Amerikan medya kuruluşu CNN, Cumhuriyetçi lider Donald Trump'ın 5 Kasım'da düzenlenecek başkanlık seçimlerini kazanması durumunda yönetimini nasıl şekillendireceğini inceledi.
Haberde, Trump'ın Robert F. Kennedy Jr. ve Elon Musk gibi "heterodoks figürleri" belirli görevlere atayarak yönetimde "radikal bir değişikliğe gitmeyi planladığı" belirtiliyor.
Sağlık sistemi Kennedy'ye emanet
New York'taki Madison Square Garden'da pazar günü düzenlediği mitingde Trump, Kennedy Jr.'ı sağlık ve gıda sisteminden sorumlu kişilerden biri olarak göreve alacağını söyledi.
Kennedy Jr., "Make America Healthy Again" (Amerika'yı Yeniden Sağlıklı Yap) kampanyası kapsamında doğal yaşam alanlarını korumaya, gıdalardaki toksinleri temizlemeye ve sürdürülebilir tarıma öncelik vermek istediğini bildiriyor.
Ancak haberde, Kennedy Jr.'ın sudaki bazı kimyasalların çocukları eşcinsel yaptığına dair komplo teorilerini savunduğu ve aşı karşıtı kampanya yürüttüğü de hatırlatılıyor.
Siyasetçi, Trump'ın kendisine Tarım Bakanlığı, Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) ve Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) gibi kurumlarda "geniş yetki sahibi kılma" vaadinde bulunduğunu da öne sürdü.
5 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimleri için önce Demokrat Parti'den aday adayı olan Robert F. Kennedy Jr., parti içinde kendisine sansür uygulandığını ve ön seçimlerde hile yapıldığını savunarak yarışa bağımsız devam edeceğini duyurmuştu. Daha sonra da yarıştan çekildiğini ve Trump'ı destekleyeceğini açıklamıştı.
Musk "sıfırdan başlama" politikası uygulayacak
Trump, kazanması durumunda bir Devlet Verimliliği Birimi (Department of Government Efficiency -DOGE) kuracağını ve başına Musk'ı geçireceğini söylemişti.
Analizde, Cumhuriyetçi lidere desteğiyle gündemden düşmeyen teknoloji milyarderi Elon Musk'ın, "federal hükümeti küçültme" planlarının başrol oyuncusu olabileceği yazılıyor.
Musk'ın CEO'su olduğu Tesla ve SpaceX'in Amerikan devletiyle birçok anlaşması var. Milyardere verilecek böyle bir pozisyonun "çıkar çatışması" yaratabileceğine işaret edilirken, Musk'ın kripto parası DOGE'nin de ön plana çıkabileceği belirtiliyor.
Muhtemel yeni bir Trump yönetiminde federal bürokrasiyi baştan yapılandırma sözü veren Musk, bu ayki bir mitingde "Sıfırdan başlayalım" demişti.
CNN, Kennedy ve Musk'a ne vaat ederse etsin Trump'ın bu radikal değişiklikleri kolayca uygulamaya koyamayabileceğine de dikkat çekiyor. Özellikle ABD Kongresi ve Senato'nun bazı adımları engelleyebileceği savunuluyor.
Trump, Arap ve Müslüman seçmenlerin desteğini istiyor
Diğer yandan Amerikan gazetesi New York Times, Trump'ın Arap ve Müslüman seçmenlerden oy toplamak için İslamofobiyle arasına mesafe koymaya çalıştığını yazıyor.
Trump, seçim kampanyasında Demokrat rakibi ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris'in "birçok cihatçıyı ülkeye sokmak istediğini" öne sürmüş, Demokratların "ortabatı eyaletlerini Ortadoğu'ya çevirmeyi hedeflediğini" iddia etmişti.
Ancak Trump'ın son haftalarda bu yaklaşımını değiştirmeye çalıştığı yazılıyor. Cumhuriyetçi lider, Al-Arabiya televizyonuna geçen hafta yaptığı açıklamada şunları söylemişti:
Birçok Arap arkadaşım var. Çok sıcakkanlı insanlar.
Kayda değer bir Arap ve Müslüman topluluğuna sahip kritik eyaletlerden Michighan'da cumartesi günkü mitingde de Trump, bu topluluktan liderlerle bir araya geldikten sonra şu ifadeleri kullanmıştı:
Ne istiyorlar biliyor musunuz? Barış istiyorlar. Onlar harika insanlar.
Uydu görüntülerine göre İran’da yer altı füze tesisleri onarılıyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5279448-uydu-g%C3%B6r%C3%BCnt%C3%BClerine-g%C3%B6re-i%CC%87ran%E2%80%99da-yer-alt%C4%B1-f%C3%BCze-tesisleri-onar%C4%B1l%C4%B1yor
Uydu görüntülerine göre İran’da yer altı füze tesisleri onarılıyor
İran’ın orta kesimlerindeki İsfahan Balistik Füze Tesisi’ne düzenlenen saldırının ardından, 8 Mart 2026 (AFP)
Uydu görüntüleri ve uzmanların analizleri, İran'ın savaş süresince ABD ve İsrail saldırılarıyla hedef alınan yer altı füze tesislerinin girişlerinin büyük bölümünü yeniden açtığını ortaya koydu. Bu gelişme, tünel girişlerini ve bunlara ulaşan yolları bombalayarak İran'ın füze kapasitesini etkisiz kılma hesabının sınırlarını gözler önüne seriyor.
CNN'in analizine göre İran, 18 yer altı füze tesisinde hedef alınan 69 tünel girişinden 50'sini yeniden açmayı başardı.
Uydu görüntüleri, saldırıların yıktığı yolları onarıp enkazı kaldırmak ve çukurları doldurmak amacıyla buldozer, yükleyici ve damperli kamyon gibi alışılagelmiş iş makinelerinin kullanıldığını gösteriyor. Bu çalışmalarla füze rampalarının tünel girişlerine yeniden erişimin sağlanması hedefleniyor.
CNN, savaşın ilk haftalarında ABD ve İsrail saldırılarının tünel girişlerini gömerek, yolları tahrip ederek ve kazı ekipmanlarını hedef alarak İran'ın füze tesislerinin bir bölümüne erişimini kısıtlamayı başardığını aktardı. Ancak Tahran, çatışmalar devam ederken tehlikeyi göze alıp yeniden açma çalışmalarını sürdürdü; bu sayede çok daha düşük bir hızda da olsa füze faaliyetlerini kesintisiz yürütebildi. Yedi haftayı aşkın bir süre önce yürürlüğe giren ateşkesin ardından bu çabalar, belirgin biçimde hız kazandı.
Telegram'da yayılan ve Tahran'ın doğusundaki dağlarda yer alan hassas Parçin Balistik Füze Tesisi’nde gerçekleştiği değerlendirilen büyük bir patlamayı gösteren fotoğraf
James Martin Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Çalışmaları Merkezi'nden (CNS) araştırmacı Sam Lair, üretim dursa bile İran'ın elinde rampa ve operasyon ekibi bulunduğu sürece savaşın yeniden başlaması halinde füze faaliyetlerini sürdürebileceğini belirtti. Lair, İran'ın mevcut füze stoğunun geri kalan rampalar için yeterli miktarda silah sağlamaya devam ettiğini de sözlerine ekledi.
Dezful'daki bir füze tesisine ait görüntüler, beş girişten dördünün 12 Mayıs itibarıyla yeniden açıldığını ortaya koyuyor. Kirmanşah’ın kuzeyindeki tesise ait görüntülerde ise daha önce bombalanan iki girişin yeniden açıldığı ve bu girişlere ulaşan yolların onarılıp yeniden asfaltlandığı görülüyor. İsfahan ve Humeyn yakınlarındaki tesislerde de enkazın kaldırılması ve çukurların doldurulması amacıyla inşaat araçlarının çalıştığı tespit edildi.
CNN'e konuşan uzmanlar, saldırıların girişler ve yüzey yollarına odaklanması nedeniyle yeraltının derinliklerinde depolanan füze stoğunun büyük olasılıkla ciddi bir hasar görmediğini ifade etti. Uzmanlara göre İran, yer altı balistik füze tesislerinde hâlâ yaklaşık bin füze bulunduruyor.
CNN, bu bulguların ABD-İsrail askeri stratejisinin etkinliğine ilişkin soru işaretleri doğurduğunu değerlendirdi. Söz konusu strateji, üsleri geçici olarak devre dışı bırakmada taktik başarı sağlamış; ancak İran'ın bunları görece kısa sürede yeniden faaliyete geçirmesini engelleyememişti.
Lair ise İran'ın füze gücünü yeraltına gömerek etkisiz kılmanın taktik bir başarı sayılabileceğini, ancak net ve ulaşılabilir savaş hedefleriyle ilişkilendirilmediği takdirde stratejik bir başarısızlığa dönüşebileceğini vurguladı.
CNN ayrıca, elektronik bileşen fabrikalarından yakıt ve gövde tesislerine uzanan füze üretim zincirine yönelik saldırıların, Tahran'ın kapasitesini Washington ve Tel Aviv'in istediği hızda yeniden inşa etmesini engelleyemeyebileceğine dikkati çekti.
ABD'li bir yetkiliden aktarılan bilgiye göre İran, kapasitesini yeniden inşa etmek için Amerikan istihbaratının öngördüğü takvimin önüne geçmiş durumda.
CNN’in haberi, saldırı maliyeti ile toparlanma maliyeti arasındaki derin uçurumun tek başına askeri seçeneğe yaslanmanın güçlüğünü gözler önüne serdiği sonucuna varıyor. Saldırılar gelişmiş ve pahalı silahlar gerektirirken İran, pek çok hasarı buldozer gibi basit araçlarla onarabiliyor.
CNN'in bulguları, geçen hafta New York Times'ın yayımladığı bir haberle de örtüşüyor. Söz konusu haber, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin İran ordusunun ağır biçimde çökertildiğine dair sunduğu tablonun, karar alıcılara iletilen gizli Amerikan istihbarat değerlendirmeleriyle bağdaşmadığına işaret ediyor.
Habere göre bu değerlendirmeler, İran'ın füze üslerinin, fırlatma rampalarının ve yer altı tesislerinin büyük bölümüne -Hürmüz Boğazı boyunca uzanan hassas tesisler dahil- yeniden erişim sağladığını ortaya koyuyor.
İsrail ordusunun cumartesi günü İran'ın batısındaki bir füze tesisine yönelik saldırılardan yayımladığı videodan alınan görüntü
Değerlendirmelere vakıf kişilerden aktarılan bilgilere göre İran, boğaz boyunca konuşlandırılmış 33 balistik füze tesisinden 30'una yeniden operasyonel erişim sağladı. Bu durum, söz konusu su yolundan geçen ABD savaş gemileri ve petrol tankerleri için ciddi bir tehdit oluşturabilir.
Değerlendirmeler ayrıca Tahran'ın ülke genelindeki mobil fırlatma rampalarının yaklaşık yüzde 70'ini hâlâ işlettiğini ve savaş öncesi füze stoğunun yüzde 70'ini koruduğunu ortaya koydu. Bu stok; bölgesel hedefleri vurma kapasitesine sahip balistik füzeler ile daha az sayıda seyir füzesini kapsıyor.
NYT’ye göre ABD askeri istihbarat ajansları, yetkilileri İran'ın yer altı füze depolama ve fırlatma tesislerinin yaklaşık yüzde 90'ına yeniden erişim sağladığı yönünde bilgilendirdi. Bu tesisler artık kısmen ya da tamamen faaliyette kabul ediliyor.
Gazete, söz konusu tahminlerin Başkan Trump'ın ve Savunma Bakanı Pete Hegseth'in İran ordusunun imha edildiğine ve yıllarca savaşamaz hale getirildiğine dair daha önce yaptığı açıklamaları temelden sarstığını vurguladı.
İslamabad, büyük güçlerin çatışmasında tarafsızlığa oynuyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5279445-i%CC%87slamabad-b%C3%BCy%C3%BCk-g%C3%BC%C3%A7lerin-%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1nda-tarafs%C4%B1zl%C4%B1%C4%9Fa-oynuyor
İslamabad, büyük güçlerin çatışmasında tarafsızlığa oynuyor
Son ABD-Çin zirvesi, ABD'nin Pekin ile çatışmadan ziyade rekabete yönelme eğilimini yansıtıyor (AFP)
Abdülbasit Han
Diğer orta ölçekli güçler gibi Pakistan da ABD ve Çin arasında artan ve uluslararası siyasi düzende değişime neden olan rekabetin ortasında iki güç ile ilişkilerini sürdürmek için hassas bir denge kurmakta zorlanıyor.
Batıdan Doğuya doğru devam eden bu güç dengesi kayması, aşırı belirsizlik, istikrarsızlık ve kaos ortamı yaratarak orta ölçekli güçleri bir savunma stratejisi benimsemeye zorluyor.
Yeni düzenin nihai şekli henüz net olmasa da bazı değişikliklerin yaşandığı kesin ve bunlar arasında; Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra ortaya çıkan tek kutuplu sistemin bitişi ve yüzyıllar sonra küresel ağırlığın Batıdan Doğuya geri dönüşü sayılabilir. Yeni dünya düzeninin muhtemelen çok kutuplu olacağını söyleyebiliriz, ancak bu çok kutupluluğun kesin doğası henüz belirsizliğini koruyor.
Küresel jeopolitik düzenin gizli dalgalarına ve yeni yönelimlerine uygun olarak, İslamabad, dış ilişkilerini ekonomik çıkarlara dayandıran ve ittifaklardan kaçınan bir “jeo-ekonomik” strateji benimsedi.
Bu strateji, Pakistan'ın 1970'lerde ABD ve Çin arasındaki gizli temasları kolaylaştırmadaki geçmiş rolüne dayanıyor. Söz konusu rol iki ülke arasındaki 20 yıllık izolasyonu sona erdirmişti. Pakistan, ortaya çıkan bloklara katılmak yerine, kendisini ABD ve Çin arasında bir köprü görevi görmeye hazırlıyor.
Yakın zamana kadar Pakistan, ABD ve Çin arasında ilişkilerini dengeleme politikasından vazgeçmesi için Washington’un yaptığı ciddi bir baskı ile karşı karşıyaydı. Hem ilk Trump yönetimi hem de halefi Joe Biden, İslamabad'ın Pekin ile olan bağlarını şiddetle eleştirdi.
Bu bağlamda ABD, ekonomisini güçlendirmek için IMF’den bir kredi paketi almaya gayret eden Pakistan'ın kırılgan ekonomik durumundan yararlandı. Ülkenin Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) kapsamındaki projeleri ve ikili Çin kredileri, Pakistan'ın ekonomik zorluklarının sorumlusu olarak gösterildi.
Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru projesi, Pakistan gibi yoksul ülkeleri borç batağına sürükleyip daha sonra bu borçları tahsil etmek için varlıklarına el koymayı amaçlayan “borç tuzağı diplomasisi” olarak nitelendirildi.
ABD'de birbirini takip eden yönetimler, Pakistan'ın IMF kredilerini Çin'e borçlarını ödemek için kullanabileceği konusundaki ciddi endişelerini dile getirdiler. Ayrıca, IMF programı kapsamında Pakistan, biriken borcun temel nedeni olarak kabul edilen Çinli enerji şirketleriyle sözleşmelerinin şartlarını yeniden müzakere etmek zorunda bırakıldı.
Bu baskıyı hafifletmek için Pakistan, madencilik gibi kritik sektörlerde ABD yatırımlarını da kendisine çekti.
Pekin ve Washington'un değerli madenler ve bunların işlenmesi konusunda şiddetli bir rekabet içinde olduğu ve her iki tarafın da bu madenlerin ve işleme ekipmanlarının ihracatına yüksek gümrük tarifeleri uyguladığı iyi biliniyor.
Bu madenler, yarı iletkenlerin, elektrikli araçların, yenilenebilir enerji altyapısının, tüketici malları elektroniğinin ve havacılık ve savunma teknolojilerinin üretimi için elzem olduğundan önemli.
Amerika Birleşik Devletleri, Çin'in ihracat düzenlemelerine yanıt olarak, Pekin'in kontrolündeki tedarik zincirlerine olan bağımlılığını azaltmak için kritik madenlerde tedarik zincirlerini çeşitlendirmeye yönelik çok yönlü bir strateji izliyor.
Çin'in dünyanın başlıca maden işleme ve rafineri kapasitesinin yüzde 70'ini kontrol ettiğini belirtmekte fayda var.
Bu bağlamda, Pakistan bu sektörü Amerikan baskısını hafifletmek için kullandı ve Belucistan'daki hayati önemdeki maden sektörüne Çin ve Amerikan yatırımlarını başarıyla çekti. Pekin, Sindak bakır ve altın madenine yatırım yaparken, Washington da Kanadalı konsorsiyum Barrick Gold aracılığıyla Reko Diq altın ve bakır projesindeki yatırım portföyünü genişletiyor.
Ancak en önemli soru, Amerika Birleşik Devletleri'nin Pakistan'a bakış açısının son zamanlarda nasıl değiştiğidir; bir zamanlar bölgede masum ekonomik ilişkiler kurduğu için eleştirilen bir ülkeden, küresel sorunları çözmek için kendisine güvenilen ve tüm taraflarla etkileşime girmesine izin verilen bir ülkeye nasıl dönüştü?
Cevap, Mayıs 2025'te Hindistan ve Pakistan arasında yaşanan askeri çatışmada ve ABD'nin Çin'e yönelik politikasındaki değişimde yatıyor.
Hindistan ile yaşanan kısa savaş sırasında Pakistan, savunma yeteneklerinin kötü ekonomik durumundan veya devam eden siyasi istikrarsızlıktan etkilenmediğini gösterdi. Bu savaş, ABD’nin bölgeye yönelik politikalarının yeniden gözden geçirdiği bir zamana denk geldi.
Amerika Birleşik Devletleri, Çin ile ekonomik bağlarını bir gecede koparamayacağının farkına vardı; bu da anlaşmazlık konularında çatışmadan ziyade rekabeti vurgulayan, karşılıklı mutabakat alanlarında ise çalışma ilişkilerine ve iş birliğine öncelik veren yeni bir zihniyeti ortaya çıkardı.
Bu eğilim, Başkan Şi Cinping ve Donald Trump arasındaki son görüşmede açıkça cisim buldu.
Öte yandan, Trump yönetiminin gerçekleştirdiği bu gözden geçirme ve Hindistan'ın rolünün yeni yapılanması, Pakistan'a stratejik bir tampon bölge (serbest alan) sağlayarak, taraf seçmek zorunda kalmadan ABD-Çin ilişkilerini başarıyla yönetmesine olanak tanıdı.
Pakistan'ın hem ABD hem de Çin'in güvenini ve desteğini kazandığı ikinci alan ise Ortadoğu'daki devam eden savaştır.
Trump yönetimi Pakistan'ın arabuluculuk çabalarına tam güvenini ifade ederken, Çin de Pakistan'ın rolünü bir barış yapıcı olarak nitelendirerek destekledi.
Bu dengeli yaklaşım, müzakere sürecinde de etkinliğini gösterdi. Çin, Pakistanlı arabulucu ile yakın ilişkisini kullanarak, İran'ı İslamabad'ın ABD ile arasında arabuluculuk yaptığı ateşkes anlaşmasını kabul etmeye ikna etmek için perde arkasında önemli çabalar sarf etti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu da savaşın çok tehlikeli bir aşamaya girmesini engelledi.
Pakistan, şu anda ABD ve Çin ile ilişkilerinde hassas bir dengeyi koruyarak, her iki tarafla da ittifak kurmadan, memnuniyet verici ve başarılı bir dönem geçiriyor olsa da bu diplomatik fırsatın geçici olduğunun ve hızla ortadan kalkacağının fakında.
Pakistan ile Trump yönetimini birbirine bağlayan dostane ilişkiler, bir sonraki ABD seçim döneminden sonra bitebilir.
Aynı zamanda Pakistan, ABD ve Çin ile ilişkilerinde hassas bir dengeyi korumak için elinden gelenin en iyisini yapmasına rağmen, uzun vadeli stratejik, diplomatik ve ekonomik çıkarlarının Pekin'e bağlı olduğunun da farkında.
Küresel düzenin devam eden belirsizliği ve dalgalanmaları göz önüne alındığında, bu küresel güç rekabetini yönetmek için Pakistan'ın yakın gelecekte tercih edeceği yaklaşım, savunma stratejisi (riskten korunma stratejisi) olmaya devam edecektir.
Bu arada İslamabad, ABD-Çin rekabetinin yoğunlaşması durumunda gelecekte ortaya çıkabilecek zorlukların etkisini azaltmak için ikili anlaşmalar yoluyla enerji, savunma tedariki ve ticaret seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışacaktır.
Pakistan'ın hem diplomatik bir oyuncu hem de bir güvenlik sağlayıcı olarak Ortadoğu'daki artan rolü, küresel nüfuz için çatışan rekabet dalgalarına karşı koyma konusunda stratejik bir tampon sağlayacaktır.
* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.
Irak ABD ile İran arasında sıkışmış... İran savaşı gölgesinde yinelenen krizhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5279402-irak-abd-ile-i%CC%87ran-aras%C4%B1nda-s%C4%B1k%C4%B1%C5%9Fm%C4%B1%C5%9F-i%CC%87ran-sava%C5%9F%C4%B1-g%C3%B6lgesinde-yinelenen-kriz
Irak’ın başkenti Bağdat'ta düzenlenen Ekrem el-Kaabi ile dayanışma gösterisinde İran Dini Lideri Ali Hamaney ile İran yanlısı silahlı grup Nuceba Hareketi Genel Sekreteri Ekrem el-Kaabi'nin fotoğraflarının yer aldığı pankartı taşıyan bir kişi, 8 Mayıs 2026 (Reuters)
Irak ABD ile İran arasında sıkışmış... İran savaşı gölgesinde yinelenen kriz
Irak’ın başkenti Bağdat'ta düzenlenen Ekrem el-Kaabi ile dayanışma gösterisinde İran Dini Lideri Ali Hamaney ile İran yanlısı silahlı grup Nuceba Hareketi Genel Sekreteri Ekrem el-Kaabi'nin fotoğraflarının yer aldığı pankartı taşıyan bir kişi, 8 Mayıs 2026 (Reuters)
Futoshi Matsumoto (Hitotsubashi Üniversitesi öğretim üyesi ve Japonya'nın eski Bağdat Büyükelçisi)
ABD/İsrail-İran savaşının patlak verdiği 28 Şubat'ın üzerinden üç ay geçti. İran'ın komşusu olan Irak, bu savaşın en büyük mağduru olarak öne çıkıyor. Japonya’nın Bağdat Büyükelçisi olarak görev yaptığım 2022-2024 yılları arasında görece istikrarlı olan bu ülke, bugün doğrudan devletin varlığını tehdit eden yeni bir krizle karşı karşıya.
Zeydi’nin başbakanlığında yeni hükümetin kurulması
Geçtiğimiz mayıs ayında Tokyo'da, eski bir tanıdığım olan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nden (IKBY) Kürt bir siyasetçiyle karşılaştım. Bu makalede ondan ‘Bay H’ adıyla bahsedeceğim. ABD merkezli bir araştırma merkezinin düzenlediği Irak konulu bir seminerin ardından ülkesine dönüş yolundaydı.
Sert ve doğrudan yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Artık Irak'ın bir devlet gibi işlediğini söylemek mümkün değil. Iraklı milisler hükümeti fiilen kontrol ediyor. Bu milislerin arkasında ise İranlı (Devrim Muhafızları) duruyor.
Bay H'ye göre Muhammed es-Sudani hükümetinin ardından kurulan Ali ez-Zeydi liderliğindeki yeni hükümet, İran ile ABD arasındaki bir uzlaşmadan ibaret.
Kasım ayındaki genel seçimlerde Sudani'nin ittifakı meclisteki en fazla sandalyeyi kazanmış olsa da Bağdat'taki gerçek güç merkezi olan ve on iki önde gelen Şii siyasetçiden oluşan Şii Koordinasyon Çerçevesi, başlangıçta eski Başbakan Nuri el-Maliki'yi aday göstermişti. Ancak Washington, dolar transferinin geçici askıya alınması da dahil olmak üzere çeşitli araçlarla baskı uyguladı ve Koordinasyon Çerçevesi, Maliki yerine Zeydi'yi kabul etti.
Ne var ki kırklı yaşlarında bir iş insanı olan Zeydi’nin herhangi bir siyasi deneyimi yok. Adını esas olarak gıda malzemesi tedarikine yönelik hükümet sözleşmelerini yönetmesiyle duyurdu.
Irak siyaseti her zaman partizan siyasete yakın olmuştur. Devletin büyük meseleleri Bakanlar Kurulu'nda değil, on iki nüfuzlu partizan liderin uzlaşısıyla çözüme kavuşturuluyor. Burada sorulması gereken asıl soru, “Hiçbiri üzerinde gerçek bir nüfuzu bulunmayan Zeydi, Irak devletini ABD ve İran'ın çapraz talepleri arasında sıkışmışken yönlendirmeyi başarabilecek mi?” sorusudur.
“Hükümet içindeki kaosun ABD/İsrail-İran Savaşı'nın patlak vermesiyle aynı zamana denk gelmesi, krizi daha da karmaşıklaştırdı ve felaket, üstüne felaket getirdi.
Yapısal sorun çok ciddi. Irak'ta fiili yürütme yetkisi, her şeyden önce güvenlik bakanlıkları, iç işleri, savunma ve istihbarat üzerinde kontrol kurmaya dayanıyor. Yeni yönetimde, bu kilit bakanlıkların dağılımı hâlâ askıda, bu konudaki gizli çekişme ise ‘Devlette zorlama yetkisi kimde?’ şeklindeki en temel soruyla bağlantılı. Bu ikilemin merkezinde, 2014 yılında DEAŞ’a karşı kurulup daha sonra devlete bağlı bir kurum olarak yasallaşan Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) yer alıyor.
Bağdat'ta Ebu Alaa el-Vali'yi (sağda) ve İran’ın Dini Lideri Mücteba Hamaney'i (solda) gösteren bir afişin önünden geçen bir motosikletli, 28 Nisan 2026 (AFP)
Ancak gerçekte Haşdi Şabi, asla tek bir blok değil. DMO ile doğrudan bağlantılı ve bünyesinde Hizbullah Tugayları da dahil olmak üzere İran'a sadık radikal grupların yanı sıra daha belirgin bir Irak milliyetçiliği eğilimi olan grupları da barındırıyor.
Irak’ın yeni Başbakanı, devletin silah tekelini kurmanın temel politikası olduğunu açıkladı. Bu, Washington tarafından memnuniyetle karşılanan bir yaklaşım olsa da Haşdi Şabi’deki militanlar bunu kendilerini feshetme talebi olarak görüyor.
Böylece Zeydi hükümeti yapısal bir ikilemle karşı karşıya kalıyor. Eğer Haşdi Şabi’yi bastırırsa DMO ile doğrudan çatışmaya girme riskine girer, eğer görmezden gelirse Washington'ın öfkesini üzerine çeker. Daha önceki hiçbir Irak hükümeti bu ikilemi çözmeyi başaramadı.
Irak hükümetinin kontrolü dışındaki milisler
Hükümet içindeki kaosun ABD/İsrail-İran Savaşı'nın patlak vermesiyle eş zamanlı ortaya çıkması, krizi daha da karmaşıklaştırdı ve felaket, üstüne felaket getirdi. Hizbullah Tugayları gibi radikal milisler, fiilen İran'ın yönlendirmesiyle ABD askeri üslerine, ABD Büyükelçiliğine ve IKBY’ye ait tesislere arka arkaya saldırılar düzenledi. Bu milisler maaşlarını Irak devletinden alıyor, ancak Irak'ın çıkarlarına tamamen aykırı bir şekilde hareket ediyorlar.
Bay H’ye göre savaşın başlamasından bu yana Irak, İran ve İran destekli milisler tarafından yaklaşık 800 saldırıya maruz kaldı ve bunların yüzde 80'i IKBY’yi hedef aldı.
Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki (BAE) Barakah Nükleer Enerji Santrali, 17 Mayıs'ta, yaygın olarak Irak topraklarından fırlatıldığına inanılan bir insansız hava aracı saldırısına maruz kaldı. Aynı gün Suudi Arabistan, Irak yönünden yaklaşan bir insansız hava aracını durdurduğunu açıkladı. Körfez ülkeleri ve Washington'da, Irak hükümetinin bu milisleri kontrol edemediği gibi, faaliyetlerine zımni onay verdiği yönündeki şüpheler artıyor.
Irak Savaşı'nın en büyük hatası, Washington'un iktidara gelen birçok Şii siyasi gücün, İran İslam Cumhuriyeti ile Şii İslam ideolojisi açısından ortak bir paydada buluştuğunu fark etmesiydi
İran'ın stratejik mantığı şudur: Körfez altyapısına yönelik saldırılar Iraklı gruplara atfedilir, böylece Tahran inkâr payını korurken aynı zamanda zarar verme imkânı da elde eder. Irak'a gelince, sonuç daha da karamsar. Ülke, Körfez'e yönelik saldırıların fırlatıldığı bir platforma ve fiili savaş alanına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Zeydi yönetimi, çatışmanın genişlemesini hâlâ kontrol altında tutabilmektedir, ancak aynı zamanda ateşi Körfez'e taşıyan fitil haline de gelebilir.
Petrol üretiminin dörtte üçü durdu
İkinci şok ise ekonomik nitelikte. Arap Körfezi ablukası, Irak’ı petrolünü ihraç etmenin her türlü yolundan mahrum bıraktı. Savaştan önce Irak günde dört milyondan varilden fazla petrol üretiyordu, ancak şu anda bu miktarın üç milyon varili üretilemiyor. Geriye sadece Türkiye'nin Ceyhan ilçesine giden boru hattı ve sınırlı miktarda kamyonla karayolu taşımacılığı kaldı. Bu da günde yaklaşık 300 bin varilden fazla ihracat yapılmasına imkân vermiyor.
Sonuçlar son derece ağır. Petrol gelirleri Irak hükümetinin gelirlerinin yaklaşık yüzde 85'ini oluşturuyor ve Irak, kamu sektörünün işgücünün büyük çoğunluğunu istihdam ettiği tipik bir rant devletine dönüşmüş durumda.
Bay H, değerlendirmesinde açıkça şunları söyledi:
“ABD/İsrail-İran savaşı devam ederse ve petrol ihracatı imkansızlaşırsa, Irak ekonomisi yaz aylarına kadar durma noktasına gelir. Asgari ihtiyaç, yani devlet memurlarının maaşlarının ödenmesi için aylık 6 milyar dolar gerekirken, gelirler şu anda yaklaşık 1 milyar dolara geriledi."
Hükümetin gelirleri şubat ayında 6,8 milyar dolara ulaşmış, ancak nisan ayına gelindiğinde 1,08 milyar dolara düşmüştü. Standard & Poor's, Irak'ın ülke kredi notunu negatif gözlem listesine aldı; analistler ise ülkenin temmuz ayına kadar nakit akışında kritik bir noktaya ulaşacağını öngörüyor.
Kuveyt'i hedef alan roketlerin Irak'ın Basra kentindeki Hor ez-Zubeyr semtinde bir eve isabet etmesinin ardından, Kuveyt Konsolosluğu'nun önünde toplanan göstericileri koruyan Iraklı güvenlik güçleri, 7 Nisan 2026 (Reuters)
Irak'ta petrol çıkarları bulunan aralarında Gabex ve Itochu'nun da bulunduğu Japon şirketleri, yatırımları askıya alınmış durumda. Japonya’nın iş birliği ve yen cinsinden verilen kredilerle inşa edilen Basra rafinerisi de inşaatı henüz tamamlanmadan savaşın patlak vermesiyle aynı duruma düştü.
Ufukta sıcak bir yaz var
Irak Savaşı'nın yanlış değerlendirilmesi, Washington'un iktidara gelen birçok Şii siyasi gücün, İran İslam Cumhuriyeti ile Şii İslam ideolojisini paylaştığını keşfetmesiyle ortaya çıktı.
DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Tugayı, Irak'taki iç savaş yılları boyunca ve ardından DEAŞ’a karşı mücadelede milisleri destekleyerek Bağdat'ın arkasındaki gölge otorite haline geldi. İran Savaşı’ndan önce bile Irak siyaseti, milisleri dağıtma yönündeki ABD baskısı ile İran'ın milislere verdiği destek arasında gidip geliyordu. Şimdi ise bu milisler Körfez ülkelerine ve Irak devletine saldırıyor.
Anlık hesaplamalar acımasızca ve katı görünüyor. Irak hükümetinin aylık 6 milyar dolara ihtiyacı varken, bu miktarın altıda birinden azını alabiliyor.
Bağdat’taki bölünmeler IKBY’de de görülüyor. Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ile Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) hâlâ çıkmaz bir durumun içinde. Bir yılı aşkın bir süredir yeni bir hükümet kurulamadı. Öte yandan İran, kendisiyle daha iyi anlaşabilen KNK’yi destekliyor.
ABD Başkanı Donald Trump, IKBY’de faaliyet gösteren İranlı Kürt gruplara desteğini açıkladığında, İran bölgeye yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarını güçlü bir şekilde yoğunlaştırdı. Bu, pratikte İranlı Kürt muhaliflere herhangi fiili silah transferine yol açmayan, ilan edilmiş bir politikaya orantısız misilleme niteliğindeydi.
Irak ve İran, Şii siyasi İslam aracılığıyla birbirine daha da yakınlaştı ve bugün İran'ın Irak devletine karşı yürüttüğü savaşın temelinde de bu bağ yatıyor. İran rejimi çökerse, rejimle bağlantılı çok sayıda İranlının Şiiler için kutsal şehirler olan Necef ve Kerbela'ya akın etmesi bekleniyor.
Bay H’ye böyle bir ihtimalde Irak'ın ne hale geleceği sorulduğunda, “Mevcut İran rejimi çökse bile, Irak'taki Şii milisler sorunu devam edecek” yanıtını verdi.
Iraklı gençlerin büyük çoğunluğu ise İranlı akranları gibi, muhafazakar Şii İslamcılığını çoktan geride bırakmış bir dünyada yaşıyor ve milislerin ideolojisiyle pek ilgisi olmayan seküler zihniyete sahip.
Ancak o gün gelmeden önce anlık yapılan hesaplamalar acımasızca ve katı görünüyor. Irak hükümeti aylık 6 milyar dolara ihtiyacı varken, bu miktarın altıda birinden azını alabiliyor. Körfez ablukası temmuz ayından sonra da devam ederse, maaş ödemelerinin askıya alınması, dinarın çöküşü ve geniş çaplı toplumsal ayaklanmaların patlak vermesi, hepsi de karanlık ama makul olasılıklar. Bu durumda, milis liderleri arasındaki radikaller iktidar boşluğunu dolduracaktır. İşler mevcut gidişatında devam ederse, Irak gerçekten çok sıcak bir yaza doğru ilerliyor.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة