Lübnan'daki Filistin silahları ve silah-siyaset denklemi

Hizbullah, Suriye güçlerinin Lübnan’dan geçilmesinin ardından nüfuzunu artırmak için Filistinli örgütleri destekledi

Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)
Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)
TT

Lübnan'daki Filistin silahları ve silah-siyaset denklemi

Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)
Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)

Tony Bouloss

Suriye ordusunun 26 Nisan 2005 tarihinde Lübnan'dan çekilmesinden sonra, 2 Mart 2006 tarihinde Suriye'nin ülke üzerindeki kontrolünü sona erdirmek ve yeni bir aşamaya geçmek amacıyla ilk Ulusal Diyalog oturumu yapıldı. Başta Lübnanlı ve Filistinli milislerin silahları olmak üzere stratejik konularda bir anlaşmaya varılması hedeflenen oturuma, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah gibi siyasi liderler bizzat katıldı.

Peş peşe yapılan oturumlar sonucunda 14 Mart 2006 tarihinde Başbakan Refik Hariri'nin katillerini yargılamak üzere uluslararası bir mahkeme kurulmasını ve Filistinlilere ait silahların mülteci kampları dışındaki varlığına altı ay içinde son verilmesi, kampların içindeki silahlar konusunun ele alınması ve bunların Lübnan ordusu ile koordinasyon içinde Filistin halkının meşru temsilcisi olarak sadece Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile sınırlandırılması için çalışılması kararı alındı. Bu karar, Lübnanlı olmayan tüm silahlı oluşumların dağıtılması ve silahsızlandırılması çağrısında bulunan 2004 tarihli 1559 sayılı Birleşmiş Milletler (BM) kararının uygulanması anlamına geliyordu.

azsxcdvfb
Filistinli grupların silahları, bugüne kadar Lübnanlılar arasındaki başlıca tartışma konularından biri oldu (AFP)

Ulusal Diyalog oturumlarında alınan kararlara uluslararası destek sağlanmasına, olumlu bir atmosferde yapılmalarına rağmen bunları o dönem onaylayan Hizbullah daha sonra anlaşmaya karşı çıktı. Uluslararası mahkemenin soruşturmalarının sonuçlarını reddederek ve hükümet içinden finansmanını engellemeye çalışarak anlaşmayı baltaladı. İstihbarat raporları ve Fetih Hareketi (El Fetih) yetkililerinin çeşitli açıklamaları, Hizbullah'ın Hamas'ın başını çektiği Filistinli grupları para ve silahla desteklediğini ve bu grupların bazı kamplarda, özellikle de güneydeki Ayn el-Hilve Mülteci Kampı’nda, nüfuzunu genişletmeye ve FKÖ'yü ortadan kaldırmaya çalıştığını teyit etti.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) en-Naime ve ed-Damur dağlarındaki üsleri ve Bekaa bölgesinin batısındaki Kusaya bölgesindeki üslerine dokunulmadığı için kampların dışındaki Filistin silahlarının teslim edilmesi kararı da uygulanmadı.

BM'nin 1701 sayılı kararının Filistinlilerin silahları konusuna yeni bir ışık tutması ve Ulusal Diyalog oturumlarında bu konunun ele alınması konusunda anlaşmaya varılması dikkati çekerken bu durum Lübnan'a, gerek Hizbullah'ın silahları gerek Filistinlilerin silahları olsun, özellikle Litani Nehri'nin ötesindeki bölgede yeni yükümlülükler getirdi. O dönemde Lübnan devleti Filistin tarafına Lübnan İç Güvenlik Güçleri’nin Filistinlilerin kaldığı tüm mülteci kamplarında devriye gezmesini istediğini bildirmiş, Filistin Yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ancak Hizbullah'ın Lübnan’da art arda kurulan hükümetlerde nüfuzunun artmasıyla bu devriyelerin gerçekleşmesi de engellendi.

