İran'ın yeni cumhurbaşkanı ve Donald Trump

John Bolton, Mesud Pezeşkiyan'ın İran cumhurbaşkanlığının Trump'ın Beyaz Saray'a gelişinden nasıl etkileneceğini Independent Arabia için yazdı

Pezeşkiyan'ın Mollaların yararına yaptığı şey, Rusların "Maskirovka" dediği, yani İran'ın gerçek dış politikasını gizleyen bir kamuflaj olmaktır (Independent Arabia)
Pezeşkiyan'ın Mollaların yararına yaptığı şey, Rusların "Maskirovka" dediği, yani İran'ın gerçek dış politikasını gizleyen bir kamuflaj olmaktır (Independent Arabia)
TT

İran'ın yeni cumhurbaşkanı ve Donald Trump

Pezeşkiyan'ın Mollaların yararına yaptığı şey, Rusların "Maskirovka" dediği, yani İran'ın gerçek dış politikasını gizleyen bir kamuflaj olmaktır (Independent Arabia)
Pezeşkiyan'ın Mollaların yararına yaptığı şey, Rusların "Maskirovka" dediği, yani İran'ın gerçek dış politikasını gizleyen bir kamuflaj olmaktır (Independent Arabia)

John Bolton

Mesud Pezeşkiyan, çoğu yurttaşı ve hatta dış dünya gibi muhtemelen hiçbir zaman İran'ın cumhurbaşkanı olmayı beklemiyordu. Başarısının nedenleri ne olursa olsun, Pezeşkiyan'ın zaferi köklü bir değişiklik taşımıyor; yalnızca Tahran'ın artık başkalarına yüzeyin altındaki sert yüz yerine gülümseyen bir yüz göstereceği anlamına geliyor. Bilhassa Batılılar, İran'ın seçilmiş cumhurbaşkanlarının özellikle nükleer silahlar, balistik füzeler ve bazı terörist örgütlere verilen destek gibi, Tahran'daki hayati ulusal güvenlik konularıyla ilgili olarak belirleyici bir siyasi güce sahip oldukları gibi bir yanlış anlama içinde olduklarını uzun bir zaman anlamadılar. Oysa Hamaney, 1979'da İslam Devrimi'nin kurucusu olan selefi Humeyni gibi Dini Liderdir ve bu unvan her şeyin nasıl yürüdüğünün kanıtıdır.

İran'da cumhurbaşkanlığı seçimleri hiçbir şekilde özgür ve açık değil, yalnızca Anayasa Koruma Konseyi tarafından onaylanan adaylar yarışabiliyor. Konsey bu adaylara katı ideolojik kriterleri uygulamaktan hiçbir zaman çekinmedi ve seçimler genellikle katı muhafazakarlar ile katı reformistler arasında yapılıyor. Eğer Anayasa Koruma Konseyi Pezeşkiyan'ı seçimlerden dışlamak isteseydi bunu yapardı ve eğer onun yenilgisini garantilemek isteseydi, bir dizi "ılımlı" adayın bir “radikal” adaya karşı yarışmasına izin verirdi. Bunun yerine tam tersini yaptı ve Pezeşkiyan kazandı. Eğer rejim bu sonuçtan endişe duysaydı, 2009'da olduğu gibi seçimleri çalardı. İlginç bir şekilde, seçmen katılım rakamları da hâlâ oldukça tartışmalı olduğundan, kaç kişinin oylarını yasal olarak kullandığını hiçbir zaman tam olarak bilemeyebiliriz.

Pezeşkiyan'ın New York'taki BM Genel Kurulunun açılışına katılmayı seçmesi durumunda, saf Amerikan medyası ve akademik kurumlarının kendisini nasıl karşılayacağını tahmin etmek zor değil. O da gülümseyecek, el sallayacak, gayrı resmi davranacak, belki progresif cazdan hoşlanıyor olacak, hatta belki gizlice biraz viski içecek (kim bilir!). Bu davranışlar onu gerçekten ABD ile anlaşma yapmak istiyormuş gibi gösterebilir.

