Savaş ve yansımaları: İsrail'de kuruntuların ötesinde neler oluyor?

Bu hususta dikkatli ve ideolojik olmayan bir okuma yapılması gerekiyor

Gazze'deki İsrailli rehinelerin bir an önce kurtarılması talebiyle düzenlenen bir protesto sırasında tartışan iki İsrailli, Tel Aviv, 26 Haziran 2024 (Reuters)
Gazze'deki İsrailli rehinelerin bir an önce kurtarılması talebiyle düzenlenen bir protesto sırasında tartışan iki İsrailli, Tel Aviv, 26 Haziran 2024 (Reuters)
TT

Savaş ve yansımaları: İsrail'de kuruntuların ötesinde neler oluyor?

Gazze'deki İsrailli rehinelerin bir an önce kurtarılması talebiyle düzenlenen bir protesto sırasında tartışan iki İsrailli, Tel Aviv, 26 Haziran 2024 (Reuters)
Gazze'deki İsrailli rehinelerin bir an önce kurtarılması talebiyle düzenlenen bir protesto sırasında tartışan iki İsrailli, Tel Aviv, 26 Haziran 2024 (Reuters)

Esad Ganim

Filistin meselesinin tarihteki gelişim sürecine, bu meselenin anlaşılmasına, geçmişi anlamaya, mevcut durumu incelemeye ve geleceği öngörmeye yönelik birçok girişim eşlik etti. Filistin meselesi, her zaman bir anlaşmazlık ve tartışma konusu olmuştur. Filistin, neredeyse tarihi boyunca her dönemde tartışılmış ve etkili bir olaya tanıklık etmiştir. Algılar genellikle gerçeklikten uzak olabilecek ölçüde ideolojik, siyasi veya tutkulu bağlılıklara göre örülür. Bu durum hem geçmişte hem de günümüzde, Gazze Şeridi’ndeki savaş bağlamında da geçerli olmaya devam ediyor.

Geçmişi bir kenara bırakıp 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’nde devam eden savaşa ve İsrail'in soykırım suçu işlediğine dair ciddi göstergeler de dahil olmak üzere Gazze'ye ve halkına yönelik yıkıcı saldırılarının sonuçlarını ele alacak olursak Güney Afrika'nın geçtiğimiz  yılın sonlarında Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) sunduğu davada belgelediği ve UAD’ın bu yıl ocak ayı sonlarında verdiği kararın ardından daha da pekiştiği üzere Filistinlilerin kuruntuları o kadar yaygınlaştı ki -buna Filistinlilerin Arap ülkeleri ve uluslararası toplumdan ortakları da dahil- tartışmasız gerçeklermiş gibi dillendiriliyorlar.

Son aylarda İsrail'in Gazze'ye yönelik uzun süreli savaş bağlamında çıkış yolunda olduğu ve Filistin'in ‘nehirden denize kadar’ özgürlüğüne giden sürecin çok yaklaştığı düşüncesinin yaygınlaşması dikkatimi çekti. Bir yandan Gazze'de ve tüm Filistin topraklarında ‘Filistinlilerin kararlılığı’ tanımlaması, diğer yandan Hizbullah ve İsrail arasındaki yıpratma savaşının derinleşmesi ve savaşa karşı uluslararası arenadaki protestoların artmasının yanı sıra İsrail'e karşı boykot çağrılarının belirgin bir şekilde yükselişe geçmesi, UAD ve UAD Başsavcısı’nın genel olarak savaşla ilgili kararları ve Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrailli liderleri Gazze'de insanlığa karşı işledikleri suçlardan dolayı hakim karşısına çıkarma düşüncesi, üçüncü olarak da ‘İsrail'in sonu’ ve Arap bölgesindeki sömürgeci projesiyle karşı karşıya olduğumuza dair diğer ‘göstergeler’ bu düşüncenin yaygınlaşmasının bir delili.

Kırk yılı aşkın bir süredir İsrail'in çöküşü ve ‘Siyonist projenin sonu’ hakkında siyasi, bilimsel ve objektif değerlendirmeler duyuyorum. Elbette bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Bu konuda genellikle İsrail'in içten çökeceği ve içerideki anlaşmazlıkların bir patlama ve yok olma noktasına ulaşacağına dair tahminler yapılıyor. Bu da İsrail'in başarısızlığının ve yok oluşunun faktörlerini içinde taşıyan sömürgeci, göçmen ve doğal olmayan bir toplum olduğu iddiasına dayandırılıyordu.

İsrail'in yakında çökeceği fikri, İsrail'in sona yaklaştığı ya da "Siyonist projenin sonu" olduğu şeklindeki hayali bir algıya dayanıyor.