Taif Anlaşması uygulanamadı

Lübnan Araştırma ve Danışmanlık Merkezi Direktörü Hasan el-Kutub, Taif Anlaşması'nın meşru güvenlik kurumlarının kontrolü dışındaki silahlar meselesinin çözümünü de içerdiğini, bu silahlara mülteci kampları içindeki ve dışındaki Filistinlilere ait silahların da dahil olduğunu belirtti. O dönemde Suriye rejimi anlaşmayı uygulama sözü vermiş, ancak Lübnanlı milislerin elindeki yasadışı silahların imha edilmesi gibi anlaşmada yer alan hükümlerii yerine getirmemişti. Kutub’a göre Suriye rejimi Filistinlilerin silahlarını sadece kampların içinde değil, Beyrut-Sayda yolu üzerinde Beyrut Uluslararası Havaalanı’na bakan en-Naime bölgesinde ya da Bekaa bölgesinin batısında olmak üzere kampların dışında da tutmayı istiyordu.

xcv fbgnh
Mülteci kamplarındaki silahların yasallaşması ve sahiplenilmesinin öyküsü 1969 yılındaki Kahire Anlaşması ile başladı (AFP)

Kutub, Filistin mülteci kamplarındaki silahların merhum Yaser Arafat hayatı boyunca ve şimdiki Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın görevde olduğu sürece FKÖ'nün kontrolünde kaldığına, Suriye güçlerinin Lübnan’ı terk etmesinin ve Şii İkilisi (Hizbullah ve Emel Hareketi) Lübnan’da iktidarı ele geçirmesinin ardından bazı Filistin mülteci kamplarında daha önce var olmayan Ensarullah, eş-Şebabu’l-Muslim, Usbat el-Ensar, Fetihu’l-İslam ve diğerleri gibi yeni hizipler ve gruplar ortaya çıkmaya başladığına dikkati çekti.

Filistin kamplarında silahlı grupların oluşturulması ve yetiştirilmesi sürecinin amacının, Hizbullah’ın milis silahlarının bakımını Filistinlilerin yeniden konuşlanmasını engelleme sloganı altında pazarlamak, yani Şii İkilisi’nin silahlarına karşı Filistinlilerin silahları denklemini kurma olduğuna işaret eden Kutub, bu amacın Filistin kartını kullanarak Hıristiyan çevreleri 1975-1976 yıllarındaki iç savaşın tekrarlanması tehdidiyle korkutmaya, iktidardaki Şii İkilisi’ni Filistin davasının koruyucusu gibi göstermeye, Lübnan ve Filistin'deki Filistinlilere destek sağlamaya, Şii İkilisi’nin silahlarını Lübnan devletine teslim etmesi gerektiği konuşulurken Filistinlilerin silahları konusunu gündeme getirmeye ve güvenlik kurumlarının birliğini güçlendirmeye hizmet ettiğini belirtti.

Filistin Yönetimi'nin kontrolü altında olmayan Filistinli grupların Filistin Yönetimi ile Lübnan devleti arasındaki herhangi bir anlaşmayı iktidardaki Şii İkilisi’nin işine gelmediği takdirde bozmak için kullanıldığını vurgulayan Kutub, zaman zaman bu gruplar arasında yaşanan çatışmaların kışkırtıldığının ve bu çatışmaların ancak Filistin Yönetimi'nin doğrudan müdahalesiyle çözülebileceğinin altını çizdi.

Söz konusu grupların silahlarının hafif olduğunu, ancak tehlikenin kitlelerine ve destekçilerine yatırım yapmakta ve bazıları silahlarının varlığını teyit etme ihtiyacı hissettiğinde onları kullanmakta yattığını ifade eden Kutub, son aylarda Filistinli silahlı gruplar adına İsrail'e roketler atılarak varlıklarının ve silahlarının mevcudiyetinin teyit edilmeye çalışıldığını, ancak bu roketlerin onlara hareket özgürlüğü ve gerekli rolü oynama imkanı sağlayan Hizbullah'ın doğrudan himayesi altında atıldığını da sözlerine ekledi.