Rejim, Pezeşkiyan'ın selefi İbrahim Reisi'nin helikopter kazası sonucu olan ölüm nedeni hakkında nihai bir açıklama yapana kadar, rejimin istikrarının boyutuna ilişkin sorular devam edecek. Ama kazanın nedeni ne olursa olsun, Pezeşkiyan tesadüfi bir başkandır. Reisi için ise Hamaney'in yaşı ve sağlık sorunları göz önüne alındığında cumhurbaşkanlığı muhtemelen yükselmek için sadece bir basamaktı. Dini Lider ve diğerleri onu, Hamaney'in ölümünden veya sorumluluklarını artık yerine getiremeyecek hale gelmesinden sonra görevi üstlenecek İran'ın üçüncü dini lideri olarak nitelendiriyordu. Öte yandan Pezeşkiyan geçici bir çözüm, dahası Mollalar ve Devrim Muhafızları işlerin nasıl ilerleyeceğine karar verene kadar bu pozisyonda ondan önce gelenlere göre daha ziyade formalite icabı bulunan ve daha az etkili bir başkan gibi görünüyor.

45 yıl boyunca ardı ardına gelen cumhurbaşkanları aracılığıyla İran'ın iki Dini Lideri, ulusal güvenliğin temel ilkelerinden sapmadılar. Bunların ilki, nükleer silahlara ve balistik füze fırlatma kapasitesine sahip olmak. İkincisi, Ortadoğu ve dünya genelinde bir dizi terörist vekil gruplar kurmak ve desteklemek. Bunlar Tahran'ın bölgesel hegemonya emellerinin ve İslam dünyasına hakim olma yönündeki daha geniş arzularının temelini oluşturuyor ve hiçbir alternatif cumhurbaşkanı bu stratejik vizyonu engelleyemez.

Pezeşkiyan'ın Mollaların yararına yaptığı şey, Rusların "Maskirovka" dediği, yani İran'ın gerçek dış politikasını gizleyen bir kamuflaj olmaktır. O, eski dışişleri bakanı Cevad Zarif ve eski müzakereci ve şimdi rahatça Princeton Üniversitesi'ne yerleşmiş olan Hüseyin Museviyan dahil olmak üzere Tahran'ın yıllar boyunca kullandığı diğer kuklalar ve vitrin yüzler gibidir.

Pezeşkiyan mobil ve sesli bir dezenformasyon kampanyasından ibaret; bu nedenle İran ile nükleer müzakereleri yeniden başlatmaya hevesli Batılıların artık ellerinde tutacakları bir şey var. Elbette diplomatik görüşmelerin yeniden başlatılmasından yeni bir şey çıkmayacak çünkü İran Dini Liderinin gidişatı değiştirme yönünde stratejik bir karar aldığına dair hiçbir kanıt yok.

İronik bir şekilde Mollalar, yüzlerce (hatta belki de binlerce) siyasi mahkumun infazındaki rolü nedeniyle yaygın olarak "Tahran Kasabı" olarak bilinen Reisi'nin yerine sadece kukla olarak görülen Pezeşkiyan gibi birini atayarak bir propaganda zaferi elde ettiler.

Eğer Donald Trump kazanırsa ki kendisine yönelik 13 Temmuz'daki suikast girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından bu ihtimal daha da güçlü, ulusal güvenlik konularını anlaşma yapma fırsatları olarak görme eğilimi Pezeşkiyan ile de bir görüşme yapmasına yol açabilir.

Pezeşkiyan’ın önümüzdeki eylül ayında New York'ta yapılacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun açılışına katılmayı seçmesi durumunda, saf Amerikan medyası ve akademik kurumlarının kendisini nasıl karşılayacağını tahmin etmek zor değil. O da gülümseyecek, el sallayacak, gayrı resmi davranacak, belki progresif cazdan hoşlanıyor olacak, hatta belki gizlice biraz viski içecek (kim bilir!). Bu davranış onu gerçekten ABD ile anlaşma yapmak istiyormuş gibi gösterebilir.

Amerikalı liberaller ve Biden yönetimi bu senaryoyu kabul edebilir ancak önümüzdeki kasım seçimlerinden sonra iktidarda olamayabilirler. Ama iktidarda olsalar bile, nükleer silah konusunda karar verecek kişi, ne iş birliğine hazır olduğunu öngördükleri Pezeşkiyan ne de 2015’teki nükleer anlaşmanın baş müzakerecisi Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı olmayacak.

Amerikalılar her zaman "ayna çekimi" olarak bilinen diplomatik bir olgunun içine düşme eğilimindedir. Müzakereciler masanın karşı tarafına bakarlar ve kendileri gibi insanlar görürler; sadece ortak sorunlara pratik çözümler arayan rasyonel erkekler ve kadınlar. Bu bakış açısı İslam Devrimi'nin dış dünyaya bakış açısıyla tamamen çelişmektedir.