Bu analizler gerçeklerden ziyade kuruntulara dayanıyor. Aslında İsrail şu an daha güçlü, daha etkin ve toplumsal olarak daha bütünleşmiş bir halde. Söz konusu değerlendirmelerin İsrail'in içeriden çökeceği beklentisinden kaynaklandığına inanıyorum. Böylece bunu söyleyenler - en azından çoğunluğu – Filistin’deki durumu değiştirmek ve düzeltmek için Filistinlileri, Arapları ve uluslararası toplumu düşünme ve ısrarla teşvik etme ihtiyacından muaf oluyor. “Eğer İsrail siyasi bir sistem olarak çöküşün ve yok oluşun eşiğindeyse, neden ilk etapta politikalarıyla yüzleşmek için düşünmeye ve çalışmaya zahmet ediyor?” diyorlar.

İsrail Gazzelilere karşı savaşını sürdürürken, onları her gün hedef alıyor, öldürüyor, yaralıyor, yerinden ediyor, aç bırakıyor, tutukluyor ve diğer her türlü zulüm ve işkenceyi yapıyor. Filistinlilerin Gazzelilere yönelik saldırıları durdurmak için halen ne ciddi bir kolektif eylemde bulunulabildi ne uluslararası toplum tam bir ateşkes dayatabildi ne de en azından bu konuda sözlü bir mutabakata varılabildi. Filistinliler, Araplar ve uluslararası çevreler, savaşla yüzleşme konusunda yaygın olan yanılsamalar içindeler. İsrail'in eylem ve politikalarına karşı küresel bir uyanış olduğu, İsrail’in politikalarına ve Gazze'de işlediği suçlara karşı daha önce eşi ve benzeri görülmemiş bir protesto dalgası yaşandığı, bir Filistin devletinin tanınması ve hatta İsrailli liderlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) önünde hesap vermesi ve belki de bazıları hakkında tutuklama emri çıkarılması tartışmaların arttığı ve Birleşmiş Milletler’in (BM) çeşitli çevrelerde, en önemlisi de UAD nezdinde önemli kararlar aldığı doğru.

dfvrgbthyujık
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin (sağda) İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant (solda) ile Pentagon'da bir araya geldi, 25 Haziran 2024 (Getty Images)

Tüm bu gelişmelerden yola çıkarak İsrail'in durumunda ve Filistinlilerin haklarının hayata geçirilmesinde köklü ve ciddi bir değişimle karşı karşıya olduğumuzu analiz etmek, gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan kuruntu senaryolarından ibarettir. Bu yanılsamayı netleştirmek yahut ortadan kaldırmak, yukarıdakileri ve diğer gelişmeleri, gelecekte ciddi bir değişim elde etmek için çok fazla planlama ve eylem gerektiren uzun vadeli kapsamlı değişim açısından düşünen stratejik bir bağlama taşımak için çok önemli bir adımdır. Bununla birlikte bu değişim, yirmi yıl ya da yarım yüzyıl sonra gelebilir de gelmeyebilir de.

Yaygın bir söylem haline gelen İsrail'in çöküşü fikri, sanki bir ay içinde ya da en geç bir yıl içinde gerçekleşecekmiş, sanki diğer ülkeler, özellikle de güçlü olanlar, kendi anlaşmazlıkları içinde boğuşmuyormuş ve iç bütünlüklerini tehdit etmiyormuş gibi, yerel ve küresel krizlerle boğuşan İsrail'in sona ya da Siyonist projenin sonuna yaklaştığına dair hayali bir algıya dayanıyor. Bu durum İsrail'in içinde bulunduğu durumun dikkatli bir şekilde okunmasını, ideolojik güdüler ya da siyasi bir tavan tarafından yönetilmeyen, bilimsel bilgiye dayalı objektif bir okuma yapılmasını gerektiriyor. Bunun için her dilde pek çok kaynak ve İsrail'de ne olduğu ya da ne olmakta olduğu konusunda bizi bilgilendirebilecek çok sayıda uzman var. Çoğumuzun hoşuna gitmeyen yahut beklentilerine uymayan olaylar ve analizler de dahil olmak üzere İsrail'de neler olduğunu anlamak için onların çalışmalarına güvenmemiz önemli.

Kuşkusuz senaryolardan biri İsrail’in sona doğru bir gerileme yaşanması olsa da bu ancak mevcut yankıların ya da tezahürlerin derinliğine ve alternatif oluşturan örgütlü bir gücün varlığına bağlı olabilir.

