İşte İran!

 Tahran rejimi bölgesel stratejisini İsrail'i “ateş çemberi” ile kuşatma kavramı üzerine inşa edebildi.

Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Aşkabat'ta düzenlenen uluslararası bir forumun oturum aralarında görüştü (AFP)
Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Aşkabat'ta düzenlenen uluslararası bir forumun oturum aralarında görüştü (AFP)
TT

İşte İran!

Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Aşkabat'ta düzenlenen uluslararası bir forumun oturum aralarında görüştü (AFP)
Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Aşkabat'ta düzenlenen uluslararası bir forumun oturum aralarında görüştü (AFP)

Hasan Fahs

1991 yazı, İran'ın Ortadoğu ve Batı Asya bölgesi meseleleri ile ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Bu aşama genel olarak küresel düzeyde, özel olarak ise Ortadoğu'da önemli bir geçişi temsil ediyordu çünkü Sovyetler Birliği'nin yakında çökeceğine dair açık belirtiler taşıyordu. Nitekim çok geçmeden 28 Aralık 1991'de dağıldığı deklare edildi. Bundan önce iki önemli olay yaşandı; bunlardan ilki Ocak 1991'deki Kuveyt’i Kurtarma Savaşı veya Çöl Fırtınasıydı. Bu operasyon Irak'taki Saddam Hüseyin rejiminin Ağustos 1990'ın başlarında  yaptığı Kuveyt'i işgal etme hatasını düzeltmek için düzenlendi. İkincisi, ABD'nin 30 Ekim 1991'de “Madrid Barış Konferansı”nın düzenlenmesi için baskı yapmasıydı.

Bu tarihin Tahran açısından bir dönüm noktası olduğunu söylememizin nedeni ise başından beri Filistin davasının İslam dünyasının temel davası olarak benimsenmesi sloganını öne süren İran rejiminin bu arenaya girme ve istediği alanı işgal etme konusunda zorlanmasıydı. Zira kendisi ile Arap halkları arasında güvenin tesis edilmesi sürecinde olumsuz bir etken olan Irak ile savaşının üzerinden henüz çok uzun bir süre geçmemişti. Dolayısıyla, Kuveyt'in işgali ona, bölgesel ve uluslararası düzeyde saldırıya uğramış bir devlet olarak imajını onarmak için çalışma olanağı sundu. Savaşın ardından Ortadoğu'da Arap-İsrail çatışmasını sona erdirecek, İsrail'in tanınmasının ve onunla normalleşmenin önünü açacak bir barış sürecinin zeminini hazırlamayı amaçlayan Madrid Konferansı geldi.

Tahran o aşamada, bu konferansın, özellikle de Filistin davası kartının elinden çekip alınması durumunda kendisini kuşatma ve tecrit çemberine sokabilecek olumsuz göstergeler taşıdığını gördü. Bu da stratejik düzeyle ilgilenen ve denklemlerini çizen karar alıcı çevreleri ve derin devleti, Tahran'ın çıkarları ve bölgedeki rolünün geleceği pahasına olacak Madrid Süreci’ni bitirmek için enerjilerini ve çabalarını seferber etmeye yöneltti.

Buradan hareketle Temmuz 1993'te Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan Yedi Gün Savaşı veya İsrail'in kendisine verdiği ad ile Hesaplaşma Operasyonu, Tahran'ın bölgesel denklemler hattına ciddi girişinin, kendisini dışlayan veya kendi çıkarlarını dikkate almayan herhangi bir bölgesel çözümü hayata geçirmenin zorluğunu vurgulama çabasının ilk pratik göstergesi olarak değerlendirilebilir. İran’ın bu korkuları, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün İsrail ile yürüttüğü ve Eylül 1993'te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlanan gizli müzakere sürecinin ortaya çıkmasıyla daha da güçlendi. Ardından, İsrail'de “Gazap Üzümleri Operasyonu” olarak bilinen ve Tahran'ın kendisini içermeyen veya kendi ve müttefikleri pahasına olacak herhangi bir çözümü reddetme konusundaki ısrarını teyit eden 1996 savaşı geldi. Suriye ile koordineli olarak İran, Tel Aviv ile Hizbullah arasında temel bir caydırıcılık denklemi oluşturmayı veya özellikle sivillere zarar veren veya hedef alan ihlaller karşısında her bir tarafın yanıt verme hakkını garanti eden Nisan Anlaşması olarak bilinen anlaşmayı sağlamayı başardı.

ABD'nin  “tek kutuplu” dünyayı kontrol eden hakim güç haline geldiği gerekçesiyle Ortadoğu'da başlattığı siyasi ve stratejik gelişmelerin dayattığı bu meydan okumalar karşısında, Tahran ve rejimi, bilhassa Nisan Anlaşması ile Lübnanlı müttefikini güvenlik, siyasi ve askeri açıdan Lübnan denkleminde kilit bir oyuncu olarak kabul ettirmeyi başardıktan sonra, bölgede kendisine bağlı ve sadık güçlerin, fraksiyonların rolünü yeniden tanımlama yoluna gitti. Tahran'ın bölgede inşa etmeye çalıştığı bu rol üç dayanağa veya unsura dayanıyordu. Birincisi, Madrid'e katılan eski cumhurbaşkanı Hafız Esed liderliğindeki Suriye rejimiyle muğlak ittifaktı. Tahran ile Şam arasındaki ilişki, Lübnan arenasındaki müttefikleri aracılığıyla birbirlerine karşı yürüttükleri ve 1980'lerin son yıllarında Emel Hareketi ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmaların temsil ettiği uzun bir mücadelenin ardından rol dağılımı ilkesi üzerine kuruldu. Emel ve Hizbullah arasındaki çatışmalar, Lübnan sahasında Suriye kararı ile İran kararı arasındaki çatışmanın ifadesiydi ve sonunda siyasi yönü Şam'ın, ideolojik, maddi ve lojistik destek yönünü ise İran’ın üstlenmesi konusunda anlaşmaya varıldı.

İkinci unsuru ise 1983 yılında İran himayesinde kurulan Hizbullah temsil ediyor. İran sınırları dışında kendisine nüfuz alanları inşa etme projesi çerçevesinde Hizbullah’a destek verdi. Bu destek ise Filistin davasının ve Lübnanlı grubun 1982'de Lübnan'ın işgalinin sonucu olan İsrail işgaline direnme çabalarının savunulması sloganıyla tutarlı, ideolojik doktrinsel bir boyuta dayanıyordu. Üçüncü unsura gelince, 1981'de Filistin toplumu içinde kurulan ve çoğunlukla İran vizyonu ile dogmatik ve ideolojik olarak uzlaşmış İslami Cihat Hareketi tarafından temsil edilmektedir. O dönemde hareket, açık ve belirgin etkisi olan bir ağırlık oluşturmadan, Filistin denkleminde kendine bir yer edinmeye çalışıyordu. Zira özellikle Hamas Hareketi ile Tahran arasında 1987'de kurulan ilişkinin ipleri henüz örülmemişti çünkü Tahran bu hareketin yönelimleri, dahası İhvancı (Müslüman Kardeşler) doğası ve onu İran’ın yönelimlerinden ayıran ideolojik ihtilaf nedeniyle kendisine daha güvenmiyordu.

İsrail'in Güney Lübnan'dan çekilmesi ya da 2000 yılında güneyin özgürleştirilmesinin yanı sıra bu gelişmeler ve bilhassa bu kurtuluşun, Suriye devlet başkanı Hafız Esed'in bölgesel ve uluslararası siyasi sahneden ayrılması ve oğlu Beşşar'ın Suriye'de liderliği üstlenmesiyle aynı zamana denk gelmesi, Tahran'ı bölgeye yönelik stratejik görüşünü geliştirmeye sevk etti. Suriye yönetimindeki değişiklik, her iki tarafı da ilgilendiren denklemde, babanın zamanında Tahran'ın Suriye’ye ihtiyacının, oğlunun zamanında ise Tahran’ın Suriye için bir ihtiyaç haline gelmesinin temsil ettiği bir değişiklik şeklinde ifade buldu.

İran liderliğinin bölgeyle ilişkilerinde şekillendirdiği ilk adımlar, Suriye ve Lübnan'daki müttefiklerinin askeri varlığını güçlendirmeye, İsrail'in coğrafi çevresi içinde onu kuşatan devletler ve bölgeler oluşturabilmek için içeride faaliyet gösteren Filistinli örgütler ile ilişkilerini derinleştirmeye dayanıyordu. ABD'nin Irak'ı işgal etmesinden ve buradaki Baas rejiminin devrilmesinden sonra, bu strateji, özellikle de ABD'nin İran'ın Irak arenasındaki nüfuzunu güçlendirmesinin ve Irak’ı bölgede inşa edip kurmak istediği hayati alana dahil etmesinin önünü açan performansının gölgesinde, büyük bir ivme kazandı. DEAŞ’ın bölgede ortaya çıkmasının ardından 2014 yılında Haşdi Şabi Güçleri'nin kurulması ile birlikte de bu strateji daha bütünleşmiş bir hal aldı. DEAŞ, Tahran'ın Suriye arenası ve rejimi üzerindeki hakimiyetini güçlendirmesine yardımcı olan örgüttür.

İran'ın bu hayati alanında Yemenli aktörün de görünmesinden önce, İran rejiminin bu yüzyılın ikinci on yılında Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin önderlik ettiği ve denetlediği bölgesel stratejisini inşa edebildiği söylenebilir. Söz konusu strateji, İsrail'in İran'ı hedef almayı düşünmesini engellemek, doğrudan İran’ı hedef almaya yönelmesini önlemek için çevresi ile onu oyalamak amacıyla etrafında bir “ateş çemberi” oluşturma görüşüne dayanıyordu. İran Dini Lideri’nin Şam'ı savunmanın Tahran'ı savunmak olduğunu ifade ederek Suriye'deki savaşa ilişkin deklare ettiği tutumu da bunu açıkça ortaya koyuyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Indepedent Arabia'dan çevrilmiştir.



Amerikan ordusu için üretilen mermiler, Meksika’daki kartellerin eline geçiyor

Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
TT

Amerikan ordusu için üretilen mermiler, Meksika’daki kartellerin eline geçiyor

Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)
Meksika hükümeti, Amerikan malı silahların ülkeye kaçak yollardan girişini engellemek isityor (Reuters)

Meksika'da kartellerin kullandığı mermilerin neredeyse yarısının, ABD ordusuna mühimmat üreten fabrikada yapıldığı tespit edildi.

Meksika Savunma Bakanı General Ricardo Trevilla Trejo, salı günkü açıklamasında, 2012'den bu yana yaklaşık 137 bin adet .50 kalibrelik merminin ele geçirildiğini söyledi. 

Uyuşturucu çeteleri tarafından kullanılan bu mermilerin yüzde 47'sinin, ABD'nin Missouri eyaletinde yer alan Lake City Ordu Mühimmat Fabrikası'nda üretildiğini bildirdi.

New York Times'ın haberine göre sözkonusu tesis, Amerikan ordusunda kullanılan tüfekler için mermi üreten en büyük fabrika.

Ayrıca General Trejo, Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'un göreve başladığı Ekim 2024'ten bu yana polislerin ülkede ele geçirdiği 18 bin ateşli silahtan yaklaşık yüzde 80'inin de ABD menşeli olduğunu söyledi. 

Baskınlarda el konan silahlar arasında .50 kalibrelik Barrett tüfekleri, el bombası fırlatıcıları, roketatarlar ve çeşitli kalibredeki makineli tüfekler var.

Meksika'da silah ruhsatları sıkı denetimlere tabi. Silahlar yasal olarak yalnızca Meksika ordusunun işlettiği iki mağazadan satın alınabiliyor. Belirli kalibre ve özelliklere sahip tabancalar ise sadece ordu ve kolluk kuvvetleri tarafından kullanılabiliyor.

Bu önlemlere rağmen Meksika hükümetinin verilerine göre her yıl 200 bin ila 500 bin adet ateşli silah, ABD'den ülkeye kaçak olarak sokuluyor. 

ABD Yüksek Mahkemesi, Meksika hükümetinin Amerikan silah üreticilerine karşı açtığı davayı geçen yıl oybirliğiyle reddetmişti. Kararda, üreticilerin bağımsız perakendecilerin yasadışı satışlarını durdurmamalarının yardım ve yataklık koşullarını karşılamadığı bildirilmişti. 

Diğer yandan mahkemenin açıklamasında, Meksika devletinin şikayetinde savunduğu gibi "silah satışlarının gerçekleştiğine ve üreticilerin bunun farkında olduğuna dair hiçbir şüphe yok" denmişti. 

Meksika hükümeti, Arizona'daki mahkemeye ABD'li 5 silah şirketi hakkında 2022'de bir dava daha açmıştı. Hukuki süreç devam ediyor. 

Cenevre merkezli sivil toplum kuruluşu Uluslararası Organize Suçla Mücadele Küresel Girişimi (GI-TOC) Direktörü Cecilia Farfan Mendez, şunları söylüyor:  

İronik olan, Meksika ve ABD hükümetlerinin aynı şeyi istemesi: Kartellerin yol açtığı ölümleri azaltmak. Ancak suç örgütleri bu kalibredeki tabancalara kolayca erişebildiği sürece ABD, sanki bu şiddetin ortaya çıkmasını destekliyormuş gibi görünüyor.

 Independent Türkçe, New York Times, BBC


İsrail’de Hamas istihbaratı skandalı: Netanyahu hiçbir şey yapmadı

Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
TT

İsrail’de Hamas istihbaratı skandalı: Netanyahu hiçbir şey yapmadı

Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)
Netanyahu, iki devletli çözüme giden süreci tıkayarak ateşkes görüşmelerini de çıkmaza sokmuştu (Reuters)

İsrail istihbaratı, Hamas'ın büyük bir saldırı düzenleyeceğine dair bilgileri Başbakan Binyamin Netanyahu'ya 2018'de doğrudan iletmiş.

İsrailli medya kuruluşları Ynet ve Yedioth Ahronoth'un aktardığına göre Hamas, 2018-2022'de İsrail'in güneyindeki askeri üsler ve sivil yerleşimlere karşı koordineli bir saldırı planlamış. 

İstihbarat yetkililerinin "Eriha Duvarı" adını verdiği kapsamlı harekat planının, Hamas'ın 7 Ekim 2023'te düzenlediği Aksa Tufanı saldırısını özetler nitelikte olduğu aktarılıyor. 

New York Times, "Eriha Duvarı" kod adlı 40 sayfalık belgenin, İsrailli yetkililerle paylaşıldığını 2023'teki haberinde bildirmişti. Askeri ve istihbarat yetkililerinin, 2022'de haberdar olduğu planı "hayal ürünü" diye niteleyip gerçekleşmesini çok zor bularak dikkate almadığı öne sürülmüştü. 

Ancak İsrail medyasındaki yeni haberlerde, Başbakan Netanyahu'nun 2018'de planla ilgili birden fazla kez doğrudan bilgilendirildiği ortaya kondu. 

Adlarının paylaşılmaması koşuluyla konuşan yetkililer, "Hamas'ın askeri kanadı, topraklarımızın derinliklerine yönelik geniş çaplı bir saldırı için güç mü topluyor?" alt başlıklı istihbarat raporunun, doğrudan Netanyahu'nun masasına bırakıldığını söylüyor. 

Diğer yandan İsrail Başbakanlık Ofisi, ordunun 7 Ekim'deki başarısızlığına ilişkin devam eden soruşturmada, Hamas'ın saldırı planladığına dair önceden bilgi sahibi olunmadığını iddia etmişti. Ofisin, İsrail Kamu Denetçisi Matanyahu Englman'a gönderdiği açıklamada, "Eriha Duvarı" belgesinin Netanyahu'ya hiç sunulmadığı öne sürülmüştü. 

İsrail İstihbarat Kolordusu'na bağlı Birim 8200'den bazı analistlerin de Hamas'ın saldırı hazırlıklarına dair bilgileri 2018'de orduyla paylaştığı 2023'te ortaya çıkmıştı.  

Kaynaklar, bu planların iç güvenlik teşkilatı Şin Bet tarafından incelendikten sonra doğrudan Netanyahu'ya iletildiğini de savunuyor. 

2022 ve 2023'te "Eriha Duvarı" dosyasının yeni istihbarat bilgileriyle güncellendiği fakat bunların doğrudan Netanyahu'ya ulaşmadığı belirtiliyor. İsrail ordusu ve istihbarat kurumları, Gazze Savaşı'nın fitilini ateşleyen 7 Ekim saldırılarına tüm uyarılara rağmen hazırlıksız yakalandığı gerekçesiyle eleştirilmişti.

Başbakan Netanyahu'ya sunulan istihbaratlarla ilgili bilgi sahibi kaynaklardan biri şunları söylüyor: 

Ordu komutanları parçaları birleştirmekte başarısız olsa bile başbakanın görevi, Hamas'ın hedefleri hakkında yanıt talep etmektir. Netanyahu ise hiçbir şey yapmadı.

Independent Türkçe, Haaretz, Times of Israel, Ynet 


Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
TT

Trump, Netanyahu’ya İran’la müzakereleri sürdürme mesajı verdi

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeye ait fotoğraf.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile gerçekleştirdiği görüşmede nihai bir anlaşmaya varılmadığını, ancak İran’la müzakerelerin sürdürülmesi konusunda ısrarcı olduğunu belirtti.

Trump, Beyaz Saray’da üç saati aşk süren görüşmeyi “son derece verimli” olarak nitelendirerek, ABD ile İsrail arasındaki mükemmel ilişkilerin devam ettiğini vurguladı.

Toplantıda, İran’la yeni bir nükleer anlaşmaya varma ihtimali ele alındı. Trump, müzakerelerin başarıya ulaşmasının tercih ettiği seçenek olduğunu ve bu tutumunu Netanyahu’ya ilettiğini söyledi. Anlaşma sağlanamaması halinde ise “işlerin nereye varacağını göreceğiz” dedi. Trump, İran’ın geçmişte bir anlaşmayı reddettiğini ve bunun “gece yarısı çekici” olarak nitelendirdiği bir darbeyle sonuçlandığını hatırlatarak, Tahran’ın bu kez “daha rasyonel ve sorumlu” davranmasını umduğunu ifade etti.

cd
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun resmi internet sitesinde yayımlanan, bugün Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir fotoğraf.

Trump ayrıca Gazze ve genel olarak bölgede “büyük ilerleme” kaydedildiğini savunarak, “Ortadoğu’da barışın fiilen hüküm sürdüğünü” dile getirdi.

Görüşmeye ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth ile özel temsilciler Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı.

Netanyahu’nun Washington ziyareti, İsrail basını tarafından İran’a karşı stratejik koordinasyon açısından kritik olarak değerlendirildi. Görüşmelerde İran’ın nükleer programının geleceği ve diplomatik sürecin başarısızlığa uğraması halinde İsrail’in askeri hareket serbestisine ilişkin güvenceler öne çıktı.

Netanyahu’nun, müzakerelerin yalnızca nükleer programla sınırlı kalmaması; İran’ın balistik füze programı ve bölgedeki vekil güçlere verdiği desteğin de kapsama alınması için Trump yönetimine baskı yaptığı aktarıldı. ABD’nin diplomatik sürece şans tanıma konusundaki ısrarına karşın Netanyahu’nun, olası bir anlaşma durumunda dahi İsrail’in İran’a karşı “hareket özgürlüğünü” koruması gerektiğini savunduğu belirtildi.

ghyju
Tahran’da devrimin 47. yıl dönümü kutlamaları kapsamında sergilenen bir füzenin yanında konuşan iki din adamı (New York Times)

Görüşmede Gazze dosyası da ele alındı. Taraflar, İsrail’in resmen katıldığı “Barış Konseyi” çerçevesinde Gazze’nin yeniden imarına yönelik planın ikinci aşamasındaki ilerlemeyi değerlendirdi.

Beyaz Saray yetkilileri, görüşmenin Trump ile Netanyahu arasında yakın bir uyum sergilediğini ve İran’ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi konusunda ortak vizyon bulunduğunu belirtti. Ancak analistler, iki liderin önceliklerinde farklılıklar olabileceğine dikkat çekti. Trump’ın siyasi kazanım olarak sunabileceği hızlı bir diplomatik anlaşmaya eğilimli olduğu; Netanyahu’nun ise İran’a kısmi tavizler içeren bir mutabakata karşı daha katı şartlar talep ettiği ve askeri seçeneğin masada kalmasında ısrar ettiği ifade edildi.

Netanyahu, görüşmenin ardından Beyaz Saray’dan ayrıldı. Sabah saatlerinde Dışişleri Bakanı Rubio ve ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile Blair House’ta bir araya gelen Netanyahu, ayrıca Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve Jared Kushner ile de temaslarda bulundu. İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Leiter, görüşmelerde “önemli jeostratejik gelişmelerin” ele alındığını açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, söz konusu temasların siyasi ve güvenlik koordinasyonu çerçevesinde gerçekleştirildiğini bildirdi.

Trump, salı günü yaptığı açıklamada anlaşma sağlanmaması halinde İran’a karşı sert adımlar atılabileceğini söylemişti. Axios’a konuşan Trump, Tahran’ın “bir anlaşma yapmak için güçlü istek duyduğunu” savunarak, İran’ın nükleer silah ya da füze sahibi olmasına izin verilmeyeceğini ifade etti. İsrail’in müzakere sürecini sekteye uğratacak adımlar atmasını istemediğini de sözlerine ekledi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de anlaşma sağlanamaması halinde “başka bir seçeneğin” masada olduğunu belirterek, Trump’ın tüm seçenekleri açık tuttuğunu söyledi. Vance, Washington’un önceliğinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olduğunu, rejim değişikliğinin ise İran halkının vereceği bir karar olduğunu kaydetti.

New York Times, ABD’nin İran’la yürüttüğü dolaylı müzakerelerde ilerleme sağlanmasının zor olduğuna işaret ederken; İsrail’in taleplerinin Washington’da yankı bulduğunu, ancak Tahran’ın balistik füze programı ve bölgesel vekil unsurlar konusunu müzakere kapsamına almaya yanaşmadığını yazdı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı analize göre ABD yönetiminin İran’a baskıyı artırmak amacıyla İran petrolü taşıyan tankerlerin müsaderesini değerlendiriyor. Ancak böyle bir adımın Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini tehdit edebileceği ve küresel enerji piyasalarında dalgalanmaya yol açabileceği uyarıları yapılıyor.

Gazete, ABD Hazine Bakanlığı’nın bu yıl 20’den fazla İran petrol tankerine yaptırım uyguladığını ve Beyaz Saray’ın olası müsadereler için hukuki zemin hazırlığı yaptığını aktardı. ABD’li bir yetkili, Trump’ın diplomatik yolu tercih ettiğini ancak görüşmelerin çökmesi halinde alternatif seçeneklerin hazır tutulduğunu söyledi.

ABD Ulaştırma Bakanlığı ise Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi’nde ticari gemilere yönelik potansiyel tehditlere karşı uyarıda bulundu.