Nasrallah suikastı ve Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlangıcı

Nasrallah İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'den sonra İran rejiminin en etkili ikinci ismiydi

Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail'in ağır hava saldırıları sonucu yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen bir kurtarma görevlisi (AFP)
Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail'in ağır hava saldırıları sonucu yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen bir kurtarma görevlisi (AFP)
TT

Nasrallah suikastı ve Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlangıcı

Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail'in ağır hava saldırıları sonucu yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen bir kurtarma görevlisi (AFP)
Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail'in ağır hava saldırıları sonucu yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen bir kurtarma görevlisi (AFP)

Elie el-Kuseyfi

İsrail ordusunun Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın öldürüldüğünü açıklamasıyla birlikte sadece Lübnan değil, tüm Ortadoğu her türlü senaryoya ve olasılığa açık gelişmeler ve sorularla dolu yeni bir aşamaya girdi. Nasrallah’ın öldürülmesi, Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmada onun sadece Lübnan düzeyinde değil, İran'ın tüm bölgesel yapılanmaları düzeyinde de merkezi ve güçlü bir sembol olduğu bir dönemi kapatıp yeni bir dönemi başlattığı için bir dönüm noktası oldu. Nasrallah, son 20 yıldır özellikle 2006 yılındaki Hizbullah-İsrail savaşından bu yana ve özellikle de İran Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani'nin ABD tarafından öldürülmesinden sonra, ‘direniş ekseninin’ en ağır toplarından biri olmuş ve İran rejiminde Dini Lider (Rehber) Ali Hamaney'den sonra en etkili ikinci isim haline gelmişti.

Nasrallah suikastı sadece tek bir kişiye yönelik bir suikast olarak değil, aynı zamanda bütün bir projeyi ve belli bir gündemi hedef alan bir suikast olarak görülmeli.

Dolayısıyla Hizbullah gibi örgütlerin liderlerine suikast düzenlenmesi ve böylece yerine başka bir ismin getirilmesi ihtimalinin hesaplandığını söylemek, sadece Nasrallah'ın geçmişi göz önüne alındığında değil, aynı zamanda suikastının İsrail'in tüm kırmızı çizgileri aşma ve İran'ın bölgesel yapısındaki ‘piramidin tepesine’ dokunma yeteneğini gösterdiği göz önüne alındığında Nasrallah suikastının Hizbullah ve bir bütün olarak direniş ekseni üzerinde yaratacağı etkinin büyüklüğünü yansıtmaz. Bu istisnai suikast, İsrail ile bölgedeki muhalifleri arasındaki açık güç dengesizliğini yansıtıyor ki bu dengesizlik artık hiçbir şekilde telafi edilemez. Bu da bölge düzeyinde yeni bir aşamaya girildiğinin işaretidir.

Nasrallah suikastı, özellikle yaklaşık iki hafta önce Hizbullah’ın elit birimi Rıdvan Gücü’nün komuta merkezine yönelik suikastta olduğu gibi İsrail'in son haftalarda Hizbullah'ın lider kadrosuna indirdiği ağır darbeler bağlamında gerçekleştiğinden sadece tek bir kişiye yönelik bir suikast olarak değil, aynı zamanda bütün bir projeyi ve belli bir gündemi hedef alan bir suikast olarak görülmeli. Hizbullah’ın üst düzey komutanlarına yönelik her suikastta “İsrail Nasrallah'a suikast düzenler mi?” sorusu gündeme geldi. Zira İsrail tarafından gerçekleştirilen her suikast, Nasrallah'ın kendisinin de hedef alınabileceğine dair üstü kapalı bir mesaj taşıyordu.

Lübnan'ın bölünmüşlüğünün ortasında Hizbullah, kendi içinde bir dönüşüm gerçekleştirebilecek mi? Bu dönüşüm nasıl olacak? Hangi hızda olacak? Ne pahasına olacak?

İsrail'in geçtiğimiz hafta Hizbullah'la olan çatışmada geçilen ‘yeni aşama’ kapsamında başlattığı büyük tırmanış, önce Hizbullah’ın İsrail'in iç kesimlerini bombalama ve şaşırtma kabiliyetini zayıflatmak için mühimmat depolarını hedef alarak, ardından İsrail saldırıları nedeniyle yüz binlerce Lübnanlıyı güneyden, Bekaa Bölgesi’nden ve Beyrut'un güney banliyölerinden kaçmak zorunda bıraktığı bir insani trajediye yol açarak Hizbullah’ı derinden yaralamaya yetti. Bir hafta içinde yüzlerce sivilin hayatını kaybetmesi sadece Hizbullah çevrelerinde değil Lübnan'da da büyük bir panik ve şok haline sebep oldu. Bu insani baskının Hizbullah'ın hızlanan gelişmeler karşısında yaşadığı kafa karışıklığını daha da arttırdığına şüphe yok.