Eğer Donald Trump kazanırsa ki kendisine yönelik 13 Temmuz'daki suikast girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından bu ihtimal daha da güçlü, ulusal güvenlik konularını anlaşma yapma fırsatları olarak görme eğilimi Pezeşkiyan ile de bir görüşme yapmasına yol açabilir. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Trump'ı Ağustos 2019'da Biarritz'deki G7 zirvesinin oturum aralarında dönemin dışişleri bakanı Zarif ile görüşmeye ikna etmeye çalışmıştı ve Trump'ın "anlaşma yapma" hevesi de neredeyse Zarif ile bir görüşme yapmasına neden olacaktı. Bu, Trump'ın yeni döneminin başlangıcında bu toplantının günümüzdeki bir versiyonunun habercisi olabilir.

Öte yandan nükleer müzakereleri yeniden başlatmak için Pyongyang'a bir ziyaret yapmak ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un ile görüşmek Trump için daha öncelikli olabilirken, Pezeşkiyan görüşmesi Trump'ın kişisel propagandaya yönelik odağı ile daha uyumlu olacaktır.

Yani Pezeşkiyan'ın cumhurbaşkanı seçilmesi İran'ın kasıtlı bir aldatmacası olmasa da, Dini Lider ve yandaşları isterlerse şüphesiz bu fırsattan yararlanabilirler ve bu mutlaka yeni bir nükleer anlaşmaya varılacağı anlamına gelmez. Çünkü Tahran'ın müzakere hedefi kesinlikle bu olmayacak, bunun yerine Mollalar daha fazla zaman kazanmak için müzakerelere oynayacaklar ve zaman, nükleer silahlara sahip olmak isteyenler için bu silahları üretme becerisine sahip olma, daha sonra onu nasıl kullanacağına karar verme umudu için her zaman faydalıdır. Aynı şey İran'ın bölge ve ötesindeki terörist hedefleri için de geçerlidir. Bu durumda Trump, farkına bile varmadan Dini Liderin planlarına göre davranmış olacak.

Mesud Pezeşkiyan da bunun farkında olmadan İran Mollalarının hiç beklemediği hediye olabilir.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
TT

Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)

Japonya Dışişleri Bakanlığı, terörle mücadele tatbikatında teröristleri canlandırmak için kullanılan kıyafetlerin Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" ilişkin kalıp yargıları yansıttığı gerekçesiyle tepkilerin hedefi oldu.

Bakanlığın 10 Eylül'deki tatbikattan paylaştığı fotoğraflarda teröristleri canlandıran kişilerin, kendine özgü dokuma deseniyle bilinen geleneksel Arap kefiyesini andıran başörtüleri taktığı görüldü.

Fotoğraflardan birinde, teröristi canlandıran kişinin atkıyı andıran kumaşla başını örtmüş halde bir rehinenin başına torba geçirdiği görülüyordu. Görseller internette eleştirilere yol açtı. Bazı kullanıcılar, kıyafetin kefiyeye benzerliğinin gözden kaçırılmasının zor olduğunu söyleyerek bakanlığı Arapları veya Müslümanları terörizmle ilişkilendiren kalıp yargıları pekiştirmekle suçladı.

Tepkilerin ardından bakanlık fotoğrafları kaldırdı ve teröristleri canlandıran personelin giydiği kıyafetlerin belirli bir etnik grup, bölge veya din esas alınarak hazırlanmadığını belirten bir açıklama yaptı. Bakanlık ayrıca yanlış anlaşılmadan dolayı üzüntüsünü dile getirdi.

Bakanlık açıklamasında şöyle dedi:

Yurtdışına seyahat eden ve yurtdışında yaşayan Japon vatandaşlarına yönelik tehditler çeşitlenirken bu eğitimin öneminin giderek arttığının farkındayız ve kısa süre önce tatbikatı gerçekleştirdik.

Dışişleri Bakanı Toshimitsu Motegi, cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuyu gündeme getirerek "Farklı görüşleri ciddiye aldık" dedi.

Motegi, "Tatbikat, Japon vatandaşlarının korunması açısından çok önemli" diye vurguladı ve ekledi:

Uygun zamanda gerekli bilgileri paylaşarak dikkatli açıklamalar yapmaya çalışacağız.

Bir güvenlik şirketine yaptırılan eğitim, Tokyo'daki bir devlet tesisinde düzenlenmişti.

Güvenlik şirketi, tatbikatların mümkün olduğunca uygulamaya dönük olacak şekilde tasarlandığını ve 7 Japon vatandaşının öldürüldüğü Temmuz 2016'daki Dakka terör saldırısından çıkarılan derslerden yararlanıldığını belirtti.

Bir sosyal medya kullanıcısı, "Terörist karaktere belirli bir bölgeyi çağrıştıran kıyafetler giydirmek ayrımcılığa yol açıyor" diyerek ekledi:

Özür dilenmesini ve paylaşımın silinmesini talep ediyorum.

Bir başka kullanıcı şöyle yazdı:

Dışişleri Bakanlığı ırkçılığı körükleyerek ne elde etmeye çalışıyor? Dışişleri Bakanlığı personelinin niteliği gerçekten bu kadar mı düştü?

Başka bir kullanıcıysa kıyafeti "bariz biçimde uygunsuz ve incitici" diye nitelendirerek fotoğrafların "önyargıları kemikleşmiş, yabancı düşmanı milliyetçi bir kliğin" izlerini taşıdığını söyledi.

Dışişleri Bakanlığı, Bangladeş'in başkenti Dakka'daki Holey Artisan kafeye 2016'da düzenlenen saldırıya atıfta bulundu. İslamcı militanların kafeyi 12 saat boyunca kuşattığı saldırıda, çoğunluğu yabancı 22 kişi öldürülmüştü. Kurbanların 7'si Japondu. Bu, Bangladeş'te İslamcı militanların düzenlediği en ölümcül saldırıydı.

Japonya'da terörle mücadele tatbikatları 2018'den bu yana düzenleniyor.

Independent Türkçe 


Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
TT

Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)

İsrail ordusu, dün Yahudilerin Yom Kippur (Kefaret Günü) etkinlikleriyle eş zamanlı olarak Batı Şeria’daki alarm seviyesini önemli ölçüde yükseltti. İsrail güçleri ayrıca Batı Şeria’daki köylerin girişlerine askeri kontrol noktaları kurdu.

Filistin tarafının tepkisine yol açan gelişmede, İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir dün Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Bu gelişme, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun işgal altındaki Kudüs’teki Burak Duvarı (Ağlama Duvarı) bölgesine girmesinin ertesi gününde yaşandı.

Sahada ise İsrail ordusu, Cenin yakınlarındaki bir köyde bir Filistinliyi öldürdü. Ayrıca Ramallah’ın kuzeybatısındaki bir yerleşime düzenlenen silahlı saldırıda bir İsrailli hayatını kaybetti.


Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
TT

Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, CNN, Politico ve MSNBC muhabirlerinin Beyaz Saray'a girişini engelleme kararını uygulamaya koymasının ardından, Amerikan medyasına yönelik yasağı genişletebileceği ve başka kuruluşların da Beyaz Saray'a girişini engelleyebileceği uyarısında bulundu. Üç medya kuruluşu ise Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi kapsamında sahip oldukları hakları savunmak için yargıya başvurabileceklerinin sinyalini verdi.

Trump'ın kararı, Beyaz Saray'a giriş için kullanılan basın akreditasyonlarının, başkanlık faaliyetlerini takip eden medya kuruluşlarını haberlerinin içeriği nedeniyle cezalandırmak amacıyla kullanılabileceği yönündeki endişeleri artırdı.

Trump, başka medya kuruluşlarının da benzer bir uygulamayla karşı karşıya kalabileceğini söyledi. Yönetimini haksız biçimde haberleştirmekle suçladığı kuruluşlar arasında New York Times ve Washington Post'u da sayan Trump, bu iki gazete için henüz resmi bir yasak kararı açıklamadı.

vfghyju
ABD Başkanı Donald Trump, CNN, MSNBC ve Politico'yu “uydurma haberler ve yalanlar” yayımlamakla suçladı (AFP)

Trump daha önce Truth Social hesabından yaptığı açıklamada CNN, MSNBC ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişinin derhal yasaklandığını duyurmuş ve bu kuruluşları “yalan haber” yapmakla suçlamıştı. Kararın açıklanmasının ardından uygulamaya geçildi. Üç kuruluşun gazetecileri, akreditasyon kartlarının devre dışı bırakılmasının ardından cumartesi günü Beyaz Saray kompleksine alınmadı.