Sünniliğin ve Filistinlilerin getirdiği meşruiyet

Siyasi aktivist ve avukat Emin Beşir ise Gazze savaşının başlamasından bu yana kampların içindeki ve dışındaki Filistinli silahlı örgütlerin yeniden aktif hale geldiğine ve yeni bir rol üstlendiğine dikkati çekti. Ancak Beşir’e göre Hizbullah, İsrail'in kuzeyine roketler atarak ve Lübnan'da Hamas'ın ‘Aksa Tufanı İzcileri’ adını verdiği örgüte katılacak gönüllülere kapıyı açtığını duyurarak, savaşlarına ulusal bir boyut kazandırmak için Sünniliğin, davaya meşruiyet kazandırmak için de Filistinlilerin sağladığı inisiyatiften faydalanmaya çalışıyor.

scdvfgrbt
Lübnan'daki milislerin silahsızlandırılarak devletin eline geçmesine yönelik çabalar defalarca kez başarısızlıkla sonuçlandı (AFP)

Söz konusu örgütlerin Hizbullah'ın bilgisi ve yardımı olmadan ve Lübnan devleti de buna göz yummadan füze edinemeyeceğini vurgulayan Beşir, “Silahlı eylemlerin Lübnanlıları, iç savaş ve Lübnan topraklarında ‘silahlı mücadele’ olarak bilinen dönemdeki yaralarını yeniden açacağına ve dönemin dalgasına kapılan yeni örgütlerin iştahını kabartacağına karşı korkutuyor. Bu örgütler dini açıdan ne kadar radikalleşirse, Hizbullah'ın da kendi toprakları üzerinde ulusal egemenlik isteyen ılımlı Sünni milliyetçi hareketler karşısında onları o kadar durdurması gerekecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Beşir, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Bugün, ne siyasi ne de başka bir işleri olmadığı, aksine Hizbullah tarafından askeri rolleri gerekli görüldüğü için askeri eylemlere katılmaya teşvik edilen yeni örgütlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Her gün sözlü açıklamalarla ve modası geçmiş ifadelerle kimliklerini ortaya koyduklarını görüyoruz. Ancak Hizbullah’ın koruması ve silah ve mühimmat gibi bazı ayrıcalıklarla özellikle Sünni Müslüman gençlerin coşkusunu uyandırmak için dini gerilimler ve Filistin davasına abartılı yatırımlar da yapılmıyor değil. Hizbullah, Lübnan'da yaşayan herkesi etkileyen ağır ekonomik krizi kullanarak Lübnan-Suriye sınırında, özellikle ABD’nni uyguladığı yaptırımlar kapsamında Suriye'ye girişi yasaklanan malların kaçakçılığının hakim olduğu yasadışı ticari faaliyetleri güvence altına aldı. Bununla birlikte bu malları Trablus limanına her gün tırlarla getiren Lübnanlı ve Filistinli tüccarlar var. Nüfuz ve sağlanan ayrıcalıklar sayesinde ticari faaliyetlerinde kullandıkları ve onlara koruma sağlayan Hizbullah kartıyla Lübnan topraklarının her yerine ulaşabiliyorlar.”

scdvfb
Mülteci kamplarındaki silahlar, Arafat hayatta olduğu sürece FKÖ'nün kontrolü altındaydı (AFP)

Öte yandan Hizbullah'a yakın çevreler, Filistin kamplarındaki silahların önemini iki nedenle gerekçelendiriyorlar. Bunlardan ilki, işgalci İsrail’in Lübnan yakınlarındaki varlığı ve Filistinlilerin hayatlarını ve bekalarını savunma hakkı, ikincisi ise Lübnan'daki çalkantılı durumla ilgili olarak Lübnan'da Filistin meselesine dair yaşanan görüş ayrılığı çerçevesinde Filistinlilerin kendilerini savunabilmelerinin gerekli olması. Söz konusu çevrelere göre bu durum, Filistinlilerin ellerinde silah bulundurmalarını zorunlu kılıyor.

Yine aynı çevrelere göre mülteci kamplarındaki Filistinli gruplara ait silahlar, geçmişte zorlu tarihi dönemlerden geçmiş olsa da bugün açıkça İsrail'i hedef alıyor ve şu an herkes bu silahların, ‘direniş’ gruplarının yanında Gazze'yi desteklemedeki önemine tanıklık ediyor. Dolayısıyla İsrail'e geri çekilmesi için çağrıda bulunanların ve bu silahlara karşı çıkanların İsrail’in çıkarlarına hizmet eden amaçları olduğu kesin.

Silahlı mücadele

BM Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) tarafından tanınan Lübnan’daki 12 Filistin mülteci kampında toplam 174 bin 422 mülteci bulunuyor. Lübnan resmi kaynaklarına göre mültecilerin yüzde 36'sı Sayda'da, yüzde 25'i kuzeyde, yüzde 15'i Sur'da ve yüzde 13'ü Beyrut'ta yaşıyor. Bunların yüzde 29'unu 15 yaşın altındaki bireyler oluştururken Lübnan'daki bir Filistinli aile ortalama dört ferde sahip oluyor.

btnh
Kahire Anlaşması birçok Lübnanlı tarafından ülkenin egemenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüp eleştiriliyor (AFP)

Lübnan'daki Filistin mülteci kampları, Filistin'in kuzey kesiminden yerinden edilen mülteciler tarafından oluşturuldu. Çoğu kırsal kesimde yaşayan ve yoksul olan bu insanlar, Lübnan’da kendilerine sempatiyle yaklaşılmasına rağmen, gayrimenkul sahibi olmak ve 30'dan fazla mesleği icra etmekten men edilmek gibi birçok kısıtlamayla karşı karşıyalar.

Filistin mülteci kamplardaki silahların ve mülkiyetin meşrulaştırılmasının hikayesi 1969 yılında Kahire Anlaşması ile başladı. Anlaşma, Filistinlilerin Lübnan'ın güneyinde askeri üsler kurmalarına, kamplarda siyasi çalışmalar yürütmelerine, kamplarda Filistin komiteleri ve silahlı mücadele noktaları oluşturmalarına ve Filistin Devrimi’ne katılanların güvenli bir şekilde gidecekleri yere ulaşmasını sağlamalarına izin verdi.

Ancak anlaşma, Lübnan dışından silahlı oluşumlara izin verdiği için devletin egemenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüp eleştirildi. Bunun üzerine 1987 yılının haziran ayında dönemin Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel, Lübnan parlamentosunun daha önce yürürlükten kaldırılması yönünde oy kullandığı FKÖ ile Kahire Anlaşmasını iptal eden yasayı imzaladı.



Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, devletin ülkenin güneyine geri döneceğine söz verdi

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)
TT

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, devletin ülkenin güneyine geri döneceğine söz verdi

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, ülkenin güneyindeki Keferşuba sakinleri tarafından çiçek ve pirinç yağmuru eşliğinde böyle karşılandı (Şarku’l Avsat)

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, halk ve siyasi partiler tarafından sıcak bir şekilde karşılanan iki günlük bölge gezisi sırasında, İsrail sınırındaki köylerdeki altyapının ‘birkaç hafta içinde’ yeniden inşa edilmesi ve güneydeki devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi için çalışacağına söz verdi.

Başbakan Selam şunları söyledi:

“Bu bölgenin devlete geri dönmesini istiyoruz ve ordunun güneyde sorumluluklarını yerine getirmeye devam etmesinden memnunuz. Ancak egemenlik sadece orduyla değil, aynı zamanda hukuk ve kurumlarla, halka sosyal koruma ve hizmetlerin sağlanmasıyla da tesis edilir.”

Bu ziyaret, Hizbullah ile Başbakan arasındaki siyasi farklılıkların önemli ölçüde aşıldığını gösterdi, zira Başbakan, birden fazla durakta Hizbullah, Emel Hareketi, Değişim bloğundan diğer milletvekilleri ve hatta etkinliklere katılan Hizbullah muhalifleri tarafından karşılandı.

Öte yandan Kuveyt Dışişleri Bakanlığı'nın Güvenlik Konseyi'nin VII. Bölüm Kapsamındaki Kararlarının Uygulanması Komitesi, terör listesine Lübnan’daki sekiz hastaneyi ekledi. Bu hastanelerin en az dördü Hizbullah tarafından işletiliyor.

Lübnan Sağlık Bakanlığı, ‘bu konuda Kuveytli yetkililerden herhangi bir inceleme veya bildirim almadığını’ açıklarken ‘konuyu açıklığa kavuşturmak, karışıklığı önlemek için doğru bilgileri sunmak ve Lübnan sağlık sistemini korumak için gerekli temasları kuracağını’ bildirdi.


İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
TT

İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)

İran ile yaşanan gerilimler ve Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmaz ortamında, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında, önümüzdeki çarşamba gününe ertelenen ve büyük bir merakla beklenen bir görüşme planlanıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, yapılması planlanan görüşmenin, Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmazın aşılması karşılığında İran'a yönelik baskının artırılması konusunda pazarlık içerebileceği ihtimalini göz ardı etmiyorlar.

Amerikan haber sitesi Axios'a göre 19 Şubat'ta yapılması planlanan ve ikinci aşamayı ilerletmesi beklenen Gazze "Barış Konseyi" toplantısı öncesinde, Netanyahu'nun ofisi, İran ile müzakereleri görüşmek üzere çarşamba günü Washington'da Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini belirtti. Açıklamada ayrıca, "İran ile yapılacak herhangi bir müzakerenin, balistik füzelerin sınırlandırılmasını ve bölgedeki İran'ın vekillerine verilen desteğin durdurulmasını içermesi gerektiğine inanılıyor" denildi.

Çarşamba günü yapılacak görüşme, ABD Başkanı Trump'ın Ocak 2025'te göreve dönmesinden bu yana Netanyahu ve Trump arasında gerçekleşecek yedinci görüşme olacak.

Mısır Dışişleri Konseyi üyesi ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Rakha Ahmed Hassan, Netanyahu'nun "Barış Konseyi" toplantısından önce Washington'a yaptığı ziyaretin zamanlamasının, "özellikle İran ve Gazze konularında, Washington ve Tel Aviv arasında çoğu noktada varılan anlaşma çerçevesinde" pozisyonların koordinasyonunu yansıttığına inanıyor.

Hassan, özellikle Washington'un "İran'a yapılacak bir saldırının kendi çıkarlarına daha büyük zarar vereceğinin farkına vardığı ve bunun Netanyahu için kabul edilemez göründüğü" göz önüne alındığında, iki konunun geleceğiyle ilgili "uzlaşma" olasılığına işaret etti.  

Filistinli siyasi analist Ayman al-Raqab, "uzlaşmanın mümkün olduğunu" ve Trump'ın "İran ve Gazze'nin birbirine bağlı meseleleri konusunda bir koordinasyon sağlamak isteyebileceğini ve birçok Amerikalı elçiyle, en son Steve Wittkoff ile görüşen ve başta uluslararası istikrar gücü, Hamas'ın silahsızlandırılması, yeniden yapılanma ve İsrail'in çekilmesi olmak üzere çetrefilli konuları ele alan Netanyahu ile meseleleri sonuçlandırmak isteyebileceğini" değerlendiriyor.

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati ise dün Yunanistan Dışişleri Bakanı Giorgos Gerapetritis ile yaptığı telefon görüşmesinde, "ABD başkanının planının ikinci aşamasının gereklerini yerine getirmek için çalışmanın gerekliliğini" vurgulayarak, "Mısır'ın Barış Konseyi'ne desteğini" belirtti.

Abdulati, "Mısır'ın Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi'nin çalışmalarına tam desteğini" yineleyerek, bunun nüfusun günlük işlerini yönetmeyi amaçlayan ve Filistin Yönetimi'nin Şeritteki tüm sorumluluklarını yeniden üstlenmesinin yolunu açan geçici bir çerçeve olduğunu ifade etti.

Mısır Dışişleri Bakanı, "ateşkesi izlemek, Gazze Şeridi'ne insani yardım ve kurtarma desteği sağlamaya devam etmek ve erken toparlanma ile yeniden yapılanmanın yolunu açmak için uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasının acil gerekliliğini" vurguladı.

Hassan, "Mısır, Gazze anlaşmasının tam olarak uygulanmasına bağlıdır ve gerek Barış Konseyi ve ona katılımı yoluyla gerekse uluslararası ortaklarla yapılan görüşmeler ve toplantılar yoluyla bu sürecin tamamlanmasını desteklemek için her cephede çalışmaktadır" dedi. Al-Raqab, Gazze anlaşmasının kalan konularının "barış sürecinin ilerlemesi için son derece önemli" olduğunu belirterek, İsrail'in "anlaşmada ilerlemenin önüne çok sayıda engel koyduğunu ve Trump ile Netanyahu arasındaki görüşmenin bu konuda çok önemli olacağını" ifade etti.


Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.