Hizbullah'ın çağrı cihazı ve telsiz saldırıları ve Rıdvan Gücü komutanlarının öldürülmesinin ardından balistik ve hassas füzelerden oluşan stratejik cephaneliğini kullanmayı ertelemesi dikkati çekti. Bu durum, Hizbullah'ın İsrail'in saldırısını hala kontrol altında tutabileceğine ve daha fazla tırmandırmayacağına inanıp inanmadığı ya da İsrail saldırılarının Hizbullah'ın karşılık verme yeteneğini gerçekten zayıflatıp zayıflatmadığı sorusunu gündeme getirdi.

Bu noktada, İsrail'in Hizbullah'a karşı başlattığı ve bölgedeki ana sahneyi Gazze'den Lübnan'a kaydıran tırmanış karşısında İran'ın nasıl bir strateji izleyeceğini sormak kaçınılmazdı. Zira bir yıldır İsrail saldırılarının odağında olan Gazze Şeridi, İsrail'in Hizbullah'a yönelik geniş çaplı saldırısının başlamasıyla birlikte sadece bir hafta içinde ikincil bir cepheye dönüştü. Her ne kadar özel türde olup başta 2006 savaşı olmak üzere önceki savaşlara benzemese de bu bir savaştan başka bir şey olarak tanımlanamaz. İsrail'in Hizbullah kadrolarına karşı ‘piramidin tepesine’ kadar gerçekleştirdiği suikastlarla çıtayı çok yükseltmiş olması, şu an yaşananlarla 2006 savaşı arasındaki en önemli farkı oluşturuyor.

İran'ın, bölgedeki vekillerinin aldığı tüm hedefli ve istisnai darbelere, özellikle de Nasrallah suikastına rağmen ‘stratejik sabır’ ile yoluna devam etmesi, vekillerini çöküşle tehdit ediyor. Hamas tükenmiş ve halen bazı askeri operasyonlar gerçekleştirebilse de askeri yetenekleri büyük ölçüde felç olmuş durumda. Ancak pratikte Hamas, organize ve etkili bir askeri örgüt olarak saf dışı bırakıldı.

Bununla birlikte Hizbullah, İsrail'in iç kesimlerini bombalamaya devam etse de ve daha derinlere inip Tel Aviv'e ve Batı Şeria'daki yerleşim birimlerine ulaşsa da özellikle de askeri ve siyasi yapısında çok güçlü yankılar yaratacak olan Nasrallah suikastının yarattığı depreminden sonra akıllarda şu soru beliriyor: “Hizbullah İsrail’e roketli saldırılar düzenlemeye daha ne kadar devam edecek ve İsrail onun bombardıman kabiliyetini kalıcı olarak felç edebilecek mi?”

İran, tüm bunlar karşısında İsrail'e karşı herhangi bir askeri seçeneğe dair hiçbir ipucu vermedi, yani askeri olarak çatışmaya girmeye istekli olduğunu göstermedi. Gazze Şeridi'nde savaşın başlamasından bu yana hakim olan kanaatin aksine, İran Hamas'ı terk edip kendi kaderine terk etse bile, bölgedeki en güçlü kolu olan Hizbullah'ı terk etmez. İran kendi sınırları dışındaki ilk savunma hattı olduğu için Hizbullah’ı kaybetmek istemiyor. Çünkü İsrail, İran’ın nükleer tesislerini bombalarsa buna ihtiyacı olacak. İsrail sadece Hizbullah'ı değil İran'ı da ters köşeye yatırmış gibi görünüyor. Hizbullah'ın bir haftadır ağır hava saldırılarına maruz kalması ve yılların liderinin öldürülmesinden önce üst düzey komutanlarının suikasta uğraması İran'ı stratejisini değiştirmeye itti. Belki de İran'ın geçtiğimiz ağustos ayının sonlarında Tahran'ın merkezinde Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye'nin öldürülmesine misillemede bulunmaması, İsrail'in Hizbullah'a karşı harekete geçme iştahını Nasrallah'ı öldürecek kadar kabarttı.

Bölge, İran'ın nüfuzundan tamamen arındırılmasa da azalacağı yeni bir döneme çoktan girdi.