Trump, kararını belirli bir haberle ilişkilendirmedi. Bunun yerine uygulamanın yıllardır devam ettiğini söylediği “olumsuz ve adaletsiz” yayınların birikmesinin sonucu olduğunu belirtti.

Trump, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada başka medya kuruluşlarının da aynı uygulamayla karşılaşabileceğini ima etti. Bu durum, Beyaz Saray'ın başkanın yayınlarını eleştirdiği medya kuruluşlarını hedef alan daha geniş kapsamlı bir politika izleyip izlemeyeceği konusunda medya çevrelerinde soru işaretlerine yol açtı.

Medya kuruluşları yargıya gitmeye hazırlanıyor

Üç medya kuruluşunun açıklamaları, anlaşmazlığın kısa süre içinde Beyaz Saray'ın kapılarından federal mahkemelere taşınabileceğine işaret etti.

CNN yaptığı açıklamada gazetecilerinin ve yayınlarının arkasında olduğunu belirterek ABD Anayasası'nın kendisine hükümet müdahalesi olmadan gazetecilik yapma hakkı tanıdığını vurguladı. Kuruluş, yasağın Anayasa tarafından korunan haklara yönelik hukuka aykırı bir saldırı olduğunu savundu.

ghyjukı
18 Eylül 2026'da Washington'da Beyaz Saray'ın Batı Kanadı'na yöneltilmiş bir televizyon kamerası (AFP)

Politico ise Beyaz Saray'ı izlemeyi sürdüreceğini ve Birinci Ek Madde kapsamındaki haklarını güçlü biçimde savunacağını açıkladı. MSNBC de gazetecilerini ve basın özgürlüğünü savunmak için gerekli adımları atacağını bildirdi.

Açılabilecek davalar, Trump yönetimini başkanın gazetecilerin Beyaz Saray'a erişimini düzenleme yetkisinin sınırları konusunda anayasal bir sınavla karşı karşıya bırakabilir. Davanın temel başlıklarından biri, erişime ilişkin idari kurallar koymakla bir medya kuruluşunu yayınlarının içeriği nedeniyle dışlamak arasındaki fark olacak.

Tartışmanın merkezinde hukukta “bakış açısına dayalı ayrımcılık” olarak bilinen ilke bulunuyor. Hükümetin Oval Ofis, başkanlık uçağı gibi kapasitesi sınırlı alanlara erişimi düzenleme yetkisi bulunuyor. Ancak hukuk uzmanları ve basın özgürlüğü kuruluşları, bir medya kuruluşunun hükümeti memnun etmeyen yayınları nedeniyle dışlanmasının Birinci Ek Madde açısından farklı bir hukuki sorun oluşturduğunu belirtiyor.

Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) de karara tepki göstererek Trump yönetiminden yasağı derhal kaldırmasını ve Beyaz Saray'a girişi engellenen gazetecilerin akreditasyonlarını yeniden vermesini istedi.

Dernek Başkanı Jackie Heinrich, yasağın uygulanmasının ardından yaptığı açıklamada üç medya kuruluşunun gazetecilerine erişim kısıtlaması getirilmesinin Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'ni ihlal ettiğini söyledi. Heinrich, bir medya kuruluşunun yayınlarının niteliği nedeniyle dışlanmasına imkân veren bir ölçütün ileride başka medya kuruluşlarına karşı da kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Heinrich, Amerikalıların özgür ve bağımsız bir basın aracılığıyla seçilmiş yetkilileri denetleme ve onlardan hesap sorma hakkına sahip olduğunu belirterek bunun hükümet yetkililerinin söz konusu yayınlardan memnun olup olmamasına bağlı olmaması gerektiğini ifade etti.

“Basın özgürlüğüne eşi görülmemiş saldırı”

Washington'daki önemli basın özgürlüğü kuruluşlarından National Press Club da Trump'ın kararına tepki göstererek başkandan uygulamayı derhal geri çekmesini istedi.