Bilimsel verilere dayanan derinlemesine okumalar, İsrail'deki iç anlaşmazlıkların derinleştiğine, ekonomik durumun ve resmi kurumların prestijinin gerilediğine, özellikle Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki saldırısı ve Gazze’deki acımasız savaşa rağmen Hamas'ın elindeki tüm İsrailli rehinelerin kurtarılamaması nedeniyle halkın devlet kurumlarına ve vatandaşları koruma kabiliyetlerine olan güvenin kaybedildiğine ve İsrail'in küresel prestijinin azaldığına işaret ediyor. Fakat tüm bunlar bilimsel olarak İsrail'in sona yaklaştığını ya da Siyonist projenin sonuna geldiğini değil, genel olarak İsrailliler ve özelde karar alıcılar arasında daha fazla Filistin karşıtı bir değişim sürecinin parçası olarak İsrail’in daha da vahşileşebileceğine işaret ediyor.

Kuşkusuz senaryolardan biri İsrail’in sona doğru bir gerileme yaşanması olsa da bu ancak mevcut yankıların ya da tezahürlerin derinliğine ve alternatif oluşturan örgütlü bir gücün varlığına bağlı olabilir. Bu da gelecek için kolektif bir Filistin vizyonuna sahip olmak anlamına geliyor. Şu an böyle bir vizyon yok ve oluşması için de büyük olasılıkla bir şeyleri değiştirmek isteyen İsrailli güçlerin de katılımıyla Filistinlilerin çok fazla çaba sarf etmesinin yanı sıra mevcut duruma alternatif bir Filistin vizyonunun gerçekleştirilmesi için uluslararası faktörlerin ve aktörlerin devreye sokulması gerekiyor. Geleceğin beklenene yakın olacağını ve İsrail'in iç anlaşmazlıklarının bunda önemli olduğu, ancak bunun tek başına hiçbir şeyi garanti etmediğini söylemeye çalışıyorum.

ABD’nin Boston eyaletindeki prestijli Tufts Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler ve çatışmalar alanında öğretim görevlisi olan Filistinli Profesör Nedim Ruhana, kırk yılı aşkın bir süre boyunca Filistin'deki sömürgeci-kolonyal projenin gelişimini inceleme ve anlama çabalarına ciddi katkılarda bulundu. Prof. Ruhana, özellikle İbraniceyi akıcı bir şekilde konuşması ve İsrail'deki tüm gelişmeleri ilk elden takip etmesi nedeniyle İsrail'i anlamak için kesinlikle en önemli akademik kaynaklardan biridir.

Prof. Ruhana, öncelikle Siyonist projenin başlangıcından günümüze kadar Siyonizm ve İsrail'in bu toprakların yerli halkı olan Filistinlilerle ilişkilerinde geçirdiği evrimle ilgileniyor. Prof. Ruhana, geçtiğimiz mayıs ayında Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Filistin Araştırmaları Enstitüsü’nde İsrail’in Gazze'de yürüttüğü soykırım savaşı çerçevesinde İsrail’deki ve Siyonizm projesindeki değişimler üzerine önemli bir konferans verdi.

Ruhana, Siyonizm ve İsrail'de başlıca üç önemli tezahürle devam eden dönüşümler olduğunu belirtti ve bunları şöyle sıraladı:

1 - İsrail'de geleceğe dair bireysel korkuların derinleşmesi ve Filistinlilerin Yahudileri hedef alma girişimlerinden koruması konusunda devlete duyulan güvenin giderek azalması.

2 - İsraillilerin çoğunluğu tarafından kabul edilen ve dünyanın büyük bir kısmı tarafından paylaşılan İsrail Devleti'nin meşruiyetinin çöküşü. Bu durum, İsrail'in eylemlerini savunmak için Nazilerin Yahudilere karşı uyguladığı soykırımı (Holokost) kullanmaya devam edilebilmesini güçleştiriyor.

3 - Filistinlilerin yok edilmesi fikrinin derinleşmesi ve yok etmekten ziyade sürgüne dayalı olarak haritadan silme düşüncesinin yerini kısmen de olsa güçlü bir şekilde alması, yani ‘soykırımcı Siyonizmin’ derinleşmesi ve sol görüşlüler de dahil olmak üzere İsraillilerin çoğunluğunun fikir birliğinin ya da desteğinin merkezine yerleştirilmesi.

Özetle Prof. Ruhana, genel olarak Filistinlilerin ve özelde ise Gazze'nin fiziksel olarak hedef alınmasıyla tırmanması muhtemel tarihi bir gelişmeyle karşı karşıya olduğumuzu vurguluyor. Ayrıca İsrail'in durumunu daha da kötüleştiren ve sömürgeci yerleşim birimleri projesinde köklü bir değişimin habercisi olabilecek büyük gelişmelere işaret ediyor.

Filistin’de ve dünya genelindeki tarihi gelişmelerin araştırılması ve kodlanması gerekiyor. Ancak Filistin’in mevcut ulusal durumunda bu pek mümkün değil.

Siyonist İsrail projesindeki dönüşüm tek bir yükseliş çizgisinden ziyade İsrail, Filistin ve uluslararası birçok faktörle ilişkili olarak gerçekleşiyor. Bunların başında, bahsettiğimiz gibi şu anda mevcut olmayan ve Filistinlilerin büyük ve ciddi bir çabası ve bugüne kadar sarf edilen çabaların ciddi bir şekilde gözden geçirilmesini gerektiren alternatif bir Filistin projesinin varlığı geliyor. Ancak bu proje de bu yöndeki ciddi çabalara rağmen mevcut değil.

Prof. Ruhana ve diğer uzmanların bilimsel analizleri önemli. Çünkü gerçeği tasvir ediyorlar ve olası Filistin, Arap ve uluslararası ortak eylemiyle ilgili beklentilerde bize karşı karşıya olduğumuz ciddi zorlukları gösteriyorlar. İsrail çöküşün eşiğinde değil; Filistinlilere karşı acımasız savaşını hala sürdürüyor ve dünya onu izliyor. Dünya İsrail’i savaşmayı ve Filistinli sivilleri hedef almayı bırakmaya çağırıyor, ancak İsrail resmi olarak bunu yapmayı hala reddediyor. İsrail’in ‘çöküşte’ olduğu söylenen toplumu, Filistinlilerin hedef alınmasını ve Gazzelilerin yok edilmesini destekleme konusunda birleşmiş durumda. Batı dünyası resmi olarak tutumunu yavaş yavaş ateşkesi desteklemeye doğru kaydırsa da İsrail'i desteklemeyi asla bırakmıyor. ABD Başkanı Joe Biden yönetimi, savaş sırasında ve sonrasında İsrail'i desteklemek, ordusunun ve toplumunun durumunu iyileştirmek için milyarlarca dolar daha harcamaya hazır ve biz bu durumu değiştirebilmekten kesinlikle çok uzağız.

Daha da önemlisi çekilen tüm acılara rağmen aydınları, örgütleri ve liderleri de dahil olmak üzere Filistinliler, Gazze savaşının yankılarından faydalanarak Filistin'in geleceğine dair ciddi ve üzerinde geniş ölçüde uzlaşılmış bir vizyon ya da -Prof. Ruhana'ya göre- elde etmek istedikleri zaferin biçimini geliştirmek için hazırlık yapmaya başlamadılar bile. Dolayısıyla Filistinlilerin ulusal ve kolektif performansı, yerleşimci-sömürgeci projenin değişmesine ya da çökmesine, Filistin'de alternatif bir sivil ve demokratik projenin inşasına katkıda bulunma konusunda pek de umut verici değil.

Gerçek şu ki, İsrail’le ilgili olanlar da dahil olmak üzere Filistin'in gelişiminin en önemli aşamalarından biri olabilecek çok önemli tarihi anlar yaşıyoruz. Ancak çeşitli yönlere evrilebilecek senaryolarla da karşı karşıyayız. Olası en önemli gelişme, İsrail'i boykot eden ya da cezalandırılmasını isteyenlerin sesleri yükselse bile, Filistin genelinde Yahudi üstünlükçü kontrolün derinleşmesidir. Öte yandan Filistinlilerin mevcut ulusal performansı, Filistinlilerin yenilgisine ve çabalarının ve varlıklarının parçalanmasına daha fazla katkıda bulunabilir.

Filistin’de ve dünya genelindeki tarihi gelişmelerin araştırılması ve kodlanması gerekiyor. Ancak Filistin’in mevcut ulusal durumunda bu pek mümkün değil. Ne Fetih Hareketi (El Fetih) ne Hamas ne Filistin Yönetimi ne de Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve ona bağlı gruplar, Filistin için arzu edilen değişim projesini kaldırabilecek kapasitedeler.

Burada Filistinli aydınların, Filistin içini düzenleme, Gazzelilerin ve diğerlerinin acılarına ve fedakarlıklarına karşılık vermek için ciddi şekilde çalışma, Filistin Yönetimi’ni onarmaya devam etme ve belki de hem İsraillilerin hem de Filistinlilerin geleceği için ilerici ve insancıl bir ulusal vizyonun da yer aldığı, mevcut çıkmazı sona erdirme ufkuna doğru ulusal mücadeleye liderlik etmeyi hak eden ciddi bir yönetim oluşturma çabalarını bir kez daha teyit ediyoruz.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.