Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Ortadoğu ve dünyadaki son gelişmelerle ilgili açıklamalarda bulundu

Al-Majalla'ya konuşan Eski Cumhurbaşkanı Gül, Ortadoğu’daki bölünmelerin İsrail'i hesap vermeden hareket etmeye cesaretlendirdiğini ve Batı'nın çifte standartlarının dünya barışını tehdit ettiğini söyledi.

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Al-Majalla’ya röportaj verdi (Al-Majalla)
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Al-Majalla’ya röportaj verdi (Al-Majalla)
TT

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Ortadoğu ve dünyadaki son gelişmelerle ilgili açıklamalarda bulundu

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Al-Majalla’ya röportaj verdi (Al-Majalla)
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Al-Majalla’ya röportaj verdi (Al-Majalla)

İstanbul: İbrahim Hamidi

Türkiye'deki önemli siyasetçilerden biri olan Abdullah Gül, ülkesini hem içeriden hem de dışarıdan iyi tanıyor. Hem yurtiçinde hem yurtdışındaki okullarda eğitim alan Gül, aynı şekilde yurtiçinde ve yurtdışında profesyonel olarak çalıştı. Necmettin Erbakan'la birlikte Refah Partisi'nde (RP) siyaset yapan Gül, daha sonra Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AK Parti) kurdu.

Abdullah Gül, Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı gibi çeşitli mevkilerde görev aldı. 2007-2014 yılları arasında Çankaya Köşkü'nde ikamet etti ama buranın tutsağı olmadı. Görev süresinin sonunda cumhurbaşkanlığı görevini dostu Recep Tayyip Erdoğan'a devretti.

Akademisyen, siyasetçi, ekonomist, diplomat ve eski Cumhurbaşkanı olan Gül, Ortadoğu'daki birçok kritik kavşağın yaşandığı, Türkiye tarihinin önemli aşamalarından geçti. ABD'nin 2003 yılında Irak'ı işgali sırasında Başbakanlık görevinde olan Gül, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) Irak’ta savaşın patlak vermesi halinde, ABD askerlerinin Türkiye’deki üsleri kullanmasına izin verilmemesi kararı almasında öncü bir rol oynadı. Aynı şekilde 2008-2009 yılları arasında İsrail'in Gazze Şeridi’ne karşı yürüttüğü savaş ve 2011 yılında başlayan ‘Arap Baharı’ sırasında Cumhurbaşkanlığı görevindeydi.

Al-Majalla, Abdullah Gül ile İstanbul'da ormana bakan bir tepede bulunan ofisinde, Türkiye'deki iç siyasi ve ekonomik durumdan Ortadoğu'daki bölgesel savaş ihtimallerine kadar geniş bir yelpazede görüşlerini aktardığı kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdi.

İşte Şarku’l Avsat’n Al-Majalla‘dan aktardığı Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül röportajının tam metni:

*Önce Türkiye'deki gelişmeleri, ardından bölgesel ve uluslararası gelişmeleri konuşacağız. İç meseleler çerçevesinde geçtiğimiz yıl Türkiye'de cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri yapıldı, bu yıl ise yerel seçimler. Milletvekilliği, cumhurbaşkanlığı ve yerel seçimlerin sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biliyorsunuz Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip Erdoğan) geçtiğimiz yılki seçimlerde yeniden seçildi. Seçilmesiyle birlikte dış politikada ve ekonomik konularda bir değişim yaşandı. Seçimlerden sonra hem dış meselelerde hem de içeride ekonomik konularda benimsemeye başladığı pragmatik bakış açısıyla uyumlu olarak hükümette bazı yeni bakanlar atamaya başladı.

Yerel seçimlerde ise muhalefet partileri, özellikle nüfusun yoğun olduğu büyük şehirlerde ciddi oranda oy aldı. Bu sonuç, iktidar ile muhalefet arasında bir güç dengesi oluşmasına yol açtı.

*Muhalefetin kazançlı çıktığı yerel seçimlere bakıldığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bazı ekonomik reformları hayata geçirmesi kendisine pahalıya mal olmuş gibi görünüyor. Türkiye'de seçmenlerin en büyük kaygısı ekonomi mi?

Ekonomi, insanların hayatındaki en önemli faktördür. Bu açıdan bakıldığında, son seçimlerden önceki beş yılın ekonomik açıdan ve halkın ekonomik sorunlarıyla ilgilenilmesi açısından kötü geçtiğini söyleyebilirim.

Türkiye’nin iki yılda aldığı mülteci sayısı, Almanya'nın otuz yılda aldığından daha fazla.

Olan oldu ve enflasyon neredeyse yüzde 100'lere çıkmaya başladı.

*Bu reformlar bilinip kamuoyuna duyurulsa da sizce bunlar yeterli mi, yoksa ekonomik duruma dair hızla alınması gereken başka tedbirler olduğunu düşünüyor musunuz?

Başlatılan sürecin doğru bir süreç olduğunu ama daha önceki politikaların yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden hukukun üstünlüğü ve adaletin güçlendirilmesinin yanı sıra ekonominin ve halkın taleplerinin doğru şekilde ele alınması gibi yeni ve önemli pratik adımlar atılmalı.

xcdfrtg
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül (Al-Majalla)

Sizce şu an Türkiye’de hukukun üstünlüğü yok mu?

Ankara’da 2016 yılındaki başarısız darbe girişimi ve çeşitli dış siyasi ve ekonomik faktörler bu alandaki ilerlemeyi önemli ölçüde etkiledi. Cumhurbaşkanlığı görevimden ayrıldığım 2014 yılına kadar ciddi bir ilerleme kaydetmiştik, fakat o tarihten bu yana çeşitli faktörlerden dolayı bir gerileme yaşandı. Bu aksaklıkların etkili bir şekilde giderilmesi için doğru ve akılcı politikalara dönülmesi gerektiğinde şüphe yok. Şu an olan da bu.

*Toplumsal durumun her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de önemli olduğuna şüphe yok. Türkiye'deki toplumsal durumu nasıl görüyorsunuz? Sizce mülteciler, Türkiye'deki toplumsal durumda nerede yer alıyor?

Bu konular Türkiye'de oldukça garip karşılanıyor. Ancak bildiğiniz üzere Türkiye iki yıl gibi kısa bir sürede, Almanya'nın otuz yılda aldığından daha fazla mülteci aldı. Böylece Türkiye en çok mülteci alan ülkelerden biri haline geldi. Elbette bu durum, ülkedeki sosyal dokuyu etkiledi.

*Geçtiğimiz yıl Türkiye'ye yaptığım ziyaret sırasında Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile görüştüm. Sizce Suriyeli mülteciler gerçek bir sorun mu yoksa bu mesele Türkiye'deki siyasi güçler tarafından siyasi amaçlarla kullanılıyor mu?

Türk halkı bu konuda önemli ve ortak bir tutum sergiledi. Mültecilerle ilgili büyük çaplı bir tartışma yaşanmadı, sadece birkaç münferit olay meydana geldi. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye'de yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri yapıldı. Hiçbir siyasi parti mülteci sorununu istismar etmedi. Son seçimlerde bu konu bir ölçüde öne çıksa da Türk halkı konuyu ele alışında genel olarak insancıl davrandı.

Aslında muhalefet partilerini- özellikle de ana muhalefet partisini- seçimler sırasında bu konuyu silah olarak kullanmadıkları için takdir ediyorum. Mülteci konusunun son derece politize edildiği Avrupa'da ise aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Erdoğan, Esed ve mülteciler

Suriyelilerin ülkelerine geri dönmesi meselesi sık sık gündeme getiriliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Suriyelilerin bir kısmının geri dönmesi gerçekten bir çözüm olabilir mi?