Kulübün Başkanı Mark Shuf Jr., yaptığı açıklamada bir medya kuruluşunun yönetimin yayınlarından memnun olmaması nedeniyle Beyaz Saray'a girişinin engellenmesinin, başkanlık makamını denetlemesine ve içeride yaşananları Amerikan kamuoyuna aktarmasına izin verilen sesleri kontrol etmeye yönelik açık bir girişim olduğunu söyledi.

gh
ABD Başkanı Donald Trump, 18 Eylül 2026'da Oval Ofis'te gazetecilerin sorularını yanıtlarken (EPA)

National Press Club, kararın uygulanmasının basın özgürlüğüne “eşi görülmemiş bir saldırı” anlamına geldiği uyarısında bulundu. Kulüp, Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'nin hükümetin, yayınlarından duyduğu memnuniyete göre hangi gazetecilerin görev yapabileceğine karar vermesine izin vermediğini vurguladı.

Kulüp ayrıca kararın diğer medya kuruluşları ve gazetecilere, haberlerinin tonunu yumuşatmaları veya Beyaz Saray'a erişimlerini kaybetme korkusuyla zor soruları sormadan önce iki kez düşünmeleri gerektiği yönünde bir mesaj verebileceği uyarısında bulundu.

Shuf, özgür ve bağımsız basının 250 yıldır ABD liderlerini denetlemede temel bir rol oynadığını belirtti. Beyaz Saray muhabirlerinin yürüttüğü denetimin yalnızca gazetecilere değil, Amerikan halkına da hükümet politikalarını daha iyi anlama imkânı sağladığını söyledi.

Shuf ayrıca kararlarından emin olan bir hükümetin bağımsız denetimden korkmaması gerektiğini ifade etti.

CNN'ye yönelik yasağın, başkanın seyahatlerinde dönüşümlü olarak kendisine eşlik eden televizyon kuruluşlarının oluşturduğu havuzu da etkileyebileceği belirtiliyor. Bu sistem, tüm gazetecilerin sığmadığı alanlarda başkanın faaliyetlerine ilişkin görüntü ve haberlerin diğer televizyon kanallarına ulaştırılmasını sağlıyor.

Bu nedenle Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kapsamında gerçekleştireceği görüşmelerin televizyonlardan nasıl izleneceğine ilişkin soru işaretleri de ortaya çıktı.

Daha önceki davalar

Medya kuruluşlarının olası davalarda başvurabileceği bazı hukuki emsaller bulunuyor. Trump'ın ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray, CNN muhabiri Jim Acosta'nın başkanla yaşadığı tartışmanın ardından basın akreditasyonunu iptal etmişti. Ancak federal mahkeme, akreditasyonun yeniden verilmesine hükmetmişti.

Trump yönetimi ayrıca Associated Press ile başka bir hukuki mücadeleye girmişti. Yönetim, haber ajansının haberlerinde Meksika Körfezi yerine Amerika Körfezi adını kullanmayı kabul etmemesi üzerine AP gazetecilerinin Oval Ofis'e, başkanlık uçağına ve bazı etkinliklere erişimini kısıtlamıştı.

Söz konusu dava, yönetimin kapasitesi sınırlı alanlara hangi gazetecileri alacağını belirleme yetkisi ile bir medya kuruluşunu editoryal kararları nedeniyle cezalandırması arasındaki hukuki sınır tartışmasının bir parçası olmayı sürdürüyor.

Yeni karar, Trump ile medya kuruluşları arasındaki daha geniş kapsamlı mücadelenin de bir parçası. Başkan, New York Times, Wall Street Journal ve İngiliz BBC dahil olmak üzere bazı medya kuruluşlarına karşı hukuki girişimlerde bulundu.

Trump yönetimi, başkanın sıklıkla yanlış veya taraflı yayınlara maruz kaldığını savunuyor. Buna karşılık medya kuruluşları ve basın özgürlüğü örgütleri, hükümetin eleştirel yayınları cezalandırmak için sahip olduğu araçları kullanmasının, başkanın basını eleştirme veya dava etme hakkından farklı olduğunu belirtiyor.

Üç medya kuruluşunun da dava açmaya hazırlandığı ve yönetimle hukuki mücadeleye girmeye hazır oldukları yönündeki açıklamaları dikkat çekiyor.

Washington'daki medya çevrelerinde ise daha acil soru, Trump'ın başka kuruluşları da yasaklılar listesine ekleme tehdidini uygulayıp uygulamayacağı. Böyle bir adım atılması halinde tartışma, Beyaz Saray ile üç medya kuruluşu arasındaki anlaşmazlığın ötesine geçerek başkanın medya kuruluşlarına yönelik yayınlarından duyduğu memnuniyete göre başkanlık makamına basın erişimini kontrol edip edemeyeceğine ilişkin daha geniş bir anayasal mücadeleye dönüşebilir.