Nufüz edici bombalar Hizbullah'ın dolarlarını yok mu etti?

Nufüz edici bombalar Hizbullah'ı mali olarak zayıflatmak amacıyla kasalarını ve yetkililerini hedef alıyor olabilir.

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Nufüz edici bombalar Hizbullah'ın dolarlarını yok mu etti?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Tevfik Şenbur

İsrail ve Hizbullah arasında başlayan savaş, iki taraf arasında var olan angajman kurallarını alt üst etti. Askeri operasyonlar Hizbullah'ın Lübnan’ın güneyde ve Bekaa Vadisi'ndeki çoğu köy ve beldedeki ve başkent Beyrut’un güney banliyölerindeki karargahlarına ve liderlerine kadar uzandı. Hizbullah’ın çok sayıda birinci ve ikinci dereceden üst düzey komutanına suikast düzenlendi. Tüm bunların Hizbullah’ın mali olanaklarını kısıtlamayı amaçladığı anlaşılıyordu. Başını ABD'nin çektiği bazı ülkeler de Hizbullah'ın küresel finans sistemine erişimini engellemeyi amaçlayan çeşitli yasalar çıkararak Hizbullah’ın mali olanaklarını kısıtlamaya çalışmışlardı.

Basında yer alan haberler, Hizbullah'ın Beyrut’un güney banliyölerindeki merkezine düzenlenen yoğun bombardımanların Hizbullah'ın sığınaklarında ve karargâhlarında paranın saklandığı çelik kasaları imha ettiğini gösterdi.

İsrail her biri 2000 libre (bir ton ağırlığında) olan 80 adet Mark 84 (MK-84) nüfuz edici bomba (NEB) kullandı. Askeri uzmanlara göre bu nüfuz edici bombalar, tahkimatları delecek ve yerin 50 ila 70 metre altına kadar inerek burada patlayacak şekilde tasarlanandı. Bu bilgi, Hizbullah'a ve tesislerinin, özellikle de Hizbullah'a bağlı el-Karz el-Hasen Vakfı'na ait fonların büyük bir kısmının tutulduğu çelik kasalarla birlikte yok edildiği ya da yakıldığı inancını doğuruyor.

Uzmanlar Hizbullah'ın 2006 Lübnan Savaşı deneyiminden sonra birçok mevzisinin ve karargahının yok edilmesinin ardından savaşa hazırlandığını ve şimdi Lübnan'ın doğu dağlarındaki müstahkem sığınaklarda stratejik bir miktarda nakit rezervi bulundurduğunu belirtiyorlar.

Bu binlerce ölü, yaralı ve engelli ailesiyle birlikte aylık maaşlarını ve sosyal yardımları almayı bekleyen Hizbullah kurumlarındaki binlerce unsur, çalışan, yönetici ve destekçinin yanı sıra kendilerine özel bütçe ayrılan Hizbullah’a bağlı onlarca sağlık, eğitim, sosyal ve medya kurumu için kötü bir haber. Hizbullah'ın fonlarının bir kısmı halen kullanılabilir olsa da yerinden edilmelerin ve savaşın maliyetleri, özellikle savaşın uzaması halinde, Hizbullah'ın periyodik mali yükümlülüklerini yerine getirmeye devam edip edemeyeceği konusunda soru işaretlerini gündeme getirdi.

cdfgrbhty
Hizbullah'a bağlı el-Karz el-Hasen Vakfı'na ait bir ATM (el-Karz el-Hasen Vakfı internet sitesi)

Öte yandan uzmanlar, 2006 Lübnan Savaşı deneyiminden sonra birçok mevzisinin ve karargahının yok edilmesinin ardından savaşa hazırlandığını ve şimdi Lübnan'ın doğu dağlarındaki müstahkem sığınaklarda stratejik bir miktarda nakit rezervi bulundurduğunu belirtiyorlar. ABD’li yolsuzluk vakaları araştırmacısı Stuart W. Bowen'ın 12 Ekim 2014 tarihinde New York Times tarafından yayınlanan soruşturmasına göre Hizbullah’ın gizli yollardan elde ettiği milyarlarca dolar olduğu tahmin edilen Irak’ta da fonları bulunuyor.

Hizbullah mali ağı

Hizbullah'ın fonlarının ölen Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın bir açıklamasına göre İran'dan ve başta Venezuela ve Irak olmak üzere diğer ülkelerden geldiği iyi biliniyor. Hizbullah Afrika, ABD ve başka yerlerde faaliyet gösteren gruplar, bireyler ve iş insanları tarafından da destekleniyor. Bazıları Paraguay, Arjantin ve Brezilya'nın kesiştiği sınır üçgeninde, Venezuela, Meksika ve hatta ABD ve Avrupa Birliği (AB) üyelerinde uyuşturucu kaçakçılığı, kara para aklama ve diğer yasadışı faaliyetler de dahil olmak üzere yasadışı faaliyetlere karıştılar.

Lübnan'daki finans ve bankacılık sisteminin çöküşünden faydalanan Hizbullah, faaliyet alanını ve müşteri kitlesini genişletti. Hizbullah ile olan bağlantıları nedeniyle bankaların kapılarını kapatmasının ardından el-Karz el-Hasen Vakfı'nın kapılarını açtığı bu kişilere teminat olarak altın karşılığında tüketici kredisi sağladı. 

Nasrallah, Hizbullah’a yöneltilen suçlamaları reddederek bunları ‘Hizbullah’ın imajını ve mücadelesini lekelemeye yönelik bir girişim’ olarak nitelendirmişti. Pek çok ülke ve uluslararası örgüt Nasrallah'ın savunmasını kabul etmedi ve Hizbullah’ı organize suç işleyen örgütler listesine alarak fonlarının yanı sıra kendisi ve kurumlarıyla olan ilişkilere yasaklar getirdi.

Altın teminatlı fonlara ne olacak?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Lübnan'daki finans ve bankacılık sisteminin çöküşünden faydalanan Hizbullah, faaliyet alanını ve müşteri kitlesini genişletti. Hizbullah ile olan bağlantıları nedeniyle bankaların kapılarını kapattığı kişilere Karz-i Hasen Vakfı'nın kapılarını açtı. Bu kişilere teminat olarak altın karşılığında tüketici kredisi sağladı. Hizbullah çevresi dışında da yaygınlaşmaya başlayan el-Karz el-Hasen Vakfı şubelerine ATM'ler koyuldu.

Çeşitli bölgelerdeki birkaç döviz bürosuyla temasa geçen Hizbullah, bu sayede onlarla büyük miktarlarda döviz ticareti yapabildi. Ayrıca Lübnan Merkez Bankası’ndan arabulucular aracılığıyla döviz alım satımı yapmak için onay aldı.

Hizbullah, İsrail ile mevcut savaşın patlak vermesinden önce de mali sıkıntı içindeydi. Hizbullah reklam panolarında, afişlerde ve internette ‘Mücahitleri Donatma Kampanyası’ adı altında bir bağış toplama kampanyası başlatarak Hizbullah üyelerini donatmak için nakit bağış çağrısında bulunuyordu. Ayrıca, geçmişte Rusya ve Türkiye'de zorunlu askerliğe alternatif olarak uygulanan bedelli askerlik hizmetine benzer şekilde, cihat edebilecek durumda olanların Hizbullah’a bin dolar bağışlayarak bundan muaf tutulabileceklerini öne süren reklamlar da yapıldı. 

Para için

ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin 8 Haziran 2017 tarihinde Hizbullah ile mali işlemlerin kısıtlanması ve önlenmesine ilişkin gerçekleştirdiği toplantının çıktılarına göre Hizbullah’ın çevresindeki her dört erkekten biri örgütten maaş alıyor. Hizbullah saflarında savaşmak üzere örgüte katılanların çoğu işsiz kişiler ve örgüte para için katılıyorlar.

Sahadaki son gelişmelerin bankacılık sistemindeki sorumlu olduğu kişilere karşı taahhütlerini yerine getirmemesi beklenen Hizbullah'ın mali imkanlarının ve kurumlarının planlarını ve bütçelerini alt üst edeceğine şüphe yok.

Sahadaki son gelişmelerin, İsrail tarafından Hizbullah’ın ana merkezinin, finans ofislerinin ve döviz bürolarının kasıtlı olarak hedef alınmasından dolayı sorumlu olduğu kişilere karşı yükümlülüklerini 2006 savaşındakinden çok daha derin bir kriz nedeniyle yerine getirememesi beklenen Hizbullah'ın mali imkanlarının ve kurumlarının planlarını ve bütçelerini alt üst edeceğine şüphe yok.

Hizbullah’ın mali kanalları suikastlar ve bombardımanlarla hedef alındı

2006 Lübnan Savaşı sırasında sahada olan ekipler bu kez neredeyse hiç bulunmadığından, yerinden edilenlere yönelik mali hizmetlerin köreldiği gözlemlenebilir. 2006’daki savaş sırasında yerlerinden edilenlerin barınaklarını ziyaret eden ekipler, onlara çeşitli mali yardım ve hizmetler sunuyordu. Hizbullah’ın İsrail ordusunun finans merkezlerine yönelik saldırıları sonucunda kaybettikleri altın teminatlarını iade edememesi halinde sorumlu olduğu kişilerin öfkesi daha da artacak. Bu kişilerden bazıları daha önce, bankaların tüketici kredilerinin geri ödenmesine ilişkin tutumunun aksine, kendilerine verilen kredileri düşük resmi döviz kuru yerine gerçek dolar kuru üzerinden geri ödemekte ısrar ettiğinde el-Karz el-Hasen Vakfı aleyhine sloganlar atmışlardı.

cdvfgtr
Fonları Lübnan bankalarında tutulan mevduat sahiplerinin çığlıkları beş yıldır dinmek bilmiyor (AFP)

Columbia Üniversitesi Avrupa Enstitüsü Direktörü Adam Tooze, geçtiğimiz ay Foreign Policy dergisinde yayınlanan “Why Hezbollah is Rich, and Lebanon is Poor” (Neden Hizbullah Zengin de Lübnan Fakir?) başlıklı makalesinde İran'ın gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) 400 milyar dolardan fazla olduğunun tahmin edildiğini ve 2018 yılı itibariyle Hizbullah'a doğrudan ya da paravan şirketler aracılığıyla yılda yaklaşık 700 milyon dolar sağlandığını, dolayısıyla İsrail'le mevcut savaşı sırasında Hizbullah'ı desteklemeye gücünün yettiğini yazdı.

Hizbullah’a yönelik mali kısıtlamaların, Lübnan'da halihazırda geçerli olan ‘nakit ekonomisi’ piyasalarında işlem gören yabancı para birimlerinin hacmi üzerinde olumsuz bir etki yaratması ve bunun da para otoriteleri üzerinde açığı kapatmak ve alternatif bir para birimi sağlamak için baskı oluşturması kaçınılmaz.

İran, Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından terörizmi desteklediği gerekçesiyle kara listeye alındı ve bu yüzden mali sistem üzerinden faaliyetlerini yürütemiyor. İsrail savaş uçakları birkaç gün önce, İran'dan Hizbullah'a askeri mühimmat ve çeşitli yardım malzemeleri taşıdığı iddia edilen ve Beyrut Havaalanı’na inmek üzere olan bir İran uçağını bombalamakla tehdit etti. Uçak rotasını değiştirdi ve Tahran'a geri döndü. Bu olayı Beyrut'un güneyindeki el-Cenah bölgesinde ez-Zehra Hastanesi yakınlarındaki bir binada bir dairenin bombalanması ve buradaki bir ofisin hedef alınması izledi. Saldırıda İran ve Suriye'den Hizbullah'a para aktarımından sorumlu olan Muhammed Cafer Kasir öldürüldü. Hizbullah'ın İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yurt dışı operasyonlarından sorumlu kolu Kudüs Gücü tarafından finanse edilmesinde kilit bir isim olan Kasir, özellikle petrol satışı ve diğer yasadışı faaliyetler için kullanılan birkaç paravan şirketi yönetiyordu.

Hizbullah’a yönelik mali kısıtlamaların, Lübnan'da halihazırda geçerli olan ‘nakit ekonomisi’ piyasalarında işlem gören yabancı para birimlerinin hacmi üzerinde olumsuz bir etki yaratması ve bunun da para otoriteleri üzerinde açığı kapatmak ve alternatif bir para birimi sağlamak için baskı oluşturması kaçınılmaz. Diğer seçenek ise Lübnanlı yetkililerin, ailelere ihtiyaçlarını karşılamaları için döviz cinsinden olan birikimlerini kullanmaları yönünde baskı yapan bir politika benimsemeleri olacaktır. CADABRA adıyla bilinen bu politikanın ismi sihirbazlar tarafından birisinin isteği dışında elindekini çalmak için söylenen söze atıfla kullanılıyor.



Irak’ta bazı silahlı gruplar, ‘havaalanı ihalelerinde yolsuzluk’ iddialarıyla gündemde

Iraklı “Ketaib Hizbullah” mensupları, Bağdat’ın merkezinde grubun bayrağını taşırken (AFP)
Iraklı “Ketaib Hizbullah” mensupları, Bağdat’ın merkezinde grubun bayrağını taşırken (AFP)
TT

Irak’ta bazı silahlı gruplar, ‘havaalanı ihalelerinde yolsuzluk’ iddialarıyla gündemde

Iraklı “Ketaib Hizbullah” mensupları, Bağdat’ın merkezinde grubun bayrağını taşırken (AFP)
Iraklı “Ketaib Hizbullah” mensupları, Bağdat’ın merkezinde grubun bayrağını taşırken (AFP)

Irak’ta dün, yasa dışı silahlı gruplara ekonomik çıkar sağlamak amacıyla gerçekleştirildiğinden şüphelenilen “havaalanı sözleşmelerinde usulsüzlük” tespit edildiği açıklandı.

Şarku’l Avsat'ın Irak Haber Ajansı’ndan (INA) aktardığına göre resmî bir kaynak, Dürüstlük Komisyonunun Ulaştırma Bakanlığı ve havaalanlarına ilişkin sözleşmeleri incelemeye aldığını belirtti. İncelemelerde, bazı sözleşmelerde silahlı gruplara çıkar sağlamak amacıyla usulsüzlük yapıldığından şüphelenildiği ifade edildi. Kaynak, bazı sözleşmelerin “silahlı grupların lehine” değiştirildiğini kaydetti.

Soruşturmanın duyurulması, “Ketaib Hizbullah”ın hükümete yönelik baskısını artırdığı bir dönemde gerçekleşti. Grup, kendisini “İslami Direniş” olarak adlandıran yapının, silahların devletin kontrolünde toplanmasına ilişkin bir anlaşmayı “Koordinasyon Çerçevesi”nden bir komiteyle imzaladığını öne sürerek anlaşma taslağının açıklanmasını istedi.

Grubun güvenlik sorumlusu olduğunu öne süren ve “Ebu Mücahid el-Assaf” adını kullanan bir X hesabından yapılan açıklamada, silahlı grupların anlaşmanın bir nüshasını hâlâ beklediği belirtildi. Açıklamada, “Bir sonraki duyuruya kadar askerî operasyonların gerçekleştirilmesi durduruldu” denildi.

Hesap sahibi ayrıca, bölgesel bir şirkete yapılan petrol satışlarına ilişkin sözleşmeleri gündeme getirerek, Koordinasyon Çerçevesi üyelerinin petrolün indirimli fiyatlarla satılmasını ve elde edilen kârın paylaşılmasını kabul edip etmediğini sorguladı.

Ancak konuya yakın bir kaynak, Irak'ın bazı petrol sevkiyatlarını indirimli fiyatlarla sattığını, bunun nedeninin ise “Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımı krizi ve nakliye risklerinin alıcılar tarafından üstlenilmesi” olduğunu belirtti.


Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
TT

Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026

Elie Kuseyfi 

Şubat 2010'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, İranlı mevkidaşı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Temmuz 2006 savaşından sonra Arap Maşrık (Levant) bölgesinde meydana gelen dönüşümleri özetleyen üçlü bir toplantı için Şam'da bir araya geldi. Bu toplantı, Tahran'dan Şam üzerinden Beyrut'a uzanan bölgesel bir eksenin oluşumunun siyasi duyurusu ve İran'ın nüfuzunun yükselişinin, sınırları ve ülkeleri aşan siyasi ve askeri ittifaklar ağı kurma gücünün bir ifadesiydi. Başka bir deyişle bu toplantı ve bu görüntü, İran'ın sağlam bir bölgesel projeye ve ittifakları ile ağlarını bölgesel denklemlerde değerlendirme kapasitesine sahip olduğunu yansıtıyordu.

Şam'daki “üçlü toplantıdan” 16 yıldan fazla bir süre sonra, Maşrık'ın görüntüsü çok farklı görünüyor. İran ekseninin kalıntıları üzerinde yeni, sağlam bir eksenin oluşumunu duyuran hiçbir toplantı yapılmadı, hiçbir görüntü yayınlanmadı. Tahran, Esed rejiminin devrilmesiyle Suriye'deki en önemli coğrafi ve siyasi dayanağını kaybetti. Hizbullah, gücünü zayıflatan ve Lübnan'daki konumunu etkileyen eşi benzeri görülmemiş askeri ve siyasi darbelere maruz kaldı. Bu arada, İran'a sadık Iraklı fraksiyonların bölgede önceki dönemdeki ivmeyle faaliyet gösterme kapasitesi de geriledi. Bununla birlikte, İran nüfuzunun gerilemesi, alternatif bir bölgesel sistemin oluşması veya bu nüfuzu sınırlamada ortak çıkarları olan ülkeleri ve güçleri birleştiren yeni bir siyasi ve güvenlik ekseninin oluşması ile sonuçlanmadı.

Bağdat, Beyrut ve Şam arasındaki çıkar örtüşmesi göz önüne alındığında, paradoks daha da belirgin hale geliyor. Örneğin, Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında üçlü bir toplantıyı engelleyen nedir? Bu şahsiyetlerin pozisyonları arasında, silahların devletin elinde toplanması, resmi askeri ve güvenlik kurumlarının otoritesinin yeniden tesis edilmesi ve kontrolü dışında faaliyet gösteren silahlı fraksiyonların varlığına son verilmesi gerekliliği konusunda ortak bir zemin bulunuyor. Suriye örneğinde, bu yaklaşım aynı zamanda İran'ın Suriye topraklarından geçen ikmal yollarını kesme ve sınırda Tahran'a sadık Iraklı milislerin oluşturduğu tehdidi azaltma konusundaki doğrudan bir çıkarla da bağlantılı. Gerçekleşmesi durumunda böyle bir toplantı için bölgesel bir himayedarın olması bile gerekmiyor.

Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar

Şara ve Zeydi'nin 28 Ekim'de Şam'da yaptığı görüşmenin, yeni Suriye yönetimi ile önceki Irak hükümeti arasında daha önce olmayan bir güvenlik ve ekonomik iş birliği temeli ortaya koyduğu doğru. Ancak bu yakınlaşma, üç ülkenin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları coğrafi ve siyasi olarak iç içe geçmiş olmasına rağmen, şu ana kadar örneğin, Lübnan'ı da içeren daha geniş bir bölgesel çerçeveye dönüşmedi. Bilhassa Kerek saldırısının ardından Ürdün'ün güney Suriye'ye düzenlediği hava saldırılarının her iki sınır tarafında da yarattığı kargaşadan sonra, Ürdün'ün de böyle bir bölgesel çerçeveye katılması neden düşünülmesin? Kaldı ki bu saldırı, iki ülke arasındaki krizlerin ne kadar iç içe geçtiğini de açığa çıkardı.

Ne var ki, bu ülkeler arasındaki çıkar ve hedeflerin örtüşmesi, bunların uygulanması için gerekli araçlara sahip oldukları anlamına gelmiyor. Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar. Bağdat'ta hükümet, silahlı fraksiyonların siyasi ve güvenlik aygıtına entegre olmaları ve iktidarın dayandığı kurumlar ve ittifaklar içindeki varlıkları göz önüne alındığında, onları sadece İran'ın vekil güçleri olarak görüp başa çıkmakta yetersiz kalmış görünüyor. Beyrut'ta ise Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevvaf Selam, Hizbullah'ın askeri gücündeki önemli gerilemeye rağmen, devletin siyasi ve güvenlik yapısı içinde gizli kalan nüfuzu sebebiyle daha da karmaşık bir denklemle karşı karşıyalar.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)

Lübnan Cumhurbaşkanı'nın bu aşamadaki en büyük ve nihai umudu, Donald Trump'ın Binyamin Netanyahu'ya İsrail saldırganlığını durdurması ve Lübnan topraklarından çekilmesi için baskı yapabilme gücüne dayanıyordu. Bu adım, Lübnan devletinin diplomatik çabalarının etkinliğini göstermesine ve daha sonra otoritesini bütün Lübnan topraklarını kapsayacak şekilde genişletmesine imkan tanıyacaktı. Ancak, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'yu açıkça desteklemesinden sonra bu umut her zamankinden daha zor hale geldi. Bu destek, iki adam arasında kalıcı bir çıkar veya pozisyon uyumu anlamına gelmese ve ABD Başkanı, yönetiminin önceliklerine ve belki de daha geniş bölgesel stratejisine göre hesaplarını değiştirebilse de iki adam arasındaki siyasi ilişki Netanyahu'ya manevra alanı tanıyor ve Beyrut'un kendi adına kararlı bir Amerikan müdahalesine güvenme imkanını zayıflatıyor.

Bu noktada Avn, Zeydi ve Şara, farklı konumlarına rağmen, Trump yönetimiyle başa çıkma konusunda kendilerini ortak bir ikilemle karşı karşıya buluyorlar. Bir yandan Amerikan şemsiyesine ihtiyaç duyuyorlar veya en azından onu kaybetmeyi göze alamıyorlar, ancak Washington'un önceliklerini gerçekleştirmek için nüfuzunu kullanacağına dair garantileri de yok. Silahın Lübnan ve Irak devletlerinin tekelinde olmasını destekleyen ve “yeni bir Suriye”yi desteklediğini deklare eden yönetim, bu pozisyonları bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı zorlukların ölçeğiyle orantılı siyasi ve güvenlik taahhütlerine dönüştürmeye henüz hazır görünmüyor.

Alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor

Ancak daha derin ikilem, İsrail'in Lübnan'daki savaşı ve Suriye'ye müdahalesi için herhangi bir siyasi ufkun yokluğunu telafi etmek amacıyla, sahada fiili durumlar dayatmaya dönük bir askeri ve güvenlik stratejisi benimsemesidir. Güney Lübnan'dan Güney Suriye'ye kadar İsrail, yeni bölgesel düzenlemelere geçişe olanak tanıyacak siyasi bir çözüm vizyonu sunma isteği göstermeden, güç kullanarak güvenlik denklemleri kurmaya çalışıyor. İsrail'in her iki arenadaki davranış bütünlüğünün, Suriye ve Lübnan'ın buna karşı tutumlarındaki bütünlükten daha belirgin olduğu da göz önüne alınmalı. İsrail, iki ülke arasındaki geniş coğrafi alanı tek bir güvenlik bölgesi olarak ele alırken, Lübnan ve Suriye hükümetleri bu karmaşık duruma karşı ortak bir siyasi ve güvenlik koordinasyon mekanizmasından halen yoksun.

Kendi açısından Şam, önceki rejimin devrilmesinden bu yana meşru bir siyasi geçiş için gerekli tüm koşullara son derece ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Suriye’nin egemenliğini koruma gücüne yönelik acil günlük sınavlarla ve çok başlı bir çıkmazla karşı karşıya bulunuyor. Bu konu, Suriye'nin Arap-İsrail çatışmasında on yıllar boyunca oynadığı rolle karşılaştırıldığında daha da önem kazanıyor; zira Suriye'nin bölgesel varlığı büyük ölçüde çatışmayı yönetme ve İsrail ile müzakere etme konumuna dayanıyordu. Bugüne gelince, “yeni Suriye”, bölgesel konumunun gerektirdiği düzeyde kendisi ile başa çıkmasını sağlayabilecek siyasi araçlara sahip olmadan, topraklarında bir İsrail genişlemesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)
Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)

Bu Suriye çıkmazı, Trump'ın Suriye'ye yönelik stratejisi etrafındaki belirsizlikle daha da büyüyor. Suriye meselesine gösterilen olağanüstü Amerikan ilgisinden sonra, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları, Şam'daki yeni rejime yönelik Amerikan siyasi bahsi ile iktidarını sağlamlaştırmak için hayati önem taşıyan ekonomik başarısı bağlamında gerekli koşulları sağlama konusundaki gerçek Amerikan istekliliği arasında uçurum olduğunu ortaya koydu. Barrack, 29 Ekim'de CNN'e verdiği röportajda, “Suriye'ye gelip yatırım yapacak birini bulmak neredeyse imkânsız” dedi. Bu anlamda, Amerikan pozisyonun belirsizliği Lübnan ve Irak ile sınırlı değil, İran’ın nüfuzunun gerilemesinden sonra bölgenin nasıl görünmesi gerektiğine dair net bir vizyonun yokluğunda Suriye'ye de uzanıyor.

Ancak, alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor. Nitekim, ağır askeri, ekonomik ve insani maliyetine rağmen yeni bir savaş olasılığı, Tahran'a salt direnci zafere dönüştürmek için siyasi ve stratejik bir teşvik sunabilir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre aldığı darbelerden sonra, rejimin hayatta kalması ve kayıpların büyüklüğüne bakılmaksızın çatışmayı sürdürebilmesi, ABD ve İsrail'in ona boyun eğdirmeyi veya rejimini devirmeyi başaramadığını iddia etme imkanı tanıyor. Bu perspektiften bakıldığında, herhangi bir yeni savaş, Tahran için varlığını ve bölgesel dinamikleri etkileme gücünü yeniden ortaya koyma fırsatı olabilir.

Bu mantık İran'ı, bölgesel ağının dağılmadığını ve Yemen'den Irak ve  Beyrut'a kadar vekillerini harekete geçirebileceğini göstermek için herhangi bir yeni askeri çatışmada Hizbullah'tan dahil olmasını istemeye bile yönlendirebilir. Bu durumda böyle bir müdahale, İran'ın nüfuz ağının varlığının devam ettiğine ve üyelerine indirilen darbelere rağmen faaliyet gösterebildiğine dair siyasi bir mesaj taşıyacaktır. Bu nedenle, İran'ın nüfuzunun azalması yalnızca Tahran ile askeri bir çatışmanın sonucuna bağlı değil, aynı zamanda, ilgili ülkelerin ve özellikle de Irak ve Lübnan’ın, herhangi bir yükselen bölgesel gerilimin, kontrol altına almaya çalıştıkları nüfuzun yeniden canlanması için bahaneye dönüşmesini önleme güçlerine bağlıdır.

Yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor

Özellikle Trump'ın İran ile askeri ve diplomatik seçenekler arasında tereddüt etmesi göz önüne alındığında, tüm bu belirsizlik ve muğlaklık ortamında, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in 26 Ekim'de Tahran'a yaptığı ziyaret, İran ile ilişkilerde daha geniş bir bölgesel kanal açıyor. Bu kanal, özellikle Beyrut ve Bağdat'ın, İran ile bölgesel bir uzlaşmaya paralel olarak iç uzlaşma olasılıklarını araştırmasına imkan sağlayabilir. İran'ın etkisi her iki ülkede de gizli ve kalıcı olduğu sürece, bununla sadece iç mücadele veya Amerikan baskısı ile başa çıkılamaz; zira her ikisinin de etkisiz olduğu kanıtlandı. Bu ikisine ilave olarak, İran müdahalesine kapı açan faktörleri azaltacak ve Lübnan ve Irak devletleri ile kendi topraklarında faaliyet gösteren İran yanlısı milisler arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılmasına zemin hazırlayacak bölgesel uzlaşılar da gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekir ki, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki seçim sonuçlarına dayanarak seçeneklerini belirleyemezler; zira bu sonuçlar, İran ile çatışmaya kesin bir çözüm garantisi sunmadan, Amerikan ve İsrail'in hesaplarını yeniden düzenleyebilir.

Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)
Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)

Bu bağlamda, İsrail'in Trump'ın Tel Aviv'in hedefleriyle örtüşmeyen bir İran anlaşmasını dayatabileceğine dair endişelerinin devam etmesi dikkat çekicidir. Bu nedenle, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya verdiği destekle ilgili bazı soru işaretleri bulunuyor. Bu, İran'la çatışmanın bu aşamasında, askeri seçeneği dışlamayan Netanyahu liderliğindeki bir hükümetle çalışmayı tercih ettiğini yansıtıyor olabilir. Ancak, bu seçenek İran'la gelecekteki herhangi bir anlaşmaya veya genel olarak bölgedeki Amerikan çıkarlarına engel olursa, bu seçeneğe bağlı kalmayacaktır.

Yine de sonuç olarak, yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor. Bu nedenle, çıkarlarının ne kadar örtüştüğünü belirlemekten fiili koordinasyona geçmeyi ve başta Tahran'a yönelik Mekke İttifakı girişimi olmak üzere mevcut diplomatik girişimlerden yararlanmayı düşünmeleri daha uygun olacaktır. Zira bu girişim, özellikle Washington'un İran'la çatışmayı askeri olarak çözmek yerine yönetmeyi seçmesi durumunda, bölgesel bir çözüm için kapıyı açık tutma açısından büyük önem taşıyor. Pazartesi günü Keşm Adası'nın bombalanması bu eğilimin bir göstergesiydi; bir ABD’li yetkili “saldırıların sınırlı göründüğünü ve büyük çaplı muharebe operasyonlarının yeniden başladığını temsil etmediğini” belirtirken, başka bir yetkili ise bunların “savunma önlemlerinin bir parçası” olduğunu açıkladı. Bu tutum, ABD'nin İran'a karşı savaşa yeniden başlama konusunda temkinli olduğunu yansıtıyor; ama bu, İran hedeflerine yönelik büyük bir ABD-İsrail saldırısından önce yapılan askeri manevraların parçası da olabilir!

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
TT

Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)

Sudanlı çeşitli kaynakların doğruladığı üzere, Etiyopya’nın sınır bölgesindeki Asosa kentinde bulunan Sudan konsolosluğunu kapatma kararı, komşu ülkelerle yaşanan mevcut gerilimi artırdı. Bu gelişme, Kahire’nin Hartum ile yaptığı görüşmede Sudan’la imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’nı devreye sokabileceği mesajını vermesiyle aynı döneme denk geldi. Görüşme, Sudan’ın bir gün önce Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde Etiyopya hakkında şikâyette bulunmasının ardından gerçekleşti.

Etiyopya veya Sudan, konsolosluğun kapatılması konusunda henüz resmî bir açıklama yapmadı. İddianın doğrulanması halinde bu adım, Addis Ababa’nın aralarında anlaşmazlıklar bulunan bir Afrika ülkesiyle ilişkilerinde yaklaşık bir ay içinde attığı üçüncü diplomatik adım olacak. Etiyopya, daha önce Eritre ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, ekim ayının başında ise Mısır ile karşılıklı olarak diplomatları sınır dışı etmişti.

Afrika meseleleri uzmanları Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, söz konusu gelişmenin Afrika Boynuzu’ndaki gerilimi alevlendirdiğini belirtti. Uzmanlar, ön plana çıkan iki senaryoya işaret etti: Tırmanışın sürmesiyle bir çatışmanın yaşanması veya savaşın yol açacağı ağır maliyetler nedeniyle gerilimin düşürülmesi.

48 saatlik süre

Sudan medyası, Etiyopya’nın ülkenin batısındaki sınır kenti Asosa’da bulunan Sudan konsolosluğunun çalışanlarına, tamamını istenmeyen kişiler ilan etmesinin ardından Etiyopya topraklarını terk etmeleri için 48 saat süre verdiğini bildirdi.

Bu gelişme, Kahire’nin pazartesi akşamı Mısır ve Sudan dışişleri ile sulama bakanlarının katıldığı dörtlü toplantıya ev sahipliği yapmasının ardından yaşandı. Toplantı, Hartum’un, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) destek vermek amacıyla topraklarının insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alındığı suçlamasıyla Addis Ababa’ya karşı şikâyette bulunmasından bir gün sonra gerçekleştirildi.

Mısır, toplantının ardından yayımlanan ortak bildiride, Aralık 2025’in sonlarında Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamayı yeniden hatırlattı. Söz konusu açıklamada, Sudan’ı desteklemek ve bu kırmızı çizgilerin ihlal edilmesini veya aşılmasını önlemek amacıyla uluslararası hukukun ve iki kardeş ülke arasındaki Ortak Savunma Anlaşması’nın öngördüğü ‘gerekli tüm tedbir ve adımları atmaya tamamen hazır olunduğu’ ifade edilmişti.

Güven krizi

Etiyopyalı Afrika meseleleri uzmanı Musa Şeyhu, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunun kapatılmasının, Addis Ababa ile Hartum arasındaki anlaşmazlığın karşılıklı suçlamalardan gerilimi tırmandıran diplomatik adımlara dönüştüğünü gösterdiğini belirtti. Şeyhu, Afrika Boynuzu’nda güvenlik krizlerinin ve siyasi saflaşmaların iç içe geçmesine ilişkin endişelerin arttığına dikkat çekerek, “Asosa konsolosluğunun kapatılması diplomatik ilişkilerin kesildiği anlamına gelmiyor, ancak iki ülke arasındaki güvenin azaldığını gösteriyor” dedi.

Sudan krizinin Etiyopya ile Eritre arasındaki kopuşla aynı döneme denk gelmesinin, Afrika Boynuzu’ndaki çatışmaların ve ittifakların birbirine karışmasına ilişkin endişeleri artırdığı uyarısında bulundu.

Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)
Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)

Olası senaryoları değerlendiren Şeyhu, Hartum’un Sudan’daki tesislere yönelik İHA saldırılarında Etiyopya topraklarının kullanıldığı yönündeki suçlamalarının askerî çatışma riskini artırdığını belirtti. Bununla birlikte, gerilimi düşürebilecek etkenlerin de bulunduğunu vurgulayan Şeyhu, “Özellikle Sudan’daki savaş, Etiyopya’nın güvenlik sorunları ile iki ülkenin sınır ve su kaynaklarına ilişkin ortak çıkarları, doğrudan çatışmayı her iki taraf için de maliyetli hale getiriyor” ifadesini kullandı.

Şeyhu, en büyük sorunun yalnızca savaş ihtimali olmadığını, ikili anlaşmazlıkların bölgesel saflaşmalara dönüşerek ulusal karar alma bağımsızlığını ve Afrika Boynuzu’nun istikrarını ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakabileceğini söyledi.

Savaşın sonuçları

Buna karşılık, Mısırlı Afrika meseleleri uzmanı Ramazan Kurni, Etiyopya hükümetinin Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunu kapatma kararının, iki ülke arasındaki diplomatik gerilimde yeni bir aşamaya işaret ettiğini düşünüyor. Kurni, kararın nispeten geç alındığını belirterek, Addis Ababa’nın Eritre ve Mısır’a yönelik kararlarının ardından Sudan’ın da Etiyopya’nın tutumundan etkilenmesinin beklendiğini söyledi. Etiyopya, üç ülkeyi Tigray bölgesindeki savaşa müdahil olmakla suçlamış ve bu ülkelere karşı medya ve siyasi alanda bir kampanya yürütmüştü.

Kurni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın bu adımının Sudan’ın BM Güvenlik Konseyi ile Afrika Birliği (AfB) Barış ve Güvenlik Konseyi’ne yaptığı şikâyete açık bir yanıt olduğunu ifade etti. Ayrıca, Etiyopya’daki gelişmelerin ve Addis Ababa’nın Rus savaş uçakları satın almasının Eritre, Sudan ve Mısır'a yönelik bir ‘caydırıcılık mesajı’ niteliği taşıyabileceği ihtimalini dışlamadı.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, başlangıçta 12 adet dördüncü nesil geliştirilmiş 4++ sınıfı Su-35 savaş uçağını kapsayan teslimatın ardından, ekim ayının sonlarında yaptığı açıklamada, bu uçakların “Etiyopya’nın stratejik caydırıcılık kapasitesini” güçlendirdiğini söylemişti.

Ancak Kurni’ye göre mevcut gerilim, Etiyopya ile Sudan arasında kapsamlı bir askerî çatışma yaşanacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir değerlendirmenin ‘erken ve birçok açıdan yersiz’ olduğunu belirten Kurni, savaşın her iki ülkeye getireceği maliyetlere dikkat çekti.

Kurni, her iki tarafın da geniş çaplı bir savaşın sonuçlarını göğüsleyebilecek durumda olmadığını ifade etti. Etiyopya’nın Tigray, Amhara, Oromiya ve Afar bölgelerinde birden fazla cephede çatışmalarla meşgul olduğunu, buna Eritre cephesinin de eklendiğini belirtti. Sudan ordusunun ise sahadaki çabalarını sınır güvenliğini sağlamaya ve HDK’yle başta Kurdufan, Mavi Nil ve Darfur olmak üzere çeşitli bölgelerde mücadele etmeye yoğunlaştırdığını kaydetti.

Kurni’ye göre, Etiyopya’nın hamleleri nedeniyle Afrika Boynuzu’nda yaşanan gerilimler karşısında öne çıkan olası senaryolardan biri, iki taraf arasındaki siyasi ve diplomatik tırmanışın, karşılıklı suçlamaların ve bölgedeki genel gerilimin daha da artması.