İsrail medyası Gazze savaşı söylemini değiştirdi

Son zamanlarda ‘toplu katliamların’ sayısı artarken gözlemciler, amacın herhangi bir siyasi çözüm olasılığını engellemek olduğunu söylediler.

İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta bir bölgeye düzenlediği hava saldırısında ölen çocukların cenazeleri, 25 Ekim 2024 (AFP)
İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta bir bölgeye düzenlediği hava saldırısında ölen çocukların cenazeleri, 25 Ekim 2024 (AFP)
TT

İsrail medyası Gazze savaşı söylemini değiştirdi

İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta bir bölgeye düzenlediği hava saldırısında ölen çocukların cenazeleri, 25 Ekim 2024 (AFP)
İsrail'in Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta bir bölgeye düzenlediği hava saldırısında ölen çocukların cenazeleri, 25 Ekim 2024 (AFP)

Emel Şehade

İsrail medyası, bir yılı aşkın bir süredir istisnasız olarak İsrail’in siyasi ve askeri kurumlarının Hamas tarafından gerçekleştirilen 7 Ekim 2023 saldırısının detaylarına ilişkin hakim söylemi sürdürme politikasını destekliyor. Saldırının en az bin 200 İsraillinin ölümüne ve yüzlercesinin yaralanmasına yol açtığı üstüne basa basa ifade edilirken, saldırının ardından İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ne açtığı savaşın Gazzeliler üzerindeki etkisine ise değinilmiyor.

İsrail Hava Kuvvetleri tarafından düzenlenen bombardımanlar sonucunda Gazze'de yıkılan binaları ve tahribatın görüntüleri, ‘İsrail ordusunun gücünü’ yansıtan teknik terimler ve ifadeler eşliğinde ekranlara yansıtılıyor.

Bugün bile, İsrail'in çeşitli cephelerde bir savaşla karşı karşıya olduğu, her gün daha fazla askerinin öldüğü, çok sayıda can kaybının yaşandığı ve çoğu şehrin büyük ölçüde tahrip olduğu gerçeğine rağmen televizyon kanalları, halen 7 Ekim’i hem halkın maruz kaldıkları açısından hem de onları uzun saatler boyunca savunmasız bırakan siyasi ve askeri liderlerin başarısızlıkları açısından haber yapıyor.

Bir yılı biraz aşkın bir süre önce Hamas üyelerinin çığlık atan İsraillileri rehin aldıkları ve güney sakinlerinin evlerini terk ettikleri sahneler, halen İsraillilerin zihinlerinde tazeliğini korurken ekranlara hakim olmaya devam ediyor.

Gazeteler de aynı politikayı izledi, ancak ABD'nin, Tel Aviv'in Gazze Şeridi'ne insani yardımlar sağlamaması halinde İsrail'e silah vermeyeceği tehdidinde bulunmasının ardından, Gazze'de ölü sayısının 43 bine yükseldiği ve bunların büyük bölümünün masum kadın ve çocuklardan oluştuğu gerçeği karşısında, son günlerde Gazze'deki insani boyuta ilişkin söylem ve görsellerde değişiklikler oldu.

İsrailliler çok kısa bir süredir ‘toplu katliam’, ‘soykırım’ ve benzeri terimler kullanmaya başladılar. Sicha Mekomit adlı haber sitesinde ve Haaretz gazetesinde yer alan ürkek bir dille yazılmış makaleler dışında, İsrail basını Gazze’deki katliamlara hiç değinmedi.

Şarku’l Avsat’ın Haaretz gazetesinden aktardığı habere göre İsrail ordusu tarafından yayınlanan raporlar ve yapılan açıklamalar, ‘yalan propaganda’ olarak nitelendirildi.

Haberde şu ifadeler yer aldı:

“Bir yandan ordunun stratejisi ve bu stratejinin sonuçlarıyla ilgili bilgilerin gizlenmesi, diğer yandan ordunun yalan propagandayı sürdürmesi, Gazze'ye yönelik saldırının bir savunma savaşı olarak lanse edilmesine ve Gazzelilere yönelik soykırım yasağının kaldırılması sonucunu doğurmasına açık bir şekilde katkıda bulundu. İsrail medyası yayınlarında aynı bilgileri saklayarak ve Hamas ve Gazze Şeridi’ndeki Hamas’a yakın sağlık ve yardım kuruluşlarından gelen bilgileri gri kutuya alarak kamuoyuna ulaşmasına engel oldu. İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ndeki eylemlerini ve bu eylemlerinin sonuçlarını tahrif etmeden haberleştiremedi. İsrail medyası tek vücut olarak İsrail ordusu adına sözcülük yaptı ve propagandasını kamuoyuna aktardı.”

Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin durumu üzerine kapsamlı yazılar kaleme alan İsrail-Filistin işleri uzmanı Carolina Lindsman, “İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği büyük yıkıma ilişkin görüntülerin İsrail kamuoyundan saklanması ve konunun kamuoyu önünde tartışılmasının yasaklanması, Hamas'ın 7 Ekim'de bize yaptıklarının görüntüleriyle kasıtlı olarak ağır bir şekilde eleştirilmesinin diğer yüzüdür. İsrailliler Gazze'nin yıkımına kayıtsız kalırken, kurbanların tanıklıklarıyla her geçen gün daha fazla ilgileniyorlar” ifadelerini kullandı.

Lindsman, şöyle devam etti:

“Bu mağdurların kendileri de etkileyici bir kişisel dayanıklılık sergiliyor. Esir alındıktan sonra serbest bırakılan yaşlı kadınlar, stüdyolarda onlarla röportaj yapan yayıncılardan daha sağlam duruyorlar. Yahudi toplumunun mağdurlarla aynı duruşu sergileme istekliliği göz ardı edilemez. İsrail, ‘Felaket Günü’ çerçevesinde bir yılı aşkın bir süredir çalışıyor. Kampların tasvirlerinin ve hayatta kalanların tanıklıklarının yerini 7 Ekim'in görüntüleri ve o günün tanıklıkları aldı. Ancak film müziği aynı. Duygusal açıdan niyet de aynı. Bu duygu azalmadı, aksine artıyor.”

Filistinlilerin öldürülmesinin meşrulaştırılması

ABD Başkanı Joe Biden'a hitaben yazılan mektubu imzalayan İsrailli akademisyenlerden biri olan öğretim görevlisi Maya Rosenfeld, savaş sırasında İsrail'e silah ve para ambargosu uygulanması çağrısında bulundu.

Rosenfeld, açık ve net bir şekilde “Gazze Şeridi'ndeki soykırım ve toplu yıkım, Filistinlileri insan tozuna dönüştürerek, herhangi bir siyasi çözümü engellemeyi amaçlayan stratejinin bir parçasıdır” ifadelerini kullandı.

İsrail’in saldırıları sonucunda Gazze Şeridi’nde öldürülen Filistinlilerin sayısının 11 binden fazlası çocuk olmak üzere 42 bini aştığını söyleyen Rosenfeld, “Tüm bunlar göklere haykıran ve sütunları sarsması gereken rakamlar. Bu bir cinayet. Korkunç çığlıklarla gökyüzünü delen bir sayı” diye konuştu.

dvrf
Kudüs'ün merkezindeki bir caddede rehinelerin aileleri tarafından düzenlenen bir gösteri sırasında rehinelerin fotoğraflarını tutan İsrailli protestocular, 24 Ekim 2024 (AFP)

Rosenfeld, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde gerçekleştirdiği ve açıkça ‘insanlığa karşı suç ve tüm uluslararası yasaların ihlali’ olarak nitelendirdiği katliamların ciddiyetini yansıtan rakamlara dikkati çekti.

