Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları

Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları
TT

Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları

Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları

İran Ulusal Direniş Konseyi (NCRI) Birleşik Krallık Temsilci Yardımcısı Huseyin Abidini

Son dönemdeki güç kaymalarının dengeler üzerindeki etkisi

Lübnan'da Hizbullah'a vurulan son darbeler ve önde gelen liderlerinden bazılarının öldürülmesi, İran rejiminin bölgesel ve uluslararası ilişkileri üzerinde geniş kapsamlı etkiler meydana getirdi. Hizbullah, 1980'lerde İran İslam Cumhuriyeti'nin desteğiyle kurulduğundan bu yana İran'ın bölgedeki en önemli vekil güçlerinden biri oldu. Hizbullah, Tahran'ın stratejik hedeflerine ulaşmasında önemli bir rol oynadı. Ancak artan baskı ve askeri saldırılarla birlikte İran rejimi, Lübnan ve hatta Suriye'nin çok ötesinde yansımaları olacak yeni zorluklarla karşı karşıya kaldı.

Mollaların bölgesel stratejisinde Hizbullah'ın rolü

İran'da mollaların iktidara gelmesinden bu yana devrim yapmak ve bölgesel nüfuzunu genişletmek, rejimin en önemli dış politika hedeflerinden biri oldu. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), özellikle de onun dış kolu olan Kudüs Gücü, bu politikanın yürütme kolu olarak görev yaptı. İran rejimi tarafından silah, para ve istihbarat ile desteklenen Hizbullah, bu stratejinin ana araçlarından biri oldu. Böylece Hizbullah, Suriye, Irak ve Yemen'de etkin bir rol oynadı. Ancak Hizbullah'ın son dönemde hem askeri hem de siyasi açıdan zayıflaması ve yara alması, bu vekil gücün sınırlarını daha iyi gösterdi. Suriye ve Lübnan'da Hizbullah'ın üst düzey liderlerini hedef alan operasyonlar ve son suikastlar, muhalif güçlerin stratejisindeki bir değişimi yansıtmakla beraber, İran iktidarındaki mollaların askeri ve siyasi kollarından birini zayıflatma girişimini de yansıtıyor. Hizbullah'ın zayıflamasının DMO için de bazı sonuçları olacaktır. Lübnan'da Hizbullah'ın zayıflaması, liderini ve üst düzey komutanlarını kaybetmesi hiç şüphesiz DMO, özellikle de Kudüs Gücü üzerindeki baskıyı artıracaktır. İran’ın bölgedeki nüfuzunun korunması ve genişletilmesindeki kilit rolü göz önüne alındığında, Hizbullah'ın gücü ve etkinliği azaldıkça bu güçler yeni operasyonel zorluklarla karşılaşacaktır. Bölgedeki vekalet savaşlarında rejimin baş gücü olarak bilinen Hizbullah'ın zayıflaması, İran'ın Suriye, Irak ve hatta Yemen'e nüfuz etme kabiliyetinin azalması anlamına gelebilir. Aynı zamanda DMO ve Kudüs Gücü bu darbeyi telafi etmek için bu ülkelerdeki askeri varlığını doğrudan artırmak zorunda kalabilir.

Lübnan’daki siyasi ve sosyal yansımalar

Hizbullah'ın etkisinin azalması sadece Ortadoğu'daki güç dengelerini etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda Lübnan içinde de geniş kapsamlı sonuçlar doğuracaktır. Lübnan'da her zaman en önemli siyasi ve askeri aktörlerden biri olarak rol oynamış olan Hizbullah, zayıfladıkça daha fazla iç muhalefetle karşılaşabilir. Bu zayıflama Hizbullah'ın Lübnan içindeki gücünün azalmasına, siyasi reformlar için baskının artmasına ve grubun etkisinin azalmasına yol açabilir. Sonuç olarak, Hizbullah'ın zayıflaması, Lübnan'daki diğer siyasi gruplara ve hatta halk hareketlerine İran rejiminin ve DMO'nun ülkedeki etkisinin sınırlandırılmasını daha güçlü bir şekilde talep etmeleri için yeni bir alan sağlayabilir. Bu gelişmeler İran'ın Lübnan'daki varlığının azalmasına ve Tahran'ın ülkeyi lojistik ve operasyonel bir üs olarak kullanma kabiliyetinin düşmesine sebep olabilir.

Suriye'deki güç dengesi üzerindeki etki

İran rejimi ve Hizbullah'ın ana etki alanlarından biri olan Suriye, Hizbullah'ın zayıflamasından şüphesiz etkilenecektir. Suriye iç savaşında Beşşar Esed rejiminin desteklenmesinde kilit bir rol oynayan Hizbullah, askeri gücü düştükçe, Suriye'deki savaşlarda eskisi kadar etkili olamayabilir. Bu zayıflık, Esed yanlısı muhalif güçlerin ve hatta Suriye'de bulunan yabancı kuvvetlerin işine yarayabilir. Muhaliflere karşı savaşta Suriye ordusunun başlıca destekçileri olarak bilinen İran ve Hizbullah'ın vekil güçleri, operasyonel ve askeri kapasiteleri azaldıkça bu zayıflıklarla karşı karşıya kalacaktır. Bu mesele nihayetinde Suriye'deki saha denklemlerini ve hatta siyasi müzakereleri değiştirebilir.

Hizbullah ve DMO'nun saldırılarının bölgesel etkisinin genişlemesi

Lübnan'da Hizbullah'a yönelik son saldırılar sadece DMO'ya stratejik bir darbe teşkil etmekle kalmadı, aynı zamanda İran rejiminin bölgesel politikaları açısından da daha geniş sonuçlar doğurdu. DMO, mollaların iktidarının ilk yıllarından bu yana, ülke içinde egemenliğini korumak ve İran'ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu sürdürmek için sözde devrim, terörizm ve savaş kışkırtıcılığında rejimin ana kolu olarak görev yaptı. DMO'nun bölgedeki en önemli vekil gücü olan Hizbullah, özellikle son yıllarda bu stratejide kilit bir rol oynadı. Ayrıca İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunu genişletmesinde en önemli faktörlerden biri haline geldi. Hizbullah'ın operasyonel kabiliyetlerinin, liderliğinin ve komuta yapısının azalmasıyla birlikte bu son darbenin etkileri, İran'ın bölgedeki diğer ülkelerle olan ilişkilerine ve nüfuzuna doğrudan yansıyacaktır. Örneğin, rejimin Yemen'deki Husiler ve Iraklı milisler gibi Hizbullah'ın destek ve eğitim ağına büyük ölçüde bel bağlamış vekil güçleri, kısa ve orta vadede lojistik ve istihbarat desteğinde bir azalmayla karşı karşıya kalabilir. Destekteki bu azalma söz konusu grupların operasyonel kabiliyetlerini zayıflatabilir. Özellikle Suriye ve Yemen'de Hizbullah'ın çeşitli operasyonlarda askeri koordinatör ve danışman rolüne güvenen grupların çeşitli operasyonlardaki etkinlikleri zayıflayabilir.

İran'ın uluslararası ilişkilerinin zayıflaması

Hizbullah'ın saldırıları İran rejiminin uluslararası ilişkilerini de etkiledi. Rejimin Hizbullah gibi terörist gruplara verdiği destek nedeniyle pek çok ülke İran'a daha fazla yaptırım uygulanması yönünde baskı altında. Hizbullah'ın ve onunla bağlantılı kaçakçılık ağlarının zayıflatılması, İran rejiminin bölgede ve küresel sahnede manevra kabiliyetinin azalmasına yol açabilir. Bu durum, İran'ın vekalet faaliyetlerinden her zaman güvenlik endişesi duymuş olan Batılı ülkeler ve İran'ın bölgesel komşuları için özellikle önemlidir. Nitekim Hizbullah'ın zayıflatılması, İran'ın diplomatik müzakereler ve bölgesel politikalardaki en önemli kozlarından birinin zayıflatılması anlamına geliyor. Öte yandan bu zayıflık, rejimi, nüfuzunu korumak için daha agresif ve şiddet yanlısı yöntemler kullanmaya itebilir ki, bu da bölgedeki gerilimin tırmanmasına ve askeri çatışma ihtimalinin artmasına neden olabilir.

Hizbullah'ın İran için öneminden ve Hasan Nasrallah'ın oynadığı eşsiz rolden bahsederken, İran'ın siyasi analistlerinden Muhammed Sadık Şahbazi'nin Ufuk televizyonuna verdiği röportajdaki ifadelerine değinmek yerinde olacaktır. Şahbazi bu röportajda, Hasan Nasrallah'ın direniş eksenindeki tarihi ve seçkin rolünü ve bu figürün derin etkisini ele aldı.

Muhammed Sadık Şahbazi, İran'daki siyasi ve kültürel aktivistlerden biridir. Sosyal, siyasi ve medya konuları da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda faaliyet göstermiş ve İran'daki çeşitli kurumlar ve entelektüel eğilimlerle iş birliği yapmıştır. Şahbazi, İslam Devrimi, direniş ve bölgesel meselelerle ilgili konularda analist ve yazar olarak bilinmektedir. İç siyasi eğilimleri eleştirmek ve direniş ekseniyle (Hizbullah ve Hasan Nasrallah gibi figürler de dahil) ilgili konuları analiz etme noktasında aktif rol oynamaktadır.

Şahbazi İran'daki bazı politikaları eleştiriyor ve bu görüşlerini medya ve sanal alemde açıkça ifade ediyor. Muhammed Sadık Şahbazi söz konusu röportajda, Hasan Nasrallah'ı direniş ekseninin önde gelen ve yeri doldurulamaz bir figürü olarak takdim ediyor. Nasrallah'ın kaybının direniş hareketi için büyük ve yeri doldurulamaz bir trajedi olduğunu belirtiyor. Şahbazi bu kaybı, Kasım Süleymani ve İbrahim Reisi'nin öldürülmesi gibi diğer acı olaylarla karşılaştırıyor ve Nasrallah'ı kaybetmenin acısının ve trajedisinin daha derin ve etkili olduğunu vurguluyor. Ayrıca bu kaybın kendisinin ve diğerlerinin yüreğini yakmaya devam ettiğini ifade ediyor. Şahbazi, Ufuk televizyonunda katıldığı programda, mevcut iç ve bölgesel koşulların hassasiyeti konusunda, 1988, 1996, 98 olayları da dahil olmak üzere İran İslam Cumhuriyeti'nin içinden geçtiği çalkantılı dönemlerin mevcut durum kadar hassas ve önemli olmadığını belirtti. Dayatılan savaşın bile büyük önem taşımadığını söyledi.

x

Şahbazi, geçmişte yaşanan bazı krizlere ve Sadık Vaat Operasyonu da dahil olmak üzere çeşitli operasyonlara atıfta bulunarak, bu operasyon daha önce başlatılmış olsaydı, Nasrallah'ın halen hayatta olabileceğini büyük bir üzüntüyle vurguladı. Direniş ekseninin bölgedeki eylemlerine de değinen Şahbazi, Aksa Tufanı Operasyonu başladığı andan itibaren İran'ın bölgesel denklemlerden çıkarıldığını söyledi.

Şahbazi, İran'ı ve direniş eksenini zayıflatmaya çalışan İbrahim Anlaşmaları ve Yüzyılın Anlaşması gibi bazı uluslararası programların devam ettiğini belirtti. Direnişin arenaya geri dönebildiğini ve bölgesel denklemlerde önemli bir rol oynayabildiğini belirtti.

Program sunucusu, bazılarının Aksa Tufanı Operasyonu’nun yüksek maliyetini sorgulayabileceğini belirtti. Ancak Şahbazi bu operasyonun, İran İslam Devrimi'nden sonra İslam dünyasının İsrail'e karşı verdiği ilk büyük tepki olduğunu vurguladı. Son olarak Şahbazi, direniş ekseninin sahnede kalması halinde düşmanlara karşı daha fazla zafer elde edileceğini kaydetti. Tabii ki bu zaferin nasıl elde edileceği konusunda bir şey söylemedi...



Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alma planının riskleri neler?

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)
TT

Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alma planının riskleri neler?

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi akşamı Miami’de UFC müsabakalarını takip ederken, yardımcısı J.D. Vance Pakistan’da İran ile yürütülen müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlandığını açıklayarak barış umutlarına darbe vurdu.

Dünya, Beyaz Saray’ın tepkisini öğrenmek için fazla beklemek zorunda kalmadı. Trump dün sabah yaptığı açıklamada, hayati öneme sahip su yollarını kapsayan kapsamlı bir ‘deniz ablukası’ uygulamaya konulduğunu duyurdu. Söz konusu adımın, geçen şubat ayında başlayan ve küresel enerji ticaretini ciddi biçimde etkileyen savaşın seyrini değiştirmeyi hedeflediği belirtilirken, Trump yönetiminin bu çatışmadan çıkış konusunda ciddi zorluklar yaşadığı ifade edildi.

Karakas’tan Tahran’a

Trump, bu stratejik yön değişimiyle ‘Venezuela modeli’ olarak adlandırılan yaklaşımı hayata geçirmeyi hedefliyor. Bu modelin, Nicolas Maduro yönetimini zayıflatma sürecine benzer şekilde işlediği, ancak bu kez dünyanın en kritik deniz ticaret hatlarında uygulanacağı ifade ediliyor. Venezuela örneğinden esinlenen planın, İran’ın enerji ihracatını ve zorunlu geçiş ücretleri üzerinden elde ettiği gelirleri engelleyerek finansal kapasitesini zayıflatmayı amaçladığı belirtiliyor. Bugünden itibaren fiilen uygulanmaya başlayacağı aktarılan deniz ablukasının, İran’ın petrol ihracatını durdurarak ekonomik kaynaklarını kısıtlamayı hedeflediği bildiriliyor.

dsfvfdvb
Umman’ın Musandam vilayeti açıklarında, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi (Reuters)

Şarku'l Avsat'ın Fox News’ten aktardığı habere göre Trump yaptığı açıklamada sert bir ton kullanarak, “Tam bir abluka uygulayacağız. İran’ın petrol satışından para kazanmasına izin vermeyeceğiz. Bunu Venezuela’da yaptık ve burada da benzerini, ancak çok daha büyük ölçekte yapacağız” ifadelerini kullandı.

Enerji istikrarına ve ateşkese yönelik doğrudan tehdit

Analistler, söz konusu askeri operasyonun küresel enerji piyasalarında benzeri görülmemiş bir istikrarsızlık yaratma riski taşıdığını ve bunun, savaşın ilk dönemlerindeki artışları da aşabilecek yeni bir petrol fiyatı dalgasına yol açabileceğini belirtiyor.

Riskin yalnızca ekonomik boyutla sınırlı olmadığı, aynı zamanda geçtiğimiz salı günü sağlanan kırılgan ateşkesi de tehdit ettiği ve doğrudan yeni çatışma ihtimalini gündeme getirdiği ifade ediliyor.

Bu bağlamda, Washington’daki Defense Priorities adlı enstitünün askeri analiz direktörü Jennifer Kavanagh, boğazın tamamen kapatılmasının fiyatlarda sert bir sıçramaya neden olacağını ve bunun ABD yönetimini ağır uluslararası baskı altına sokacağını söyledi.

Kavanagh ayrıca bu kararın, Trump’ın içinde bulunduğu ‘hayal kırıklığını’ açık biçimde yansıttığını ve şubat ayında başlayan savaştan çıkış için elinde kalan seçeneklerin azaldığına işaret ettiğini ifade etti.

Olası jeopolitik riskler şu başlıklarda özetleniyor:

- Uluslararası desteğin zayıflaması: Enerji arzındaki baskı, Washington’un bölgedeki sert politikalarına yönelik müttefik tepkilerini artırabilir.

- Diplomatik sürecin çökmesi: Deniz ablukası, mevcut ateşkesi kalıcı bir barış anlaşmasına dönüştürme ihtimalini fiilen ortadan kaldırabilir.

- Fiyat şoku: Piyasa uzmanları, yeni arz kesintilerinin küresel ekonomiyi sarsabileceğini ve bu durumun hem dünya ekonomisine hem de İran iç dinamiklerine aynı anda zarar verebilecek ‘çift yönlü bir baskı’ oluşturacağını değerlendiriyor.

Küresel enflasyon ‘ölümcül bir sarmalın’ içinde

Şok etkisinin yalnızca petrol piyasalarıyla sınırlı kalmayacağı belirtiliyor. Uzmanlar, gübre ve helyum fiyatlarının da artmaya devam edebileceği uyarısında bulunuyor. Bu iki ürünün gıda üretimi ve yarı iletken sanayi gibi kritik sektörler için temel girdiler olduğu hatırlatılarak, küresel enflasyonun hızlanabileceği ifade ediliyor. Barclays ise enerji tesislerine yönelik saldırıların yol açtığı ‘ekonomik izlerin’, özellikle Asya’daki yükselen ekonomilerin tedarik zincirleri üzerinde uzun süreli bir baskı oluşturabileceğini belirtiyor. Öte yandan, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın küresel büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etmeye ve enflasyon beklentilerini yükseltmeye hazırlandığı aktarılıyor.

Çin ateş hattında

Hürmüz Boğazı’na yönelik ABD ablukası, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin’i Donald Trump yönetimiyle doğrudan ve kritik bir karşı karşıya gelişin içine sürüklüyor. Pekin’in İran petrolünün en büyük ithalatçısı olmaya devam ettiği, savaşın başlamasından bu yana boğaz üzerinden yapılan sevkiyatların sürmesinin ise Tahran için hayati bir ekonomik hat oluşturduğu ve ABD iradesine açık bir meydan okuma niteliği taşıdığı belirtiliyor.

Analistlere göre İran petrolünü taşıyan tankerlerin tamamen engellenmesi, Çin’e giden bu hayati enerji akışını kesme riski taşıyor. Bu durumun, özellikle ABD-Çin ticaret gerilimi kapsamında zaten hassas olan ilişkileri daha da tırmandırabileceği ve gerilimi benzeri görülmemiş seviyelere çıkarabileceği ifade ediliyor. Söz konusu gelişmelerin, Donald Trump’ın gelecek ay Çin’e yapması planlanan ziyareti öncesinde yaşanması ise dikkat çekiyor.

ABD’nin baskıları yalnızca deniz ablukasıyla sınırlı kalmadı; Washington yönetiminin, Çin’in Tahran’a gelişmiş savunma ekipmanı sağlaması halinde Çin’den yapılan ithalata yüzde 50’ye varan ek gümrük vergileri uygulayabileceği yönünde tehditte bulunduğu aktarılıyor. Bu adım, Pekin’i enerji güvenliği ile ABD ile olan ticari çıkarları arasında zor bir denge kurmaya itiyor.

Bazı uzmanlar Donald Trump’ın bu tehditlerden geri adım atabileceğini düşünse de, Çin’in doğrudan hedef alınması stratejisinin küresel yanlış hesaplama riskini artırdığı ve olası bir krizin yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmayarak küresel ticaret düzeninin merkezine kadar uzanabileceği değerlendiriliyor.

İslamabad’ın perde arkası

ABD’li yetkililer, abluka kararının, İran’ın İslamabad görüşmelerinde sergilediği ‘uzlaşmaz tutum’ olarak tanımladıkları durum sonucunda alındığını açıkladı. Yetkililere göre Tahran, ABD’nin uranyum zenginleştirme tesislerinin tamamen tasfiye edilmesi ve vekil gruplara yönelik finansmanın durdurulması yönündeki sert taleplerini reddetti.

bfrgb
Umman’ın Musandam vilayeti açıklarında, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi (Reuters)

J.D. Vance, artan baskının İran’ı geri adım atmaya zorlamasını umduklarını belirtirken, Prof. Dr. Veli Nasr ise farklı bir değerlendirme yaptı. Nasr, Tahran’ın ‘küresel ekonomik sıkışmanın’ aslında kendi lehine çalışabileceğini hesapladığını ve bunun Washington üzerinde dayanılması zor bir baskı yaratabileceğine inandığını söyledi. Nasr ayrıca, İran’ın olası bir karşı hamleyle Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatma seçeneğini de gündeme alabileceği uyarısında bulundu.

Operasyonel ikilem

Kavanagh, uygulanabilirliğe dair kritik bir soru ortaya koyarak, “Eğer boğazdan geçen bir gemi ABD’nin müttefikine aitse ve İran’a çatışmadan kaçınmak için geçiş ücreti ödemeyi kabul ederse, Washington müttefik ülkelerin ya da Çin’e ait gemilerin tankerlerine el koyar mı?” ifadelerini kullandı.

Analistler, Venezuela ile yapılan karşılaştırmanın yanıltıcı olabileceği uyarısında bulunuyor. Buna göre İran’ın onlarca yıldır geliştirdiği ‘savaş ekonomisi’ ve köklü bürokratik yapısı, ülkeyi asimetrik çatışmalara dayanıklı hale getiriyor. Ayrıca İran’ın Irak, Türkiye ve Rusya gibi 15 ülkeyle kara sınırına sahip olması, alternatif ekonomik ve lojistik kanallar oluşturmasına imkân tanıyor.

Trump’ın çatışmadan hızlı çıkma isteği ile İran’ın dirençli tutumu arasında dünya yeni bir gerilim hattına sürüklenirken, uzmanlar mevcut tabloyu ‘barut fıçısı’ olarak tanımlıyor. Bu süreçte yalnızca gemilerin değil, küresel finansal sistemin de ciddi bir risk altında olduğu değerlendiriliyor.


ABD-İran anlaşmasının netliği ve belirsizliği

Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
TT

ABD-İran anlaşmasının netliği ve belirsizliği

Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)

Nebil Fehmi

Ortadoğu’nun büyük bir patlamanın eşiğinde gibi göründüğü bir anda, ABD ve İran arasında imzalanan son ateşkes anlaşması, kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşmesi için yoğun ve ciddi müzakerelere giriş noktası olması umuduyla, memnuniyetle karşılanan bir “zorunlu ateşkes” olarak geldi. Bu anlaşma, tehlikeli bir uçurumun ve öngörülemeyen sonuçları olan çatışmaların eşiğinden, geçici de olsa, uzaklaşmamızı sağladı.

Durumun zorluğunu hem de en üst düzeyde yansıtan husus, her iki tarafın da açıklanmış tutumları arasındaki temel farklılıklara ve hatta açık çelişkilere rağmen, elde edilenleri kendi vizyonlarının bir zaferi olarak deklare etmeleridir. Ne var ki anlaşmanın daha yakından incelenmesi, her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı talepler ile nihayetinde kabul edilenler arasında birçok tutarsızlık olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, maddelerinin yorumlanmasında ve doğasının nitelendirilmesinde açık ihtilaflar bulunuyor; bu da anlaşmanın çöküşünü önlemek ve sürdürülebilirliğini sağlamak için acilen siyasi ve hukuki bir konsolidasyon ve desteğe ihtiyaç duyulduğu anlamına geliyor.

Son aylarda Washington, bir dizi kesin ve katı talepte bulundu; İran'da rejim değişikliği veya davranışlarında bir değişiklik olduğuna dair kanıt, uranyum zenginleştirmenin tamamen durdurulması, füze programının tasfiye edilmesi, İran'ın bölgesel etkisinin azaltılması ve İsrail için açık güvenlik garantileri.

İran, bu talepleri ulusal egemenliği ve stratejik hakları ihlal ettikleri için müzakere edilemez kırmızı çizgiler olarak değerlendirdi. Mevcut “ateşkes”, bu unsurların hiçbirini açıkça ele almıyor gibi görünüyor. Dahası, anlaşma, uzun vadeli taahhütler veya net doğrulama mekanizmaları olmaksızın, hatta yüzeysel olarak Amerikan başarısı gibi görünen seyrüsefer konusunda bile, iki haftalık geçici bir operasyonları durdurma anlaşması olmakla sınırlı. Zira Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, İran’ın askeri gözetim ve geçiş ücreti dayatma girişimi de dahil olmak üzere, Washington'un yıllardır savunduğu “seyir özgürlüğü” ilkesine aykırı koşullarda gerçekleşti.

Buna karşılık İran da maksimalist koşullar öne sürdü; bunlar arasında yaptırımların tamamen kaldırılması, Amerikan güçlerinin ve üslerinin bölgeden çekilmesi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, gelecekteki saldırılara karşı garantiler ve hatta kayıpların tazmini yer alıyor. Ancak anlaşma, bu taleplerin hiçbirini fiilen veya yazılı olarak yerine getirmedi. Yaptırımların kaldırılması konusunda net bir metin yok, ABD'nin askeri çekilme taahhüdü yok ve bu konuların görüşülmesi için bir zaman çizelgesi bile yok. Elde edilen tek şey, Tahran'ın umduğundan çok uzak olan bir “operasyonların geçici olarak durdurulması”.

Daha da önemlisi, daha önce askeri baskı altında müzakere ilkesini reddeden İran, bu ateşkesi fiilen kabul ederek, belirttiği pozisyondan taktiksel olarak bir geri adım attı.

Müzakerelerin başlangıcından bu yana, hiçbir resmi metin yayınlanmadı. Bazı haberler, İran'ın resmi anlatısına göre müzakerelerin temeli olarak sunulan İran teklifinin, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını içerdiğini belirtiyor. Bu, Washington tarafından ilan edilen kırmızı çizgiyle doğrudan çelişiyor. Aynı zamanda bu maddenin, İran tarafından sunulan İngilizce versiyonda yumuşatıldığı veya çıkarıldığı, Farsça versiyonda ise daha açık bir şekilde yer aldığı, bunun da içerisi ve dışarısı arasındaki çelişkiyi yönetme çabasını yansıttığı söyleniyor. Son olarak, yaklaşan müzakerelerin temelinin, İran'ın sunduğu noktalarla ilgili revizyonlar içeren ve Trump tarafından belirlenen son tarihten hemen önce onaylanan bir Pakistan taslağı olduğu bildiriliyor.

Bu anlaşmanın en tehlikeli yönü, metnin kendisi değil, Washington ve Tahran arasındaki yorum farkı olabilir. Amerika Birleşik Devletleri bunu “tam bir zafer” olarak ilan ederek, askeri hedeflerine ulaşıldığını ve İran'ın baskıya boyun eğdiğini varsayıyor. Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını başarısının kanıtı olarak görüyor. İran ise bunu, direnişinin bir yansıması sayıyor, haklarından taviz vermek olarak değil, diğer tarafın davranışlarına bağlı “şartlı bir ateşkes” olarak nitelendiriyor. Zenginleştirme hakkını ve bölgesel etkisini koruduğunu vurguluyor.

Bu görüş ayrılığı, bizzat anlaşmanın kapsamıyla ilgili yorumlara ve hatta “ateşkes” kavramının bile birleşik bir tanımının olmamasına kadar uzanıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu çelişkiler, aşağıdakiler de dahil olmak üzere birkaç önemli konuda açıkça görülüyor:

- Hürmüz Boğazı: Washington boğazın açık olduğunu düşünürken, İran boğazın yalnızca kendi şartlarına ve egemenliğine uygun olarak açık olduğunu savunuyor.

- Nükleer program: Washington bunu daha sonra ele almaktan bahsederken, İran bunun müzakereye tabi olmayan egemen bir hak olduğunu ısrarla belirtiyor.

 - Bölgesel operasyonlar: İsrail ve bir ölçüde Amerika Birleşik Devletleri, anlaşmayı Lübnan gibi cephelerden ayrı tutuyor. Nitekim İsrail, ateşkes duyurusundan saatler sonra kanlı operasyonlar düzenledi. İran ise herhangi bir gerilimi azaltma girişiminin müttefiklerini de içermesi gerektiğine inanıyor; bu nokta Pakistanlı arabulucu tarafından da vurgulandı.

- Anlaşmanın niteliği: Washington bunu bir barış sürecinin başlangıcı olarak tanımlarken, İran bunu yalnızca geçici ve çökebilecek bir ateşkes olarak görüyor. Bu arada, İran'ın bazı komşu Arap devletlerine karşı hain operasyonları devam ediyor.

- Tazminat: İran ABD ve İsrail'den tazminat talep ederken, saldırıya uğrayan Arap devletleri İran'dan tazminat talep ediyor.

Bu çelişkiler sadece teknik detaylar değil; anlaşmanın özüne ilişkin “ortak bir anlayışın” yokluğunu yansıtıyor. Her iki taraf da bunu bağlayıcı ve üzerinde anlaşılmış bir çerçeve olarak değil, kendi hedeflerine ulaşmak için taktiksel bir araç olarak görüyor. Bu da anlaşmanın yapısal kırılganlığını açıklıyor; iki farklı yoruma sahip tek bir anlaşma olduğunda, çökme olasılığı artar.

Bu nedenle, bu anlaşmanın gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıttığı açıkça ortaya çıkıyor. Her iki tarafın da azami taleplerini, hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor ve temel sorunları çözümsüz bırakıyor.

Bununla birlikte hem ABD hem de İran'ın askeri, ekonomik ve siyasi olarak bitkin düşmesi ve ateşkesin acil ve kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmesi nedeniyle bu anlaşmaya varıldı.

Anlaşmanın en tehlikeli yönünün içeriğinde değil, eksikliklerinde, “ateşkes”, “nükleer haklar” ve “seyir özgürlüğü” gibi temel kavramlar için ortak bir tanımın olmamasında yattığı söylenebilir. Bu nedenle, sürdürülebilirliği, iki tarafın yorumunun birleştirilmesi ve bağlayıcı bir ortak zemin oluşturulması başarısına veya başarısızlığına bağlı olacaktır.

Uluslararası toplumun tamamı ve savaşan taraflar, çatışma için ağır bir bedel ödediler. Bu nedenle, Pakistan'ın ev sahipliği yaptığı görüşmelerin başarısızlığına ve çelişkilere, karmaşıklıklara ve tutarsızlıklara rağmen, bu ateşkes, ayrıntılı ve ciddi müzakerelere doğru atılan gerekli bir ilk adım olmaya devam ediyor. Bu müzakereler Pakistan, Umman, Mısır, Türkiye ve Çin'in çabalarına ve çeşitli diplomatik çevrelerde ortaya atılan fikirlere dayanmalıdır. Bunlar arasında eski İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'in sunduğu fikirler ve hatta çatışmaların başlangıcında burada şahsen ortaya koyduğum fikirler de yer almaktadır. Bunların hepsi, diplomasinin son derece önemli olduğunu ve çatışmaları barışçıl yollarla sona erdirecek ve iyi komşuluk ilişkileri kuracak anlaşmalarla çözmenin gerekliliğini açıkça göstermektedir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor

İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor
TT

İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor

İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor

ABD ordusu, Pakistan’daki barış görüşmelerinin çökmesinin ardından, Washington’un İran’ı nükleer hedeflerinden vazgeçmeyi reddetmekle suçlaması üzerine, pazartesi günü İran limanlarına yönelik deniz trafiğini kısıtlayan bir abluka uygulamasına başlayacak.

Washington’a göre abluka, bugün (Pazartesi) saat 14.00’te (GMT) yürürlüğe girecek ve İran limanlarına giden ya da bu limanlardan ayrılan tüm gemileri kapsayacak.

The Wall Street Journal gazetesinin pazar akşamı yetkililer ve konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre ABD Başkanı Donald Trump ve danışmanları, barış görüşmelerindeki çıkmazı aşmak amacıyla İran’a yönelik sınırlı askeri saldırıları yeniden başlatmayı ve ayrıca Hürmüz Boğazı üzerinde ABD kontrolü sağlamayı değerlendiriyor.

Trump, dün yaptığı açıklamada, ABD’nin Hürmüz Boğazı’na deniz ablukası uygulayacağını duyurmuştu.