Bu durum, ABD'nin İran'a yönelik caydırıcılığının gerçekliği sorusunu gündeme getirdi. Zira bu caydırıcılık, en büyük gücü olan Hizbullah'a ağır darbeler indirerek İran'ın bölgesel projesinin neredeyse yok olmasına neden oldu. Bu yüzden Hizbullah'ın kendi çevrelerinde bile İran’ın rejimini korumayı, başta bölgesel vekillerini korumak olmak üzere diğer tüm önceliklerinin önünde tuttuğuna dair ortaya atılan tüm sorular meşru ve gerçektir. İran, sadece İsrail'in değil ABD'nin de İran'a bağlı tüm milislerin askeri yapılanmalarını tasfiye etme kararı aldığını kabullenmiş gibi. İran, bu yeni gerçekliği tanımayı reddetse ve gerçekleşmesini engellemeye çalışsa bile her zaman kaçındığı ve korktuğu petrol ve nükleer tesislerinin bombalanması da dahil olmak üzere çok büyük bedeller ödemeden bunu yapamayabilir. Bu da İran'ın varlıklarını korumak için olağanüstü adımlar atacağı yönündeki beklentileri azaltmak için yeterli bir sebep. İran, İsrail'e tıpkı 13 nisanı 14 nisana bağlayan gece olduğu gibi misillemede bulunsa bile bu misilleme zaman ve nitelik açısından sınırlı olacağına şüphe yok. Yani İran, tüm vekillerini böyle bir çatışmaya ittikten ve başarısız olduktan sonra İsrail ile açık bir çatışmaya giremez.

xscsv
Eski İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan, geçtiğimiz yıl Beyrut'ta Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah ile bir araya gelmişti (AFP)

Tüm bunlar bölgenin İran’ın nüfuzundan tamamen arındırılmış olmasa da önce Arap ordularını ardından 1982 yılında Beyrut'u işgal edip Yaser Arafat ile beraberindekileri Tunus'a sürgün ettikten sonra Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) kendisiyle çatışma çemberinden çıkaran İsrail’in şimdi de İran yanlısı milisleri bu çatışma çemberinden çıkarmaya çalışması temelinde azalacağı ve kontrol altına alınacağı yeni bir döneme girdiği inancını güçlendiriyor. Bu durumun Ortadoğu'da ilk olarak İran'ın bölgesel projesini çökertecek, ardından da İsrail ve ABD’nin bölgedeki nüfuzunu tartışmasız bir şekilde yeniden şekillendirecek yansımaları olacaktır. Tahran'ın bölgedeki yayılmacı politikasının temel işlevlerinden birinin rejimini savunmak ve hayatta kalmasını sağlamak olduğu düşünüldüğünde, bu durum İran rejiminin geleceğine ilişkin önemli bir soruyu gündeme getiriyor. Yani İran rejiminin hayatta kalması ve kendini savunması, Tahran'ı yönetmeye devam etme araçlarının sağlam bir parçası olan bölgesel projesinin çöküşünden ayrı görülemez.

Bu yüzden Nasrallah'ın öldürülmesi, bir süre daha İsrail'e saldırmaya devam etmesi beklenen Hizbullah'ın kaderinin ötesine geçiyor. Ancak Hizbullah giderek zayıflayacak ve özellikle İsrail'in askeri ve teknolojik üstünlüğü karşısında etkili ve nitelikli ikmal hatları olmadan çatışmayı sürdüremeyecek. Dolayısıyla Nasrallah'ın öldürülmesinin İran rejiminin kendisi için de sonuçları olacak. Zira dediğimiz gibi bu onun bölgesel projesinin sonu anlamına geliyor. Yenilginin rahminden yeni bir proje inşa etmek mümkün mü? Kırk yıl boyunca yayılmacı bir stratejiyle yaşamış bir rejimin hızla sınırları içine çekilip ‘normal’ bir devlete dönüşmesi, özellikle de siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarla boğuşan bir ülke olmasından ötürü asla kolay olmayacak. Buna karşın İran rejimi yeni bir sürece girebilir ve Batı, özellikle de ABD ile uzlaşıya yönelebilir. Kesin olansa İran, artık gelecekteki müzakerelerde kendi şartlarını dayatamayacak. Bu da Hamas ve Hizbullah'ın yenilgisinin İran rejimini nasıl etkileyeceğini tahmin etmek için yeterli olacaktır.

Hizbullah'ın askeri yeteneklerinin zayıflaması ve gelecekte tamamen yok edilmesinden sonra bünyesindeki yaşanacak dönüşümün yanı sıra Lübnan'da süregelen bölünmüşlük hali ve radikal değişimleri özümseyip yeni bir ulusal anlatı inşa ederek kayıpları ve yenilgileri iyileştirmek üzere yeniden tasarlayabilecek herhangi bir siyasi projenin olmadığı göz önüne alındığında “Hizbullah kendi içinde bir dönüşüm gerçekleştirebilecek mi? Bu dönüşüm nasıl gerçekleşecek? Hangi hızda ve ne pahasına?” gibi Lübnan'ın içiyle ilgili önemli bazı sorular ortaya çıkıyor. Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca hiçbir Lübnanlıya güven vermeye çalışmayan Hizbullah, içinde bulunduğumuz aşamada ve yakın gelecekte kendisine güven verecek birini bulamayabilir. Sonuç olarak Ortadoğu, tüm yaşananlar ve yaşanmakta olanlarla birlikte bir kez daha, Lübnan coğrafyasını aşarak bölgenin tamamında dramatik değişimlerin ve dönüşümlerin olduğu yeni bir aşamaya girdi.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.