İsrail ve Hizbullah arasında yakında bir savaş başlar mı?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5032906-i%CC%87srail-ve-hizbullah-aras%C4%B1nda-yak%C4%B1nda-bir-sava%C5%9F-ba%C5%9Flar-m%C4%B1
İsrail ve Hizbullah arasında yakında bir savaş başlar mı?
İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (Reuters)
ABD, Hizbullah ile İsrail arasındaki gerilimi azaltmaya çalışırken, İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, salı günü yaptığı açıklamada ‘topyekûn bir savaş’ durumunda Hizbullah'ı ortadan kaldırmakla tehdit etti. Katz, İsrail ordusunun ‘Lübnan'da bir saldırı için operasyonel planları’ onayladığını açıkladı++.
Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, çarşamba günü yaptığı açıklamada, bir savaş durumunda İsrail'in hiçbir bölgesinin Hizbullah’ın füzelerinden ‘güvende olmayacağı’ uyarısında bulundu.
Gazze'deki savaş, İsrail-Lübnan sınırında İsrail ordusu ile 2006 yılında savaşan Hizbullah arasındaki gerilimin tırmanmasına yol açtı. İsrail-Hizbullah gerilimi Lübnan’da 93 sivil, 313'ü Hizbullah üyesi olmak üzere en az 479 kişinin öldürülmesiyle sonuçlandı. Fransız Haber Ajansı’nın (AFP) Hizbullah’ın açıklamalarına ve Lübnan’daki resmi kaynaklarına dayandırdığı haberine göre İsrail’de 15 askeri personel ve 11 sivil öldürüldü.
Operasyon birkaç hafta içinde başlayacak
Terörle Mücadele Bürosu eski Başkanı emekli General Nitzan Nuriel, yaptığı değerlendirmede ‘İsrail’in birkaç hafta içinde Lübnan'da bir operasyon başlatacağına inandığını’ belirtti ve bu operasyonun ‘aylarca süreceği’ tahmininde bulundu.
Lübnan'dan atılan bir roketin Kiryat Shmona'ya düştüğü yeri belgeleyen İsrailli bir subay (Reuters)
İsrail ordusunun Lübnan’daki operasyonunun amacının Hizbullah'ı Litani Nehri'nin kuzeyine, Birleşmiş Milletler (BM) gözetimindeki sınırdan 30 kilometre uzağa itmek olacağını söyleyen Nuriel, karadan yapılacak operasyona, ‘ödeyecekleri bedelin görülmesi için’ hava saldırılarının eşlik edeceğini öne sürdü.
“Kimse gerilimin tırmanmasını istemiyor”
Hizbullah sık sık İsrail’deki askeri üslere ve mevzilere roketler ve insansız hava araçları (İHA) ile saldırılar düzenliyor. İsrail ise bu saldırılara anında karşılık veriyor. Ancak Tel Aviv Üniversitesi öğretim görevlisi olan Hizbullah uzmanı Eyal Ziser, ‘kimsenin gerilimin tırmanmasını istemediğini’ söyledi.
Eski bir İsrail askeri istihbarat yetkilisi olan Sarit Zehavi de İsrail'in özellikle ‘İran tarafından yürütülen’ çok cepheli bir operasyonla karşı karşıya olduğundan ‘savaştan ziyade ateşkesle ilgilendiğini’ belirtti.
Bazı uzmanlara göre İsrail ordusunun Lübnan'a bir saldırma planına yeşil ışık yakması ve Katz’ın Hizbullah’ı ortadan kaldırmakla tehdit etmesi, Hizbullah’a ve müttefiklerine yönelik güçlü bir ikazı temsil ediyor.
Nuriel, İsrail'in açıklamalarının, ‘sabrımız tükeniyor ve eğer birlikte yaşayabileceğimiz bir anlaşmaya varamazsanız, bir sonraki adımımız savaş olacak’ anlamına geldiğini ifade etti.
Öte yandan Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah, bir savaş durumunda, İsrail'in kendilerini karada, havada ve denizde beklemek zorunda kalacağı uyarısında bulundu. Nasrallah, Hizbullah’ın şimdiye kadar silahlarının bir kısmıyla savaştığını ve yeni silahlar edindiğini vurguladı. Ancak Nasrallah bu yeni silahların türüyle ilgili herhangi bir bilgi vermedi.
Sözlü savaş
Ziser, sözlü savaşın, ‘gerilimi kontrol altına alabileceğini düşünen’ İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun işine geldiğini söyledi. Ziser, “Tehditler duyarsınız, gerilimin tırmandığını ve ertesi gün ortalığın sakinleştiğini görürsünüz, olan biten bundan ibarettir” diye konuştu.
Ancak çatışmalar nedeniyle İsrail-Lübnan sınırının her iki tarafından on binlerce kişi tahliye edildi.
Bu arada Benny Gantz, İsrail Savaş Kabinesi’nden istifa etmeden önce, okulların açılması için eylül ayına kadar sınırda tansiyonun düşürülmesi çağrısında bulundu.
İnsanların özellikle 7 Ekim 2023 tarihinden sonra ‘ya bir kara saldırısı ya da evlerine füze düşmesi’ şeklindeki iki olası senaryonun başlarına gelmesinden korktuğunu söyleyen Nuriel, gerilimin önümüzdeki Eylül ayından sonra da devam edeceğini düşündüğünü ifade etti.
Bunun kararının Gazze'deki savaşı ele alış biçimi nedeniyle eleştirilen Netanyahu'ya bağlı olduğunun altını çizen Nuriel, gerilimin Netanyahu ile başlayıp onunla bittiğini belirtti.
Hürmüz krizini zorlaştıran İran şartları... Husilerin gemi saldırısında 6 ölühttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5305954-h%C3%BCrm%C3%BCz-krizini-zorla%C5%9Ft%C4%B1ran-i%CC%87ran-%C5%9Fartlar%C4%B1-husilerin-gemi-sald%C4%B1r%C4%B1s%C4%B1nda-6-%C3%B6l%C3%BC
Hürmüz krizini zorlaştıran İran şartları... Husilerin gemi saldırısında 6 ölü
Bölgesel kriz, İran'ın Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için şartlar öne sürmesiyle daha da karmaşık hale gelirken, Husilerin Babülmendep Boğazı'nda bir gemiye düzenlediği saldırıda ölümler yaşandı.
Pakistan Savunma Bakanı Hoca Asıf'ın yakın zamanda bir anlaşmaya varılabileceğine ilişkin olumlu açıklamalarının ardından İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, Hürmüz Boğazı'nın ABD tutumunu değiştirmediği ve İran'ın savaşı sona erdirmek için öne sürdüğü şartları kabul etmediği sürece kapalı kalacağını açıkladı.
Rızai, “Amerika savaşı sona erdirmeli, dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmalı ve Lübnan ile Gazze de dahil olmak üzere bölgenin tamamında savaş sona ermeli” dedi.
Bu gelişmelerin yanı sıra Yemen Sahil Güvenlik Teşkilatı, hükümetin Husilere atfettiği bir saldırıda en az 6 kişinin öldüğünü açıkladı. Saldırının, Yemen'in güney kıyıları açıklarında, Babülmendep Boğazı yakınlarında bir yük gemisini hedef aldığı bildirildi.
Yemen Sahil Güvenlik Teşkilatı yaptığı açıklamada, hayatını kaybedenler arasında Tehame adlı yük gemisinin «4 mürettebatının» bulunduğunu belirtti. Bunların üçünün Pakistan, birinin ise Endonezya vatandaşı olduğu kaydedildi. Açıklamada ayrıca geminin mürettebatını tahliye etmek üzere yürütülen kurtarma operasyonuna katılan Silahlı Kuvvetler mensubu 2 kişinin de yaşamını yitirdiği belirtildi.
Öte yandan ABD ordusu salı günü yaptığı açıklamada, ABD'nin uyguladığı abluka düzenlemelerini ihlal ederek bir İran limanına yaklaşmaya çalışan Panama bandıralı bir gemiye ateş açıldığını duyurdu.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), X platformundan yaptığı açıklamada, Vila Nova adlı yük gemisinin mürettebatının ABD'nin uyarılarını dikkate almaması üzerine bir helikopterden geminin makine dairesine iki füze ateşlendiğini bildirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/t%C3%BCrkiye/5305947-cumhurba%C5%9Fkan%C4%B1-erdo%C4%9Fan-%C5%9Farku%E2%80%99l-avsat%E2%80%99-konu%C5%9Ftu-mekke-anla%C5%9Fmas%C4%B1-cayd%C4%B1r%C4%B1c%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1
Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan ile ilişkilerin stratejik bir ilişki olduğunu belirterek, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atılacağını açıkladı. Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir” dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le birlikte imzaladığı Mekke Savunma Anlaşması ardından Şarku’l Avsat’a konuştu.
Cumhurbaşkanı, Mekke Savunma Anlaşması’nı ABD ile İran arasındaki gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak görmenin yanlış olduğunu belirterek, anlaşmanın salt askeri boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Erdoğan, “Bu anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek güvenlik bilincini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır” dedi.
Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapıldığını belirten Erdoğan, anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığını, aksine katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açık olduğunu vurguladı.
Erdoğan ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının derhal sona ermesi gerektiğini söyledi. Suriye’nin yeni bir aşamaya girdiğini belirten Erdoğan, en önemli beklentimizin bu aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye’nin yeniden imarı için zemin hazırlaması olduğunu ifade etti. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek örgüt ya da yapıların varlığına izin vermeyeceğini söyledi.
Mekke Üçlü Anlaşması
*Sayın Cumhurbaşkanı, “Mekke Üçlü Anlaşması” fikri nasıl ortaya çıktı ve buna giden başlıca gelişmeler nelerdi?
Mekke Savunma Anlaşması fikri, bölgemizde yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullar ve üç ülkenin ortak sorumluluklarının bilinci sonucunda doğdu. Bölgesel meselelerin bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine her zaman inandık ve bu yöndeki çözüm arayışlarını daima destekledik. Yaklaşımımızın temelini her zaman bu anlayış oluşturdu.
Bölgesel meselelerin, o bölgede rol oynayan aktörler tarafından çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz. Bu adımla birlikte bunun gerçekleşmesi yönünde ilk adımı attığımızı düşünüyoruz.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, kardeş ve dost ülkeler arasındaki eşgüdüm ve dayanışma çabalarının taşıdığı hayati önemi açıkça ortaya koydu. Türkiye olarak geçmişte olduğu gibi bugün de anlaşmazlıkları derinleştirmek yerine diyaloğu ve istişare kanallarını güçlendirmeye çağırıyoruz. Çünkü kalıcı barışın yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sağlanamayacağını; karşılıklı güven köprülerinin kurulması, güçlü siyasi irade ve ortak bir gelecek vizyonu oluşturulması gerektiğini biliyoruz.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (SPA)
Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması bu anlayışın bir ürünüdür. Bu anlaşma üç ülke arasındaki bir mutabakat olmanın ötesinde, bölgede istikrarı sağlamak ve kardeş ve dost halkların güvenlik ve huzur içinde yaşamasını mümkün kılmak konusunda üstlendiğimiz tarihi sorumluluğun bir göstergesidir.
Burada son derece önemli bir hususu vurgulamak istiyorum: Bu anlaşma, barış ve istikrar isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.
Türkiye olarak bugün olduğu gibi geçmişte de barışı, istikrarı ve kardeşlerimizle dayanışmayı güçlendirmeyi destekledik ve desteklemeye devam edeceğiz. «Mekke Savunma Anlaşması»nı bu güçlü iradenin somut bir yansıması olarak görüyoruz. Başka ülkelerin bu anlaşmaya katılmasına yönelik hiçbir itirazımız yok.
İnşallah Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan olarak bölgemizde yeni bir işbirliği ve ortak çalışma döneminin kapısını açmış olacağız. Türkiye, bu kapıyı her zaman sonuna kadar açık tutma ve bölgede barış ve istikrarı güçlendirme çabalarına mümkün olan en güçlü katkıyı sunma iradesine sahiptir.
Anlaşmanın ABD-İran gerilimiyle bağlantısı
*Anlaşmanın ABD ile İran arasında tırmanan gerilimle bir bağlantısı var mı, yoksa üçlü koordinasyon fikri daha önce de gündemde miydi?
ABD ile İran arasındaki gerilimin yükselmesinin bölgede yaşanan gelişmeler açısından tehlikeli olduğu şüphesizdir. Ancak Mekke Savunma Anlaşması’nı yalnızca bu gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak değerlendirmek yanlıştır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin izlediği politikaların ve niyetlerinin yanlış anlaşılmasına yol açar.
Bu anlaşma, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapılmıştır ve hiçbir ülkeyi hedef almamaktadır. Amaç, bölgede güvenliği, refahı ve istikrarı güçlendirmektir. Anlaşma, katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.
Bizim vizyonumuz yalnızca üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, hatta bir gün uygun koşulların oluşması halinde bölgedeki tüm ülkelerin aynı çatı altında bir araya gelmesini arzu ediyoruz. Bu, bölgenin tamamında kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en ideal adım olacaktır.
Bugün attığımız bu adım bir anda ortaya çıkmış değildir. Anlaşma uzun zamandır, anlaşmayı imzaladığımız ortaklarımızla ve bölgedeki diğer ülkelerle gerçekleştirdiğimiz görüşmeler ve toplantılar sırasında gündemdeydi.
Yıllardır bölgemizde barış ve güvenliğin güçlendirilmesinin, ilgili ülkeler arasında düzenli istişareleri gerektirdiğini vurguluyoruz. Çabalarımız da buna hizmet etmeye yönelikti. Çünkü bölgesel sorunların çözümü dışarıdan dayatılan reçetelerden uzak şekilde gerçekleştirilmelidir. Dışarıdan ithal edilen çözümlerin felaket getirdiğini çok iyi biliyoruz.
Bu nedenle Türkiye olarak sürekli şekilde bölge ülkelerinin kendi iradesine ve ortak aklına dayanan politikalar doğrultusunda hareket ettik.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması’ndan doğan üçlü mekanizmayı belirli bir uluslararası duruma karşı verilmiş anlık bir tepki olarak görmüyoruz. Aksine bunu, bölgedeki gelişmeler karşısında stratejik bir iradeden hareketle attığımız güçlü bir adım olarak değerlendiriyoruz.
Türkiye olarak her zaman tırmanmadan ziyade diplomatik çözümlerden, çatışmadan ziyade diyalogdan, bölünmeden ziyade bölgesel işbirliği ve ortak çalışma bağlarının güçlendirilmesinden yanayız.
Türkiye tüm taraflarla konuşabilen ve zor meselelerde sorumluluk üstlenebilen bir ülkedir. Bölgenin tamamında barış ve kalıcı istikrarın sağlanması için üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz.
Kolektif caydırıcılık
*Anlaşma savunma niteliği taşısa da metinde, taraflardan herhangi birine yönelik saldırının üç tarafa yönelik saldırı sayılacağı belirtiliyor. Bu doğru mu?
Evet. Adından da anlaşılacağı üzere Mekke Savunma Anlaşması kolektif savunma temelinde şekilleniyor. Ayrıca anlaşmanın kardeş ülkeler arasında Mekke’de imzalanması ona özel bir sembolik anlam kazandırıyor. Bu bizim için büyük bir memnuniyet kaynağıdır.
Mekke Savunma Anlaşması her şeyden önce kolektif caydırıcılık temelinde yükseliyor. Anlaşma, güvenlik ve savunma alanlarındaki işbirliğini güçlendirmeyi, savunma sanayisinde ortak projelerin geliştirilmesinin önünü açmayı ve terörle mücadele çabalarını desteklemeyi amaçlıyor.
Bu anlaşma herhangi bir tarafı hedef almıyor. Amacı halklarımız için barış, istikrar ve refahı sağlamaktır. Metindeki maddeler son derece açık ve herhangi bir belirsizlik içermiyor.
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Erdoğan ve Şahbaz Şerif, ülkelerinin savunma ve dışişleri bakanları ile istihbarat teşkilatı başkanlarıyla birlikte Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından toplu fotoğraf çektirdi (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Anlaşmanın temel yaklaşımı, taraflardan birinin güvenliğine yönelik herhangi bir tehdidin diğer imzacı taraflar açısından da güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesidir.
Ancak konuyu yalnızca askeri boyutuyla değerlendirmemek gerekir. Anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, tarafların güvenlik bilincini aralarındaki dayanışma ruhunu güçlendirerek pekiştirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır.
Türkiye savunma ve güvenlik alanında büyük başarılar elde etmiş ve bu alanda herkesin takdirini kazanmıştır. Kardeş ve dost ülkelerle yapılan bu tür anlaşmalar sayesinde bu başarılarımızı barışı destekleyen bölgesel bir boyuta taşıyoruz.
Aynı zamanda anlaşmaya taraf ülkeler birbirleri açısından tehdit unsuru olmayacaklarını, aksine aralarındaki dayanışmayı güçlendirecek her türlü çabayı göstereceklerini taahhüt ediyor.
Mekke Savunma Anlaşması’nı imzalayan tarafların vermek istediği mesaj açık ve nettir: Güvenliğimiz hepimizin güvenliğini sağlayacak adımlarla mümkündür. Bu kapsayıcı yaklaşımı hayata geçirdiğimiz takdirde hepimiz için barış, istikrar ve refahı sağlamış olacağımıza inanıyoruz.
Bölgesel güvenlik sorumluluğu
*Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin, geçmişte büyük güçlerin sorumluluğunda görülen güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu artık üstlenmeye karar verdiği söylenebilir mi?
Bugün bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin, istikrarlarının ve geleceklerinin sorumluluğunu her zamankinden daha fazla kendileri üstlenmek zorunda. Bu, her zaman savunduğumuz bir ilkedir: Bölgenin meselelerini hiç kimse bölge ülkeleri ve halkları kadar iyi bilemez.
Bölgesel gelişmelerin uluslararası yansımaları olabilir. Ancak bölgesel egemenliğin, ortak dayanışmanın ve kolektif iradenin güçlendirilmesi küresel istikrarın da güçlenmesine katkı sağlayacaktır.
Türkiye olarak bölge ülkeleri arasında güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla daha sağlam mekanizmaların ortaklaşa oluşturulmasının büyük önem taşıdığına inanıyoruz.
Bölge ülkelerinin çoğuyla iyi ilişkilerimiz bulunuyor ve bu ilişkilerin kalıcı, kurumsal işbirliklerine dönüştürülmesinin son derece faydalı olduğunun farkındayız.
Bu nedenle bölge ülkelerinin güvenliklerini ve ekonomik istikrarlarını kendi aralarındaki kurumsal ilişkiler üzerinden güvence altına almaları gerektiğine inanıyoruz.
Mevcut tablo, bölgenin geleceğinin bölge ülkelerinin iradesinden bağımsız şekilde şekillendirilemeyeceğini gösteriyor.
Amacımız dışlayıcı bloklar oluşturmak değil; egemenliğe ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayalı bir bölgesel işbirliği sistemi kurmak olmalıdır.
Türkiye bu yaklaşım doğrultusunda çalışmayı sürdürecek, gerektiğinde sorumluluklarını üstlenecek ve bölgede barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için diplomatik çabalarını sürdürecektir.
Enerji arz güvenliği
*Mekke Anlaşması küresel ekonomi açısından büyük önem taşıyan Körfez bölgesindeki güvenliğin güçlendirilmesine katkı sağlayacak mı?
Elbette. Ben de bunu böyle görüyorum. Başından beri vurguladığım gibi bölgemizin refahına, güvenliğine ve istikrarına hizmet edecek bir anlaşma imzaladık.
Körfez bölgesinin güvenliği yalnızca bölge ülkeleri açısından değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşıyor.
Enerji arz güvenliğinden deniz yollarının güvenliğine, ticaretin sürekliliğinden küresel ekonomik istikrara kadar çok sayıda konu doğrudan bu bölgenin güvenliği ve barışıyla bağlantılı.
Bu yalnızca teorik bir değerlendirme değil. Son aylarda yaşanan gelişmeler bunu açıkça ortaya koydu.
Bu nedenle Körfez bölgesinde güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik her adımın yalnızca bölgesel açıdan değil, küresel barış ve refah açısından da büyük değer taşıdığına inanıyoruz.
Mekke Savunma Anlaşması’nın bölgede ortak güvenlik ve dayanışma anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlayacağını ve bölgede hâkim olan yaklaşımda değişim yaratacağını düşünüyoruz.
Güvenlik ile ekonomik kalkınma birbirinden ayrı değerlendirilemez. Siyasi istikrar ile ekonomik kalkınmanın el ele ilerlediğini defalarca vurguladım.
Avrupa, büyük savaşların ardından önce ortak hareket ederek istikrar ve güvenliği sağladı, ardından ekonomik bütünleşme ve refaha yöneldi. Biz de bütün bu acıları ve sıkıntıları yaşamadan birlikte bu aşamaya ulaşabiliriz.
Barış ve istikrar olmadan ticaretin, yatırımların ve refahın sürdürülebilir olması mümkün değildir.
Körfez bölgesinin istikrarı aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ekonomik bağlantıların güvenliği açısından stratejik bir meseledir.
Körfez'de barış ve istikrarı, kendi güvenliğimiz ve bölgesel barış vizyonumuzdan ayrı görmüyoruz. Bu nedenle üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye ve yapıcı diplomatik çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.
Hürmüz Boğazı
*Hürmüz Boğazı’ndaki durumun mevcut çatışma öncesindeki seyrine dönmesini bekliyor musunuz?
Hürmüz Boğazı yalnızca bölgesel değil, küresel öneme sahip bir bölgedir. Küresel enerji arzı ve uluslararası ticaret açısından son derece önemli bir stratejik geçiş noktasıdır.
Dolayısıyla burada yaşanabilecek herhangi bir gerilimin sonuçları yalnızca bölge ülkeleriyle sınırlı kalmaz. Dünya bunun etkilerini petrol fiyatları üzerinden açık şekilde gördü ve hissetti.
Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğu kanıtlandı.
Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir.
Bunun gerçekleşmesi ise tüm tarafların itidalli davranmasına ve diplomasi kanallarını açık tutmasına bağlıdır.
İran'ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler (AFP)
Gerilimin tırmandırılmasını hiçbir zaman desteklemedik. Aksine sorunların müzakere yoluyla çözülmesini, tüm taraflarla diyalog kurulmasını savunduk. Tarafları aynı masa etrafında buluşturmaya çalıştık.
Çünkü Hürmüz Boğazı, Ukrayna veya Filistin konusunda kalıcı bir çözüme çatışma yoluyla değil, diplomasi yoluyla ulaşılabileceğini biliyoruz.
Böylesine önemli ve hassas bir su yolunun güvenliği konusunda bölge ülkelerine büyük sorumluluk düşüyor.
Bölgesel sahiplenmenin ve ortak güvenlik anlayışının güçlendirilmesinin Hürmüz Boğazı'nın istikrarına büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Hedef, Hürmüz Boğazı'nın güvenli ve istikrarlı normal düzenine dönmesi ve bu durumun sürdürülebilir ve kalıcı hale gelmesi olmalıdır.
Stratejik ilişki
*Suudi Arabistan ile mevcut ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi ortak tarihimiz, kardeşlik bağlarımız ve karşılıklı çıkarlarımız tarafından şekillendirilmiş stratejik bir ilişki olarak görüyoruz.
Türkiye ve Suudi Arabistan yalnızca dost ve kardeş iki ülke değil, aynı zamanda bölgede barış, istikrar ve refah konusunda önemli sorumluluklar üstlenen iki ülkedir. Son dönemde ilişkilerimizin kazandığı ivmeden memnuniyet duyuyoruz.
Siyasi diyaloğumuzu güçlendirirken ekonomi, ticaret, yatırım, savunma sanayisi, enerji ve turizm başta olmak üzere çok sayıda alandaki işbirliğimizi de geliştiriyoruz.
Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi güncel gelişmelerin ve konjonktürel koşulların ötesinde, uzun vadeli ortak çıkarlar ve karşılıklı saygı temelinde ele alıyoruz.
Bölgemizin son derece ciddi sınamalardan geçtiği bir dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki sürekli istişare ve işbirliği her zamankinden daha büyük önem taşıyor.
Mekke Anlaşması’nın başta savunma işbirliği olmak üzere birçok alanda ilişkilerimizi güçlendireceğini düşünüyoruz.
Bölgemizin barışı ve istikrarına ilişkin ortak sorumluluklarımızın farkındayız ve buna göre hareket ediyoruz.
Türkiye olarak Suudi Arabistan'ın ve bölgedeki diğer ülkelerin istikrarına ve güvenliğine büyük önem veriyoruz.
Bölgemizde yaşanan herhangi bir kriz, ne kadar sınırlı olursa olsun, özellikle göç ve terör açısından bölgedeki tüm ülkeleri etkiliyor.
Önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atacağımıza inanıyorum.
Lübnan'ın istikrarı
*Türkiye Lübnan'daki gelişmeleri de yakından takip ediyor. Lübnan'da yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Lübnan bizim için yalnızca coğrafi açıdan yakın bir ülke değil, aynı zamanda tarihi bağlarımız bulunan dost ve kardeş bir ülkedir.
Lübnan'ın güvenliği, barışı ve istikrarı tüm bölgemizin istikrarı açısından büyük önem taşıyor. Bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Lübnan'ın egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğü korunmalıdır.
Lübnan'daki iç meselelerin dış müdahaleler veya askeri yöntemlerle daha da karmaşık hale getirilmesine ve ülkenin dış güçler arasındaki rekabetin sahasına dönüştürülmesine karşıyız.
Lübnan halkının kendi geleceğine ilişkin kararları özgür iradesiyle alma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz.
İsrail tankları, Güney Lübnan’daki Batı Zutar’dan görülen Doğu Zutar’da, 5 Ağustos 2026 (EPA)
İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının, İsrail'in bölgedeki temel sorun teşkil eden saldırgan ve yayılmacı politikaları çerçevesinde derhal sona ermesi gerekiyor.
Bu kapsamda Lübnan'da ateşkese ulaşmak amacıyla yürütülen görüşmeleri olumlu bir adım olarak görüyoruz.
Lübnan'ın güvenliği ve istikrarı bölgesel barıştan ayrı değerlendirilemez.
Ortadoğu'nun tarihi sürekli çatışmalar, yıkım ve acılar üzerinden yazılmamalı. Bu bölge de barış, huzur ve refahı hak ediyor.
Türkiye'nin tüm diplomatik çabaları bu yaklaşım temelinde yürütülüyor.
Bölgemiz uzun yıllardır savaş ve gözyaşıyla anılıyor. Bu gerçekliği değiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız.
Elbette Lübnan'ın istikrarını yeniden kazanmasını, kurumlarının güçlenmesini ve halkının geleceğine güven ve huzur içinde bakabilmesini istiyoruz.
Bu çerçevede her türlü teknik desteği ve işbirliğini sağlamaya hazırız.
Bu konudaki irademizi ve taahhüdümüzü, kısa süre önce ülkemizde ağırladığımız Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam'a da ilettik.
Suriye... Yeni bir aşama
*Suriye'deki değişim sürecini bugüne kadar nasıl değerlendiriyorsunuz?
Suriye'de yaşanan değişim sürecini, Suriye halkının kendi geleceğini belirleme iradesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.
Türkiye, ilk günden itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve egemenliğini savundu.
Suriye'nin yaşadığı savaş, terör ve istikrarsızlık bölgenin tamamına ağır bedeller ödetti.
Şimdi yeni bir aşamanın önündeyiz.
En önemli beklentimiz, bu yeni aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye'nin yeniden imarı için zemin hazırlamasıdır.
Suriye'nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir örgüt ya da yapının varlığına izin vermeyeceğiz.
Suriye'nin toprak bütünlüğü bizim için ne kadar önemliyse Türkiye'nin ulusal güvenliği de aynı ölçüde önemlidir.
Bu aşamanın başından itibaren temel beklentimiz, Suriyeli kardeşlerimizin kendi ülkelerinde güven ve barış içinde yaşayabilmeleriydi.
Suriye, Aralık 2024'ten bu yana ülkedeki güvenlik koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik kalkınmanın zemininin hazırlanması ve toplumsal uzlaşının tesis edilmesi yolunda önemli mesafe katetti.
Elbette bölgesel sahiplenmenin ve Suriye hükümetine verilen bölgesel desteğin bu sonuçların elde edilmesinde önemli rolü oldu.
Bölge ülkeleri ve uluslararası toplumla iyi ilişkiler geliştirmeyi başaran Suriye hükümeti, sürdürülebilir istikrar ve güvenlik gündemine odaklanarak yeni çatışmalara dahil olmaktan kaçınma konusunda bir kapasite ortaya koydu.
Bugün Suriye'deki durumun normalleşmesi, aslında tüm bölge açısından stratejik önem taşıyan bir mesele haline geldi.
Suriye'nin adının bir istikrarsızlık kaynağıyla anılması yerine artık bağlantı ve kalkınma projeleriyle anılmaya başlandığını görüyoruz.
Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Suriye'nin istikrarı, yeniden ayağa kalkması ve bölgesel barışın güçlendirilmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye ve gerekli çabayı göstermeye devam edecek.
Türkiye bu doğrultuda bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla işbirliği yapma konusunda kararlıdır.
Suriye'de yeni bir sayfanın açıldığı bu dönemde, bu sayfanın yeni acılarla değil; barış, kardeşlik, egemenlik ve ortak gelecek vizyonuyla yazılması gerekiyor.
İsrail: Artık seçim sandığında kazanmaya ihtiyaç duymayan azınlıkhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5305785-i%CC%87srail-art%C4%B1k-se%C3%A7im-sand%C4%B1%C4%9F%C4%B1nda-kazanmaya-ihtiya%C3%A7-duymayan-az%C4%B1nl%C4%B1k
İsrail: Artık seçim sandığında kazanmaya ihtiyaç duymayan azınlık
İsrailli yerleşimciler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Halil şehrindeki haftalık bir tura katılıyor, 11 Temmuz 2026 (Reuters)
Ahmed Mahir
Haham Zvi Yehuda Kook 1982'de öldüğünde, hiçbir siyasi görevde bulunmamış, bir partiye liderlik etmemiş veya Knesset'te sandalye kazanmamıştı. Yine de İsrail siyaseti üzerinde ondan daha derin etkiye sahip olan çok az kişi olmuştur.
Hayatının büyük bir bölümünü Kudüs'te bir dini akademiyi yöneterek geçirdi ve burada küçük bir öğrenci grubuna babasından miras aldığı fikri aşıladı: İsrail'in kuruluşu sadece siyasi bir olay değil, “ilahi bir yolun” aşamasıdır ve “İsrail Toprakları” olarak tanımladığı topraklar üzerinde Yahudi egemenliği, müzakere konusu değil, dini bir görevdir.
On yıllarca, o sınıfın dışında neredeyse hiç kimse ona kulak vermedi. Sonra İsrail 1967 yılındaki savaşı kazandıktan sonra, öğrencileri ve takipçileri o sınıftan çıkarak öğrendikleri her şeyi uygulamaya koymak için harekete geçtiler. Yerleşim hareketini kurdular ve daha sonra aşırı dindar ve radikal Siyonist harekete mensup olacak nesillere öğretmen oldular.
Radikal öğretileri, kurucularının ölümünden sonra da varlığını sürdürdü ve bir nesil sonra kabine masasına kadar ulaştı.
Bugün, Maliye Bakanı Bezalel Smotrich sadece bütçeyi kontrol etmekle kalmıyor, aynı zamanda işgal altındaki Batı Şeria'da Sivil Yönetimin yetkilerini de elinde bulunduruyor; bu yetkiler, yerleşimci ideolojinin rutin bürokratik prosedürler kılıfı altında uygulanmasına imkân tanıyor. Smotrich ve radikal meslektaşları, ilhakın siyasi çıkarlar tarafından dikte edilen bir seçim değil, “Tevrat hükmüyle emredilen bir hak” olduğunu savunuyorlar.
İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, işgal altındaki Batı Şeria'da, Kudüs dışında, Ma'ale Adumim yerleşim yeri yakınlarındaki E1 olarak bilinen kara koridorunun haritasını tutuyor, 14 Ağustos (AFP)
Radikal öğretileri, kurucularının ölümünden sonra da varlığını sürdürdü ve bir nesil sonra kabine masasına kadar ulaştı
Kültür Bakanı Amichai Eliyahu, hahamlar arasında üst düzey statüye sahip bir aileden geliyor. Büyükbabası, eski bir Sefarad baş hahamı ve 2005 yılında Gazze'den çekilmeye açıkça karşı çıkan önde gelen aşırılıkçı dini otoriteydi. Babası ise İsrail'in Arap vatandaşlarına yönelik ırkçı açıklamaları nedeniyle tekrar tekrar eleştirilen görevdeki bir baş hahamdır.
Eliyahu, belirli bir yönelimi değil, dini otoritelerin devletin nereden çekilip nereden çekilemeyeceğini belirlemede bağlayıcı söz hakkına sahip olduğu varsayımına dayanan kararlı bir pozisyonu miras aldı.
İşte mevcut anı farklı kılan şey de bu. Aşırılıkçı pozisyonlar artık işgal altındaki Batı Şeria'da tepede bulunan bir yerde, radikal yerleşimcilerden yükselen bir çığlık değil; şimdi Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut hükümet tarafından formüle ediliyor, finanse ediliyor ve uygulanıyor.
Eğer uzlaşmanın bir “günah” olduğuna inanıyorsanız, hiçbir argüman fikrinizi değiştiremez. Bakanlıklar bu şekilde düşünen insanlar tarafından yönetildiğinde, demokrasinin olağan denge ve denetleme mekanizmaları -yargı kararları, seçim sonuçları ve kabine içindeki oylamalar- denge ve denetleme işlevlerini kaybederek engellere dönüşür.
Radikal dini Siyonizm artık konumunu korumak için bakanlıklara ihtiyaç duymuyor. Varsayımları daha geniş çaplı bir kültüre, okullarda öğretilenlere, askerlere savundukları şeyin ne olduğuna dair söylenenlere, İsrail toplumunun giderek büyüyen bir kesiminin bugün açıkça söyleyebileceğini hissettiği şeylere yerleşmiş durumda. 7 Ekim saldırılarından bu yana geçen üç yıldaki değişim çarpıcı. Daha önce dini olarak nitelendirilen pozisyonlar, artık laik veya solcu Siyonist kamptaki destekçileri tarafından da basitçe “ulusal” olarak kabul ediliyor ve bunlara itiraz etmek, muhalefetten ziyade sadakatsizlik olarak yorumlanıyor.
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'nın kuzeyindeki Nablus’un eski şehir bölümündeki pazarın bir bölümündeki bir ara sokakta devriye geziyor, 9 Ağustos 2026 (AFP)
"Breaking the Silence" (Sessizliği Bozma) örgütünün Genel Müdürü Nadav Weimann, örgütle ilgiili yaptığı bir söyleşide, İsrail ordusundaki askerlik hizmetiyle ilgili tanıklıklarını kaydetti. Sessizliği Bozma örgütü, İkinci Filistin İntifadası'nın başlamasından bu yana görev yapmış eski İsrail askerlerinden oluşuyor. Genç askerlerin her gün sivil nüfusla karşı karşıya gelmek zorunda kaldığı ve savaş suçlarına varan uygulamalara karıştığı bir gerçeklikte ödenen ağır bedel hakkındaki tanıklıklarını açıklayarak, kamuoyunda tartışılmasını teşvik ederek, işgal altındaki topraklardaki Filistinlilerin yaşamlarının sert gerçeklerini ifşa etmeyi kendilerine görev edinmişler.
Weimann “Son kırk yıldır radikal yerleşimci hareket, ilhak projesini gerçekleştirmek için devlet kurumlarını kontrol altına almaya çalışıyor. Bu hareket, siyasi alana sızmayı ve Eğitim Bakanlığı da dahil olmak üzere birçok bakanlığın kontrolünü ele geçirmeyi başardı. Ancak, yerleşimcilerin izole yaşam tarzı ve üst düzeylere erişimlerinin sınırlı olması nedeniyle İsrail ordusu içinde varlık kurmakta zorluklarla karşılaştı” diyor.
Weimann şöyle devam ediyor: “Bunun üstesinden gelmek için yerleşimciler, gençleri orduda komuta rollerine hazırlamak amacıyla askeri hizmet öncesi akademiler kurdular. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bugün, çoğu aşırı sağcı eğilimli yaklaşık 150 akademi bulunuyor. Haberler, yerleşimcilerin nüfusun yüzde 10'undan azını oluşturmalarına rağmen, İsrail ordusundaki yeni muharip subayların yüzde 50'sinden fazlasının bu akademilerden mezun olduğuna işaret ediyor. Bu eğilimin, hassas pozisyonlarda bulunan birçok üst düzey subay arasında da yansımaları oluyor ve bu da askeri kurum içinde derin bir ideolojik değişime işaret ediyor.”
Daha önce dini olarak nitelendirilen pozisyonlar, artık laik veya solcu Siyonist kamptan destekçileri tarafından da basitçe “ulusal” olarak kabul ediliyor ve bunlara itiraz etmek, muhalefetten ziyade sadakatsizlik olarak yorumlanıyor
Bar-Ilan Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü ve İsrail'in din ve siyaset üzerine önde gelen araştırmacılarından Eliezer Don-Yehiya bir bilimsel araştırmasında, küçük bir ultra-Ortodoks Yahudi grubunun çok daha büyük bir topluluğu nasıl temsil etmeye başladığından bahsediyor.
Don-Yehiya, dini Siyonizm içinde “milliyetçi Harediler” olarak adlandırdığı, yani milliyetçi bir yönelime sahip, dini açıdan daha katı ve siyasi olarak daha radikal bir grubun ortaya çıktığını belirtiyor. “Dini Siyonist topluluk içinde bir azınlık olsalar da eğitim alanındaki çalışmalarıyla bu topluluk içinde etkili bir konum elde ettiklerini” yazıyor.
Don-Yehiya, eğitim yoluyla etkisini marjinal kesimlerden yayan bir azınlıktan bahsediyor. Ancak gerçeklik, en azından son üç yıl boyunca bu tanımın ötesine geçti.
Bu azınlığın bugün kontrol ettiği şeylere bakın. Maliye Bakanlığı bütçeyi belirliyor ve ardından para yerleşim yerlerine, aşırı dindar Siyonist okullara ve onları destekleyen ideolojik ağlara akıyor. Polisten sorumlu bakanlık, yerleşimci İtamar Ben-Gvir'in de mensubu olduğu aynı kampın elinde. Ulusal Güvenlik Bakanı olan Ben-Gvir, Arap karşıtı Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) Partisinin lideri ve siyasi kariyeri boyunca terör örgütü kurmak ve şiddeti kışkırtmak da dahil olmak üzere onlarca suçlamayla karşı karşıya kaldı.
Ordunun subay kadrosu, bu aşırılıkçı ideolojinin etkisi altında yavaş yavaş yeniden şekilleniyor. Yüksek Mahkeme'de, aşırılıkçı dini Siyonist hareketin içinden bir yargıç, baş yargıç yardımcısı olarak görev yapıyor. Bunlar sadece politika üzerinde etki sağlayan pozisyonlar değil; devletin mekanizmalarının ta kendisi haline geldiler.
İsrail’deki kamuoyu yoklamaları onları azınlık olarak göstermeye devam edebilir. Ancak bütçeyi, polisi, mahkemeleri ve önemli siyasi söylemi kontrol eden bir azınlık, hiçbir şekilde gerçek anlamda marjinalleştirilmiş değildir.
Daha önce dini olarak nitelendirilen pozisyonlar, artık laik veya solcu Siyonist kamptan destekçileri tarafından da basitçe “ulusal” olarak kabul ediliyor ve bunlara itiraz etmek, muhalefetten ziyade sadakatsizlik olarak yorumlanıyor
Bu tür siyasetin müzakereye bu kadar dirençli olmasının psikolojik bir boyutu var ve sosyal psikolog Philip Tetlock bunu doğru bir şekilde tanımlıyor. “Trends in Cognitive Sciences” dergisinde Tetlock kutsal değerleri, bir grubun “karşılaştırmaları, takasları ve hatta seküler değerlerle herhangi bir karışımı engelleyen aşkın bir öneme sahip” olduğunu düşündüğü değerler şeklinde tanımlıyor.
Kendisine bu şekilde bakılan bir topraktan vazgeçmek, bir gayrimenkul maliyeti meselesi olmaktan çıkar; aksine, ondan vazgeçme düşüncesi bile tasavvur edilemez hale gelir. Tetlock'un belirttiği gibi, “Bunu sana söylediğim için yapma” ifadesi, “Bunu sana Tanrı söylediği için yapma” ifadesinden daha az etkilidir.
Seçim sonuçları yanıltıcıdır. 2022'de dini Siyonizm, Netanyahu'nun onsuz bir koalisyon kuramayacağı kadar çok sandalye kazandı. Ancak bugün İsrail'deki anketler, Smotrich'in partisinin yüzde 3,25'lik seçim barajında zorlandığını gösteriyor. Hatta, özellikle Haredilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını desteklemesi nedeniyle hem sağ hem de sol laik aşırılıkçılar tarafından cezalandırıldıktan sonra, daha da zor bir durumda. Sadece seçim ölçeğinde bile, aşırı dindar Siyonist hareketin gerilediği görülüyor.
Ancak bu gerileme başka hiçbir düzeyde belirgin değil. Soykırıma dönüşen Gazze savaşının başlangıcından bu yana, bu ideolojiye destek, dindar milliyetçi kampa mensup İsrailliler arasında daha da kökleşti ve katı hale geldi.
İşte paradoks da burada yatıyor. Devleti “ilahi bir yolun” aşaması olarak gören hareket, İsrail'deki en sabırlı ve icraatlara en bağlı siyasi güç haline geldi. Takipçileri hayati karar alma pozisyonlarında yoğunlaşmış durumda ve uygulamaları, yönetim yapısında somutlaşan aşırı dindar bir eğilime dönüşmüş halde.
Bu nedenle kamuoyu yoklamaları, seçim sonuçları gibi yanıltıcıdır. Seçimler bakanları değiştirir, ancak bürokratik aygıt içinde kimin çalıştığını, yerleşim yerlerini kimin finanse ettiğini veya okul müfredatlarını kimin yazdığını değiştirmez.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة