İsrail stratejisine karşı Filistin stratejisi

Tel Aviv giderek daha fazla radikalleşmeye devam ediyor

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

İsrail stratejisine karşı Filistin stratejisi

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Nasır el-Kudva

Biz görmek istemesek de İsrail'in stratejisi açıkça ortada. Filistin ulusal hareketi olarak bizler, geçmişte 1967 sınırlarında küçük bir Filistin devletinin kurulmasını kabul ederek iki devletin bir arada yaşaması konusunda anlaşmaya varmamızın bu çözümün garantisi olacağına inanıyorduk. Çünkü İsrail’in Filistinlilerin ve Arapların onayına muhtaç olduğunu varsayıyorduk. Bu konuda, onaylayanlar ve reddedenler olarak iki kamp arasında bir anlaşmazlık yaşadık. Her iki kamp da aynı varsayıma sahipti ve ne yazık ki kimse bu varsayımın yanlış olduğunu söylemedi. Bu varsayım var olmaya devam etti. Öyle ki, neredeyse bugüne kadar geçerli olduğunu söyleyebilirim. Bu da Filistin Yönetimi’nin Oslo Anlaşmalarına dahil olma kararı ve bunu takip eden olaylar da dahil olmak üzere birçok durum karşısında sergilediği tutumu açıklayabilir.

Gerçekte İsrail hiçbir zaman bölünme ve iki devletin bir arada yaşaması fikrini kabul etmemişti. Hem kamuoyu önünde hem de özelde tüm toprakların ‘İsrail toprağı’ olduğu ve  Yahudi halkının Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria'yı ve Gazze Şeridi'ni (1967'den beri işgal altındaki Filistin toprakları) sömürgeleştirme hakkını elinde tuttuğu konusunda ısrar etti. İsrail’e göre Filistinlilerin varlığı, İsrail içinde sadece bir azınlıktan ibaretti ve dolayısıyla önerilen her türlü çözüm bu azınlığa yönelikti.

İsrail, zaman zaman gönülsüzce yerleşim birimleri inşasının bir süreliğine dondurulmasını kabul etse de topraklarımızdaki sömürgeci yerleşimi durdurmayı asla kabul etmedi. Kudüs ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere Batı Şeria'nın işgal altındaki topraklar olarak yasal statüsünü hiçbir zaman tanımadı. İsrail, iki devletli çözüme de hiçbir zaman sıcak bakmadı.

Anlaşma metninin zayıflığına rağmen, İsrail'in aşırı sağcı kanadı, sırf sonunda bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak öngörülemeyen gelişmelere kapı açabileceği gerekçesiyle anlaşmalara varmanın cezası olarak dönemin İsrail Başbakanı İzak Rabin'e suikast düzenledi. Bu aşırı sağcı kanadın tüm toprakları ele geçirmek, Filistinlileri ya da çoğunu bu topraklardan sürmek ve Filistin topraklarından vazgeçmemek istemesi, o dönemde Yaser Arafat tarafından temsil edilen Filistin Yönetimi’nin bunu kabul ettiği anlamına gelmiyordu. Aslında dönemin Filistin Yönetimi, bağımsız bir Filistin devleti kurulması için mücadele etti ve İsrail tarafının bunu kabul etmeye istekli olmadığını anladığında, Oslo'yu fiilen terk ederek silahlı direnişe yöneldi. Ancak İsrail'in tepkisi çok şiddetli oldu. Filistin Yönetimi’ni ve güvenlik birimini yok etti ve Yaser Arafat'ı fiziksel olarak ortadan kaldırdı.

Arafat'ı çeşitli şekillerde barış sürecinin başarısızlığının sebebi olmakla suçlayan bir sonraki Filistin Yönetimi’nin, İsrail'in yarattığı alternatif oldubittilerin yanı sıra Oslo Anlaşmalarına ve bugüne kadar acısını çektiğimiz özerklik fikrine geri dönmeyi kabul edip etmediği ise belirsizliğini koruyor.  Öyle ki bu durum bugün bile başımıza bela olmaya devam ediyor.

Filistin Yönetimi’nin çöküşü ve yok oluşu, İsrail hükümetindeki aşırı sağcı bakanların ekmeğine yağ sürdü. Yerleşimcilerin Filistin Yönetimi tarafından korunmasından, toprakları ele geçirmeye ve resmen İsrail'e ilhak etmeye geçiş yaptılar.

İsrail, temel pozisyon anlamında olmasa da bu pozisyonun yüzsüzce dile getirilmesi anlamında giderek daha fazla radikalleşmeye devam etti. İsrailli yetkililerin tüm toprakların kendilerine ait olduğunu ve Yahudilerin tüm topraklarda yerleşme ve var olma hakkını elinde bulundurduklarını açıkça teyit ettiklerini duymaya başladık. İsrail hükümetleri iki devletli çözüme yönelik uluslararası baskılardan kaçınmak için Filistin'in bölünmesini ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi'nde iki ayrı yapı olmasını teşvik etmeyi sürdürdü. Ancak İsrailli yerleşimcilerin güvenliğini sağladığı için Filistin Yönetimi’ni faydalı görmeye devam ettiler.

Son zamanlarda, özellikle İsrail hükümetindeki aşırı sağcı bakanların Batı Şeria'nın ya da büyük bir kısmının İsrail'e ilhak edilmesi için bastırmasıyla bu tablo değişmeye başladı. Hükümeti bu yönde ciddi adımlar atmaya ittiler. Böylece Filistin Yönetimi’nin çöküşü ve yok oluşu ekmeklerine yağ sürdü. Yerleşimcilerin Filistin Yönetimi tarafından korunmasından, toprakları ele geçirmeye ve resmen İsrail'e ilhak etmeye geçiş yaptılar.

Tüm bunlar, bazı Filistinliler tarafından önerilen ‘tek devlet’ fikrinin ne kadar yanlış olduğunu vurguluyor. Hala tüm toprakların özgürleştirilmesi çağrısında bulunma cesaretine sahip olanlardan ziyade bireysel haklar ve belki de daha sonraki bir aşamada ‘eşitlik’ için mücadele çağrısında bulunanlarla aynı fikirde olmayabiliriz. Çünkü bu pratikte, bazı haklar karşılığında ‘Büyük İsrail’i kabul etmek anlamına geliyor. Elbette bu durum, Filistinli kimliğinden ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasından vazgeçmeyi içeren her türlü tutumu kabul etmeye hazır olan bazı İsrailli çevreleri memnun ediyor. Çünkü sonuç İsrail'in genel stratejisinin değirmenine su taşıyor.

Bazı liberal İsraillilerin (ya da liberal Yahudilerin) bunu desteklemesinin sebebinin Filistinlilerin haklarına verdikleri destek ile Batı Şeria'daki Yahudi varlığını reddetme ya da ayrılmalarını talep etme konusundaki yetersizliklerini uzlaştırmak zorunda olmalarını olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle onların çözümü, ‘tek devletli çözüm’ olarak adlandırılan çözümdür. Çünkü aynı zamanda bu toprakların ‘işgal altındaki topraklar’ olarak yasal statüsünden ve dolayısıyla İsrailli yerleşimci sömürgeciliğinin hukuka aykırılığından ve Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin bu topraklara uygulanmasından vazgeçmiş oluyorsunuz.

Gerçek bağımsızlığın barışçıl bir şekilde ve müzakereler yoluyla elde edilmesini tercih ediyoruz, aksi takdirde, müzakereler ya da diğer adıyla barış süreci olmaksızın gerçek bağımsızlığa ulaşma yoluna gideceğiz.

Peki bu, (sınırları ne olursa olsun) iki devletli çözüm fikrinin sonu anlamına mı geliyor? Cevap hayır. Ancak bu fikrin İsrail'in tutumu nedeniyle ciddi bir baskı altında olduğu ve en önemlisi de Filistin politikalarının değişmesi gerektiği anlamına geliyor. Filistin topraklarının işgal altındaki topraklar olarak yasal statüsü ve Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin uygulanabilirliği desteklenmeli. Bu da İsrailli yerleşimci sömürgeciliğinin Sözleşme'nin ağır bir ihlali, yani bir savaş suçu olduğu anlamına geliyor. Ayrıca, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme ve mevcut devletlerinde ulusal bağımsızlık haklarının korunması da hayati önem taşıyor.

Bu nokta çok önemli. Çünkü biz ne bazı Filistinli yetkililerin söylediği gibi bir devlet için mücadele ediyoruz ne de bu devletin kurulmasının İsrail'in onayına bağlı olduğunu kabul ediyoruz. Bizler, dünyadaki tüm halklar gibi, işgal altında ya da yerleşimci sömürgeciliğine maruz kalsa bile, halkımızın tarihi ve doğal hakları sayesinde var olan devletimizde gerçek bağımsızlığımız için mücadele ediyoruz. Filistinliler olarak bizler hala hazırız. Bu fiili bağımsızlığın barışçıl bir şekilde ve müzakereler yoluyla elde edilmesini tercih ediyoruz, ancak bu müzakerelerin yapılabilmesi için İsrail'in 1967 sınırlarında Filistin ve İsrail olmak üzere iki devlet ilkesini açıkça kabul etmesi gerekiyor. Aksi takdirde, müzakereler ya da diğer adıyla barış süreci olmaksızın gerçek bağımsızlığa ulaşma yoluna gideceğiz.

scdvfbg
Gazze'deki İsrailli rehinelerin posterlerinin asılı olduğu Kudüs'teki bir mağazanın önünden geçen bir İsrailli, 13 Ekim 2024 (AFP)

Burada İsrail'in Birleşmiş Milletler (BM) kararları ve uluslararası hukuka karşı tutumundan bahsedilmesi gerekiyor. İsrail, BM’nin ya da herhangi bir uluslararası grubun çatışmayla ilgili herhangi bir konuya müdahil olmasını kesinlikle reddediyor. Çünkü bu uluslararası gruplara üye ülkelerin ‘normal’ olduğunu ve İsrail'in ‘doğal olmayan’ hedeflerine katılmayabileceklerini biliyor. BM ve diğer uluslararası gruplar iki devletli çözümden yana tutum sergilerken İsrail, yukarıda belirtildiği üzere buna karşı çıkıyor.

Elbette İsrail uluslararası hukuku da kesinlikle reddediyor. Uluslararası insancıl hukukun özü olan Cenevre Sözleşmeleri, İsrail'in yerleşimci sömürgeciliğiyle bağdaşmaz ve hatta bunu bir savaş suçu olarak görür. Gerçekten de İsrail yıllardır uluslararası hukuku etkisiz hale getirmek ve önemsiz kılmak için yorulmaksızın çalıştı. ABD’yi Dördüncü Cenevre Sözleşmesinin 1967 yılında işgal edilen tüm topraklara uygulanabilirliğini teyit eden tutumundan, sözleşmenin uygulanabilirliği konusunda üstü kapalı bir tutum sergilemeye, yerleşim faaliyetlerini desteklemeyen bir tutumdan, bu faaliyetleri barışın önünde bir engel olarak gören bir tutuma ve son olarak da son olarak yerleşim birimlerini Filistinlilerin kışkırtmalarına benzer şekilde tek taraflı bir eylem olarak gören bir tutum sergilemeye (ne yazık ki bazı Filistinli yetkililerin onayıyla) yönlendirmeyi başardı. Şarku’l Avsat’ın Majalla'dan aktardığı analize göre ABD'nin değişen bu tutumları doğal olarak BMGK’daki duruşunu da etkiledi ve ABD zaman zaman sırf bu yüzden veto yetkisini kullandı.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan 2023 İnsan Hakları Raporu’nda bu toprakların işgal altındaki bir bölge olduğuna dair herhangi bir atıfta bulunulmaması, toprağın yasal statüsü konusunda da bir tutum değişikliği olduğuna işaret etti.

İsrail aşırı sağı, tüm toprakları ele geçirmek, Batı Şeria'yı ve hatta Gazze Şeridi'ni ilhak etmek isteyen İsrail'deki ana akımın önemli bir parçası haline geldi.

Örneğin İsrail, Avrupa’nın İsrail ile birlikte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını destekleyen tutumunu, müzakere edilmiş iki devletli çözümü destekleyen bir tutuma yönlendirdi. İsrail'in böyle bir devletin varlığını kabul etmesini gerektiren bir pozisyona çevirmek için çok çalıştı. Avrupa ise 1967 sınırlarını iki devletli çözümün temeli olarak benimseyerek ve bu sınırlarda yapılacak herhangi bir değişikliğin her iki tarafın da müzakereler yoluyla üzerinde anlaşmaya varmadığı sürece tanınmayacağını vurgulayarak, bunu dengelemeye gayret etti. Tüm bunlar iyi ve güzel olsa da hala sadece bir taahhütten ibaret ve gelecekte değişebilir. Ancak ne olursa olsun Gazze’deki savaşla birlikte işler iyi ya da kötü yönde değişti.

İki stratejiye geri dönecek olursak özetle, İsrail'in stratejisinin net olduğunu ve bahsettiğimiz tutumları barındırdığını söyleyebiliriz. İsrail'deki ana akımın önemli bir parçası haline gelen aşırı sağ arasında bir uyumsuzluk var. İsrail aşırı sağı tüm toprakları ele geçirmek, Batı Şeria'yı ve hatta Gazze Şeridi'ni ilhak etmek ve buraları tamamen ya da en azından kısmen insansızlaştırmak istiyor.

İsrail'in geri kalanı ise İsrail'in yanında bir Filistin devletinin ya da yarı-devletinin kurulmasına hazır. Bu durum ve İsrail'in tutumu Gazze savaşının ve İsrail'in bu savaşın hedeflerine ulaşamamasının bir sonucu olarak değişebilir. Filistinliler olarak bazı şeyleri yanlış anladık ve stratejiyi yüzeysel olarak ele aldık. Bazılarımız stratejinin manipüle edilebileceğini ya da tam olarak tanımlanamayacağını düşündü. Yine de ne olursa olsun Filistin tarafı bahsettiğimiz hususlara bağlı kalmalı. Çünkü bu hususlar İsrail'in stratejisi karşısında sağlam bir stratejinin özünü oluşturmaktadır ve iki devletli bölünme fikrine dayalı gerçek bir barışın inşa edilmesini sağlayabilir.

Burada bu makale ile eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert ile ortak makalede ifade ettiğim görüşlerim arasında bir çelişki olmadığını belirtmeliyim. Biz 1967 sınırlarında -yani İsrail'in yanında- bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını istiyoruz. Bu konuda iş birliğine hazırız. Fakat bunun için İsrail'in iki devletli çözüm konusunda uzlaşıya varması, ardından iki devletin birbirini tanıması gerekiyor. Olmert gibi herhangi bir İsrailli tarafın iki devletli çözüm ve bu iki devletin bir arada yaşamasını kabul etmesi çok önemli. Bunun olumlu değişikliklere yol açacağına inanıyorum. Bunu kamuoyunun ve ilgili ülkelerin de desteklemesi büyük önem arz ediyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Amerikan ordusu için üretilen mermiler, Meksika’daki kartellerin eline geçiyor

Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
TT

Amerikan ordusu için üretilen mermiler, Meksika’daki kartellerin eline geçiyor

Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)

Meksika'da kartellerin kullandığı mermilerin neredeyse yarısının, ABD ordusuna mühimmat üreten fabrikada yapıldığı tespit edildi.

Meksika Savunma Bakanı General Ricardo Trevilla Trejo, salı günkü açıklamasında, 2012'den bu yana yaklaşık 137 bin adet .50 kalibrelik merminin ele geçirildiğini söyledi. 

Uyuşturucu çeteleri tarafından kullanılan bu mermilerin yüzde 47'sinin, ABD'nin Missouri eyaletinde yer alan Lake City Ordu Mühimmat Fabrikası'nda üretildiğini bildirdi.

New York Times'ın haberine göre sözkonusu tesis, Amerikan ordusunda kullanılan tüfekler için mermi üreten en büyük fabrika.

Ayrıca General Trejo, Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'un göreve başladığı Ekim 2024'ten bu yana polislerin ülkede ele geçirdiği 18 bin ateşli silahtan yaklaşık yüzde 80'inin de ABD menşeli olduğunu söyledi. 

Baskınlarda el konan silahlar arasında .50 kalibrelik Barrett tüfekleri, el bombası fırlatıcıları, roketatarlar ve çeşitli kalibredeki makineli tüfekler var.

Meksika'da silah ruhsatları sıkı denetimlere tabi. Silahlar yasal olarak yalnızca Meksika ordusunun işlettiği iki mağazadan satın alınabiliyor. Belirli kalibre ve özelliklere sahip tabancalar ise sadece ordu ve kolluk kuvvetleri tarafından kullanılabiliyor.

Bu önlemlere rağmen Meksika hükümetinin verilerine göre her yıl 200 bin ila 500 bin adet ateşli silah, ABD'den ülkeye kaçak olarak sokuluyor. 

ABD Yüksek Mahkemesi, Meksika hükümetinin Amerikan silah üreticilerine karşı açtığı davayı geçen yıl oybirliğiyle reddetmişti. Kararda, üreticilerin bağımsız perakendecilerin yasadışı satışlarını durdurmamalarının yardım ve yataklık koşullarını karşılamadığı bildirilmişti. 

Diğer yandan mahkemenin açıklamasında, Meksika devletinin şikayetinde savunduğu gibi "silah satışlarının gerçekleştiğine ve üreticilerin bunun farkında olduğuna dair hiçbir şüphe yok" denmişti. 

Meksika hükümeti, Arizona'daki mahkemeye ABD'li 5 silah şirketi hakkında 2022'de bir dava daha açmıştı. Hukuki süreç devam ediyor. 

Cenevre merkezli sivil toplum kuruluşu Uluslararası Organize Suçla Mücadele Küresel Girişimi (GI-TOC) Direktörü Cecilia Farfan Mendez, şunları söylüyor:  

İronik olan, Meksika ve ABD hükümetlerinin aynı şeyi istemesi: Kartellerin yol açtığı ölümleri azaltmak. Ancak suç örgütleri bu kalibredeki tabancalara kolayca erişebildiği sürece ABD, sanki bu şiddetin ortaya çıkmasını destekliyormuş gibi görünüyor.

 Independent Türkçe, New York Times, BBC


İsrail’de Hamas istihbaratı skandalı: Netanyahu hiçbir şey yapmadı

Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
TT

İsrail’de Hamas istihbaratı skandalı: Netanyahu hiçbir şey yapmadı

Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)

İsrail istihbaratı, Hamas'ın büyük bir saldırı düzenleyeceğine dair bilgileri Başbakan Binyamin Netanyahu'ya 2018'de doğrudan iletmiş.

İsrailli medya kuruluşları Ynet ve Yedioth Ahronoth'un aktardığına göre Hamas, 2018-2022'de İsrail'in güneyindeki askeri üsler ve sivil yerleşimlere karşı koordineli bir saldırı planlamış. 

İstihbarat yetkililerinin "Eriha Duvarı" adını verdiği kapsamlı harekat planının, Hamas'ın 7 Ekim 2023'te düzenlediği Aksa Tufanı saldırısını özetler nitelikte olduğu aktarılıyor. 

New York Times, "Eriha Duvarı" kod adlı 40 sayfalık belgenin, İsrailli yetkililerle paylaşıldığını 2023'teki haberinde bildirmişti. Askeri ve istihbarat yetkililerinin, 2022'de haberdar olduğu planı "hayal ürünü" diye niteleyip gerçekleşmesini çok zor bularak dikkate almadığı öne sürülmüştü. 

Ancak İsrail medyasındaki yeni haberlerde, Başbakan Netanyahu'nun 2018'de planla ilgili birden fazla kez doğrudan bilgilendirildiği ortaya kondu. 

Adlarının paylaşılmaması koşuluyla konuşan yetkililer, "Hamas'ın askeri kanadı, topraklarımızın derinliklerine yönelik geniş çaplı bir saldırı için güç mü topluyor?" alt başlıklı istihbarat raporunun, doğrudan Netanyahu'nun masasına bırakıldığını söylüyor. 

Diğer yandan İsrail Başbakanlık Ofisi, ordunun 7 Ekim'deki başarısızlığına ilişkin devam eden soruşturmada, Hamas'ın saldırı planladığına dair önceden bilgi sahibi olunmadığını iddia etmişti. Ofisin, İsrail Kamu Denetçisi Matanyahu Englman'a gönderdiği açıklamada, "Eriha Duvarı" belgesinin Netanyahu'ya hiç sunulmadığı öne sürülmüştü. 

İsrail İstihbarat Kolordusu'na bağlı Birim 8200'den bazı analistlerin de Hamas'ın saldırı hazırlıklarına dair bilgileri 2018'de orduyla paylaştığı 2023'te ortaya çıkmıştı.  

Kaynaklar, bu planların iç güvenlik teşkilatı Şin Bet tarafından incelendikten sonra doğrudan Netanyahu'ya iletildiğini de savunuyor. 

2022 ve 2023'te "Eriha Duvarı" dosyasının yeni istihbarat bilgileriyle güncellendiği fakat bunların doğrudan Netanyahu'ya ulaşmadığı belirtiliyor. İsrail ordusu ve istihbarat kurumları, Gazze Savaşı'nın fitilini ateşleyen 7 Ekim saldırılarına tüm uyarılara rağmen hazırlıksız yakalandığı gerekçesiyle eleştirilmişti.

Başbakan Netanyahu'ya sunulan istihbaratlarla ilgili bilgi sahibi kaynaklardan biri şunları söylüyor: 

Ordu komutanları parçaları birleştirmekte başarısız olsa bile başbakanın görevi, Hamas'ın hedefleri hakkında yanıt talep etmektir. Netanyahu ise hiçbir şey yapmadı.

Independent Türkçe, Haaretz, Times of Israel, Ynet 


Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
TT

Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile gerçekleştirdiği görüşmede nihai bir anlaşmaya varılmadığını, ancak İran’la müzakerelerin sürdürülmesi konusunda ısrarcı olduğunu belirtti.

Trump, Beyaz Saray’da üç saati aşk süren görüşmeyi “son derece verimli” olarak nitelendirerek, ABD ile İsrail arasındaki mükemmel ilişkilerin devam ettiğini vurguladı.

Toplantıda, İran’la yeni bir nükleer anlaşmaya varma ihtimali ele alındı. Trump, müzakerelerin başarıya ulaşmasının tercih ettiği seçenek olduğunu ve bu tutumunu Netanyahu’ya ilettiğini söyledi. Anlaşma sağlanamaması halinde ise “işlerin nereye varacağını göreceğiz” dedi. Trump, İran’ın geçmişte bir anlaşmayı reddettiğini ve bunun “gece yarısı çekici” olarak nitelendirdiği bir darbeyle sonuçlandığını hatırlatarak, Tahran’ın bu kez “daha rasyonel ve sorumlu” davranmasını umduğunu ifade etti.

cd
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun resmi internet sitesinde yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir fotoğraf.

Trump ayrıca Gazze ve genel olarak bölgede “büyük ilerleme” kaydedildiğini savunarak, “Ortadoğu’da barışın fiilen hüküm sürdüğünü” dile getirdi.

Görüşmeye ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth ile özel temsilciler Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı.

Netanyahu’nun Washington ziyareti, İsrail basını tarafından İran’a karşı stratejik koordinasyon açısından kritik olarak değerlendirildi. Görüşmelerde İran’ın nükleer programının geleceği ve diplomatik sürecin başarısızlığa uğraması halinde İsrail’in askeri hareket serbestisine ilişkin güvenceler öne çıktı.

Netanyahu’nun, müzakerelerin yalnızca nükleer programla sınırlı kalmaması; İran’ın balistik füze programı ve bölgedeki vekil güçlere verdiği desteğin de kapsama alınması için Trump yönetimine baskı yaptığı aktarıldı. ABD’nin diplomatik sürece şans tanıma konusundaki ısrarına karşın Netanyahu’nun, olası bir anlaşma durumunda dahi İsrail’in İran’a karşı “hareket özgürlüğünü” koruması gerektiğini savunduğu belirtildi.

ghyju
Tahran’da devrimin 47. yıl dönümü kutlamaları kapsamında sergilenen bir füzenin yanında konuşan iki din adamı (New York Times)

Görüşmede Gazze dosyası da ele alındı. Taraflar, İsrail’in resmen katıldığı “Barış Konseyi” çerçevesinde Gazze’nin yeniden imarına yönelik planın ikinci aşamasındaki ilerlemeyi değerlendirdi.

Beyaz Saray yetkilileri, görüşmenin Trump ile Netanyahu arasında yakın bir uyum sergilediğini ve İran’ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi konusunda ortak vizyon bulunduğunu belirtti. Ancak analistler, iki liderin önceliklerinde farklılıklar olabileceğine dikkat çekti. Trump’ın siyasi kazanım olarak sunabileceği hızlı bir diplomatik anlaşmaya eğilimli olduğu; Netanyahu’nun ise İran’a kısmi tavizler içeren bir mutabakata karşı daha katı şartlar talep ettiği ve askeri seçeneğin masada kalmasında ısrar ettiği ifade edildi.

Netanyahu, görüşmenin ardından Beyaz Saray’dan ayrıldı. Sabah saatlerinde Dışişleri Bakanı Rubio ve ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile Blair House’ta bir araya gelen Netanyahu, ayrıca Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve Jared Kushner ile de temaslarda bulundu. İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Leiter, görüşmelerde “önemli jeostratejik gelişmelerin” ele alındığını açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, söz konusu temasların siyasi ve güvenlik koordinasyonu çerçevesinde gerçekleştirildiğini bildirdi.

Trump, salı günü yaptığı açıklamada anlaşma sağlanmaması halinde İran’a karşı sert adımlar atılabileceğini söylemişti. Axios’a konuşan Trump, Tahran’ın “bir anlaşma yapmak için güçlü istek duyduğunu” savunarak, İran’ın nükleer silah ya da füze sahibi olmasına izin verilmeyeceğini ifade etti. İsrail’in müzakere sürecini sekteye uğratacak adımlar atmasını istemediğini de sözlerine ekledi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de anlaşma sağlanamaması halinde “başka bir seçeneğin” masada olduğunu belirterek, Trump’ın tüm seçenekleri açık tuttuğunu söyledi. Vance, Washington’un önceliğinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olduğunu, rejim değişikliğinin ise İran halkının vereceği bir karar olduğunu kaydetti.

New York Times, ABD’nin İran’la yürüttüğü dolaylı müzakerelerde ilerleme sağlanmasının zor olduğuna işaret ederken; İsrail’in taleplerinin Washington’da yankı bulduğunu, ancak Tahran’ın balistik füze programı ve bölgesel vekil unsurlar konusunu müzakere kapsamına almaya yanaşmadığını yazdı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı analize göre ABD yönetiminin İran’a baskıyı artırmak amacıyla İran petrolü taşıyan tankerlerin müsaderesini değerlendiriyor. Ancak böyle bir adımın Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini tehdit edebileceği ve küresel enerji piyasalarında dalgalanmaya yol açabileceği uyarıları yapılıyor.

Gazete, ABD Hazine Bakanlığı’nın bu yıl 20’den fazla İran petrol tankerine yaptırım uyguladığını ve Beyaz Saray’ın olası müsadereler için hukuki zemin hazırlığı yaptığını aktardı. ABD’li bir yetkili, Trump’ın diplomatik yolu tercih ettiğini ancak görüşmelerin çökmesi halinde alternatif seçeneklerin hazır tutulduğunu söyledi.

ABD Ulaştırma Bakanlığı ise Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’nde ticari gemilere yönelik potansiyel tehditlere karşı uyarıda bulundu.