İsrail’in bahanelere değil, fırsatlara ihtiyacı var

Filistinliler için ulusal süreç iki yönde çalışmayı gerektiriyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

İsrail’in bahanelere değil, fırsatlara ihtiyacı var

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Macid Kayali

“İsrail henüz hedeflerine ulaşamadı” ve “Filistinlilerin kaybedecek hiçbir şeyi yok” ifadelerinden sonra, artık İsrail'in Filistinlilere karşı yürüttüğü savaş bağlamında pazarlanan bir başka ifade daha var; o da sahip olduğu tüm öldürme, yok etme ve kökünden söküp atma araçlarıyla, “İsrail'in Filistinlilere saldırmak ve öldürmek için bahanelere ihtiyacı yok” ifadesidir.

İsrail'in Gazze'deki Filistinlilere karşı 11 aydır yürüttüğü soykırım savaşında gerçekleştirdiklerine bakıldığında, ilk ifade yanlıştır. Bilindiği üzere Binyamin Netanyahu savaşın devamını meşrulaştırmak için bu söylemi yayıyor. Gerçek amacı, güçlerinin sahada izlediği politikanın da gösterdiği gibi, Gazze örneğiyle nehirden denize kadar Filistinlileri terörize etmektir. Onlar üzerinde hegemonya kurmak, Gazze'yi Filistin bedeninden kalıcı olarak ayırmaya çalışarak, devlet hayallerini bastırmak ve Filistinlilerin temsil ettiği demografik ağırlığı mümkün olduğu kadar azaltmaktır. Yani savaşın amacı, Filistin halkını belki de ilkinden daha dehşet verici yeni bir Nekbe ile 1948’deki Nekbe zamanına döndürerek siyasi haritadan silmektir.

İkinci ifade ise başlı başına bir değermiş gibi, fedakarlık uğruna halktan fedakarlık isteyen naif ve taraflı bir siyasi bilinci teşvik ediyor. Liderlerden siyasi ve mücadele tercihleri için hesap sormadan, neden olabileceği olumsuz veya aksi sonuçlar ne olursa olsun, direniş kendisi için gerekliymiş gibi direniş isteniyor. Ancak bu ifade aynı zamanda insanın canını, malını feda etmesini küçük görmeyi, acılarına kayıtsızlığı da içeriyor. Dahası oğlunu, kardeşini, organlarından herhangi birini veya evini kaybeden bir Filistinliyi sanki hiçbir şey kaybetmemiş biri gibi varsayıyor. O sanki dünyevi siyasi çatışmalarla hiçbir ilgisi olmayan nihilist bir ruhtur.

Bu, ilgili Filistin liderliğinin, Filistin halkı için ulusal sürecin, özel koşulları ve düşmanın doğasıyla birlikte, iki yönde çalışmayı gerektirdiğinin farkına varması gerektiğini gösteriyor. Birinci yön İsrail'e ve politikalarına karşı direniş, ikincisi ise içeride ve dışarıda Filistin toplumunu inşa etmektir. Birinci yöne öncelik verip ikinci yönü göz ardı etmek ne bir şey katar ne de biriktirir; aksine Filistinlilerin fedakarlıklarını, acılarını ve kahramanlıklarını boşa harcar. Bu aynı zamanda bu liderlerin sorununun, seçimlerinde halklarının imkanları ile dayanma güçlerinden çok, inatlarına ve fedakarlık ruhuna güvenmeleri olduğunu gösteriyor. Liderlerin bilinçlerinde şu veya bu seçeneği değerlendirmelerini sağlayacak uygun Arap ve uluslararası verilerin mevcudiyetini hesaba katmadıklarını da ortaya koyuyor.

Aksa Tufanı bir gün sürerken, İsrail’in başlattığı eşi görülmemiş imha savaşı 330'uncu gününe girdi.

İsrail'in Filistinlileri öldürmek, tutuklamak veya onların bireysel ve kolektif, sivil ve ulusal haklarına el koymak için bahanelere ihtiyacı yoktur şeklindeki üçüncü ifadeye gelince, buradaki can alıcı noktadır çünkü ilgili liderleri seçimlerinin doğruluğu konusunda sorgulamaya veya eleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin tam aksini ortaya koyuyor. Özellikle de İsrail'in yapay, sömürgeci, yerleşimci, ırkçı ve dini bir devlet olması nedeniyle doğasının ve Filistinlilere yönelik politikalarının bu açıklamayı destekler nitelikte olduğu göz önüne alındığında. Dahası İsrail kendisini Yahudilerin devleti olarak görüyor ve bu insanların ve devletlerinin güvenliğinin her şeyin üzerinde olduğunu düşünüyor. Nitekim Gazze'de rehin tutulan onlarca İsraillinin hayatı, oradaki iki milyon Filistinliden daha önemlidir. Radikal Bakan Itamar Ben Gvir'e göre, "ailesinin Batı Şeria'da rahatça hareket etme hakkı Filistinlilerin hakkından daha önemlidir.” Bir diğer radikal Bakan Bezalel Smotrich ise (Nablus yakınlarındaki) Huvara’nın silinmesi çağrısında bulunmuştu. Miras Bakanı Amihay Eliyahu ise daha da ileri giderek “Gazze'ye nükleer bomba atılması” çağrısı yapmıştı.

Dolayısıyla İsrail'in sömürgeleştirme, yerleşme, öldürme, tutuklama ve evleri yıkma bahanelerine ihtiyacı olmadığı sözü doğruysa da İsrail'in uzun bir savaş yürütmediği, büyük insan kayıplarına hazır olmadığı, Holokost kurbanı imajına önem verdiği yönündeki tüm önceki algıları ihlal eden bir soykırım savaşını seçmesini açıklamıyor. Aksine bu söz, kendi politikalarını hayata geçirmek ve kendisine yönelik sürekli bir tehdit olarak gördüğü Filistinlilerden mümkün olduğunca kurtulmak için böyle bir savaş başlatmak için uygun bir fırsata acil ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bir gün süren Aksa Tufanı da ona bu fırsatı verdi. Aksa Tufanına karşı İsrail’in başlattığı eşi görülmemiş imha savaşıysa şimdi 330'uncu gününe girdi.

Şimdi eğer İsrail'in bahaneye ihtiyacı yoksa ve bu savaşın nedeni Hamas’ın operasyonu değilse, bahsi geçen operasyon, yürütüldüğü şekliyle İsrail'e, varlığını hedef alan bir saldırıya maruz kalmış olarak kendisini dünyaya tanıtma ve iç uzlaşıyı yeniden tesis etme fırsatı sağladı. Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batılı hükümetler de onu kurtarmak ve siyasi, askeri ve mali açıdan desteklemek için bir araya gelerek ona bu konuda yardımcı oldular. Bunlar Netanyahu ile milliyetçi ve dinci sağın savaşlarını sürdürmesine olanak tanıyan fırsat için ideal koşullardı.

Hamas aracılığıyla Gazze'nin yönlendirildiği seçenek, tehlikeli sonuçlarına tahammül edilebilecek bir halk tercihi değil

Yani uygun fırsat bahaneden farklıdır. Karşılaştırmak için şu örnekleri verelim; Japonya İkinci Dünya Savaşı sırasında Pearl Harbor'ı bombalamasaydı, ABD Japonya'ya iki nükleer bomba atar mıydı? Eğer Nazi Almanyası Avrupa'da yaptıklarını yapmasaydı, Rusya ve Müttefik orduları Alman şehirlerini yakıp yıkarak Berlin'e birlikte girer miydi? Kuveyt'in işgali, New York ve Washington'daki terör saldırısı (9/11/2001) olmasaydı Irak'ta olanlar yaşanabilir miydi? Dahası Filistin roketleri kuzey Filistin/İsrail'i vurmasaydı (Temmuz 1981’de) İsrail Lübnan'a girip Beyrut'u kuşatır mıydı? İkinci İntifada sırasındaki bombalı saldırılar olmasaydı İsrail Batı Şeria'yı yeniden işgal eder, Ayrım Duvarını inşa eder, köprülerle, tünellerle, çevre yollarıyla Batı Şeria'nın birbiri ile iletişimini keser miydi?

Burada önemli olan nokta, bir tarafın doğasının tek başına onun nasıl tepki vereceğini belirlemediği, doğası gereği iyi bir fırsata ve belirli yararlı koşulların mevcudiyetine de ihtiyaç duyduğudur.

Şahsen on yıl önce en çok korktuğum ve uyardığım husus, İsrail'in Filistinlilerin tahminleri aşan bir eylemini fırsat bilip, son 10 yılda Suriye'de yaşananları (ve sonrasında Ukrayna ve Sudan'da yaşananları) dikkate alarak halkımızın bir kısmını yerinden etmesine olanak tanıyan bir tepki vermesiydi.

Bu arada iki durumu iyi düşünmek ve karşılaştırmak gerekiyor. Mesela Kudüs'teki “Şeyh Cerrah” Mahallesi için çıkan çatışmada (2021), nehirden denize kadar tüm Filistinliler bir araya gelerek kitlesel bir halk ayaklanması başlatmışlardı. Gazzeli Filistinlilerin maruz kaldığı dehşete ise böyle bir tepki verilmedi. Bunun açıklaması öncelikle Batı Şeria, Kudüs ve 1948 Filistinlilerinin, derin bilinçleri ile onlar için uygun olmayan bu durum ve koşullar altında, İsrail'e kendi topraklarındaki varlıklarını sarsmak için bir fırsat sunacak tehlikelerin farkında olmalarıdır. İkincisi, Hamas aracılığıyla Gazze'nin yönlendirildiği tercih, tehlikeli sonuçlarına katlanılabilecek bir halk tercihi değildir. Bu da, daha düşük düzeyde ve daha fazla fikir birliğine dayanan bir mücadele biçiminin, bazılarının üstün gördüğü ancak imkanların ve fikir birliğinin eksik olduğu bir direniş biçiminden daha iyi olduğu anlamına geliyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME