ABD seçimleri: Derin bölünmeler ve umut

Ülke, siyasi öfkenin ve gerginliğin gölgesinde şiddet olaylarına tanık olur mu?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

ABD seçimleri: Derin bölünmeler ve umut

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Robert Ford

Eski Başkan Donald Trump, 2 Haziran'da Fox News televizyon kanalına verdiği bir röportajda, ticari dolandırıcılık suçundan hapis cezasına çarptırılması halinde şiddet olaylarının patlak verebileceği uyarısında bulundu. Trump, “Belli bir noktada çöküş gerçekleşir” ifadelerini kullandı. Yargı sürecini eleştiren Trump, Biden yönetimini mahkemeleri muhaliflerine karşı bir silah olarak kullanmakla suçladı. Cumhuriyetçi Parti’den müttefikleri de ona bu konuda destek oldu.

Trump’ın destekçilerinin birçoğunun fanatikliği tartışma konusu bile olamaz. Trump’ın New York'taki ‘sus payı’ davasında aleyhine hüküm verilmesinin ertesi günü başkanlık kampanyasına yapılan mali bağışlar iki katına çıktı. X platformunda yaklaşık bir milyon takipçisi olan aşırı sağcı vlogger Laura Loomer, Trump hakkında verilen mahkeme kararına, Trump önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan başkanlık seçimlerini kazanır kazanmaz Demokrat Parti liderlerinin idam edilmesi çağrısında bulunarak tepki gösterdi. Kongrenin Georgia eyaleti Cumhuriyetçi Üyesi Marjorie Taylor Greene, Trump'ı Hz. İsa’ya benzeterek siyasi otoritelerin her ikisini de yanlış suçlamalarla mahkum ettiğini söyledi. Anketlere göre Amerikalıların yüzde 40'ından fazlası, Trump'ın hüküm giymesinden sonra bile başkan olmaya uygun olduğunu düşünüyor. Trump, New York'ta 11 Temmuz'daki duruşmasında, ‘ticari dolandırıcılık’ suçundan dört yıla kadar hapis cezasına çarptırabilir.

Önümüzdeki seçimlerde yeni şiddet olayları yaşanır mı?

Trump, hapse girmesi halinde şiddet olayları çıkabileceği tehdidinde bulunmanın yanı sıra kim kazanırsa kazansın seçimin sonucuna saygı göstermeyi de reddediyor. Trump, geçtiğimiz nisan ayında Time dergisine verdiği röportajda, seçim sürecinde hile yapılmadığı takdirde kaybetmesinin mümkün olmadığını söyledi. Mart ayında Michigan'da düzenlenen bir mitingde ise kaybetmesi halinde sokakların ‘kan gölüne’ döneceği uyarısında bulundu. Trump, 6 Ocak'ta Kongre Binası'na düzenlenen baskında yer aldıkları için hapse atılanları sık sık ‘rehineler’ olarak tanımlıyor.

Bugüne kadar hiçbir başkan adayı hapse girmesi ya da seçimi kaybetmesi halinde üstü kapalı olarak şiddet tehdidinde bulunmamıştı. Fakat birçok uzman siyasi şiddetin artma riskinin gerçek olduğu konusunda uyarıyor. PBS haber kanalı ve Maris anket şirketi tarafından mart ayında yapılan bir ankete katılanların yüzde 20'si ABD’yi yeniden rayına oturtmak için şiddetin gerekli olabileceğini söyledi. Ankete katılan Cumhuriyetçilerin yüzde 28’i şiddet kullanımını onayladı.

Barack Obama yönetimi döneminde eski İç Güvenlik Bakanı Yardımcısı olan Juliette Kayyem, geçtiğimiz nisan ayında CNN'e yaptığı açıklamada, Trump ve kampanya ekibinin şiddet tehdidini sık sık dillendirdiğini, ancak ABD devletinin 6 Ocak 2021 tarihindekine benzer bir başka ayaklanmaya karşı hazırlıksız olduğunu söyledi.

Son yıllarda yapılan anketler, Amerikalıların yüzde 10 ila 30'unun ülkedeki bir iç siyasi krizi çözmek için şiddet kullanılmasını onaylayabileceğini gösterdi.

Silahlı Şiddet Yer ve Olay Verileri Projesi (ACLED) adlı araştırma kuruluşu, geçtiğimiz ocak ayında ABD’deki aşırı sağcıların seçimleri yeni destekçiler kazanmak ve onları harekete geçirmek için kullanacağı uyarısında bulunan bir rapor yayınladı.

Şarku’l Avsat’ın ACLED raporundan aktardığı bilgilere göre bu yıl kasım ayında yapılacak seçimlere hile karıştırılacağı iddiaları, özellikle başkanlığa aday olan Trump ve Biden’ın Oval Ofis'i ele geçirmek için kazanmaları gereken Arizona, Pennsylvania ve Wisconsin eyaletlerinde aşırı sağcıları harekete geçirebilir. Bloomberg News tarafından geçtiğimiz mayıs ayında yapılan bir anket, bu üç eyalette ve seçimler için kritik öneme sahip diğer dört eyalette seçmenlerin yarısının seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından şiddet olaylarının yaşanmasından endişe ettiğini ortaya koydu.

Çok sayıda Amerikalının siyasi şiddet kullanılmasını beklediğini gösteren bu anketler yeni sayılmaz. Son yıllarda yapılan başka anketler de Amerikalıların yüzde 10 ila 30'unun ülkedeki bir iç siyasi krizi çözmek için şiddet kullanılmasını onaylayabileceğini gösterdi. Şu an için farklı olansa aşırı sağcı grupların sayısının önemli ölçüde artmış olması.

Onlarca yıldır ABD’deki nefret gruplarının faaliyetlerini inceleyen Güney Yoksulluk Hukuk Merkezi (SPLC), bu ayın başlarında yayınladığı raporda, bu tür grupların sayısının 2021 yılında bu yana iki kattan fazla artarak ülke genelinde bin 400'e ulaştığını bildirdi. Cumhuriyetçi Parti’nin yargı sistemine yönelik eleştirileri mahkemelerin meşruiyetini zayıflatmaya katkıda bulunurken daha fazla Amerikalıyı anlaşmazlıkları şiddet yoluyla çözmeye teşvik ettiğinden aşırılık yanlısı grupların çoğalması özellikle önem arz ediyor.

Aynı zamanda ABD'deki muhafazakâr çevreler, siyasi şiddet konusunda asıl tehdidi aşırı sol grupların oluşturduğu uyarısında bulunuyor. Üyeleri arasında Trump yönetiminden pek çok eski yetkilinin de bulunduğu Önce Amerika Politika Enstitüsü (AFPI) Başkanı Brooke Rollins, mayıs ayında American Mind dergisinde kaleme aldığı makalede, ABD’deki üniversite kampüslerinde gerçekleştirilen Gazze’ye destek protestolarının solcular tarafından verilen gözdağının sadece son örneği olduğunu yazdı. Seçim yıllarında her zaman solcu grupların yer aldığı şiddetin ortaya çıktığını ve bu şiddetin kaos ve nihayetinde ayaklanma başlatmayı amaçladığını söyledi. Rollins, hiçbir iş yerinin Cumhuriyetçilerin politikalarından korktukları için kepenklerini kapatmak zorunda kalmadığını söyleyerek sağcıları tehdit olarak görmeyi reddetti. Rollins’in suçlamaları, Cumhuriyetçi Parti'nin Amerikan demokrasisi için bir tehdit olduğu uyarısında bulunan Demokratların suçlamalarını oldukça andırıyordu.

Kutuplaşma daha da derinleşiyor

YouGov tarafından mart ayı sonları, nisan ayı başlarında yapılan bir anket, Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti destekçileri arasındaki düşmanlığın geçtiğimiz yıl daha da arttığını gösterdi. YouGov tarafından 2023 baharında yapılan bir anket, Demokrat Parti üyelerinin yüzde 69'unun Cumhuriyetçi Parti hakkında olumsuz görüşe sahip olduğunu gösteriyordu. Ancak bir yıl sonra aynı dönemlerde yapılan son anket bu oranın yüzde 85’e yükseldiğini gösterdi.

Aynı şekilde 2023 yılındaki ankette Cumhuriyetçilerin yüzde 74'ünün Demokratlar hakkında olumsuz görüşe sahip olduğu ortaya çıkarken bu ortan 2024'teki ankete göre yüzde 88'e yükseldi.

Amerikan siyasetinde katı rekabet normal görülse de kullanılan dil artık özellikle aşırıya kaçmış durumda. Eleştiriler politika farklılıkları kadar rakibin şahsiyetini de hedef almaya başladı. Hiçbir zaman ılımlı bir siyasi dil kullanmayan Donald Trump, mayıs ayında Biden'ın yolsuzluk yaptığını iddia etti ve ‘bir kaya kadar aptal’ olduğunu söyledi. Trump, Biden'ı yaşı ve çocukluğundan beri mustarip olduğu ancak büyük ölçüde üstesinden geldiği bir rahatsızlık olan kekemeliğinden ötürü eleştirdi.

ABD’deki seçim kampanyaları sırasında geleneksel olarak bir başkan, başkanlığa aday olan rakibinin şahsiyetine saldırmaz, bunun yerine ABD’nin geleceğine yönelik vizyonunu eleştirir. Ancak Biden, bu yıl bu geleneği bozdu.

Trump’ın siyasi müttefikleri de Demokrat Parti'ye karşı eleştirilerinde en az onun kadar dozu kaçırıyorlar. Örneğin ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, geçtiğimiz haftalarda Ulusal Cumhuriyetçi Avukatlar Birliği'nde yaptığı konuşmada, Demokrat Parti'nin Amerikan devletinin ve toplumunun temel ilkelerini küçümsediğini, sol kanadının ve katı görüşlülerin Amerikan demokrasisini yok edecek ‘Avrupa sosyalizmi tarzında Marksist bir hükümet’ kurmak istediğini söyledi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ya da Almanya Başbakanı Olaf Scholz, ABD Temsilciler Meclisi’nin tepesindeki bir ismin Fransa ve Almanya'nın Marksist ülkeler olduğu iddiasını reddedebilirler, ancak Ulusal Cumhuriyetçi Avukatlar Birliği üyeleri Johnson'ın konuşmasını coşkuyla alkışladılar.

Başkan Biden ve Demokrat Partililer de Trump'a sert eleştirilerde bulunuyor ve ona ağır darbeler indiriyorlar. Bir başkan yardımcısı adayının başkanlık seçimlerinde rakibini eleştirmesi normal sayılır. Başkan Yardımcısı Camilla Harris, haziran ayı başlarında Michigan'daki bir mitingde Trump'ı ‘yakalanmaktan memnun olmayan bir hilekar’ olarak nitelendirdi. ABD’deki seçim kampanyaları sırasında geleneksel olarak bir başkan, başkanlığa aday olan rakibinin şahsiyetine saldırmaz, bunun yerine ABD’nin geleceğine yönelik vizyonunu eleştirir. Ancak bu yıl bu geleneği bozan Biden, haziran ayı başlarında Connecticut'ta düzenlenen bir bağış etkinliğinde Trump'ın ‘başkanlığa aday olan ilk hüküm giymiş suçlu’ olduğunu söyledi ve yargı sistemini eleştirdiği için Trump’ı ‘pervasız’ olarak niteledi. Biden ayrıca Trump'ın 2020 yılındaki başkanlık seçimlerini kaybettikten sonra ruhsal bir bunalıma girdiğini ve artık tehlikeli bir adam olduğunu öne sürdü.

Siyasi gerginlik tehlike teşkil ediyor

Süregelen bu kısasa kısas eleştiriler, bir yandan birçok Amerikalıyı seçim sürecinden uzaklaştırırken diğer yandan Amerikalılar arasında ülkenin geleceğine ilişkin derin bölünmeleri yansıtıyor. Pew tarafından haziran ayında yapılan bir anket, Demokratlar ile Cumhuriyetçiler, gençler ile yaşlılar, yüksek eğitimliler ile düşük eğitimliler ve farklı ırklardan Amerikalılar arasında geniş uçurumlar olduğunu ortaya koydu. Din ve hükümetin rolü arasındaki ilişkiden kürtajın yasallaştırılması, silah kontrolü, ırklar arası ilişkiler ve göçmenliğe kadar birçok konuda büyük görüş ayrılıkları söz konusu.

Örneğin anket, Trump destekçilerinin yüzde 63'ünün, ülkeye kaçak yollardan gelen göçmenlerin zorla sınır dışı edilmesine yönelik politikayı desteklediğini gösterdi. Buna karşın, Biden'ın destekçileri arasında bu rakam sadece yüzde 15’le sınırlı kalıyor. Biden’ın destekçilerinin yüzde 85'i yasadışı göçmenlerin ABD'de kalmasına izin verilmesi gerektiğine inanırken, yüzde 56'sı vatandaşlık almalarını destekliyor. Her iki taraf da birbirini yasadışı göç konusunu siyasi kazanç uğruna kullanmakla suçluyor. Bu dinamik, özellikle Demokrat Parti’yi destekleyen kadınlar arasında kürtaj konusunda da kendini gösteriyor. Ankete göre Biden’ın destekçilerinin yüzde 88'i ve ABD halkının yüzde 62'si kürtajın yasal olmasını isterken, Trump’ın seçmenlerinin sadece yüzde 31'i sınırlı yasal kürtajı destekliyor.

Partiler arası bölünmeler artık siyasi anlaşmazlıklardan ziyade kültürel anlaşmazlıklarla ilgili olmaya başladı.

Her iki siyasi parti de bu toplumsal bölünmeleri istismar etmek için harekete geçti. Başkan Biden’ın kampanya ekibi, orta sınıf bir anne ve kızının kürtaj için Cumhuriyetçilerin kontrolündeki bir eyaletten Demokratların kontrolündeki komşu bir eyalete giderken polisten kaçtıklarını gösteren bir televizyon reklamını ekranlarda döndürmeye başladı. Reklam, bir korku hali yaratmayı ve kadınları Demokratlara oy vermeleri için harekete geçirmeyi amaçlıyor. Öte yandan Cumhuriyetçilerin seçim kampanyası çerçevesinde kullandıkları reklamlarda yasadışı göçmenlerin ülkeyi ‘istilası’ vurgulanıyor.

Partiler arası bölünmeler artık siyasi anlaşmazlıklardan ziyade kültürel anlaşmazlıklarla ilgili olmaya başladı. Amerikan siyaset sahnesinin 1960'lı ve 1970'li yıllardaki sorunlarıyla ilgili bir kitap kaleme alan tarihçi yazar Doris Kearns Goodwin, haziran ayı başlarında CNN televizyonuna verdiği demeçte ‘Amerikalıların artık sorunlara göre değil, siyasi ve kültürel kimliklere göre bölündüğünü’ söyledi.

George Washington'ın 1796 yılında bu tür bir siyasi kabileciliğin ABD’nin istikrarını tehdit edebileceği konusunda uyarıda bulunduğunu hatırlatan Goodwin, ülkedeki mevcut siyasi duruş, fırsatçılık ve kullanılan dilin, gözlemcilere Cezayir'de 1989 yılından 1993 yılına kadar İslamcı ve laik siyasetçiler arasındaki rekabeti hatırlattığını vurguladı.

Yeni bir iç savaşın patlak vermesini engellemek

Nisan ve mayıs aylarında yapılan iki ankete göre Amerikalıların yüzde 40’ından fazlası yakında yeni bir iç savaşın patlak verebileceğini düşünüyor.

Tarihçi Anne Cox Richardson geçtiğimiz ekim ayında PBS televizyon kanalına verdiği röportajda, ABD'nin ‘bıçak sırtında’ olduğunu söyledi. Ancak burada yukarıda bahsi geçen iki anketin de ABD’de hayali bir iç savaşı konu alan yeni bir Hollywood filminin gösterime girmesinden hemen sonra yapıldığını belirtmekte fayda var. Dahası, her iki ankette de katılımcıların büyük bir kısmının bir iç savaş ihtimalini dışladığının altı çizilmeli.

dfvbrgtnh
Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump (solda) ve Demokrat başkan adayı ve mevcut Başkan Joe Biden, 27 Ocak 2024 (Reuters)

Genç Cumhuriyetçiler, yaşlı Cumhuriyetçilere göre yasadışı göçmenlik ve kürtaj yasası gibi hassas konularda Demokratların görüşlerine daha yakın bir görüşe sahipler.

Ancak bazı gözlemciler ABD’nin göründüğü kadar uçurumun kenarında olmadığını düşünüyor. Hatta tarihçi Richardson'ın kendisi bile yeni bir iç savaşın kaçınılmaz olmadığını belirtiyor. Dartmouth Üniversitesi profesörlerinden Sean Westwood'un araştırmalarına göre anketlerde şiddeti desteklediğini ifade eden pek çok Amerikalının bu tür eylemlerde bulunma ihtimali düşük. Burada genç Amerikalıların iki büyük siyasi parti etrafında daha az kutuplaşmış olduğunu hatırlatalım. Siyaset bilimciler Sally Friedman ve David Schultz, 1982 yılından sonra doğan Amerikalılar arasında sosyal konularda daha fazla fikir birliği olduğunu gösteren bir araştırmaya dikkati çektiler. Pew tarafından haziran ayında yapılan bir anketin Genç Cumhuriyetçiler, yaşlı Cumhuriyetçilere göre yasadışı göçmenlik ve kürtaj yasası gibi hassas konularda Demokratların görüşlerine daha yakın bir görüşe sahip olduklarını göstermesi de bu hususu destekliyor. Friedman ve Schultz, bu yeni kuşaklar daha fazla siyasi güç kazandıkça ABD'deki kutuplaşmanın önümüzdeki yıllarda azalabileceğini öngörüyorlar.

Biden ve Trump arasındaki kasım ayın yapılması planlanan başkanlık seçimleri yarışı kıyasıya geçecek. Siyasi partizan eleştiriler çok daha şiddetli olacak ve özellikle Trump'ın 11 Temmuz'da hapis cezasına çarptırılma ihtimaliyle birlikte iç siyasi şiddet riski daha da yükselecek.



Pentagon’da yapılan bir dua sırasında Hegseth, Ucuz Roman filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardı

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
TT

Pentagon’da yapılan bir dua sırasında Hegseth, Ucuz Roman filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardı

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Pentagon’da yapılan bir dua programı sırasında 1994 yapımı Pulp Fiction (Ucuz Roman) filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardığı bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın Los Angeles Times’tan aktardığına göre Hegseth, bu ifadeyi İran’a yönelik askeri operasyonları ‘ilahi adaletin uygulanması’ olarak gerekçelendirmek için kullandı. Söz konusu anlatımın, filmde Samuel L. Jackson’ın silahsız bir kişiyi öldürmeden önce dile getirdiği sahneyle örtüştüğü belirtildi.

Hegseth, Pentagon’daki haftalık dua programı sırasında yaptığı konuşmada, ifadeyi ‘Sandy 1 görev ekibinin baş planlayıcısından’ öğrendiğini söyledi. Bu ekibin, kısa süre önce İran’da düşen ABD Hava Kuvvetleri personelini kurtardığı iddia edildi.

Bakan, bu cümlenin arama-kurtarma birlikleri tarafından sıkça tekrarlandığını ve ‘CSAR 25:17’ olarak adlandırıldığını, bunun da İncil’deki Hezekiel kitabının 25. bölüm 17. ayetine atıf olduğunu düşündüğünü ifade etti.

Hegseth’in aktardığı ifade şu şekildeydi: “Ve kardeşimi esir alıp yok etmeye çalışanlara karşı sizden büyük bir intikam ve şiddetli bir öfkeyle intikam alacağım. Ve adımın ‘Sandy 1’ olduğunu bileceksiniz. İntikamımı üzerinize indireceğim.”

Quentin Tarantino’nun yönettiği filmde ise bu repliğin, 1976 yapımı Japon dövüş filmi The Bodyguard’dan esinlendiği belirtildi.

Haberde, Hegseth’in bir dakikayı aşmayan dua konuşmasında İncil’e büyük ölçüde bağlı kaldığı, ancak son iki satırın bunun dışında olduğu ifade edildi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell, bazı medya kuruluşlarının Hegseth’i, Oscar ödüllü aktör Samuel L. Jackson’ın performansı ile İncil metnini karıştırmakla suçladığını ve bu iddiaları ‘sahte haber’ olarak nitelendirdiğini açıkladı.

Parnell, X hesabından yaptığı paylaşımda, Hegseth’in çarşamba günü özel bir dua okuduğunu, bunun ‘combat search and rescue (CSAR) duaları’ olarak bilindiğini ve İran’dan bir askerin kurtarılması sırasında görev yapan askerler tarafından kullanıldığını belirtti. Açıklamada, bu duanın açık şekilde Ucuz Roman filmindeki bir diyalogdan esinlendiği ifade edildi. Parnell ayrıca hem CSAR duasının hem de filmdeki diyalogların, İncil’deki Hezekiel 25:17 ayetine dayandığını ve bunun Hegseth tarafından konuşmasında açıklandığını söyledi. Sözcü, “Bakanın Hezekiel 25:17 ayetini yanlış aktardığını iddia eden herkes sahte haber yayıyor ve gerçekleri bilmiyor” ifadesini kullandı.

Öte yandan, Ucuz Roman filminin senaristi Oscar ödüllü Roger Avary, X üzerinden yaptığı açıklamada, “Askerlerimizi kurşunlardan koruyacaksa, Savunma Bakanı’nın Jules karakterinden alıntı yapmasına hiç itirazım yok” dedi.

sdcvdv
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth (AP)

Los Angeles Times, Pete Hegseth’in Pentagon’daki dua programlarını sık sık İran’a yönelik savaşta şiddeti savunmak için kullandığını ve geçen ayki bir konuşmasında Tanrı’dan ‘bu güce şiddet için açık ve adil hedefler vermesini’ istediğini yazdı.

Savunma analizleri konusunda üst düzey bir yetkili, Pentagon içindeki operasyonlara ilişkin olarak gazeteye yaptığı açıklamada, bu dua programlarına katılımın zorunlu olmadığını ancak Pete Hegseth’e yakın bazı isimlerin ‘dolaylı bir baskı’ hissederek katılmaya ve ‘koltukları doldurmaya’ yönlendirildiğini söyledi.

Aynı kaynak, bu durumun bazı çevrelerde askerî operasyonlardan ziyade siyasi mesajlara odaklanılmasına yol açtığını, bunun da savaşla ilgili operasyonel karar süreçlerini yavaşlattığını ifade etti.

Kaynak, “Önemli işlerden sorumlu yöneticiler ve komutanlar, Ucuz Roman filminden alıntılar dinlemek için toplantılardan uzak kalıyor. Bu, savaşla ilgili operasyonel karar alma kapasitemizi geciktiriyor” dedi.

Dua programlarının, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile Vatikan lideri Papa 14. Leo arasında süregelen gerilim ortamında gerçekleştiği belirtildi. Son haftalarda Papa’nın ABD-İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarını sert şekilde eleştirdiği aktarıldı.

Vatikan açıklamalarının ardından Trump’ın Papa’ya yönelik eleştirilerde bulunduğu ve ‘ABD başkanını eleştiren bir Papa istemediğini’ söylediği bildirildi. Papa’nın ise dün yaptığı açıklamada, dini ve askeri alanların karıştırılmasına karşı çıkarak, “Dini ve Tanrı’nın adını askerî, ekonomik ve siyasi çıkarlar için kullananlara yazıklar olsun; kutsal olanı kirletiyorlar” dediği aktarıldı.


ABD’li nükleer bilim insanlarının ‘kaybolduğuna’ dair haberler... Trump: Bu son derece ciddi bir durum

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
TT

ABD’li nükleer bilim insanlarının ‘kaybolduğuna’ dair haberler... Trump: Bu son derece ciddi bir durum

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)

ABD medyası, son dönemde uzay, savunma ve nükleer alanlarda görev yapan bazı bilim insanlarının kaybolması veya hayatını kaybetmesiyle ilgili olaylara dikkat çekti.

Bilim çevrelerinde bu vakalara ilişkin soru işaretlerinin arttığı belirtilirken, söz konusu olaylar arasında herhangi bir bağlantı bulunduğu ise henüz doğrulanmadı.

Newsweek dergisi, NASA’ya bağlı bir laboratuvarda çalışan kıdemli bilim insanı Michael David Hicks’in 2023 yılında hayatını kaybettiğini ve ölüm nedeninin açıklanmadığını bildirdi. Hicks’in bu liste kapsamında dokuzuncu vaka olduğu ifade edildi.

The Hill ise ABD Başkanı Donald Trump’ın dün gazetecilere yaptığı açıklamada, nükleer bilim insanlarının kaybolduğuna dair doğrulanmamış raporlar hakkında bir toplantı yaptığını söylediğini aktardı. Trump, “Az önce bu konuda bir toplantıdan çıktım” diyerek durumu ‘son derece ciddi’ olarak nitelendirdi.

F
ABD polisi (Arşiv – DPA)

Trump, “Bunun rastlantısal olmasını umuyorum, ancak gerçeği önümüzdeki bir buçuk hafta içinde öğreneceğiz” dedi ve bazı isimlerin ‘son derece önemli kişiler’ olduğunu belirtti.

Trump’ın açıklamaları, Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in çarşamba günü Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısında konuyla ilgili olası bir soruşturma yürütülebileceğini söylemesinin ardından geldi. Leavitt, “Bu konuda ilgili makamlarla henüz konuşmadım. Bunu mutlaka yapacağım ve size yanıt vereceğiz. Eğer doğruysa, bu yönetimin ve hükümetin konuyu ciddiyetle ele alacağını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

 


İran savaşı: Askeri çatışmadan uluslararası düzen mücadelesine

Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
TT

İran savaşı: Askeri çatışmadan uluslararası düzen mücadelesine

Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)

Hüda Rauf

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki savaş artık sadece sınırlı bir bölgesel çatışma değil; gelecekteki dünya düzeninin şekli için büyük bir sınav haline geldi. Bugün yaşananlar, ekonomik, kimliksel ve jeopolitik olmak üzere üç çatışma katmanının kesişimidir. ABD-İran çatışması sırasında diplomasi yeniden ön plana çıkmasına rağmen, kendisine İran'a uygulanan deniz ablukası eşlik etti. Dolayısıyla savaş, diplomasi ve abluka ile uluslararası düzen krizinin üç yüzünü oluşturmaktadır.

ABD stratejisi, savaşı sonuçlandırmak yerine ablukaya dayanıyor. Washington, topyekun savaştan biraz uzaklaşmayı ve İran limanlarını hedef alarak, ticareti kontrol ederek deniz yoluyla ekonomik abluka uygulamaya geçiş yapmayı seçti. Bu strateji, İran ile bağlantılı olmayan gemiler için Hürmüz Boğazı'nda geçiş özgürlüğünü korurken, İran ekonomisine doğrudan baskı uygulamayı amaçlıyor. Ekonomik araçlar yoluyla siyasi iradeyi kırma fikrine dayanıyor, ancak açıkça küresel ekonomiyi bir savaş alanına dönüştürme riskini taşıyor.

Buna karşılık, İran'ın ABD’nin askeri üstünlüğüne karşı koyamayacağı göz önüne alındığında, stratejisi küresel ticareti aksatmaya ve enerji arzını tehdit etmeye, bölgesel vekil güçleri kullanmaya, savaşın maliyetini komşularına yüklemek anlamına gelse bile, “ya herkes için petrol ya da petrol yok” ve “ya herkes için güvenlik ya da hiç güvenlik yok” sloganlarına dayandı. Bunun sonucunda İran, komşularının güvenini ve son dört yılda kendisine verdikleri diplomatik desteği kaybetti. Tahran, dünya petrol arzı için hayati bir uluslararası su koridoru olması nedeniyle önemi büyük olan Hürmüz Boğazı kozunu kullanmaya çalıştı. Dolayısıyla Tahran'ın amacı askeri zafer elde etmek değil, savaşın maliyetini uluslararası olarak sürdürülemez bir seviyeye çıkarmak.

Öte yandan küresel dikkat, temkinli bir faydalanıcı olarak Çin'in rolünün doğasına odaklanmış durumda. Trump'ın İran'a uyguladığı deniz ablukası, Pekin'e petrol sevkiyatını aksatmayı ve böylece Pekin’i Tahran'a Hürmüz Boğazı'ndan güvenli geçişe izin vermesi için baskı yapmaya zorlamayı amaçlıyor olabilir. Ancak Pekin karmaşık bir konumda bulunuyor denilebilir. Yükselen enerji fiyatlarından ve ticaretin aksamasından olumsuz etkilenirken, savaşın uzaması ABD'nin Asya dışındaki konularla meşgul olmasını ve Çin’in rasyonel bir güç imajını pekiştirdiği için kendisine fayda sağlıyor. Bu durum aynı zamanda Washington dışında alternatif ittifaklar arayan ülkeleri de kendisine çekmesine olanak tanıyor. Bu nedenle, Pekin rolünü ne Tahran'a baskı yapmak ne de Washington'u desteklemekle sınırlarken; sadece ateşkes için baskı yapabilir. Dolayısıyla bu çatışmada her iki taraf da diğerini zayıflatmaya çalışıyor, ancak aynı zamanda güçlendirebilir de. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ABD ekonomik baskı uygularken İran'daki direniş söylemini güçlendiriyor, İran’ın davranışları ise daha saldırgan ancak bunları Amerikan yaptırımlarını gerekçe göstererek haklı çıkarıyor. İsrail'in Lübnan'a düzenlediği saldırılar, Şii seferberliği daha da körüklüyor.

Mevcut durumun en tehlikeli yönü savaşın kendisi değil, Çin veya Körfez petrolüne bağımlı devletler gibi büyük güçlerin müdahale etmesi durumunda savaşın genişleme potansiyelidir. Çatışma o zaman bölgesel bir savaştan uluslararası düzen krizine dönüşebilir. Bu göz önüne alındığında, en olası senaryo ne ABD’nin bir zafer kazanamaması ne de İran'ın çökmemesi, bunun yerine, yaptırımlar ile ablukaları kullanan ve vekalet savaşları yoluyla çatışmaları yöneten, küresel ekonomiyi baskı altında tutan, uzun süreli, nispeten düşük yoğunluklu ve coğrafi olarak genişleyen bir çatışmadır.

Savaş, ordular ve askeri güç tarafından belirlenen bir dünyadan, tedarik zincirleri, deniz yolları ve siyasi kimlik tarafından yönetilen bir dünyaya doğru derin bir kaymayı açığa çıkardı. Tanık olduğumuz şey, dünyadaki üç güç yönetimi modeli arasındaki bir çatışmadır. Bunlar; kontrol ve baskı ile karakterize edilen Amerikan modeli, direnç ve kaosa dayalı İran modeli ile bekle-gör yaklaşımını benimseyen Çin modelidir. İran-ABD-İsrail savaşı, eski sorunlara ilave olarak yeni sorunlar yaratarak uluslararası düzeni daha büyük bir krizle tehdit etti. Ayrıca, diğer bölgesel güçlerin arabuluculuk ve diplomasi rolleri oynamasına olanak tanıyarak bölgesel düzenin yeniden şekillendiğini gösterdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.