hükümetindeki en aşırı isimlerden biri olan Bakan Bezalel Smotrich’e bile kabul ettirdi.

fgt
Ramallah yakınlarındaki er-Rants kasabasında, Filistinlilere ait bir zeytinlikte duran Filistinli bir çiftçinin arkasında, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun seçim afişleri görülüyor. (AFP)

Netanyahu iktidardan düşerse, halihazırda devam eden yolsuzluk davasının yanı sıra yolda olan denizaltılarla ilgili başka bir yolsuzluk davasıyla karşı karşıya kalacak. Buna, 7 Ekim’deki başarısızlıklardaki rolü nedeniyle üçüncü bir davanın eklenmesi de mümkün. Bu durumda akıbeti hapis olabilir. Bu nedenle Netanyahu, seçimlerin ertelenmesine yol açacak bir savaş başlatmak anlamına gelse bile, bu tehlikeyi önlemek için elinden gelen her şeyi yapacak.