Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Ortadoğu ve dünyadaki son gelişmelerle ilgili açıklamalarda bulundu

Al-Majalla'ya konuşan Eski Cumhurbaşkanı Gül, Ortadoğu’daki bölünmelerin İsrail'i hesap vermeden hareket etmeye cesaretlendirdiğini ve Batı'nın çifte standartlarının dünya barışını tehdit ettiğini söyledi.

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Al-Majalla’ya röportaj verdi (Al-Majalla)
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Al-Majalla’ya röportaj verdi (Al-Majalla)
TT

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Ortadoğu ve dünyadaki son gelişmelerle ilgili açıklamalarda bulundu

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Al-Majalla’ya röportaj verdi (Al-Majalla)
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Al-Majalla’ya röportaj verdi (Al-Majalla)

İstanbul: İbrahim Hamidi

Türkiye'deki önemli siyasetçilerden biri olan Abdullah Gül, ülkesini hem içeriden hem de dışarıdan iyi tanıyor. Hem yurtiçinde hem yurtdışındaki okullarda eğitim alan Gül, aynı şekilde yurtiçinde ve yurtdışında profesyonel olarak çalıştı. Necmettin Erbakan'la birlikte Refah Partisi'nde (RP) siyaset yapan Gül, daha sonra Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AK Parti) kurdu.

Abdullah Gül, Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı gibi çeşitli mevkilerde görev aldı. 2007-2014 yılları arasında Çankaya Köşkü'nde ikamet etti ama buranın tutsağı olmadı. Görev süresinin sonunda cumhurbaşkanlığı görevini dostu Recep Tayyip Erdoğan'a devretti.

Akademisyen, siyasetçi, ekonomist, diplomat ve eski Cumhurbaşkanı olan Gül, Ortadoğu'daki birçok kritik kavşağın yaşandığı, Türkiye tarihinin önemli aşamalarından geçti. ABD'nin 2003 yılında Irak'ı işgali sırasında Başbakanlık görevinde olan Gül, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) Irak’ta savaşın patlak vermesi halinde, ABD askerlerinin Türkiye’deki üsleri kullanmasına izin verilmemesi kararı almasında öncü bir rol oynadı. Aynı şekilde 2008-2009 yılları arasında İsrail'in Gazze Şeridi’ne karşı yürüttüğü savaş ve 2011 yılında başlayan ‘Arap Baharı’ sırasında Cumhurbaşkanlığı görevindeydi.

Al-Majalla, Abdullah Gül ile İstanbul'da ormana bakan bir tepede bulunan ofisinde, Türkiye'deki iç siyasi ve ekonomik durumdan Ortadoğu'daki bölgesel savaş ihtimallerine kadar geniş bir yelpazede görüşlerini aktardığı kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdi.

İşte Şarku’l Avsat’n Al-Majalla‘dan aktardığı Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül röportajının tam metni:

*Önce Türkiye'deki gelişmeleri, ardından bölgesel ve uluslararası gelişmeleri konuşacağız. İç meseleler çerçevesinde geçtiğimiz yıl Türkiye'de cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri yapıldı, bu yıl ise yerel seçimler. Milletvekilliği, cumhurbaşkanlığı ve yerel seçimlerin sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biliyorsunuz Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip Erdoğan) geçtiğimiz yılki seçimlerde yeniden seçildi. Seçilmesiyle birlikte dış politikada ve ekonomik konularda bir değişim yaşandı. Seçimlerden sonra hem dış meselelerde hem de içeride ekonomik konularda benimsemeye başladığı pragmatik bakış açısıyla uyumlu olarak hükümette bazı yeni bakanlar atamaya başladı.

Yerel seçimlerde ise muhalefet partileri, özellikle nüfusun yoğun olduğu büyük şehirlerde ciddi oranda oy aldı. Bu sonuç, iktidar ile muhalefet arasında bir güç dengesi oluşmasına yol açtı.

*Muhalefetin kazançlı çıktığı yerel seçimlere bakıldığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bazı ekonomik reformları hayata geçirmesi kendisine pahalıya mal olmuş gibi görünüyor. Türkiye'de seçmenlerin en büyük kaygısı ekonomi mi?

Ekonomi, insanların hayatındaki en önemli faktördür. Bu açıdan bakıldığında, son seçimlerden önceki beş yılın ekonomik açıdan ve halkın ekonomik sorunlarıyla ilgilenilmesi açısından kötü geçtiğini söyleyebilirim.

Türkiye’nin iki yılda aldığı mülteci sayısı, Almanya'nın otuz yılda aldığından daha fazla.

Olan oldu ve enflasyon neredeyse yüzde 100'lere çıkmaya başladı.

*Bu reformlar bilinip kamuoyuna duyurulsa da sizce bunlar yeterli mi, yoksa ekonomik duruma dair hızla alınması gereken başka tedbirler olduğunu düşünüyor musunuz?

Başlatılan sürecin doğru bir süreç olduğunu ama daha önceki politikaların yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden hukukun üstünlüğü ve adaletin güçlendirilmesinin yanı sıra ekonominin ve halkın taleplerinin doğru şekilde ele alınması gibi yeni ve önemli pratik adımlar atılmalı.

xcdfrtg
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül (Al-Majalla)

Sizce şu an Türkiye’de hukukun üstünlüğü yok mu?

Ankara’da 2016 yılındaki başarısız darbe girişimi ve çeşitli dış siyasi ve ekonomik faktörler bu alandaki ilerlemeyi önemli ölçüde etkiledi. Cumhurbaşkanlığı görevimden ayrıldığım 2014 yılına kadar ciddi bir ilerleme kaydetmiştik, fakat o tarihten bu yana çeşitli faktörlerden dolayı bir gerileme yaşandı. Bu aksaklıkların etkili bir şekilde giderilmesi için doğru ve akılcı politikalara dönülmesi gerektiğinde şüphe yok. Şu an olan da bu.

*Toplumsal durumun her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de önemli olduğuna şüphe yok. Türkiye'deki toplumsal durumu nasıl görüyorsunuz? Sizce mülteciler, Türkiye'deki toplumsal durumda nerede yer alıyor?

Bu konular Türkiye'de oldukça garip karşılanıyor. Ancak bildiğiniz üzere Türkiye iki yıl gibi kısa bir sürede, Almanya'nın otuz yılda aldığından daha fazla mülteci aldı. Böylece Türkiye en çok mülteci alan ülkelerden biri haline geldi. Elbette bu durum, ülkedeki sosyal dokuyu etkiledi.

*Geçtiğimiz yıl Türkiye'ye yaptığım ziyaret sırasında Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile görüştüm. Sizce Suriyeli mülteciler gerçek bir sorun mu yoksa bu mesele Türkiye'deki siyasi güçler tarafından siyasi amaçlarla kullanılıyor mu?

Türk halkı bu konuda önemli ve ortak bir tutum sergiledi. Mültecilerle ilgili büyük çaplı bir tartışma yaşanmadı, sadece birkaç münferit olay meydana geldi. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye'de yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri yapıldı. Hiçbir siyasi parti mülteci sorununu istismar etmedi. Son seçimlerde bu konu bir ölçüde öne çıksa da Türk halkı konuyu ele alışında genel olarak insancıl davrandı.

Aslında muhalefet partilerini- özellikle de ana muhalefet partisini- seçimler sırasında bu konuyu silah olarak kullanmadıkları için takdir ediyorum. Mülteci konusunun son derece politize edildiği Avrupa'da ise aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Erdoğan, Esed ve mülteciler

Suriyelilerin ülkelerine geri dönmesi meselesi sık sık gündeme getiriliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Suriyelilerin bir kısmının geri dönmesi gerçekten bir çözüm olabilir mi?

Bu konuda birçok kez konuştum. Mültecilerin hangi ülkeye giderlerse gitsinler kendilerini evlerinde hissetmediklerini söyledim, elbette vatanlarını, evlerini, tarlalarını, okullarını özlüyorlar. Bununla birlikte bu insanlar ev sahibi ülkede de bir süreliğine misafir ediliyorlar. Daha sonra örneğin, yabancıların yerel halkla rekabeti konusunda sosyal gerilimler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla mülteciler, kendilerini bu konuda rahat ve güvende hissedecekleri uygun bir şekilde geri dönmeli.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Suriye Devlet Başkanı Esed ile görüşme önerisi beni mutlu etti. Ancak her şeyden önce bölgede ve söz konusu ülkede barışın sağlanması önem taşıyor.

Ancak bu mültecilerden bazıları sığındıkları ya da yerlerinden edildikleri ülkede kalabiliyor. Bu durum ender değil, birçok kez görüldü. Ancak önemli olan bu insanların kendi ülkelerine ve rahat ettikleri gerçek orijinal ortamlarına nasıl döndükleri. Herkesin kendi vatanında, ülkesinde ve yakınları arasında rahat etmesini temenni ediyorum. Bu bakımdan ilgili tüm tarafları tatmin edecek şekilde, bu amaç doğrultusunda önemli girişimler ve projeler başlatılmalı.

*Cumhurbaşkanı Erdoğan son zamanlarda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile görüşmeye hazır olduğu yönünde açıklamalarda bulundu. Esed ile görüşmek istemesinin nedenlerinden birinin de mültecilerin geri dönüşü meselesi olduğu söyleniyor. Siz bu yaklaşım hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Suriye Devlet Başkanı Esed ile görüşme önerisi beni mutlu etti. Ancak her şeyden önce bölgede ve söz konusu ülkede barışın sağlanması önem taşıyor. Eğer o ülkede barış ve sosyal uyum varsa, elbette yerinden edilenlerin çoğu gönüllü olarak ülkelerine dönmek isteyecektir. Ama eğer istikrar ve toplumsal barış yoksa, bu konuya öncelik verilebilir mi? Tabii bu konuda karar alma sorumluluğuna sahip bir konumda değilim.

*Esed-Erdoğan görüşmesi sizi memnun eder mi, yoksa birtakım çekinceleriniz var mı?

Eğer her iki taraf da samimi olarak bu görüşmenin gerçeklemesini istiyorsa, süreç dikkatle yönetilmeli. Taraflar arasında iletişime geçme iradesi varsa, geçmişteki anlaşmazlıkların üstesinden gelebilir ve ilişkilerinde yeni bir sayfa açabilirler. Ancak görüşmenin verimli geçmesi için kapsamlı bir ön hazırlık yapılması şart. Bunun için öncelikle tansiyonu düşürmek ve verimli görüşmelere zemin hazırlamak üzere diplomatik, bakanlık, siyasi ve güvenlik gibi farklı düzeylerde toplantılar yapılması gerekebilir. Esed ve Erdoğan ancak bu şekilde bir araya geldiklerinde, düğüm halinde bekleyen meselelerin çözümünde somut ilerleme kaydedebilirler. Eğer görüşme söz konusu hazırlıklar yapılmadan gerçekleşirse, çözüm bekleyen konuların tartışıldığı görüşme süreci rayından çıkarabilir.

Türkiye, Suriye topraklarının bütünlüğüne bağlı, bu birçok kez ifade edildi. Bu konuda hiçbir tereddüt yok.

*Kamuya açık ve kapalı kapılar ardında olmak üzere çeşitli toplantılar yapıldığını ve güvenlik teşkilatlarının başkanları arasında önemli gizli toplantılar gerçekleştiğini biliyoruz. Sanırım bu tür toplantılar Bağdat'ta, Moskova'da ve sınır bölgelerinde halen yapılmaya devam ediyor. Siyasi düzeyde temaslar da var. Esed'in, en azından Türk ordusunun Suriye topraklarından çekilmesi şartı yerine getirilmeden Erdoğan ile görüşmeyeceğini söylediği biliniyor. Esed'in Türk ordusunun Suriye topraklarından çekilmesi şartı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Her şeyden önce Türkiye’nin Suriye topraklarının bütünlüğüne bağlı olduğunun, bunun birçok kez ifade edildiğinin ve bu konuda hiçbir tereddüdün olmadığının bilinmesi gerekiyor. ‘Yeni Osmanlıcılık’ ve benzeri konularda ortaya atılan bazı söylentiler hakkında konuşmaya gerek yok. Türkiye, Suriye'nin egemenliği, toprak ve toplumsal bütünlüğü ile özgür olmasını istiyor.

Bu konuda hiçbir şüpheye yer yok. Dolayısıyla bu noktaya takılmadan sürece başlamalıyız. Çünkü bu konu zaman içinde bir noktada buluşmayı kolaylaştırabilir.

Türk askerleri neden Suriye’de konuşlandırıldı? Bir güvenlik ve terör boşluğu oluştuğu ve Türkiye’nin Suriye'nin güvenliğine zarar vermek ya da mevcut haritayı değiştirmek istemediği kesin. Bunun hem Suriyeli kardeşlerimiz hem de tüm dünya tarafından bilinmesi gerekiyor.

Bu konu Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Dışişleri Bakanımız ve ilgili tüm yetkililer tarafından dile getirildi, getiriliyor. Suriye'deki Türk askerlerinin ne zaman ve ne şekilde geri çekileceği konusu ise tartışılması gereken bir konudur. Tabii bu konuda karar alma sorumluluğuna sahip bir konumda değilim. Ancak tüm tarafları tatmin edecek şekilde sorunsuz ve net bir şekilde gerçekleşmesini umuyorum.

sdvfb
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Al-Majalla Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi’ye açıklamalarda bulundu (Al-Majalla)

Aynı durum Irak için de geçerli. Belki bazı Iraklılar, Türk askerinin topraklarındaki varlığını ya da askeri operasyonlar düzenlemesini doğru bulmuyor olabilir. Ancak bu varlık, Irak topraklarındaki mevcut güvenlik boşluğundan kaynaklanıyor. Eğer Irak hükümeti bu sorunu çözebilseydi, Türk askerleri Irak topraklarına girmeyecekti. Bu, Suriye için de geçerli.

Kürtler

*Irak ve Suriye arasındaki karşılaştırmalar gerçekten de yerinde. Örneğin Başika'da bir Türk askeri üssü var ve Muhammed Şiya es-Sudani hükümetiyle PKK'ya karşı iş birliği yapılıyor. Bu açıdan Suriye’de en azından teröristlere ya da Kürtlere, özellikle de PKK ve YPG’ye karşı mücadelede Şam ile Ankara arasında iş birliği yapılabileceğini düşünüyor musunuz?

Her şeyden önce Kürtlerin bu bölgede, Suriye, Irak, İran ve Türkiye'de büyük bir etnik grup olduğunu kabul etmeliyiz. Kürtlerin ülkelerinde eşit vatandaşlar olmaları gerektiğini düşünüyorum. Özgürlükten ve yasalarla güvence altına alınan tüm haklardan yararlanmalılar. Bazı ülkelerdeki çeşitli zorluklara rağmen, Suriye'deki bazı Kürt topluluklarının tarihte ötekileştirildiği ve birçoğunun kimlik kartının dahi olmadığı unutulmamalı. Bununla birlikte, bir bütün olarak Kürt halkı ile terörist bir oluşum olarak PKK’yı birbirinden net bir şekilde ayırmalıyız.

PKK ve Abdullah Öcalan, 1970'li ve 1980'li yıllarda Suriye topraklarında faaliyet gösterdi. PKK, Ankara ve Şam arasında Adana Anlaşması'nın imzalandığı 1998 yılına kadar güvenlik ve istikrar boşluğunu istismar etmeye devam etti. Türkiye ve Suriye arasında terör örgütlerine karşı ortak eylem ve iş birliği konusuna gelince, bunun hem mümkün hem de gerekli olduğunu düşünüyorum. Adana Anlaşması'nın hükümleri bu tür bir iş birliğinin temelini oluşturabilir. Ancak teröristler ile ülkede yaşayan Kürt vatandaşları birbirinden ayırmak gerekiyor.

Kürt meselesiyle ilgili bir başka soru da şu: 1990'lı yılların sonlarında Türkiye, Irak'ın kuzeybatısında bir Kürt devleti kurulmasını önlemek için Suriye, Türkiye ve Irak arasında ‘üçlü koordinasyon’ olarak bilinen ittifaka katıldı. Türkiye ve Suriye arasındaki mevcut gerilime rağmen, Suriye'nin kuzeydoğusunda bir Kürt devletinin kurulmasının engellenmesi için ortak çabalar devam ediyor. Kürtlerin Türkiye, Suriye, İran ve Irak olmak üzere dört ülkede var olduğundan söz ettiniz. Sizce bir Kürt devletinin kurulmasını engellemek için bu dört ülke arasında koordinasyon olmalı mı?

Tabii ki tüm bu ülkeler, teröristler ile bu ülkelerde yaşayan ve tam ve eşit haklara sahip olması gereken vatandaşlar arasında net bir ayrım yapmak suretiyle, terörizm ve terör örgütleriyle mücadele konusunda koordinasyon içinde olabilirler. Ancak, bu ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit eden ayrılıkçı hareketler ya da terör örgütleri varsa, aralarında koordinasyon kurulması kaçınılmaz hale gelir.

*Buna bir Kürt devletinin kurulmasını önlemeye yönelik bir koordinasyon da dahil mi?

Herhangi bir ülkede tüm vatandaşların güvenlik, özgürlük, egemenlik ve yasal haklardan faydalanması gerektiğini kabul etmeliyiz. İster Kürt ister başka bir milletten olsun, tüm vatandaşlara temel haklar tanınmalı. Fakat terörist ya da ayrılıkçı hareketler, insan haklarının meşru savunucuları olarak görülemez. Bu hareketler bazen Rusya ve Amerikalılar gibi dış güçler tarafından araç olarak kullanılabilir. Bununla birlikte, herhangi bir Kürt oluşumu İsrail tarafından potansiyel bir müttefik olarak görülecektir. Bundan dolayı ilgili ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit eden tüm ayrılıkçı ve terörist hareketlere kararlı bir şekilde müdahale edilmeli.

Esed'in yönetimde kalması

*İsrail konusuna döneceğim ama Arap Baharı ile ilgili iki sorum var. İlk sorum şu: Esed’in yönetimde kalmasına- ki Arap Baharı’nın yaşandığı ülkeler arasında yönetimde kalan tek başkan olduğuna inanıyorum- şaşırdınız mı?

Bunun şaşırtıcı olduğunu söyleyemem ama Arap Baharı’na tanık olan bölge ülkelerinin olumlu ya da olumsuz bir şekilde değiştiğini düşünüyorum.

Esed ile aranızdaki son temas ne zamandı?

2011 yılında Arap Baharı’nın başlangıcındaydı. Suriye'de görmek istediğim son şey, Suriye ordusu ile kendi halkından oluşan silahlı bir grup arasındaki çatışmaydı.

2012 yılında olaylar geliştikçe ve Rusya ile İran’ın kendi çıkarları için Suriye’deki çatışmaya dahil olmalarıyla birlikte, Suriye'de hızlı bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesi olasılığından şüphe etmeye başladım. Rusya'nın Akdeniz'de geleneksel bir politikası olduğu, İran'ın ise ulusal çıkarlarına ulaşmada kendi ajandası olduğu biliniyor. Rusya ve İran'ın rejime destek vermeye devam edeceği açıktı, oysa Suriye'deki silahlı hareketler aynı düzeyde güçlü bir desteğe sahip değildi ve bu da dengesiz hesaplara yol açıyordu. Bu görüşümü hükümetimle paylaştım ve uluslararası forumlarda da dile getirerek, bu çatışmanın diplomatik veya siyasi çözüme yönelmeden çözülemeyeceğini vurguladım. Durumun bugün gördüğümüz gibi sonuçlanacağını, her şeyin olduğu gibi kalacağını tahmin ediyordum.

Filistin'in kendi içinde bile ister Batı Şeria'da ister Gazze'de olsun iki cephede bir bölünme var. Bu bölünmeler İsrail'i hesap vermeden hareket etmeye cesaretlendirdi.

Son ciddi girişimin 2012 yılında, BM ve Arap Birliği'nin ortak Suriye Özel Temsilcisi olarak atanan (eski BM Genel Sekreteri) Kofi Annan'dan geldiğini hatırlıyorum. 2012'de Chicago'da düzenlenen NATO zirvesi gibi uluslararası forumlarda yaptığım konuşmalarda bu çabanın Suriye'nin son şansı olduğunu vurguladım ve kendisini siyasi bir sürecin takip etmesini ümit ettim. Durumu gerçekten acı verici hale getiren 400 binden fazla ölü ile işlerin bu trajik noktaya ulaşması, beni derinden üzüyor.

Arap Baharı

*Arap Baharı ile ilgili bir sorunun ardından Gazze ve Lübnan'a geçeceğiz. Pek çok Arap ülkesinde yaşanan Arap Baharı’ndan 13 yıl sonra ne düşünüyorsunuz? Bu deneyimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten bir Arap Baharı mıydı, yoksa sonbahar ya da karanlık bir kış mıydı?

Gençliğin ve Arap halklarının taleplerini kesinlikle meşru görüyordum. Bunu, onurlu bir yaşam için çabalayan ve iyi bir yönetim talep eden gençlerin ve vatandaşların asil bir hareketi olarak gördüm. Monarşiler de dahil olmak üzere bazı devletler, vatandaşlarının meşru taleplerinin çoğunu karşılamaya çalışarak krizi yönetebildiler. Seçilmiş diktatörler ise durumla gerektiği gibi başa çıkamadılar.

Arap Baharı’nın başarısız olduğunu düşünüyor musunuz?

Meselenin Tunus'ta başladığını ve Tunus'un şu anda geldiği noktayı, son Tunus seçimlerinde katılım oranının yüzde 27 civarında olduğunu gördüğümde, durum nasıl iyi olabilir? Raşid Gannuşi 83 yaşında ve daha önce seçimlere katılmış birisi. Bu adam şu anda cezaevinde.

*Sayın Cumhurbaşkanı Arap Baharı sizin için bir hayal kırıklığı mıydı?

Bir hayal kırıklığı değil ama işlerin vardığı noktaya üzülüyorum, çünkü Arap halklarının ekonomik ve sosyal anlamda iyi yaşama umutları ve arzuları var ve hükümetlerin hesap vermesini istiyorlardı. Arap halklarının Almanlar, Fransızlar, İngilizler veya diğerleri gibi ekonomik, siyasi, sosyal vb. konularda haklarını garanti altına alacak şekilde yaşama hakları yok mu? İşlerin bu noktaya gelmesi bizi üzüyor.

İsrail’in bombardımanları

*Bölgesel bir konuya geçelim. İsrail uçakları Suriye’de Şam'ı, Yemen'de Hudeyde'yi bombaladı ve şu an Beyrut'u ve Gazze Şeridi’ni bombalıyor. Aynı şekilde Batı Şeria'yı, Irak'ı ve İran'ı bombaladı. Bu tabloyu nasıl görüyorsunuz?

Bunun için derin bir üzüntü duyuyorum. Bölgedeki İslam ülkeleri birlik içinde değil, aksine derinden bölünmüş durumdalar. Filistin'in kendi içinde bile ister Batı Şeria’da ister Gazze’de olsun iki cephede bölünme var. Bu bölünmeler, İsrail'i hesap vermeden hareket etmeye cesaretlendirdi. Bölge ülkeleri arasında birlik ve beraberliğin yokluğu aslında İsrail'e bu şekilde hareket etme konusunda tarihi bir fırsat sundu.

*7 Ekim, Hamas saldırısının birinci yıl dönümüydü. 7 Ekim’i nasıl görüyorsunuz?

Silahsız ve masum sivillere yönelik saldırıları hiçbir şekilde desteklemiyorum. Ancak BM Genel Sekreteri António Guterres'in bu bağlamda söyledikleri, konunun anlaşılması açısından oldukça önemli; bu saldırılar durduk yere ortaya çıkmadı.

İsrail'in tüm politikaları 1967 sınırlarına çekilmesi meselesini ortadan kaldırmaya yöneliktir. İsrail hükümeti tüm eylemleriyle bu meseleyi bitirmek istiyor

İsrail onlarca yıldır Filistin topraklarını hukuka aykırı ve haksız bir şekilde işgal ediyor. Üstelik İsrail, Güvenlik Konseyi'nin ilgili kararlarına rağmen, Batı Şeria'da acımasız bir yerleşim politikası uyguluyor.

İsrail makamları sistematik ve sürekli bir şekilde Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorluyor. Tüm bu zulümle birlikte insanlar sürekli olarak onurlarından ve temel haklarından mahrum bırakıldıklarında kendi kendilerine “Her halükârda sona doğru gidiyoruz, o halde hep birlikte ölelim” diyebilirler. İnsanların hakları elinden alındığında veya onlara insan muamelesi yapılmadığında, direniş hareketlerinin ortaya çıkması doğaldır. Gerçekte olan da budur.

*Hizbullah liderlerini öldüren ve Lübnan'ı bombalayan İsrail şimdi Lübnan'da ne istiyor?

İsrail'in tüm politikaları 1967 sınırlarına çekilmesi meselesini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Tüm eylemleriyle bu meseleyi bitirmek istiyor, dolayısıyla bunun önünde bulunan tüm kısıtlamaları kaldırmak istiyor.

dvf
Hatay'ın Türkiye-Suriye sınırındaki Reyhanlı ilçesi yakınlarında Suriyeli bir mülteci, 10 Ağustos 2012 (AFP)

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2006 yılında onayladığı 1701 sayılı kararda İsrail’in çekilmesi ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması kabul edildi. Ama işgal bitmeyince mücadele ve direniş başladı. Zira bu konu diğeriyle bağlantılıdır.

O halde çözüm 1701 sayılı karar mı?

Sadece 1701 değil, bu konudaki en son düzenleme olduğu için, kendisini zikrettim, esas olan 1967 sınırları ile ilgili 242 sayılı karardır. Ben sadece Lübnan meselesiyle ilgili olarak 1701'den bahsettim.

*Türkiye'nin son dönemde İsrail'in ‘Vadedilmiş Toprakları’ elde etmek istediği yönündeki açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde TBMM'de İsrail'in Vadedilmiş Toprakları ele geçirmeye yönelik bir planı olduğuna ve Türkiye'ye karşı tehdit oluşturduğuna dair bir oturum yapıldı. Bir bütün olarak bu söylem hakkında ne düşünüyorsunuz?

Modası geçmiş hayaller olduğu için bu ideolojik ya da mitolojik iddiaları önemsemiyorum. İsrail, Türkiye'ye karşı düşmanca davranışlar sergilemeye cesaret edemez.

İran, İsrail ve Ortadoğu

*Daha önce İsrail ile İran arasında bir “gölge savaşı” vardı. Vekiller ve müttefikler aracılığıyla savaşıyorlardı. Son aylarda ve özellikle de nisan ayında yeni bir aşamaya, İsrail ile İran arasında doğrudan savaşa geçiş yaptık. Nisan ayı sonunda İran, İsrail'i vurdu ve o da İran'ı bombalayarak karşılık verdi. Bölgesel bir savaş ve bir İran-İsrail çatışmasından endişeleniyor musunuz?

Biraz önce de belirttiğim gibi bölge birlik içinde değil. Ne yazık ki Ortadoğu'da İslam dünyasının kendi içinde bir bölünme var. İran'ın sert politikaları bölgedeki tehdit kaynaklarına ilişkin algıları değiştirdi. Arap ülkeleri geleneksel olarak İsrail'i ana tehdit olarak görürken, İran bu rolde İsrail'in yerini aldı. Bu durum bazı Arap ülkelerinin İsrail ile doğrudan veya dolaylı ilişkiler kurmasına yol açtı. İsrail'in istediği de buydu ve şimdi bu bölünmüşlüğü istismar ederek emellerini gerçekleştiriyor. Bu durum bölgeyi ve genel bütünlüğünü etkiledi.

Son dönemdeki tek olumlu gelişme, Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin Çin'in arabuluculuğunda yeniden başlaması oldu. Bu adım bölgeye fayda sağladı.

Son dönemdeki tek olumlu gelişmenin Suudi Arabistan ile İran arasında Çin'in arabuluculuğunda diplomatik ilişkilerin yeniden başlaması olduğunu düşünüyorum. Bu adım bölgeye fayda sağladı.

İsrail'in haritadan silinmesi ve İsrail devletinin sona erdirilmesi yönündeki İran’ın düşmanca söylem ve sloganlarına gelince, bunlar Tel Aviv'in lehine oldu. Bunları, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinden gelen sınırsız askeri desteği meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullandı.

İsrail bölgedeki savaşın kapsamını genişletmeye çalışıyor, çünkü bunun kendi çıkarına olduğuna inanıyor. Bu amaca ulaşmak için de başta İran olmak üzere bölgesel tarafları kışkırtmaya çalıştığını görüyoruz.

*Çin himayesinde varılan Suudi Arabistan-İran anlaşmasından bahsettiniz. Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan da yeni bir yaklaşım geldi ve Mısır, Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerde iyileşme yaşandı. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın yeni yaklaşımını en azından bölgesel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bu adımları sonuna kadar destekliyorum ve bu kardeş ülkelerle ilişkilerimizde kaybedilen 10 yıl için üzülüyorum. Türkiye ile bu ülkeler arasındaki dayanışmanın, bölgenin güvenliği ve refahına olumlu etkileri olacağı için bu yaklaşımı tüm kalbimle destekliyorum.

Filistin meselesine dönersek, İsrail-Filistin çatışmasında büyük bir zaafın varlığına dikkatinizi çekmek isterim. O da Filistinlilerin kendi aralarındaki bölünmedir. Bu bölünmeyi sona erdirmek için pek çok çaba sarf edildi. Bunların başında da Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz'in girişimi geliyor.

Kendi açımdan ben de geçmişte üstlendiğim çeşitli sorumluluklar sırasında çeşitli vesilelerle Filistinliler arasında görüşleri birbirine yakınlaştırmak için girişimlerde bulundum. Bu bölünme davanın gücünü zayıflatıyor, zira Gazze ve Batı Şeria iki farklı halktan oluşmuyor. Aksine, hepsi haklarından mahrum bırakılmış Filistinliler. Yaşanan bunca acıdan sonra birlik olmanın zamanı geldi.

Ayrıca, 2002 yılında Beyrut'ta Kral Abdullah tarafından sunulan ve İran'ın da dahil olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı'nın (İİT) desteğini alan Arap Barış Girişimi'nin, Filistin meselesine etkin ve etkili bir çözüm bulunması için temel bir çaba olmayı sürdürdüğünü anlamalıyız. Bu davaya iki devlet formülüne dayalı kalıcı bir çözüm bulunmadan, Ortadoğu'da bölgesel barış ve güvenliğin sağlanması zorlaşır.

*Son bir soru; Türkiye uluslararası ağırlığa sahip ve G20 üyesi bir ülke. Bölgede net bir doğum sancısı yaşanıyor ama aynı zamanda küresel olarak da bir doğum sancısının yaşandığı anlaşılıyor. Küresel olarak Çin'in yükselişi, Ukrayna'da Rusya ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) var ve ABD'nin rolü zayıflıyor olabilir. Nasıl bir yeni bölgesel düzen öngörüyorsunuz? Daha da önemlisi önümüzdeki yıllarda yeni uluslararası düzenin nasıl olacağını düşünüyorsunuz?

Mevcut koşullar altında Batı'nın hararetle savunduğunu iddia ettiği insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi evrensel değer ve standartlar, İsrail'in Filistin'i işgali ve Filistinlilere yönelik saldırganlığı söz konusu olduğunda, aynı standartları uygulamayı reddeden Batılılar tarafından bizzat ayaklar altına alınıyor.

ABD ile Çin arasında özellikle ekonomik meseleler ve nüfuz alanları üzerinden yaşanan mevcut çatışma, şüphesiz yeni bir kutuplaşma dönemine yol açar.

Gazze'de yaşanan büyük acılar karşısında uluslararası sistemin başarısızlığı ortada. ABD'nin başını çektiği Batılı aktörlerin Gazze'deki savaşa ilişkin tutumları, Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin tutumlarından farklılık gösteriyor.

Bu ikiyüzlülük, onların inandırıcılığını ve ikna gücünü azaltıyor. Ne yazık ki bu ayrım, Batı'nın bu net taraflılığına karşı koymak için bazı ülkeleri ister Çin ister başka yerlerdeki otoriter rejimlere yönelmeye itebilir.

scd
Eski Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İstanbul'da düzenlediği basın toplantısında, 28 Nisan 2018 (AFP)

ABD ile Çin arasında özellikle ekonomik meseleler ve nüfuz alanları üzerinden yaşanan mevcut çatışma, şüphesiz önümüzdeki on yıl içinde dünyada yeni bir kutuplaşma dönemine yol açar. Bu kutuplaşma, Ortadoğu ve ötesi için büyük meydan okumalar anlamına gelir.

Bu nedenle, Batı dünyasının davranış ve uygulamalarını gözden geçirmesi, diyalog ve dürüstlüğe dayalı, adil, katılımcı ve şeffaf politikalar izlemeye, uluslararası hukukun gereklerine ve evrensel ilkelere saygı duymaya dönmesi gerekiyor. O zaman kaybettiği güveni, Arap dünyası ve Asya'dan Latin Amerika'ya kadar daha geniş bölgenin halklarının güvenini yeniden kazanabilir.

Bu anlayış, Batı dünyasını ve kurumlarını yeniden ilham verici hale getirebilir. Bunu yapmazsa hayal kırıklığı yaşamaya devam eder.

Batı eğer bu atılımda bulunursa, artan farkındalıkla birlikte ister batıda ister doğuda olsun, birçok ülkenin kendi içine odaklanmaya, sosyal ve ekonomik politikalarını gözden geçirmeye ve iyi yönetişime dayalı bir yaklaşımı uygulamaya teşvik edilmesine katkı sağlar.



Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

İran’a savaş ilan edilmesinden birkaç gün önce, şubat ayında ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal İstihbarat Direktörü’nü Oval Ofis’e çağırarak kapsamlı bir saldırı düzenlemenin doğru bir fikir olup olmadığını sordu.

O dönemde üst düzey danışmanları ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın son yılların en zayıf döneminde olduğunu ve bunun Trump’a İran’ın nükleer programını dağıtmak için nadir bir fırsat sunduğunu söyledi.

The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan habere göre Trump, dönemin Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’a geniş çaplı bir saldırının başarılı olup olmayacağını ve hatta İran rejimini devirebileceğini sordu.

Toplantı hakkında bilgi sahibi kişilere göre Gabbard, Trump’ı İran’ın Dini Lideri’nin öldürülmesinin büyük olasılıkla daha sert ve nükleer silahlara sahip olmaya daha açık yeni bir rejimin kurulmasına yol açacağı konusunda uyardı.

Gabbard ayrıca Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği, bunun küresel enerji piyasasını tehdit edeceği ve bölgedeki ABD güçleri ile müttefiklerini hedef alabileceği uyarısında bulundu.

Üst düzey askeri komutanlardan uyarılar

Uyarılar istihbaratla sınırlı kalmadı; üst düzey askeri komutanlar da Trump’a savaşın can kayıplarına yol açacağını, ayrıca halihazırda ciddi baskı altında bulunan ABD güçlerinin silah stokları ve savaşa hazırlık düzeyi konusunda endişeler bulunduğunu bildirdi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, temkinli olunması çağrısında bulunan önde gelen yetkililer arasında yer aldı. Vance, İran’ın müzakereler yoluyla nükleer programını tasfiye etmeyi kabul edebileceğini ve bir anlaşmaya varmanın, sonuçlarının kontrol edilmesi güç bir savaşa girmekten daha az maliyetli olacağını savundu.

Ancak ABD’li yetkililere göre Trump, sonunda Pentagon’un sunduğu planlara ikna oldu. Söz konusu planlar, İsrail’in İran yönetimini hedef aldığı süreçle eş zamanlı olarak İran’daki askeri tesislere ağır darbeler indirmeyi ve ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan kararlı seçenekler olarak nitelendirildi.

Kayıpların farkına varmadan zaferi kutlamak

Savaşın 28 Şubat’ta başlamasının hemen ardından, CIA Direktörü John Ratcliffe ile ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff, Mar-a-Lago’da düzenlenen bir bağış toplama etkinliğine katıldı ve Trump’a İsrail’in İran Dini Lideri Ali Hamaney’i öldürdüğünü bildirdi. Trump haberi duyunca o kadar memnun oldu ki ikiliden haberi salondakilere duyurmalarını istedi. Salon alkışlarla inledi.

frbgfrb
İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninde bir kadın ABD Başkanı Donald Trump’a karşı bir pankart taşıyor, 9 Temmuz 2026. (Reuters)

Ancak bu zafer duygusu uzun sürmedi; zira askeri kayıplar ile ABD üsleri ve ekipmanlarında meydana gelen hasarlar, Washington’ın savaştan elde ettiği kazanımlara ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirmeye başladı.

Bu sırada İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel petrol ve gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin sekteye uğramasına yol açtı. Bu durum akaryakıt fiyatlarını yükseltirken, ABD yönetimi üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıyı da artırdı.

Çatışmalar sonucunda yaklaşık 3 bin İranlı ve 18 ABD askeri hayatını kaybederken, ABD Savunma Bakanlığı 756 Amerikalı askerin daha yaralandığını açıkladı.

ABD üsleri de zarar gördü, petrol rezervleri tüketildi ve mühimmat stokları azaldı. Savaş, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin şansını da olumsuz etkilemeye başlarken, Trump’ın kamuoyu desteği başkanlığı döneminin en düşük seviyesine geriledi.

Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimlerde görev yapmış, Nükleer Tehdit Girişimi (NTI) uzmanı Eric Brewer, yaşananların öngörülebilir olduğunu belirterek, “Bunların hepsi bekleniyordu ve bu konuda uyarılar yapılmıştı” dedi.

Trump, 28 Şubat’ta başlayan saldırının düzenlenmesi emrini verdi ve İranlıları hükümetlerini devirmeye çağırdı. Aradan yaklaşık altı ay geçmesine rağmen, başkanın altı hafta içinde sona erdireceğini vadettiği çatışma, ufukta belirgin bir son görünmeksizin devam ediyor.

17 Haziran’da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve 60 gün sürecek nükleer müzakerelerin başlatılması için geçici bir barış anlaşmasına varıldı.

Ancak anlaşma uzun sürmedi; Tahran’ın boğazdaki gemilere yönelik saldırılarına yeniden başlaması üzerine Trump bunu anlaşmaya ihanet olarak değerlendirdi.

O tarihten bu yana tehdit ve müzakere döngüsü tekrarlandı. Trump anlaşmalara varıldığını duyurdu, ardından bu anlaşmalar çöktü; daha sonra İran’ı teslim olmaya zorlamak amacıyla güç kullanma tehdidinde bulundu ve yeni bir anlaşmaya varılabileceğine ilişkin işaretler ortaya çıktığında ise zaman zaman geri adım attı.

Savaştan ekonomik baskıya

Nükleer müzakereler için tanınan sürenin 17 Ağustos’ta sona ermesiyle Trump yönetimi, yeni ve geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemek yerine ekonomik baskıya yöneldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Trump’ın ‘rejimi devirmek’ amacıyla ekonomik baskı kampanyasına yöneldiğini söyledi.

Savaşın başlamasından altı ay sonra ‘rejim değişikliği’ yeniden ABD’nin İran politikasının merkezine otururken, çatışmanın hâlâ net bir sonu görünmüyor. Trump’ın ne istediği nükleer anlaşmayı elde edebildiği ne de Amerikalılara vaat ettiği hızlı sonuca ulaşabildiği görülüyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Olivia Wells, Trump’ın ‘İran’ın askeri kapasitesini ve nükleer tesislerini yok ettiğini’ ve şimdi deniz ablukası ile yaptırımlar aracılığıyla İran ekonomisini boğmaya hazırlandığını söyledi. Wells, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına asla izin vermeyecek” ifadesini kullanırken, Tahran’a da “İran’ın bir anlaşmaya varması akıllıca olur, aksi takdirde ne olabileceğini biliyor” mesajını verdi.

Rapora göre böylece Trump yönetimi, savaşın başlamasından altı ay sonra karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: İran’ın nükleer programının sona ermesini garanti altına alacak bir anlaşmaya varmak ya da teslim olmaya hazır görünmeyen bir rejime karşı ekonomik ve askeri baskıyı sürdürmek. Savaşın ne zaman ve nasıl sona ereceği ile nihai sonuçları ise hâlâ farklı ihtimallere açık.


Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
TT

Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)

Mustafa Rüstem

 Alışılmış diplomatik protokollerden ve normlardan çok uzak olan üst düzey Suriye ve İsrail heyetleri arasındaki görüşme, ilişkilerde on yıllarca süren kopmanın ve iki ülke arasında düşmanlıkla dolu tarihin ardından atılan ilk köprü gibi görünüyor. ABD arabuluculuğuyla Ürdün'de Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen görüşme, tüm buzdan kalıpları kırdı ve kapalı kapılar ardında müzakere edilen bir anlaşmanın başlangıcına dair spekülasyonlara geniş bir kapı açtı.

Gözlerden uzak bir buluşma

İsrail'in geçen hafta Suriye'nin kuzeyindeki İdlib kırsalında bulunan Ebu Zuhur Havaalanı'na (bir hava üssü) düzenlediği saldırı, gerilimi azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünse de Ürdün toplantısının iki ülke arasında güvenlik anlaşması görüşmelerini başlatmaya yönelik ilk ön adım olmasına dair beklentiler yüksek.

Ürdün Haber Ajansı, resmi bir kaynağa atıfta bulunarak, İsrail'in Suriye topraklarına hava saldırıları düzenlemesinin ardından, Suriye'nin talebi üzerine iki heyet arasında gerilimi azaltma ve sükuneti sağlama konularını görüşmek üzere bir toplantı yapıldığını doğruladı. Kaynak, “Ürdün Krallığı, İsrail saldırganlığının durdurulması ve geri çekilme anlaşmasına saygı gösterilmesi gerekliliğini vurgularken, Suriye hükümetinin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü koruma çabalarına mutlak desteğini teyit etmektedir” dedi.

Stratejik ve güvenlik araştırmacısı ve eski Ürdün İstihbarat Genel Müdürlüğü Başkanı Ömer el-Radad, özel bir röportajda, bu son toplantının ABD arabuluculuğuyla yapılan ilk toplantı olmadığını, özellikle Suveyda ve Güney Suriye'de çeşitli toplantılar yapıldığını açıkladı. “Ürdün'ün İsrail ile ilişkileri sıcak değil, ancak Türkiye ve Suriye ile sıcak” diye belirtti.

Şöyle devam etti: “Toplantıda, Suriye içindeki güvenlik ve askeri operasyonları koordine etmekle görevli, Amerikan gözetiminde Ürdün'de ortak bir operasyon odasının kurulması görüşüldü. Bu, bilhassa Ebu Zuhur Havaalanının bombalanması ve taşıdığı iki mesajdan sonra, Suriye'nin bölgesel çatışmalar, özellikle de Türkiye-İsrail anlaşmazlığı için önemli bir arena haline gelmesini önleyecektir. Söz konusu mesajlardan biri Şam'a idi ve Ankara, Türkiye ile ilişkilerini genişletmemesi gerektiği anlamını taşıyordu.” Radad, en kötü senaryoda bile, Tel Aviv ve Ankara arasındaki çatışmanın tırmanmasını beklemediğini, bunun yerine yeni askeri üslerin kurulması veya eski rejime ait üslerin yeniden inşasıyla ilgili olarak Suriye içinde bazı bölgelere yönelik saldırılarla sınırlı kalacağını belirtti.

Suriye ve egemenliğe saygı

Bu arada, Şam bir İsrail heyetiyle görüşme yaptığını doğruladı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan diplomatik bir kaynak, Dışişleri Bakanı’nın başkanlık ettiği ve genel ile askeri istihbarat başkanlarını da içeren üst düzey bir Suriye heyetinin, pazar günü Amerikan arabuluculuğunda ve Ürdün’ün ev sahipliğinde bir İsrail heyetiyle görüştüğünü açıkladı.

Diplomatik kaynak, resmi Suriye Arap Haber Ajansı'na (SANA) verdiği demeçte, İsrail saldırılarını, tutuklamalarını ve hedefli saldırılarını durdurmak, gelecekte daha kapsamlı bir anlaşmanın temelini oluşturabilecek bir güvenlik anlaşmasına varmak amacıyla müzakere sürecini yeniden canlandırmak için, pratik mekanizmalar belirleme konusunda görüşmelerin devam ettiğini söyledi. Kaynak ayrıca, müzakere sürecine geri dönmenin yollarını araştırırken gerilimi azaltmak için pratik adımlar atıldığını da belirtti.

Resmi Suriye pozisyonu, herhangi bir güvenlik düzenlemesinde Suriye'nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve egemen haklarına saygı gösterilmesinin gerekliliğini vurguladı. Kaynak, acil önceliğin İsrail güçlerinin 8 Aralık 2024'ten önceki hatlara çekilmesi ve 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın tam olarak yeniden etkinleştirilmesi ve uygulanması olduğunu vurguladı.

Anlaşmanın kırılganlığı

Bu arada, Washington'daki Reconnaissance Research’in (Keşif ve İstihbarat Araştırmaları) CEO'su Abdulaziz el-Anjeri, toplantının barışın önünü açmasını beklemiyor. Ona göre herhangi bir güvenlik anlaşması, özellikle İsrail'in kendisini taviz vermeye zorlayacak bir Suriye askeri baskısı altında olmaması nedeniyle, kırılgan ve sınırlı kalacaktır. Aksine, İsrail’in hava saldırılarını durdurmasına ve 8 Aralık 2024 öncesi hatlara dönmesine ihtiyacı olan taraf Şam'dır. Bu nedenle, İsrail müzakerelere dengeli bir çözüm arama pozisyonundan ziyade, şartlarını dikte eden güçlü taraf pozisyonu ile yaklaşacaktır.

Anjeri, toplantının sızdırılmasının İsrail tarafından kaynaklandığının kanıtlanması durumunda, bunun Şam'ı içeride zor durumda bırakmak, İsrail ile herhangi bir açık taviz almadan müzakere ettiğini göstermek amacıyla Şam üzerinde ilave bir baskı taktiği olarak yorumlanmasının mantıklı olduğunu belirtti. Ona göre bu durum, özellikle ikili görüşmelerin mevcut Arap çerçevelerinden ve 2002'de Beyrut'taki Arap Zirvesi'nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'nden bağımsız olarak ilerlemesi halinde, daha geniş bir Arap hassasiyetine yol açabilir.

Şunları da belirtti: “Şam bugün son derece zayıf bir konumda müzakereleri yürütüyor ve İsrail, gerçek bir askeri tehdit oluşturmayan tarafa adil bir barış teklif etmek için hiçbir neden görmüyor. Bu nedenle, bu aşamada muhtemel olan barış değil, Suriye'ye İsrail'den çok daha fazla kısıtlama getiren güvenlik düzenlemeleridir. Bunun tek istisnası Washington’un, daha büyük bir denge sağlamak için nüfuzunu kullanmasıdır ki, bunun için şu anda siyasi bir garanti de bulunmuyor.”

ABD Başkanı Donald Trump'ın bu tür görüşmeler için baskı yapmasıyla ilgili olarak Anjeri şu yanıtı verdi: “Başkan Trump müdahale ederse, amacı Suriye arenasının patlamasını veya İsrail-Türkiye çatışmasının arenası haline gelmesini önlemek olacaktır, Netanyahu'yu Şam ile kapsamlı bir barışa zorlamak değil. Washington durumu yatıştırmak isterken, İsrail ise Filistin arenasının ötesine, birden fazla bölgesel arenaya uzanan yayılmacı politikası göz önüne alındığında, en düşük siyasi maliyetle mümkün olan en büyük güvenlik garantilerini istiyor.”

İki tarafın sunabileceği tavizlerle ilgili sorularımıza cevaben, “Denklem eşit değil. Şam, güneyin silahlandırılması, Türk askeri varlığı ve Golan Tepeleri yakınlarında güçlerin konuşlandırılması konularında kısıtlamaları kabul etmek, ayrıca İran ve Hizbullah'ın Suriye topraklarına geri dönmeyeceğine dair garantiler de vermek zorunda kalabilir. Karşılığında ise hava saldırılarının durdurulması veya azaltılması, İsrail'in kısmi geri çekilmesi ve 1974'teki Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması düzenlemelerinin yeniden canlandırılması gibi tavizler elde edebilir” dedi.

Anjeri, Ürdün'ün rolünün sadece ev sahibi ülke olmanın ötesine uzandığına ve Suriye'deki durumun kontrolden çıkmasını önlemede doğrudan bir çıkarı olduğuna inanıyor. Zira Ürdün, sınır ötesine uzanan geniş aşiret ve kabile bağları veya olası yeni mülteci akınları nedeniyle ortaya çıkabilecek herhangi bir yeni kaostan hem güvenlik hem de sosyal istikrar açısından ilk etkilenen ülkeler arasında olacaktır. Bu nedenle, birincil siyasi sponsor ABD olsa bile, Ürdün'ün bu süreci kontrol etmeye çalışması doğaldır.

Bir telefon görüşmesi

 Mossad Direktörü Gofman, geçen hafta, özellikle 14 Ağustos'ta, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanının bombalanmasından sadece birkaç gün önce, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile bir telefon görüşmesi yapmıştı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu temas, Tel Aviv ve Şam arasındaki en üst düzey iletişimlerden birini temsil ediyordu ve Türk faaliyetleri ve artan askeri varlığı, silah satışları, insansız hava araçlarının temini ve Suriye ordusuna silah tedariki etrafında dönmüştü.

Buna karşılık, bu ayın 17'sinde Ebu Zuhur hava üssüne yapılan saldırıdan sonra Şeybani, Türk askeri personelinin eğitim ve askeri iş birliği amacıyla üssü ziyaret ettiğini belirtti. Aynı zamanda, şu anda Suriye Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere rehabilitasyon aşamasında olan havaalanında bir Türk üssü kurma niyetinin olmadığını da vurguladı. Henüz faaliyete geçmemiş olan hava üssünde herhangi bir Türk takviye birliğinin varlığına dair bilgileri yalanladı. Bu arada, Türkiye Savunma Bakanlığı, Suriye'nin askeri yeteneklerini geliştirme çabalarına destek vermeye devam edeceğini taahhüt etti ve İsrail'in saldırısından önce veya saldırı sırasında havaalanında herhangi bir Türk askeri personelinin bulunmadığını belirtti.

Olası senaryolar

Radad, Suriye politikasının “Amerikan koordinasyonu ve Avrupa'daki memnuniyet duygusuna ek olarak, doğasında var olan bilgelik ve pragmatizmine” işaret etti. Ona göre görüşmeler İsrail'in güney Suriye'deki müdahalelerine değindi, fakat varılan herhangi bir mutabakatın sonucu belirsiz ve nihai bir anlaşmaya varılması beklenmiyor. Belki de Suriye'nin nihai hedefi 1974’te belirlenen ateşkes hattına geri dönmektir.

“Her halükârda, sorun ancak Lübnan ve İsrail hükümetleri arasında yaşananlara benzer bir güvenlik ateşkesi ve ardından bir barış anlaşmasıyla çözülecektir. Ancak Suriye'deki durum oldukça farklı, çünkü orada Hizbullah'ın varlığı veya Suriye'den İsrail'e yönelik herhangi bir fraksiyonun oluşturduğu tehdit yok” diye belirtti.

Geleceğe dair senaryolara gelince, Radad, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanına yapılan saldırıyla duracağını tahmin ettiği gerilimdeki tırmanmaya değinerek, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu İsrail seçimleriyle ilgili bir başlık arayışında olsa da gerilimin daha fazla artmayacağını belirtti. Netanyahu’nun İsrail'in gücüne ve yedi veya sekiz cephede savaştığına kamuoyunu ikna ederek şansını artırmak istediğini de ifade etti.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu
TT

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD'nin İran'a yönelik baskısını ekonomik tecrit sürecini başlatarak artırdığı bir dönemde Pakistan, savaşı sona erdirmeyi ve bölgesel yansımalarını kontrol altına almayı amaçlayan bir müzakere süreci başlatmak üzere salı günü Tahran'a yöneldi. Girişimin odağında özellikle Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması yer aldı.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, Tahran ziyaretinin sonunda yaptığı açıklamada, Pakistan ile İran'ın daha fazla tırmanmayı önlemenin yolları ve çatışmaya müzakereler yoluyla çözüm bulunması konularını ele alan görüşmelerde önemli ilerleme kaydettiğini söyledi.

Buna karşılık ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Amerikan saldırılarının İran'ın askeri ve nükleer tesislerinde hasara yol açmasının ardından İran ekonomisine yönelik baskıları daha da artırmaya hazırlanıyor. Wall Street Journal, Beyaz Saray Sözcüsü'nün, İran'ın bir anlaşmaya varmasının akıllıca olacağını, aksi takdirde sonuçların ne olacağının farkında olduğunu söylediğini aktardı.

Bu gelişmeler, Washington'ın İran'a yönelik ikincil yaptırımlarının kapsamını beş yeni sektörü içine alacak şekilde genişletmesiyle eş zamanlı gerçekleşti. Dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı sektörlerini hedef alan yeni yaptırımlar kapsamında yaklaşık 60 kişi, kuruluş ve gemi de yaptırım listesine alındı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, söz konusu adımı İran ekonomisinin finansman damarını kesmeyi amaçlayan ekonomik tecrit operasyonunun bir parçası olarak nitelendirdi.

İran Ekonomi Bakanı Ali Medeni Zade ise “ABD yaptırımlarına tamamen hazırız” dedi. Devlet televizyonuna konuşan Zade, “Doğal olarak düşmanlar bize karşı ekonomik terör saldırısı başlatmak istiyor. Ancak bizim de kendi araçlarımız var ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı biliyoruz. Yaklaşımımızın savunma amaçlı olduğunu ve sadece savunmayla yetineceğimizi düşünmemeliler. Aksine, bizden bir saldırı beklemeliler” ifadelerini kullandı.