Bu konuda birçok kez konuştum. Mültecilerin hangi ülkeye giderlerse gitsinler kendilerini evlerinde hissetmediklerini söyledim, elbette vatanlarını, evlerini, tarlalarını, okullarını özlüyorlar. Bununla birlikte bu insanlar ev sahibi ülkede de bir süreliğine misafir ediliyorlar. Daha sonra örneğin, yabancıların yerel halkla rekabeti konusunda sosyal gerilimler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla mülteciler, kendilerini bu konuda rahat ve güvende hissedecekleri uygun bir şekilde geri dönmeli.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Suriye Devlet Başkanı Esed ile görüşme önerisi beni mutlu etti. Ancak her şeyden önce bölgede ve söz konusu ülkede barışın sağlanması önem taşıyor.

Ancak bu mültecilerden bazıları sığındıkları ya da yerlerinden edildikleri ülkede kalabiliyor. Bu durum ender değil, birçok kez görüldü. Ancak önemli olan bu insanların kendi ülkelerine ve rahat ettikleri gerçek orijinal ortamlarına nasıl döndükleri. Herkesin kendi vatanında, ülkesinde ve yakınları arasında rahat etmesini temenni ediyorum. Bu bakımdan ilgili tüm tarafları tatmin edecek şekilde, bu amaç doğrultusunda önemli girişimler ve projeler başlatılmalı.

*Cumhurbaşkanı Erdoğan son zamanlarda Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile görüşmeye hazır olduğu yönünde açıklamalarda bulundu. Esed ile görüşmek istemesinin nedenlerinden birinin de mültecilerin geri dönüşü meselesi olduğu söyleniyor. Siz bu yaklaşım hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Suriye Devlet Başkanı Esed ile görüşme önerisi beni mutlu etti. Ancak her şeyden önce bölgede ve söz konusu ülkede barışın sağlanması önem taşıyor. Eğer o ülkede barış ve sosyal uyum varsa, elbette yerinden edilenlerin çoğu gönüllü olarak ülkelerine dönmek isteyecektir. Ama eğer istikrar ve toplumsal barış yoksa, bu konuya öncelik verilebilir mi? Tabii bu konuda karar alma sorumluluğuna sahip bir konumda değilim.

*Esed-Erdoğan görüşmesi sizi memnun eder mi, yoksa birtakım çekinceleriniz var mı?

Eğer her iki taraf da samimi olarak bu görüşmenin gerçeklemesini istiyorsa, süreç dikkatle yönetilmeli. Taraflar arasında iletişime geçme iradesi varsa, geçmişteki anlaşmazlıkların üstesinden gelebilir ve ilişkilerinde yeni bir sayfa açabilirler. Ancak görüşmenin verimli geçmesi için kapsamlı bir ön hazırlık yapılması şart. Bunun için öncelikle tansiyonu düşürmek ve verimli görüşmelere zemin hazırlamak üzere diplomatik, bakanlık, siyasi ve güvenlik gibi farklı düzeylerde toplantılar yapılması gerekebilir. Esed ve Erdoğan ancak bu şekilde bir araya geldiklerinde, düğüm halinde bekleyen meselelerin çözümünde somut ilerleme kaydedebilirler. Eğer görüşme söz konusu hazırlıklar yapılmadan gerçekleşirse, çözüm bekleyen konuların tartışıldığı görüşme süreci rayından çıkarabilir.

Türkiye, Suriye topraklarının bütünlüğüne bağlı, bu birçok kez ifade edildi. Bu konuda hiçbir tereddüt yok.

*Kamuya açık ve kapalı kapılar ardında olmak üzere çeşitli toplantılar yapıldığını ve güvenlik teşkilatlarının başkanları arasında önemli gizli toplantılar gerçekleştiğini biliyoruz. Sanırım bu tür toplantılar Bağdat'ta, Moskova'da ve sınır bölgelerinde halen yapılmaya devam ediyor. Siyasi düzeyde temaslar da var. Esed'in, en azından Türk ordusunun Suriye topraklarından çekilmesi şartı yerine getirilmeden Erdoğan ile görüşmeyeceğini söylediği biliniyor. Esed'in Türk ordusunun Suriye topraklarından çekilmesi şartı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Her şeyden önce Türkiye’nin Suriye topraklarının bütünlüğüne bağlı olduğunun, bunun birçok kez ifade edildiğinin ve bu konuda hiçbir tereddüdün olmadığının bilinmesi gerekiyor. ‘Yeni Osmanlıcılık’ ve benzeri konularda ortaya atılan bazı söylentiler hakkında konuşmaya gerek yok. Türkiye, Suriye'nin egemenliği, toprak ve toplumsal bütünlüğü ile özgür olmasını istiyor.

Bu konuda hiçbir şüpheye yer yok. Dolayısıyla bu noktaya takılmadan sürece başlamalıyız. Çünkü bu konu zaman içinde bir noktada buluşmayı kolaylaştırabilir.

Türk askerleri neden Suriye’de konuşlandırıldı? Bir güvenlik ve terör boşluğu oluştuğu ve Türkiye’nin Suriye'nin güvenliğine zarar vermek ya da mevcut haritayı değiştirmek istemediği kesin. Bunun hem Suriyeli kardeşlerimiz hem de tüm dünya tarafından bilinmesi gerekiyor.

Bu konu Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Dışişleri Bakanımız ve ilgili tüm yetkililer tarafından dile getirildi, getiriliyor. Suriye'deki Türk askerlerinin ne zaman ve ne şekilde geri çekileceği konusu ise tartışılması gereken bir konudur. Tabii bu konuda karar alma sorumluluğuna sahip bir konumda değilim. Ancak tüm tarafları tatmin edecek şekilde sorunsuz ve net bir şekilde gerçekleşmesini umuyorum.

sdvfb
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Al-Majalla Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi’ye açıklamalarda bulundu (Al-Majalla)

Aynı durum Irak için de geçerli. Belki bazı Iraklılar, Türk askerinin topraklarındaki varlığını ya da askeri operasyonlar düzenlemesini doğru bulmuyor olabilir. Ancak bu varlık, Irak topraklarındaki mevcut güvenlik boşluğundan kaynaklanıyor. Eğer Irak hükümeti bu sorunu çözebilseydi, Türk askerleri Irak topraklarına girmeyecekti. Bu, Suriye için de geçerli.

Kürtler

*Irak ve Suriye arasındaki karşılaştırmalar gerçekten de yerinde. Örneğin Başika'da bir Türk askeri üssü var ve Muhammed Şiya es-Sudani hükümetiyle PKK'ya karşı iş birliği yapılıyor. Bu açıdan Suriye’de en azından teröristlere ya da Kürtlere, özellikle de PKK ve YPG’ye karşı mücadelede Şam ile Ankara arasında iş birliği yapılabileceğini düşünüyor musunuz?

Her şeyden önce Kürtlerin bu bölgede, Suriye, Irak, İran ve Türkiye'de büyük bir etnik grup olduğunu kabul etmeliyiz. Kürtlerin ülkelerinde eşit vatandaşlar olmaları gerektiğini düşünüyorum. Özgürlükten ve yasalarla güvence altına alınan tüm haklardan yararlanmalılar. Bazı ülkelerdeki çeşitli zorluklara rağmen, Suriye'deki bazı Kürt topluluklarının tarihte ötekileştirildiği ve birçoğunun kimlik kartının dahi olmadığı unutulmamalı. Bununla birlikte, bir bütün olarak Kürt halkı ile terörist bir oluşum olarak PKK’yı birbirinden net bir şekilde ayırmalıyız.

PKK ve Abdullah Öcalan, 1970'li ve 1980'li yıllarda Suriye topraklarında faaliyet gösterdi. PKK, Ankara ve Şam arasında Adana Anlaşması'nın imzalandığı 1998 yılına kadar güvenlik ve istikrar boşluğunu istismar etmeye devam etti. Türkiye ve Suriye arasında terör örgütlerine karşı ortak eylem ve iş birliği konusuna gelince, bunun hem mümkün hem de gerekli olduğunu düşünüyorum. Adana Anlaşması'nın hükümleri bu tür bir iş birliğinin temelini oluşturabilir. Ancak teröristler ile ülkede yaşayan Kürt vatandaşları birbirinden ayırmak gerekiyor.

Kürt meselesiyle ilgili bir başka soru da şu: 1990'lı yılların sonlarında Türkiye, Irak'ın kuzeybatısında bir Kürt devleti kurulmasını önlemek için Suriye, Türkiye ve Irak arasında ‘üçlü koordinasyon’ olarak bilinen ittifaka katıldı. Türkiye ve Suriye arasındaki mevcut gerilime rağmen, Suriye'nin kuzeydoğusunda bir Kürt devletinin kurulmasının engellenmesi için ortak çabalar devam ediyor. Kürtlerin Türkiye, Suriye, İran ve Irak olmak üzere dört ülkede var olduğundan söz ettiniz. Sizce bir Kürt devletinin kurulmasını engellemek için bu dört ülke arasında koordinasyon olmalı mı?

Tabii ki tüm bu ülkeler, teröristler ile bu ülkelerde yaşayan ve tam ve eşit haklara sahip olması gereken vatandaşlar arasında net bir ayrım yapmak suretiyle, terörizm ve terör örgütleriyle mücadele konusunda koordinasyon içinde olabilirler. Ancak, bu ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit eden ayrılıkçı hareketler ya da terör örgütleri varsa, aralarında koordinasyon kurulması kaçınılmaz hale gelir.

*Buna bir Kürt devletinin kurulmasını önlemeye yönelik bir koordinasyon da dahil mi?

Herhangi bir ülkede tüm vatandaşların güvenlik, özgürlük, egemenlik ve yasal haklardan faydalanması gerektiğini kabul etmeliyiz. İster Kürt ister başka bir milletten olsun, tüm vatandaşlara temel haklar tanınmalı. Fakat terörist ya da ayrılıkçı hareketler, insan haklarının meşru savunucuları olarak görülemez. Bu hareketler bazen Rusya ve Amerikalılar gibi dış güçler tarafından araç olarak kullanılabilir. Bununla birlikte, herhangi bir Kürt oluşumu İsrail tarafından potansiyel bir müttefik olarak görülecektir. Bundan dolayı ilgili ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit eden tüm ayrılıkçı ve terörist hareketlere kararlı bir şekilde müdahale edilmeli.

Esed'in yönetimde kalması

*İsrail konusuna döneceğim ama Arap Baharı ile ilgili iki sorum var. İlk sorum şu: Esed’in yönetimde kalmasına- ki Arap Baharı’nın yaşandığı ülkeler arasında yönetimde kalan tek başkan olduğuna inanıyorum- şaşırdınız mı?

Bunun şaşırtıcı olduğunu söyleyemem ama Arap Baharı’na tanık olan bölge ülkelerinin olumlu ya da olumsuz bir şekilde değiştiğini düşünüyorum.

Esed ile aranızdaki son temas ne zamandı?

2011 yılında Arap Baharı’nın başlangıcındaydı. Suriye'de görmek istediğim son şey, Suriye ordusu ile kendi halkından oluşan silahlı bir grup arasındaki çatışmaydı.

2012 yılında olaylar geliştikçe ve Rusya ile İran’ın kendi çıkarları için Suriye’deki çatışmaya dahil olmalarıyla birlikte, Suriye'de hızlı bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesi olasılığından şüphe etmeye başladım. Rusya'nın Akdeniz'de geleneksel bir politikası olduğu, İran'ın ise ulusal çıkarlarına ulaşmada kendi ajandası olduğu biliniyor. Rusya ve İran'ın rejime destek vermeye devam edeceği açıktı, oysa Suriye'deki silahlı hareketler aynı düzeyde güçlü bir desteğe sahip değildi ve bu da dengesiz hesaplara yol açıyordu. Bu görüşümü hükümetimle paylaştım ve uluslararası forumlarda da dile getirerek, bu çatışmanın diplomatik veya siyasi çözüme yönelmeden çözülemeyeceğini vurguladım. Durumun bugün gördüğümüz gibi sonuçlanacağını, her şeyin olduğu gibi kalacağını tahmin ediyordum.

Filistin'in kendi içinde bile ister Batı Şeria'da ister Gazze'de olsun iki cephede bir bölünme var. Bu bölünmeler İsrail'i hesap vermeden hareket etmeye cesaretlendirdi.

Son ciddi girişimin 2012 yılında, BM ve Arap Birliği'nin ortak Suriye Özel Temsilcisi olarak atanan (eski BM Genel Sekreteri) Kofi Annan'dan geldiğini hatırlıyorum. 2012'de Chicago'da düzenlenen NATO zirvesi gibi uluslararası forumlarda yaptığım konuşmalarda bu çabanın Suriye'nin son şansı olduğunu vurguladım ve kendisini siyasi bir sürecin takip etmesini ümit ettim. Durumu gerçekten acı verici hale getiren 400 binden fazla ölü ile işlerin bu trajik noktaya ulaşması, beni derinden üzüyor.

Arap Baharı

*Arap Baharı ile ilgili bir sorunun ardından Gazze ve Lübnan'a geçeceğiz. Pek çok Arap ülkesinde yaşanan Arap Baharı’ndan 13 yıl sonra ne düşünüyorsunuz? Bu deneyimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten bir Arap Baharı mıydı, yoksa sonbahar ya da karanlık bir kış mıydı?

Gençliğin ve Arap halklarının taleplerini kesinlikle meşru görüyordum. Bunu, onurlu bir yaşam için çabalayan ve iyi bir yönetim talep eden gençlerin ve vatandaşların asil bir hareketi olarak gördüm. Monarşiler de dahil olmak üzere bazı devletler, vatandaşlarının meşru taleplerinin çoğunu karşılamaya çalışarak krizi yönetebildiler. Seçilmiş diktatörler ise durumla gerektiği gibi başa çıkamadılar.

Arap Baharı’nın başarısız olduğunu düşünüyor musunuz?

Meselenin Tunus'ta başladığını ve Tunus'un şu anda geldiği noktayı, son Tunus seçimlerinde katılım oranının yüzde 27 civarında olduğunu gördüğümde, durum nasıl iyi olabilir? Raşid Gannuşi 83 yaşında ve daha önce seçimlere katılmış birisi. Bu adam şu anda cezaevinde.

*Sayın Cumhurbaşkanı Arap Baharı sizin için bir hayal kırıklığı mıydı?

Bir hayal kırıklığı değil ama işlerin vardığı noktaya üzülüyorum, çünkü Arap halklarının ekonomik ve sosyal anlamda iyi yaşama umutları ve arzuları var ve hükümetlerin hesap vermesini istiyorlardı. Arap halklarının Almanlar, Fransızlar, İngilizler veya diğerleri gibi ekonomik, siyasi, sosyal vb. konularda haklarını garanti altına alacak şekilde yaşama hakları yok mu? İşlerin bu noktaya gelmesi bizi üzüyor.

İsrail’in bombardımanları

*Bölgesel bir konuya geçelim. İsrail uçakları Suriye’de Şam'ı, Yemen'de Hudeyde'yi bombaladı ve şu an Beyrut'u ve Gazze Şeridi’ni bombalıyor. Aynı şekilde Batı Şeria'yı, Irak'ı ve İran'ı bombaladı. Bu tabloyu nasıl görüyorsunuz?

Bunun için derin bir üzüntü duyuyorum. Bölgedeki İslam ülkeleri birlik içinde değil, aksine derinden bölünmüş durumdalar. Filistin'in kendi içinde bile ister Batı Şeria’da ister Gazze’de olsun iki cephede bölünme var. Bu bölünmeler, İsrail'i hesap vermeden hareket etmeye cesaretlendirdi. Bölge ülkeleri arasında birlik ve beraberliğin yokluğu aslında İsrail'e bu şekilde hareket etme konusunda tarihi bir fırsat sundu.

*7 Ekim, Hamas saldırısının birinci yıl dönümüydü. 7 Ekim’i nasıl görüyorsunuz?

Silahsız ve masum sivillere yönelik saldırıları hiçbir şekilde desteklemiyorum. Ancak BM Genel Sekreteri António Guterres'in bu bağlamda söyledikleri, konunun anlaşılması açısından oldukça önemli; bu saldırılar durduk yere ortaya çıkmadı.

İsrail'in tüm politikaları 1967 sınırlarına çekilmesi meselesini ortadan kaldırmaya yöneliktir. İsrail hükümeti tüm eylemleriyle bu meseleyi bitirmek istiyor

İsrail onlarca yıldır Filistin topraklarını hukuka aykırı ve haksız bir şekilde işgal ediyor. Üstelik İsrail, Güvenlik Konseyi'nin ilgili kararlarına rağmen, Batı Şeria'da acımasız bir yerleşim politikası uyguluyor.

İsrail makamları sistematik ve sürekli bir şekilde Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorluyor. Tüm bu zulümle birlikte insanlar sürekli olarak onurlarından ve temel haklarından mahrum bırakıldıklarında kendi kendilerine “Her halükârda sona doğru gidiyoruz, o halde hep birlikte ölelim” diyebilirler. İnsanların hakları elinden alındığında veya onlara insan muamelesi yapılmadığında, direniş hareketlerinin ortaya çıkması doğaldır. Gerçekte olan da budur.

*Hizbullah liderlerini öldüren ve Lübnan'ı bombalayan İsrail şimdi Lübnan'da ne istiyor?

İsrail'in tüm politikaları 1967 sınırlarına çekilmesi meselesini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Tüm eylemleriyle bu meseleyi bitirmek istiyor, dolayısıyla bunun önünde bulunan tüm kısıtlamaları kaldırmak istiyor.

dvf
Hatay'ın Türkiye-Suriye sınırındaki Reyhanlı ilçesi yakınlarında Suriyeli bir mülteci, 10 Ağustos 2012 (AFP)

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2006 yılında onayladığı 1701 sayılı kararda İsrail’in çekilmesi ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması kabul edildi. Ama işgal bitmeyince mücadele ve direniş başladı. Zira bu konu diğeriyle bağlantılıdır.

O halde çözüm 1701 sayılı karar mı?

Sadece 1701 değil, bu konudaki en son düzenleme olduğu için, kendisini zikrettim, esas olan 1967 sınırları ile ilgili 242 sayılı karardır. Ben sadece Lübnan meselesiyle ilgili olarak 1701'den bahsettim.

*Türkiye'nin son dönemde İsrail'in ‘Vadedilmiş Toprakları’ elde etmek istediği yönündeki açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde TBMM'de İsrail'in Vadedilmiş Toprakları ele geçirmeye yönelik bir planı olduğuna ve Türkiye'ye karşı tehdit oluşturduğuna dair bir oturum yapıldı. Bir bütün olarak bu söylem hakkında ne düşünüyorsunuz?

Modası geçmiş hayaller olduğu için bu ideolojik ya da mitolojik iddiaları önemsemiyorum. İsrail, Türkiye'ye karşı düşmanca davranışlar sergilemeye cesaret edemez.

İran, İsrail ve Ortadoğu

*Daha önce İsrail ile İran arasında bir “gölge savaşı” vardı. Vekiller ve müttefikler aracılığıyla savaşıyorlardı. Son aylarda ve özellikle de nisan ayında yeni bir aşamaya, İsrail ile İran arasında doğrudan savaşa geçiş yaptık. Nisan ayı sonunda İran, İsrail'i vurdu ve o da İran'ı bombalayarak karşılık verdi. Bölgesel bir savaş ve bir İran-İsrail çatışmasından endişeleniyor musunuz?

Biraz önce de belirttiğim gibi bölge birlik içinde değil. Ne yazık ki Ortadoğu'da İslam dünyasının kendi içinde bir bölünme var. İran'ın sert politikaları bölgedeki tehdit kaynaklarına ilişkin algıları değiştirdi. Arap ülkeleri geleneksel olarak İsrail'i ana tehdit olarak görürken, İran bu rolde İsrail'in yerini aldı. Bu durum bazı Arap ülkelerinin İsrail ile doğrudan veya dolaylı ilişkiler kurmasına yol açtı. İsrail'in istediği de buydu ve şimdi bu bölünmüşlüğü istismar ederek emellerini gerçekleştiriyor. Bu durum bölgeyi ve genel bütünlüğünü etkiledi.

Son dönemdeki tek olumlu gelişme, Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin Çin'in arabuluculuğunda yeniden başlaması oldu. Bu adım bölgeye fayda sağladı.

Son dönemdeki tek olumlu gelişmenin Suudi Arabistan ile İran arasında Çin'in arabuluculuğunda diplomatik ilişkilerin yeniden başlaması olduğunu düşünüyorum. Bu adım bölgeye fayda sağladı.

İsrail'in haritadan silinmesi ve İsrail devletinin sona erdirilmesi yönündeki İran’ın düşmanca söylem ve sloganlarına gelince, bunlar Tel Aviv'in lehine oldu. Bunları, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinden gelen sınırsız askeri desteği meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullandı.

İsrail bölgedeki savaşın kapsamını genişletmeye çalışıyor, çünkü bunun kendi çıkarına olduğuna inanıyor. Bu amaca ulaşmak için de başta İran olmak üzere bölgesel tarafları kışkırtmaya çalıştığını görüyoruz.

*Çin himayesinde varılan Suudi Arabistan-İran anlaşmasından bahsettiniz. Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan da yeni bir yaklaşım geldi ve Mısır, Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerde iyileşme yaşandı. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın yeni yaklaşımını en azından bölgesel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bu adımları sonuna kadar destekliyorum ve bu kardeş ülkelerle ilişkilerimizde kaybedilen 10 yıl için üzülüyorum. Türkiye ile bu ülkeler arasındaki dayanışmanın, bölgenin güvenliği ve refahına olumlu etkileri olacağı için bu yaklaşımı tüm kalbimle destekliyorum.

Filistin meselesine dönersek, İsrail-Filistin çatışmasında büyük bir zaafın varlığına dikkatinizi çekmek isterim. O da Filistinlilerin kendi aralarındaki bölünmedir. Bu bölünmeyi sona erdirmek için pek çok çaba sarf edildi. Bunların başında da Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz'in girişimi geliyor.

Kendi açımdan ben de geçmişte üstlendiğim çeşitli sorumluluklar sırasında çeşitli vesilelerle Filistinliler arasında görüşleri birbirine yakınlaştırmak için girişimlerde bulundum. Bu bölünme davanın gücünü zayıflatıyor, zira Gazze ve Batı Şeria iki farklı halktan oluşmuyor. Aksine, hepsi haklarından mahrum bırakılmış Filistinliler. Yaşanan bunca acıdan sonra birlik olmanın zamanı geldi.

Ayrıca, 2002 yılında Beyrut'ta Kral Abdullah tarafından sunulan ve İran'ın da dahil olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı'nın (İİT) desteğini alan Arap Barış Girişimi'nin, Filistin meselesine etkin ve etkili bir çözüm bulunması için temel bir çaba olmayı sürdürdüğünü anlamalıyız. Bu davaya iki devlet formülüne dayalı kalıcı bir çözüm bulunmadan, Ortadoğu'da bölgesel barış ve güvenliğin sağlanması zorlaşır.

*Son bir soru; Türkiye uluslararası ağırlığa sahip ve G20 üyesi bir ülke. Bölgede net bir doğum sancısı yaşanıyor ama aynı zamanda küresel olarak da bir doğum sancısının yaşandığı anlaşılıyor. Küresel olarak Çin'in yükselişi, Ukrayna'da Rusya ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) var ve ABD'nin rolü zayıflıyor olabilir. Nasıl bir yeni bölgesel düzen öngörüyorsunuz? Daha da önemlisi önümüzdeki yıllarda yeni uluslararası düzenin nasıl olacağını düşünüyorsunuz?

Mevcut koşullar altında Batı'nın hararetle savunduğunu iddia ettiği insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi evrensel değer ve standartlar, İsrail'in Filistin'i işgali ve Filistinlilere yönelik saldırganlığı söz konusu olduğunda, aynı standartları uygulamayı reddeden Batılılar tarafından bizzat ayaklar altına alınıyor.

ABD ile Çin arasında özellikle ekonomik meseleler ve nüfuz alanları üzerinden yaşanan mevcut çatışma, şüphesiz yeni bir kutuplaşma dönemine yol açar.

Gazze'de yaşanan büyük acılar karşısında uluslararası sistemin başarısızlığı ortada. ABD'nin başını çektiği Batılı aktörlerin Gazze'deki savaşa ilişkin tutumları, Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin tutumlarından farklılık gösteriyor.

Bu ikiyüzlülük, onların inandırıcılığını ve ikna gücünü azaltıyor. Ne yazık ki bu ayrım, Batı'nın bu net taraflılığına karşı koymak için bazı ülkeleri ister Çin ister başka yerlerdeki otoriter rejimlere yönelmeye itebilir.

scd
Eski Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İstanbul'da düzenlediği basın toplantısında, 28 Nisan 2018 (AFP)

ABD ile Çin arasında özellikle ekonomik meseleler ve nüfuz alanları üzerinden yaşanan mevcut çatışma, şüphesiz önümüzdeki on yıl içinde dünyada yeni bir kutuplaşma dönemine yol açar. Bu kutuplaşma, Ortadoğu ve ötesi için büyük meydan okumalar anlamına gelir.

Bu nedenle, Batı dünyasının davranış ve uygulamalarını gözden geçirmesi, diyalog ve dürüstlüğe dayalı, adil, katılımcı ve şeffaf politikalar izlemeye, uluslararası hukukun gereklerine ve evrensel ilkelere saygı duymaya dönmesi gerekiyor. O zaman kaybettiği güveni, Arap dünyası ve Asya'dan Latin Amerika'ya kadar daha geniş bölgenin halklarının güvenini yeniden kazanabilir.

Bu anlayış, Batı dünyasını ve kurumlarını yeniden ilham verici hale getirebilir. Bunu yapmazsa hayal kırıklığı yaşamaya devam eder.

Batı eğer bu atılımda bulunursa, artan farkındalıkla birlikte ister batıda ister doğuda olsun, birçok ülkenin kendi içine odaklanmaya, sosyal ve ekonomik politikalarını gözden geçirmeye ve iyi yönetişime dayalı bir yaklaşımı uygulamaya teşvik edilmesine katkı sağlar.



Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)

Nebil Fehmi

Bu yazı dizisinin ilk makalesinde, askeri gücün muazzam insani, askeri ve ekonomik maliyetlere rağmen net bir siyasi çözüm üretemediği bir savaş modeli olarak Ukrayna'daki savaşa odaklanılmıştı.

İran ile olan savaş farklı jeopolitik ve askeri doğasına rağmen, aynı ikilemi yansıtıyor: Açıklanan hedefler ile gerçek sonuçlar arasında genişleyen uçurum ile “zafer ve sonuca varma” fikrinin, çatışmayı yönetme ve tehlikelerini kontrol altına alma lehine kademeli olarak gerilemesi.

Mayıs 2026'ya kadar, gerek nükleer ve askeri altyapıyı hedef alma, gerekse vekalet savaşları veya karşılıklı füze ve insansız hava araçları saldırıları olsun, İran ile bağlantılı askeri çatışmalar İran'ın bazı kabiliyetlerini zayıflattı, ancak Tahran'ın oluşturduğu stratejik meydan okumayı ortadan kaldırmadı. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran'ın nükleer silah gücü kazanmasını engellemeyi, bölgesel etkisini geriletmeyi ve gelecekteki bir yüksek gerilimi önlemek için daha yüksek bir caydırıcılık düzeyi oluşturmayı amaçladı. Buna karşılık, İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar verdi, bölgesel ağları zayıfladı, askeri ve nükleer altyapısının bazı bölümleri hasar gördü. Dolayısıyla, herkes için büyük bir maliyet var, ancak bu savaştan kimse galip çıkmadı.

İran yenilmedi veya siyasi olarak boyun eğdirilmedi, ancak umduğu gibi istikrarlı bir caydırıcılık denklemi kurmayı veya bölgesel nüfuzunu genişletmeyi başaramadı. Belki de en önemli siyasi kaybı, daha önce bazı Körfez Arap devletleri ile başlayan yakınlaşma sürecinin tersine dönmesi, stratejik davranışına ilişkin bölgesel şüphelerin yeniden ortaya çıkması ve bölgesel konumunun gerilemesi oldu.

Burada Ukrayna'da ortaya çıkan aynı paradoks öne çıkıyor; taktiksel başarılar mutlaka sürdürülebilir siyasi sonuçlara dönüşmez. Askeri saldırılar bir nükleer programı geciktirebilir, altyapıyı yok edebilir veya güçlü caydırıcılık mesajları gönderebilir, ancak otomatik olarak istikrarlı bir bölgesel düzen oluşturmazlar. Zayıflamış olsa bile, İran hâlâ etki araçlarına, yaptırımlar ve baskı ile birlikte yaşama yeteneğine sahip. Bu nedenle, “İran sorununun” askeri güç ve rejim değişikliği yoluyla çözülebileceği inancı, gerçekçi bir stratejiden ziyade bir yanılsama gibi görünüyor.

Dolayısıyla en uygulanabilir ve gerçekçi yol, kapsamlı bir anlaşma peşinde koşmak değil, daha geniş bir bölgesel savaşa kaymayı önlemek için kademeli bir gerilim azaltma ve risk yönetimi süreci oluşturmaktır.

İran'ın uranyum zenginleştirme seviyelerine net sınırlar koymanın yanı sıra, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) rolünü güçlendirmek, denetim ve doğrulama mekanizmalarını genişletmek bunun ilk adımı olabilir. Bu süreç ayrıca, İran'ın sorumsuz ve uluslararası alanda kınanan nükleer ve sivil tesisleri hedef alma eylemlerinden tamamen ve kararlı bir şekilde vazgeçmesinin yanı sıra, sivil gemi taşımacılığı veya petrol tesislerinin korunması da dahil olmak üzere karşılıklı saldırılarda bulunmama uzlaşılarını da içermelidir. Buna ilave olarak, krizler sırasında yanlış anlamaları önlemek için doğrudan veya dolaylı iletişim kanalları kurulması da çok önemlidir.

Yaptırımların kademeli ve geri döndürülebilir şekilde hafifletilmesi, açık uyum mekanizmalarına bağlanması, siyasi ufuktan yoksun, ucu açık baskı politikalarından daha pratik bir teşvik sağlayabilir. Bu tür gergin ortamlarda, insani önlemler ve rehine takasları, krizin kök nedenlerini ele aldıkları için değil, iletişim kanallarının tamamen kopmasını önlemeye yardımcı oldukları için önemli siyasi araçlar haline gelir.

Bölgesel boyut, gerçekçi yaklaşımda hayati bir unsur olmaya devam ediyor. Arap Körfez ülkeleri İran’ın saldırılarına maruz kaldılar ve iç güvenliklerini veya enerji piyasalarının istikrarını korumak, ekonomik kalkınma süreçlerini sürdürmek için gerilimin tırmanmasını önlemek onların doğrudan çıkarınadır. Başkan Trump yakın zamanda, birkaç Arap ve Körfez ülkesinin talebi üzerine İran'a karşı yeni bir saldırıyı ertelediğini vurguladı. Ayrıca, ABD Başkanı ile İsrail Başbakanı arasında, ikincisinin askeri tırmandırmayı sürdürme konusundaki ısrarı sebebiyle sert bir telefon görüşmesi yapıldığına dair haberler de yayınlandı.

Türkiye ve Irak’a gelince hem İran hem de Batı ile karmaşık dengeleri yönetiyorlar ve bu da onları gelecekteki herhangi bir bölgesel denklemin parçası haline getiriyor. Bu nedenle, ciddi bir gerilimi azaltma süreci yalnızca ABD-İran kanalıyla sınırlı kalamaz; daha geniş bir bölgesel çerçeve gerektiriyor.

Bu bağlamda, Arap ve Körfez ülkelerinin rolü, herhangi bir tarafın açıkça büyük bir siyasi taviz vermesini gerektirmeden gerilimlerin azaltılmasına olanak tanıyan sınırlı teknik anlaşmaları kolaylaştırabileceği için göründüğünden daha önemli hale gelmiştir. Benzer şekilde, Yemen, Lübnan ve Irak gibi arenalarda deniz güvenliği veya angajman kurallarıyla ilgili kısmi anlaşmalar somut pratik sonuçlar doğurabilir ve daha geniş bir çatışmaya kaymayı önleyebilir.

Ancak, en kesin teknik düzenlemeler bile genellikle göz ardı edilen bir faktöre, iç politikaya bağlı kalacaktır. İran liderlerinin herhangi bir anlaşmayı baskıya boyun eğme olarak değil, ulusal onurun ve stratejik direncin korunması olarak sunmaları gerekir. Karşı tarafta, ABD yönetimi de zayıf görünmeyi göze alamaz. Arap devletlerine gelince, İran'a ilave nüfuz sağlamadan güvenliklerini artıracak düzenlemelere ihtiyaçları var.

İşte tam da bu noktada, bütün taraflara iç manevralar için siyasi alan tanıyan sınırlı, kademeli anlaşmaların önemi ortaya çıkıyor. Diplomasi, rekabet eden ulusal anlatıları göz ardı edemeyen devletler arasındaki bir müzakeredir. Son saatlerde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşı sona erdirmek ve aynı zamanda kapsamlı, ayrıntılı bir anlaşmaya varmak için ek süre sunacak bir plan üzerinde uzlaşıya varabileceğine dair haberler gelmeye başladı.

Ukrayna ile benzerlik açıkça ortada. Her iki durumda da askeri güce aşırı güvenmek, nihai çözümler dayatmak yerine siyasi kimlikleri derinleştirdi ve pozisyonları sertleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre iki kriz de savaş alanındaki kazanımları uzun vadeli siyasi kabule dönüştürmede askeri gücün sınırlılıklarını ortaya çıkardı.

İran örneğinde bu, stratejik rekabet devam ederken, acil riskleri azaltan sınırlı nükleer ve bölgesel uzlaşılar anlamına gelebilir. Her iki durumda da çatışmaların tekrarını önlemek ve sorunlara kapsamlı çözümler bulma yolunda ilerlemeye devam etmek için zaman alsa bile, bu adımları bölgesel ve uluslararası düzeyde birbirine bağlamak ve geliştirmek çok önemli.

Bu gerçeklik, aşırı görüşlere sahip olanları veya tam zafer savunucularını tatmin etmeyebilir, ancak alternatiflerin çok daha tehlikeli olması nedeniyle çoğu zaman eksik uzlaşılarla sonuçlanan modern savaşın doğasıyla örtüşüyor. Ateşkes barış değildir ve sınırlı bir anlaşma uzlaşma değildir, ancak daha geniş kaosa sürüklenmeyi önlemenin tek yolu olabilirler.

Sonuç olarak, Ukrayna ve İran'daki savaşlar, çağdaş uluslararası sistem hakkında temel bir gerçeği ortaya koyuyor: Savaşları sona erdirmek artık dramatik, belirleyici bir an değil, aksine savaşı devam ettirmenin maliyetini artırmaya, kendine hâkim olmak ve anlaşmazlıklarla birlikte yaşamak için kademeli süreçler inşa etmeye dayalı uzun bir yoldur. Yavaş ve çok da ideal olmayan bu yaklaşım, bu çalkantılı dönemde dünyanın sahip olduğu tek gerçekçi seçenek olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
TT

KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ile Birleşik Krallık, Londra’da iki taraf arasında serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin resmen tamamlandığının duyurulmasının ardından kapsamlı stratejik iş birliğinde yeni bir döneme girdi. Anlaşma, yatırım akışlarını güçlendiren ve yedi pazardaki iş dünyası için geniş fırsatlar sunan yapısal bir dönüşüm niteliği taşıyor. Ayrıca bu anlaşma, Körfez ülkelerinin G7 üyesi bir devletle imzaladığı ilk serbest ticaret anlaşması olma özelliğini taşıyor.

KİK Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, anlaşmayı ortak ticaret ve yatırım hareketlerini yeniden yönlendirecek kaçınılmaz stratejik bir adım olarak nitelendirdi. El-Merzuki, küresel ekonominin yüksek belirsizlik ve korumacı dalgalanmaların baskısı altında bulunduğu bir dönemde anlaşmanın önemine dikkat çekti.

El-Merzuki, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, KİK ülkeleri ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret hacminin hâlihazırda yaklaşık 80 milyar dolar seviyesinde olduğunu belirtti. Serbest ticaret anlaşmasının, dünyadaki benzer anlaşmaların sonuçlarına dayanarak ticaret hacmini yüzde 60’tan fazla artırmasının beklendiğini ifade etti.

Olumsuz etkilerin hafifletilmesi

El-Merzuki, anlaşmanın küresel ekonomi açısından kritik bir dönemde imzalandığını belirtti. ABD’nin gümrük vergilerini artırma ve bazı önceki ticaret anlaşmalarını iptal etme yönündeki kararlarının riskleri yükselttiğine dikkat çeken el-Merzuki, bunun uluslararası ekonomik ilişkileri düzenleyecek istikrarlı ve net bir hukuki çerçeveye duyulan ihtiyacı daha da artırdığını söyledi.

sdvdf
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, Birleşik Krallık ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasını ticaret ve yatırım akışını yeniden yönlendirmek için stratejik bir adım olarak görüyor. (KİK)

Anlaşmanın, içerdiği ayrıntılı ve karşılıklı hukuki yükümlülükler sayesinde bu değişimlerin olumsuz etkilerini hafifletmeye katkı sağlayacağını ifade eden el-Merzuki, serbest ticaret çerçevesinin riskleri azaltarak taraflara geleceğe yönelik daha net bir perspektif sunduğunu kaydetti. El-Merzuki ayrıca, anlaşmanın kapsamlı yapısına dikkat çekerek, düzenlemenin yalnızca geleneksel mal ticaretiyle sınırlı kalmadığını; yatırım, hizmetler ve modern finansal hizmetler sektörleri için de bütüncül çerçeveler oluşturduğunu vurguladı.

Teknoloji ve bilgi transferi ile yatırım çekmeye yönelik bir platform

El-Merzuki, serbest ticaret anlaşmalarının yabancı yatırımları çekme ve teknoloji transferini hızlandırma açısından en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Benzer anlaşmaları imzalayan birçok ülkenin deneyimlerinin, doğrudan yabancı yatırım akışlarında yüzde 30’un üzerinde artış yaşandığını ortaya koyduğunu ifade etti.

El-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın öneminin, Birleşik Krallık’ın teknoloji ve yabancı yatırım ihraç eden başlıca ülkeler arasında yer almasından kaynaklandığını vurguladı. Bu durumun Körfez ekonomilerine nitelikli yatırım tabanını genişletme, bilgi birikimini artırma ve ileri teknolojileri transfer etme konusunda ek fırsatlar sunduğunu söyledi.

dv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın imzalanması sırasında KİK Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi’nin arkasında duruyor. (DPA)

El-Merzuki, KİK ülkelerinin başta Çin olmak üzere büyük doğu ekonomileriyle imzaladığı diğer ticaret anlaşmalarıyla eş zamanlı atılan bu adımın, bölgenin Doğu ile Batı arasında bir köprü niteliği taşıyan stratejik konumundan azami ölçüde faydalanılmasını güçlendirdiğini belirtti. Bu yaklaşımın aynı zamanda farklı uluslararası ortaklarla dengeli ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini desteklediğini ifade etti.

Yeni aşama

HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery ise KİK ülkelerinin, sunduğu uzun vadeli büyüme fırsatları sayesinde stratejik açıdan giderek daha büyük önem kazandığını belirtti. Elhedery, bankacılık grubunun Körfez’deki altı ülkede köklü ve güçlü bir varlığa sahip olduğunu, Birleşik Krallık’ın da bankanın ana pazarlarından biri olduğunu ifade etti.

Elhedery, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bankanın bölgedeki varlığının yeni anlaşmanın doğuracağı fırsatları doğrudan görmesine imkân sağladığını kaydetti. Bankanın ekonomik bağların derinleştirilmesine katkı sunmaya, şirketler ve kurumlar arasında yeni ortaklıkların kurulmasını desteklemeye, yatırımları güçlendirmeye ve daha fazla büyümenin önünü açmaya hazır olduğunu vurguladı.

Ortak bildirinin imzalanması

KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi ile Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, geçtiğimiz çarşamba günü Londra’da iki taraf arasındaki serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin tamamlandığını ilan eden ortak bildiriyi imzaladı. Anlaşma, yıllar süren müzakere turlarının ardından sonuçlandı.

El-Budeyvi, anlaşmayı KİK- Birleşik Krallık ilişkilerinde ‘niteliksel bir sıçrama’ olarak tanımladı. Anlaşmanın iki bölge arasındaki ekonomik ilişkileri gelecek nesiller boyunca güçlendireceğini belirten el-Budeyvi, düzenlemenin tesadüfi olmadığını, Körfez’deki altı ülke ile Birleşik Krallık arasında ‘yıllar süren çalışma ve ortak siyasi iradenin’ ürünü olduğunu ifade etti.

Londra taahhüdü

Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanlığı daha önce yaptığı açıklamada, KİK ülkeleriyle imzalanan serbest ticaret anlaşmasının Londra’nın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Katar, Bahreyn ve Umman ile uzun vadeli ortaklık taahhüdünü yansıttığını belirtti. Bakanlık, bunun KİK’nin bir G7 ülkesiyle yaptığı ilk serbest ticaret anlaşması olduğunu vurguladı.

Açıklamada, anlaşmanın iki taraf arasındaki siyasi ve güvenlik koordinasyonunun giderek arttığı bir dönemde şirketler ve yatırımcılar için hukuki güvence ile istikrar sağlayacak bir çerçeve sunacağı ifade edildi.

İngiliz verilerine göre, Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki mevcut ticaret hacmi yaklaşık 52,9 milyar sterlin (72 milyar dolar) seviyesinde bulunuyor. Ticaret hacminin yüzde 20 artarak yıllık yaklaşık 15,5 milyar sterlinlik (21 milyar dolar) ek büyüme sağlaması bekleniyor.

sdvdsfv
HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery

Anlaşmanın ayrıca Körfez ülkelerinin Birleşik Krallık pazarına ihracatını kolaylaştıracağı, hizmet ve meslek sektörlerini destekleyeceği, vize işlemleri ile iş ziyaretlerini basitleştireceği belirtildi.

Birleşik Krallık İş ve Ticaret Bakanı Peter Kyle, anlaşmanın Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki ortaklıkta ‘büyük bir adım’ olduğunu belirterek ticaret, yatırım ve inovasyon alanlarında yeni fırsatlar yaratacağını söyledi.

Birleşik Krallık’ın Ortadoğu ve Pakistan Ticaret Komiseri Sarah Mooney ise anlaşmanın gümrük vergilerini düşüreceğini ve iki tarafın ihracatını güçlendireceğini belirtti. Mooney, bunun yatırımcılara uzun vadeli kararlar alma konusunda daha fazla güven sağlayacağını ifade etti.


İsrail, Filistin'in el-Velece köyünü yıkım ve kuşatmayla yok etme tehdidi altında tutuyor

18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
TT

İsrail, Filistin'in el-Velece köyünü yıkım ve kuşatmayla yok etme tehdidi altında tutuyor

18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)

İsrail makamları, Yahudi yerleşim birimlerinin genişletilmesi ve refahı adına, Batı Şeria’da binlerce yıldır varlığını sürdüren Filistin kasabalarını tasfiye etme politikası kapsamında, Kudüs’ün güneybatı mahallelerine komşu olan el-Velece köyündeki evleri yıkmaya başladı.

El-Velece sakinleri, İsrail işgal güçlerinin bin yıllık köylerini parçalamak için sistematik bir şekilde çalıştığını ifade ediyor. Tarihi Osmanlı kayıtlarında 500 yıl öncesine dayanan ismiyle yer alan ve dünyanın en yaşlı ikinci zeytin ağacına ev sahipliği yapan köyde, son birkaç gün içinde yıkım faaliyetleri hız kazandı. İsrail makamları, köydeki 60 evden 38’ine yönelik yıkım operasyonlarını yoğunlaştırdı.

Kalkınmayı engelleme ve boğma politikası

El-Velece köyünü tamamen nefessiz bırakmayı amaçlayan bu adımlar, kasabadaki üçüncü neslin de tıpkı önceki iki nesil gibi yeni evler inşa etmesini engellemeyi hedefliyor. Köy halkı, 1948 yılındaki Nekbe (Büyük Felaket) sırasında, köylerinin karşısındaki dağın yamacına, Beyt Cela şehrinin hemen yakınına zorla göç ettirilmişti.

1948 savaşı sonunda İsrail ile Ürdün Krallığı arasında imzalanan ateşkes anlaşmaları çerçevesinde, el-Velece sakinleri köylerini terk etmek zorunda kaldı. Bölge halkının bir kısmı doğuya göç ederek, Yeşil Hat’tın diğer tarafında kalan ve o dönem 18 bin dönüm olan köy arazisinin yaklaşık 6 bin dönümlük kısmında "Yeni" el-Velece’yi kurdu.

1967 yılında Batı Şeria’yı işgal eden İsrail, yeni köy topraklarının yaklaşık üçte birini Kudüs Belediyesi sınırlarına dahil etti. Ardından köy arazilerini parça parça gasp etmeye başlayan İsrail, 1968 yılında "Har Gilo", 1971 yılında ise "Gilo" yerleşim birimlerini inşa etti. Günümüzde Har Gilo bin 600 Yahudi yerleşimcinin yaşadığı küçük bir kasaba konumundayken, Gilo 33 bin yerleşimcinin barındığı devasa bir şehre dönüştü.

sdvbgth
İsrail'e ait ağır iş makineleri, 18 Mayıs'ta işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velece'de bir binayı yıktı (Reuters)

İsrail makamları, el-Velece'nin büyümesini engellemek için köyü adeta abluka altına aldı. Bugün nüfusu sadece 3 bin olan köyün Kudüs belediye sınırlarına dahil edilen kısmına, onlarca yıldır hiçbir belediye hizmeti sunulmadı.

İsrail’in imar planlarını onaylamayı reddetmesi nedeniyle, bölge halkı yıllar boyunca ruhsatsız evler inşa etmek zorunda kaldı. El-Velece’nin Kudüs sınırlarına katılan ve yaklaşık bin kişinin yaşadığı Ayn el-Cüveyze mahallesindeki 60 evden 38’i hakkında, İsrail Adalet Bakanlığı Arazi Özel İşlemler Birimi tarafından yıkım kararı çıkarıldı. Kalan 22 evin de ruhsatsız olduğu ve benzer bir kaderi paylaşabileceği belirtiliyor. Yıkım kararlarının uygulanması halinde 380 kişi evsiz kalacak.

Yıkımlar, ruhsatsız inşaat yapanlara veya evini kendi yıkmayanlara ağır para cezaları öngören ve "Kaminitz Yasası" olarak bilinen düzenlemeye dayandırılıyor. Köy sakinleri 2018 yılında Yüksek Mahkeme’ye başvurarak yıkımların durdurulmasını ve bir imar planı hazırlanmasını talep etti. Mahkeme önce geçici durdurma kararı vermiş, Mart 2022'deki son duruşmada ise yetkililere imar planı imkanlarını incelemeleri için 6 aylık ilave süre tanımıştı.

axdfrgt
Bu ay Eski Kudüs'teki "Şam Kapısı"nda Yahudi aşırılık yanlıları (EPA)

Bu süreçte köy halkı, mimar Claude Rosenkovitch ve İsrailli insan hakları örgütleri "Bimkom" ile "Ir Amim"in desteğiyle kendi imar planlarını hazırlayıp belediye ve bölge planlama komitelerine sundu. Ancak bu planların tamamı, "doğal manzara ve çevresel değerlerin korunması" gibi gerekçelerle reddedildi.

Yerleşimcilere özel çevre yolu

İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem, "doğal ve çevresel değerler" argümanının, Filistinlilerin imar ve kalkınma haklarını gasp etmek için kullanılan bir bahaneden ibaret olduğunu belirtiyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre örgüt, yerleşim projeleri söz konusu olduğunda bu değerlerin tamamen göz ardı edildiğini vurgulayarak şu örneği veriyor:

"Kudüs sınırlarına dahil edilmeyen köy topraklarında, Gush Etzion yerleşimcilerinin Kudüs’e ulaşımını sağlamak amacıyla 25 yıl önce El-Velece Çevre Yolu inşa edildi. Bu yol, askeri emirlerle kamulaştırılan araziler üzerinde, onaylı bir plan olmadan yapıldı. Gush Etzion Yerel Konseyi, Har Gilo yerleşimini genişletmek ve 560 yeni konut inşa etmek için bu yolun durumunu 'yasallaştırmak' üzere yakın zamanda bir imar planı sundu. Bu yeni konutlar, el-Velece köyünü batıdan tamamen kuşatacak."

dfvrbtyj
Batı Şeria'daki Beytüllahim şehri arka planda görünürken, Gush Etzion yerleşim bloğundaki İsrail'e ait Efrat yerleşimi, (Reuters)

İsrail makamları, bir kısmı Kudüs sınırlarında kalan bu yeni yolu gelecekte her iki nüfusa da hizmet edecek bir ana ulaşım damarı olarak sunsa da Filistinlilerin bu yolu kullanarak Kudüs’e girmesi yasak olduğu için el-Velece halkı yoldan faydalanamıyor.

Ayrım Duvarı tarımı ve hayvancılığı bitirdi

İsrail yetkilileri, 2011 yılında Ayrım Duvarı’nın (Utanç Duvarı) inşasına başladığında, bölgenin tarihi simgesi olan antik taş duvarları (teraslar) korumayı da dikkate almadı. Ayn el-Cüveyze mahallesinin kuzeybatı ve güneyini çevreleyen 9 metre yüksekliğindeki beton duvar, el-Velece’nin 500 dönümlük arazisi üzerine kuruldu.

Duvar yüzünden köy sakinlerinin giriş çıkışları tek bir koridora indirgendi. Köylüler; zeytin ve badem ağaçlarının bulunduğu tarım arazilerinden tamamen yalıtıldı. Artık arazilerine yalnızca hasat döneminde, önceden koordinasyon sağlamak şartıyla ve Beyt Cela’daki tek bir kapıdan girmelerine izin veriliyor. Duvar aynı zamanda köydeki hayvancılığı bitirdi, mera alanlarını yok etti ve su kaynaklarına erişimi engelledi. Ayrıca yağmur suyu drenaj krizine yol açarak tarihi taş teraslara ciddi zararlar verdi.

Üç nesildir ev yapmaları yasak

İsrailli liberal yazar Naomi Susman, 18 Mayıs'ta el-Velece'de gerçekleştirilen yıkımlara tanıklık ettiği haberinde durumu şu sözlerle özetledi:

"Mülkiyet hakkını kimse inkâr edemediği halde, üç nesildir hiç kimsenin kendi ve atalarının toprağı üzerine yasal olarak ev inşa etmesine izin verilmedi. Ruhsatsız ev yapan herkes risk aldığını biliyor, ancak yaşamak için bir eve muhtaç olduklarından başka çareleri de yok."

we4rt
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'daki el Hali kentinde haftalık denetimleri sırasında yerleşimcileri koruyor (Reuters)

Susman, İsrail Sivil İdaresi sorumluluğundaki "C Bölgesi"nde kalan bir evin yıkımı sırasında yaşanan şiddeti ise şöyle aktardı:

"Yıkım ekipleri geldi. Yollar dar ve dik olduğu için dozerlerin ilerlemesi zordu. Bu zorluğu aşmak için özel bir mülke zorla girip evlerin arasından yeni bir yol açtılar. Bahçesi dozerler tarafından ezilen bir köy sakini nereye gittiklerini sorduğunda, İsrail güçleri ona ses bombalarıyla karşılık verdi. 4 daire olması planlanan iki katlı bir binanın iskeletini, iç duvarlar için hazırlanan keresteler dahil her şeyi ezip yıktılar. O saatlerde evlerinde oturan çocuklar ve yaşlılar büyük bir korku içindeydi. Evleri şimdilik kurtulmuştu ama bir sonraki sefere nereye gideceklerini kimse bilmiyor."