Rosenfeld, şunları söyledi:

“Temel eğitim almış, kültür sahibi herkes, binlerce çocuğu öldürmek için ölümcül araçların büyük bir güçle ve hiç duraksamadan kullanılması gerektiğini bilir. Yirminci yüzyılda yaşanan korkunç olaylara tanıklık eden ya da bu olayları öğrenen herkes, sivil bir nüfusa yönelik soykırımın insanlığa karşı işlenmiş bir suç ve yardıma muhtaçları korumak ve daha da korkunç bir duruma dönüşmesini engellemek için yazılmış uluslararası yasaların bir ihlali olduğunu bilir. Ancak İsrail'de ordu izin verdiği sürece Gazzelileri öldürmek serbest. 7 Ekim'den bu yana hükümet karşıtı protestolarda toplu katliamdan neredeyse hiç söz edilmemesi, bu yasağın kaldırıldığının belki de en açık göstergesidir. Öldürmenin herhangi bir meşruiyeti var mı? Öldürmenin meşruiyeti olmasaydı, devam etmezdi. Ancak daha da önemlisi, İsrail'deki Yahudi kamuoyunun çoğunluğunun Gazzelileri modern uygarlığın sivillere yönelik soykırıma getirdiği uluslararası yasağın dışında tutmasının sebebi ne?”

Rosenfeld'e göre bu sorunun yanıtının bir kısmı hem Gazze'de hem de Batı Şeria'da Filistinliler için insan hayatına verilen değerin sürekli olarak düşürüldüğü İsrail işgal rejiminden kaynaklanıyor.

Rosenfeld, şöyle devam etti:

“İsrail, Filistinlileri işgali altındaki topraklarından atmak ve kaynaklarını çalmak, onları duvarların ve kontrol noktalarının ardındaki küçük yerleşim alanlarına hapsetmek, emekleriyle geçimlerini sağlamalarını engellemek, özgür sosyal, siyasi ve kamusal yaşamdan mahrum bırakmak ve bağımsızlıklarını ve ulusal kurumlarını kurmalarını engellemek için sistematik olarak askeri güç, askeri yargı ve askeri mahkemeyi kullandı. Bu politika Filistinlilerin yaşamının her alanına zarar vermekle kalmamış, aynı zamanda İsrail'deki Yahudi kamuoyunun gözündeki değerlerini de önemli ölçüde azaltmıştır.”

Toplu katliamı meşrulaştırmak

Rosenfeld'e göre İsraillilerin gözünde Filistinlilerin hayatlarının değersiz olmasının temelleri, İsrail’in işgalinin sona ermesi ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına dayanan barışa tamamen sırtını dönmesine, işgal altındaki toprakların askeri güç kullanılarak sonsuza kadar elde tutulabileceği görüşünün güçlenmesine ve komutanlarının ve askerlerinin temel uzmanlık alanı, işgal altındaki toprakları ve sakinlerini kontrol etmek ve her türlü Filistin direnişini bastırmak olan bir ordu yaratmasına dayanıyor.

Bu görevi çok uzun süre yerine getirmenin İsrail ordusunu kullandığı şiddeti tırmandırmaya ve bundan etkilenen Filistinlilerin sayısını artırmaya ittiğini söyleyen Rosenfeld, “Zorunluluk bahanesiyle Filistinlilerin kitlesel olarak öldürülmesinin gerekçesi İsraillilerin boğazından kolayca geçirildi” ifadelerini kullandı.

“Kahretsin, henüz yeterince öldürmedim”

Lindsman ise Filistinlilerin hayatlarının değeri ya da İsrail ordusunun Filistinli çocukları, kadınları ve sivilleri öldürmesinin ötesinde, ordunun Filistinlileri öldürmesinin meşrulaştırılması sorununun durdurulamaz hale geldiğini belirtti.

Lindsman, şöyle devam etti:

“Şu anda Gazze'de doyumsuz bir insan gibi savaşıyorlar. Kaygıyla hareket ediyorlar. Bu yüzden hiçbir askeri başarı ve ölüm, İsrail'e zafer duygusu getirmeyecek. ‘Savaş böyle bir şey' diyerek Gazze'deki soykırımı, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar da dahil olmak üzere, sivillere verilen ağır kayıpları ve topyekûn yıkımı haklı göstermeye çalışıyorlar.”

Lindsman'a göre ‘savaş böyle bir şey’ demek sadece İsrail'e mahsus bir lüks ve Hamas'ın 7 Ekim'de gerçekleştirdiği eylemlere atıfta bulunmaya cüret eden herkes vatan haini ilan ediliyor.

Güvenlik odasında ve gaz odalarında ölüm

Lindsman, Gazzelilerin toplu katliamları karşısında İsraillilerin içinde bulundukları ruh halini şöyle tasvir etti:

“Eğer Gazze'de yaşananlar bir film olsaydı, bir arkadaşımız ayağa kalkar, elimizi tutar, omzumuzu sıvazlar ve bizi içinde bulunduğumuz trans halinden çıkarmak için şiddetle sarsarak ‘Yeter artık, o öldü’ derdi. Fonda ise ‘Kahretsin, henüz yeterince öldürmedim’ şarkısı çalardı.”

İsraillilerin ‘artık yeter’ ifadesini Gazze için kullanmayacaklarını söyleyen Lindsman, İsrail'in (Hamas lideri) Yahya es-Sinvar'ın ölümünden sonra savaşı sürdürmeye ve hatta İran'a doğru genişletmeye kararlı olmasının, İsrail'in kendisini durduracak iç güce sahip olmadığı hissini güçlendirdiğini vurguladı. İsrail’in nasıl duracağını bilmediğini belirten Lindsman’a göre İsrail şöyle diyor: “Kahretsin, henüz yeterince öldürmedim.”



Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.


İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, dün yaptığı açıklamada, Yahudilerin "bu kötülüğün üstesinden geleceğini" belirterek, Sidney'deki Bondi Plajı'nda Yahudi bayramını kutlayan 15 kişinin ölümüne yol açan silahlı saldırının kurbanlarına başsağlığı diledi.

Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşan Herzog, "Terör, şiddet ve nefret karşısında, tüm inançlardan ve tüm milletlerden iyi insanlar arasındaki bağlar güçlü kalacaktır" dedi.

Bu arada, Filistin yanlısı göstericiler, İsrail Cumhurbaşkanı'nın ziyaretini protesto etmek için Sidney'de toplanmayı planlıyordu. Yetkililer ziyareti büyük bir olay olarak nitelendirmiş ve kalabalığı kontrol etmek için binlerce polis memuru görevlendirmişti. Polis, kamu güvenliği gerekçesiyle göstericileri Sidney'in merkezindeki bir parkta toplanmaya çağırmıştı, ancak protesto organizatörleri bunun yerine şehrin tarihi Belediye Binası'nda toplanmayı planladıklarını söylemişti.

Yetkililer, ziyaret sırasında polise nadiren kullanılan yetkiler verdi; bunlar arasında kalabalıkları dağıtma ve yer değiştirme, belirli alanlara erişimi kısıtlama, insanları ayrılmaya yönlendirme ve araçları arama yetkisi de bulunuyordu.

Yeni Güney Galler Emniyet Müdür Yardımcısı Peter McKenna, Channel Nine News'e yaptığı açıklamada, "Protesto organizatörleriyle yakın temas halinde olduğumuz için bu yetkilerden herhangi birini kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyoruz" dedi. "Genel olarak, tüm toplumu güvende tutmak istiyoruz... Toplum güvenliğini sağlamak için ancak bu amaçla, büyük sayıda polis memuru görevlendireceğiz" dedi. Avustralya'nın en büyük şehri olan Sidney'de yaklaşık 3 bin polis memuru görevlendirilecek.

Herzog, Bondi Plajı'ndaki ölümcül silahlı saldırının ardından Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'nin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret ediyor.

Herzog'un ziyareti, Filistin yanlısı grupların muhalefetiyle karşılandı ve Avustralya'nın büyük şehirlerinde protestolar planlandı. Filistin Eylem Grubu da beklenen protestolara getirilen kısıtlamalara karşı Sidney'deki bir mahkemede dava açtı.

Filistin Eylem Grubu yaptığı açıklamada, "BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze'de soykırımı kışkırttığı sonucuna varmasının ardından, bugün Isaac Herzog'un tutuklanmasını ve soruşturulmasını talep etmek için ulusal bir protesto günü olacak" ifadeleri yer aldı.

İsrail hükümetinin sert eleştirmeni olan Avustralya Yahudi Konseyi, pazartesi günü 1000'den fazla önde gelen Avustralyalı Yahudi akademisyen ve toplum figürünün imzaladığı açık bir mektup yayınlayarak Albanese'yi Herzog'a yaptığı daveti geri çekmeye çağırdı.