Paris neden Netanyahu ve Gallant'a Fransa’ya gelmeleri halinde tutuklanmalarına karşı dokunulmazlık sağlıyor?

Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından çarşamba günü yapılan açıklamaya göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya ülkeyi ziyaret etmesi halinde Fransa tarafından tutuklanmaya karşı dokunulmazlık verildi (Reuters)
Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından çarşamba günü yapılan açıklamaya göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya ülkeyi ziyaret etmesi halinde Fransa tarafından tutuklanmaya karşı dokunulmazlık verildi (Reuters)
TT

Paris neden Netanyahu ve Gallant'a Fransa’ya gelmeleri halinde tutuklanmalarına karşı dokunulmazlık sağlıyor?

Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından çarşamba günü yapılan açıklamaya göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya ülkeyi ziyaret etmesi halinde Fransa tarafından tutuklanmaya karşı dokunulmazlık verildi (Reuters)
Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından çarşamba günü yapılan açıklamaya göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya ülkeyi ziyaret etmesi halinde Fransa tarafından tutuklanmaya karşı dokunulmazlık verildi (Reuters)

Fransa, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında ‘savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten’ tutuklama emri çıkarılması kararına ilişkin tutumuyla ilgili gerçeği nihayet açıkladı.

Fransız yetkililer, Netanyahu ve Gallant'ın Fransa topraklarına girmeleri halinde tutuklanıp tutuklanmayacaklarına dair net bir tutum sergilemekten kaçınarak bir hafta boyunca tıpkı Avrupa Birliği (AB) üyeleri; İrlanda, Hollanda, İspanya ve İngiltere’nin yaptığı gibi belirsizlik politikasının arkasına saklandıktan sonra dün sabah artık saklanamayacaklarını anladılar ve Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklama yapmak zorunda kaldılar. Fransa Cumhurbaşkanlığı’ndan da buna dair herhangi bir açıklamada bulunulmadı.

Savunma tonunda yapılan açıklamada “Fransa, her zaman olduğu gibi uluslararası hukuku uygulayacak. Bu, Roma Statüsü'ne katılımından doğan, Uluslararası Ceza Mahkemesi ile iş birliği yapmak gibi yükümlülüklerine dayanıyor. Aynı zamanda UCM'ye taraf olmayan devletlerin dokunulmazlığına ilişkin uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerle uyumsuz hareket edilemeyeceğini öngörüyor. Bu tarz dokunulmazlıklar, Başbakan Netanyahu ve ilgili başka bakanlar için geçerli ve UCM (bu kişilerin) tutuklanmalarını ve teslim edilmelerini talep ederse dikkate alınmalı."

‘Hukuk devleti ve bağımsız, profesyonel bir adalet sistemine saygı göstermeye bağlı demokrasiler’ olarak Fransa ve İsrail arasında geçmişten gelen dostluğa işaret edilen açıklamada, Fransa'nın Ortadoğu'da herkes için barış ve güvenliğe ulaşmak Başbakan Netanyahu ve İsrail makamlarıyla yakın iş birliği içinde çalışmaya devam etmeyi planladığı belirtildi.

cvfgbh
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa'nın doğusunda yer alan Natzweiler-Struthof Toplama Kampı’nın bulunduğu bölgeye anma ziyareti sırasında (AP)

Açıklama, Paris'in Netanyahu ve Gallant hakkında soruşturma açılmasına karşı bir koruma kalkanı sağlarken, bağımsız bir uluslararası mahkeme tarafından kendilerine yöneltilen suçlamaların (savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar) ağır suçlar olmasına rağmen istedikleri zaman Fransa'da hoş karşılanabileceklerinin bir imasıydı. Dahası, İsrail'in Gazze ve Lübnan'daki saldırılarında on binlerce insan ölmesine rağmen Paris İsrail'i hala bir demokrasi olarak görüyor.

Ortaya birçok soru işareti çıktı. Bunlardan başında gelen üç tanesini şöyle sıralayabiliriz:

1- Fransa’nın uluslararası bir ceza mahkemesi kurulması çağrısında bulunan ülkelerin başında yer aldığı düşünüldüğünde bu muğlak tutumunun arkasında ne yatıyor?

2- Geçtiğimiz yaz BRICS Zirvesi’ne katılan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i tutuklaması için Güney Afrika'ya baskı yapan Paris, Netanyahu'yu tutuklamaktan kaçınan mevcut tutumunu nasıl savunacak? Her ikisi de UCM'ye taraf olmayan ülkelerin liderleri değil mi?

3- İsrail ya da ABD Fransa'ya şantaj mı yaptı?

Fransız bir siyasi kaynak, Netanyahu-Gallant kararının ‘en üst makamlar’, yani Elysee Sarayı'ndan (Fransa Cumhurbaşkanlığı) tarafından alındığını ve karar alınırken ‘iki faktörün dikkate alındığını’ söyledi. Bu faktörlerden ilki, merkez sağ ve aşırı sağın UCM kararına karşı birleşmiş olması ve Fransa'daki Yahudi Kurumları Temsilcileri Konseyi (CRIF) de dahil olmak üzere İsrail yanlısı grupların son yedi gün içinde Netanyahu'nun tutuklanması kararını reddettiklerini ve bunu İsrail devletine karşı ‘anti-Semitik’ bir önlem olarak gördüklerini ifade etmeleri. İkinci faktör ise Macron'un Netanyahu ile ilişkilerini ‘normalleştirmeyi’ istemesi. Çünkü Netanyahu'dan uzaklaşmanın, özellikle Lübnan'daki durumla ilgili olarak onu etkileme kabiliyetinden mahrum bırakacağını düşünüyor.

Burada Netanyahu'nun tutuklama emri çıkarılması kararından UCM’deki Fransız yargıcı sorumlu tutmasından ötürü Fransa'nın Lübnan'da ateşkes için arabulucu olmasını reddettiği, ancak Macron ile Biden arasında gerçekleşen telefon görüşmesinin ardından bu itirazından vazgeçtiğini söylemekte fayda var. İsrail gazetesi Israel Hayom’un İsrailli bir bakana dayandırdığı haberine göre üçüncü faktör, Fransa'nın arabuluculuk için UCM'nin kararlarını uygulama yükümlülüğünden feragat etmesiydi.

İsrailli bakana göre Tel Aviv, İsrail'in taleplerine boyun eğmemiş olsaydı, Fransa'nın arabuluculuğuna karşı çıkmaya devam edecekti. Macron ve Netanyahu arasındaki gergin ilişkiyi ve Netanyahu'nun özellikle İsrail'in silahlandırılmasının durdurulması çağrısında bulunmasının ardından Macron’a karşı defalarca kez kullandığı ağır sözleri hatırlatmaya gerek yok. Netanyahu, Macron’un bu çağrısını Fransa için bir ‘utanç’ olarak değerlendirmişti.

xc vdfgb
İsrail tarafından Gazze Şeridi’nin orta kesimlerinde yer alan Nuseyrat Mülteci Kampı’na düzenlenen hava saldırılarının neden olduğu yıkım (EPA)

Paris, UCM Tüzüğü'nde yer alan 27’nci maddenin arkasına saklanıyor. Ancak gizemli olan bu 27’nci maddenin hükümlerinin ‘herkese eşit olarak ve (ilgili kişinin) resmi statüsü nedeniyle herhangi bir ayrım yapılmaksızın uygulanacağını’ açıkça belirttiğini göz ardı ediyor. Aynı maddenin ikinci paragrafında, iç hukuk (mahkemenin) veya uluslararası hukuktan kaynaklanan dokunulmazlıkların ya da kişinin resmi statüsüne ilişkin kuralların, mahkemenin ilgili kişi karşısında yetkilerini kullanmasına engel olmadığı belirtiliyor. UCM tüzüğü gayet açık. UCM’de yargılanan kişinin ülkesi tüzüğü imzalasa da imzalamasa da bu, kendi ülkesi dışında hiç yerde ona dokunulmazlık sağlamıyor. Ancak kendisini mahkeme hukuku kapsamındaki yükümlülükleri ile uluslararası yükümlülükleri arasında bir seçim yapmakla karşı karşıya bulan Paris, açık siyasi nedenlerden dolayı ikincisini birincisine tercih etti. Öte yandan Fransa'nın bölgedeki eski büyükelçilerinden birinin ifadesine göre Paris, son kararıyla özellikle de ‘uluslararası hukukta, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlara ilişkin soruşturmalarda çifte standart uygulamadığını her zaman vurguladığından’ güvenilirliğini sarstı.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot dün yaptığı açıklamada Netanyahu-Gallant dosyasını, ikilinin tutuklanıp tutuklanmayacağına karar verme yetkisine sahip olan yargıya bıraktı. Ancak bakanlığın açıklaması gayet netti. Paris, ‘Netanyahu ile yakın çalışmaya devam etmeye kararlıyken’ nasıl olur da Netanyahu'nun tutuklanmasını isteyebilir ki?

İsrail ile dostluğu ile bilinen Fransa Ulusal Meclis Başkanı Yael Braun-Pivet, UCCM Tüzüğü’nün imzacılarından biri olarak Fransa'nın ’uygulanabilir kuralları (kararları) uygulamakla yükümlü olduğunu’ vurgulamaktan çekinmemesi dikkati çekti. Dolayısıyla Netanyahu ve Gallant Fransa'ya gelirlerse tutuklanabilirler. Ancak hukuki metinler, UCM Tüzüğü’nün imzacılarından olsun ya da olmasın, bir devletin öncelikli çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanılabilir ve yorumlanabilir.



Assab Limanı, Etiyopya ile Eritre arasında savaş korkusunu körüklüyor

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
TT

Assab Limanı, Etiyopya ile Eritre arasında savaş korkusunu körüklüyor

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)

Etiyopya ile Eritre arasındaki ilişkiler, Tigray bölgesinde çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte ciddi bir bozulma yaşıyor. Addis Ababa, Asmara’yı isyancılara destek vermekle suçlarken Eritre, son tırmanışta herhangi bir dahlinin bulunduğu iddialarını reddediyor. Eritre yönetimi, çatışmaya dahil edilmeye çalışılmasını ise ‘Assab Limanı’nı işgal edip ele geçirme ve Kızıldeniz’e erişim sağlama girişimi’ olarak değerlendiriyor.

Şarku’l Avsat, iki ülke arasındaki gerilimin neden tırmandığına ilişkin birbirine zıt görüşler ortaya koyan Eritreli ve Etiyopyalı iki uzmanın değerlendirmelerine başvurdu. Eritreli uzman, Addis Ababa’yı 23 Eylül’den bu yana Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’yle (TPLF) sürdürdüğü mücadeleye Asmara’yı dahil etmeye çalışmakla suçladı ve bunun nedeninin ‘Assab Limanı’na göz dikmesi’ olduğunu savundu. Etiyopyalı uzman ise Asmara’nın, Addis Ababa’nın Assab Limanı’na yönelik girişimlerde bulunduğu yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirtti. Uzman, bu iddiaların herhangi bir kanıta dayanmadığını, ayrıca Etiyopya’nın yeni bir savaşa girmek yerine diyalog yoluyla barışçıl biçimde denize erişim sağlama çabalarıyla çeliştiğini ifade etti.

Assab Limanı, Eritre’nin güneydoğusunda, Assab Körfezi’nin girişinde yer alıyor. Liman, küresel ticaret güzergâhlarına ve Babu’l Mendeb Boğazı’na oldukça yakın bir konumda bulunuyor. Nisan 2018’de Etiyopya’da iktidara gelen Abiy Ahmed, ülkesinin 1993’te Eritre’nin bağımsızlığını kazanmasıyla Assab Limanı’nı kaybetmesinin ve ağırlıklı olarak Cibuti limanlarına bağımlı hale gelmesinin ardından, denize yeniden erişim sağlamak amacıyla diyalogu esas alan ve ‘liman diplomasisi’ olarak adlandırdığı yaklaşımı gündeme getirmişti.

Anlaşmazlığın uluslararası alana taşınması

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Eritre, dün gönderdiği bir mektupla Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nden Etiyopya’nın kendisine yönelik ‘savaş ilanını’ kınamasını istedi. Eritre, söz konusu adımın bölgenin istikrarını bozacağı uyarısında bulundu.

Eritre Dışişleri Bakanı Osman Salih, söz konusu suçlamaların ‘Etiyopya’nın saldırgan bir savaşı meşrulaştırma planının’ parçası olduğunu belirterek, BM’yi, yaptırımlardan askerî müdahaleye kadar çeşitli önlemlerin alınmasına olanak tanıyan BM Şartı’nın 7. Bölümü kapsamında müdahalede bulunmaya çağırdı.

gbjkı
Etiyopya’nın kuzeyindeki Wekeru kasabası yakınlarında hasar görmüş bir Eritre askeri tankı (Reuters)

Eritre Enformasyon Bakanı Yemane Gebremeskel de cuma günü X platformunda yaptığı paylaşımda, Etiyopya Dışişleri Bakanlığı’nın saldırgan eylemlerde bulunulduğu yönündeki suçlamalarının gerçeği yansıtmadığını belirtti. Gebremeskel, Addis Ababa’nın mevcut çatışmadan yararlanarak Kızıldeniz’e erişim sağlamak amacıyla Eritre’deki Assab Limanı’nı ele geçirmeye çalıştığını ifade etti. Gebremeskel, Etiyopya Genelkurmay Başkan Yardımcısı Abebaw Tadesse’nin 27 Eylül’de yaptığı açıklamaya da işaret etti. Tadesse’nin, “Tigray’da başlatılan saldırı burada durmayacak” ve “Bölgenin başkenti Mekelle yalnızca bir geçiş noktası. Nihai hedefimiz Assab, asıl amacımız ise bayrağımızı Kızıldeniz’de dalgalandırmak” ifadelerini kullandığını aktardı.

Etiyopya Dışişleri Bakanı Gedion Timothewos ise cuma günü yaptığı açıklamada, Eritre güçlerinin ülke topraklarında 60 kilometreye kadar ilerlediğini söyledi.

Etiyopya Dışişleri Bakanlığı da cuma günü BM Güvenlik Konseyi’ne gönderdiği mektupta, Eritre’nin gerçekleştirdiğini öne sürdüğü ‘kapsamlı işgal’ karşısında ‘kendini savunmaktan başka seçeneği olmadığını’ bildirdi.

Bu konuda değerlendirmelerde bulunan Eritreli Afrika uzmanı Abdulkadir Muhammed Ali, “Assab Limanı son yıllarda Etiyopya’nın iştahını kabartan bir hedef haline geldi” dedi. Ali, Etiyopya’nın son dönemde tekrarladığı açıklamalarla Asmara’ya müdahalenin ve limanın ele geçirilmesinin zeminini hazırlamaya çalıştığını belirtti. Etiyopya’nın ortaya attığı iddialara ilişkin tartışmalara da değinen Ali, Addis Ababa’nın ve herhangi bir uluslararası aktörün Eritre’nin Etiyopya topraklarında bulunduğu iddiasını kanıtlayan delil veya hukuki gerekçe sunmadığını ifade etti. Ali, bu nedenle söz konusu iddiaların hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve Etiyopya’nın belirli bir amaç doğrultusunda gerilimi kasıtlı olarak tırmandırmaya çalıştığını savundu.

Etiyopyalı Afrika uzmanı Musa Şeyho ise Eritre’nin, Etiyopya’nın Assab’ı işgal etmek için gerilimi kasten tırmandırdığı yönündeki suçlamasının kesin kanıtlara dayanmayan siyasi bir söylemden ibaret olduğunu belirtti. Şeyho, “Etiyopya’nın sürdürülebilir bir deniz erişimi sağlama çabası savaş ilanı değil, meşru bir ekonomik ve güvenlik meselesidir” dedi. Şeyho, Assab Limanı’nın iki ülke arasındaki anlaşmazlık ve gerilimin sembolü haline geldiğini de kabul etti.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre, Etiyopya hükümet güçlerinin son birkaç gündür Tigray bölgesinde sahada ilerleme kaydettiği bir dönemde iki ülke arasındaki gerilim de tırmanıyor. Etiyopya Havayolları, Tigray bölgesinin başkenti Mekelle’ye uçuşların 11 Ekim’de yeniden başlayacağını duyurdu.

Diplomatik çözüm fırsatları

Karşılıklı suçlamaların sürdüğü ortamda Eritreli uzman Ali, “Etkili bir arabuluculukla söylemlerin ve sınırdaki gerilimin yatıştırılması, ardından iki ülke arasındaki köklü sorunların çözümüne yönelik adımlar atılması şartıyla askerî çatışmaya sürüklenmeyi önleme ihtimali hâlâ mevcut. Aksi takdirde süreç çatışmaya dönüşecek ve Eritre, Etiyopya’nın emelleri karşısında kendini savunmak zorunda kalacak” değerlendirmesinde bulundu.

gthy
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) isyancılarının Mekelle’den çekilmesinin ardından Etiyopya Federal Polisi’ne ait bir devriye, 9 Ekim 2026 (Reuters)

Etiyopyalı uzman Şeyho ise askerî tırmanışın Kızıldeniz’in istikrarını ve güvenliğini, ayrıca bölgesel ticaretin tamamını tehdit ettiğini belirtti. Şeyho, çatışmaların kısır döngüsüne girilmesini önlemek için bölgesel güvenceler eşliğinde doğrudan müzakere yolunun benimsenmesi ve karşılıklı egemenliğe saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Şeyho, “Etiyopya’nın yeni bir savaşa değil, güvenli ve sürdürülebilir bir deniz erişimine; Eritre’nin ise açık bir çatışmaya değil, egemenliğini güvence altına alacak teminatlara ihtiyacı var. Aksi takdirde savaş belirtileri devam edecek” ifadelerini kullandı.

Eritre, 1993 yılında Etiyopya’dan bağımsızlığını kazandı. İki ülke, 1998-2000 yılları arasında kanlı bir sınır savaşı yaşadı. Abiy Ahmed’in 2018’de iktidara gelmesiyle ilişkiler iyileşirken Eritre, Etiyopya’nın 2020-2022 yılları arasında TPLF’ye karşı yürüttüğü iç savaşta Etiyopya güçlerinin yanında savaştı. Ancak savaşın ardından ilişkiler yeniden bozuldu. Geçtiğimiz eylül ayında Etiyopya’nın Eritre’yi Tigraylı isyancılara destek vermekle ve sınırın onlarca kilometre içine girmekle suçlaması üzerine gerilim daha da tırmandı.


Washington ve Tahran yeni bir savaş turuna doğru mu gidiyor?

Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
TT

Washington ve Tahran yeni bir savaş turuna doğru mu gidiyor?

Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Tucydides'ten beri, devletlerin ve insanların davranışları üç temel güdünün etkileşimiyle anlaşılabilir; korku, kişisel çıkar ve onur (siyasi zafer). Bu güdüler değişen zamanla ortadan kaybolmaz, aksine çatışmanın doğasına göre yeni biçimler alır. Bahsedilen üç unsur, bölgede şu anda görülen ve Amerikan-İsrail-İran çatışmasının modeline göre daha önce tekrarlanan bazı göstergelerde ve hareketlerde mevcut. Ekim 2025'te, ABD ve İsrail'in İran'a karşı savaşının zeminini hazırlayan hamleler başlamıştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın füze programından bahsetmiş ve bu füze programını sadece İsrail için değil, Amerikan toprakları için de bir tehdit olarak yeniden tanımlamayı hedeflemişti. Bu dosya, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun önceki çatışma aşamalarında İran füze programı hakkında dile getirdikleri ile kesişti. Ardından ABD Başkanı Donald Trump, Hamas'ı etkisiz hale getirmek ve daha sonra İran'a karşı başlatılan savaşa odaklanmak için Gazze sorununu çözmeye yöneldi.

Son günlerde İran, ABD ve İsrail'den gelen göstergeler artık sadece yeni bir karşılıklı tehditler turu değil. İran'ın askeri söylemlerinin sertleşmesinin, Hürmüz Boğazı ile ilgili artan uyarıların ve deniz trafiğini hedef alan olayların sıklığının artmasının yanı sıra, başka göstergeler de görülüyor. Bunlar arasında ABD askeri hazırlıkları, İran içindeki iletişimde yaşanan aksamalar ve Washington'da ABD ara seçimleri ve İsrail seçimlerinden önce yeni saldırıların düzenlenmesi olasılığından yeniden bahsedilmesi yer alıyor. Bu göstergeler göz önüne alındığında, savaş olasılığı göz ardı edilemez. Dolayısıyla önümüzdeki haftaların neden göründüğünden daha da önemli ve hassas olabileceği incelenmeye değer.

 İran’da, Washington ve İsrail'in sınırlı bir savaş, kararlı ve güçlü bir saldırı ve hızlı bir zafer planladığı kanaati hakim. Bu kanaat, bölgeye askeri güçlerin gönderilmesiyle eş zamanlı olarak büyük miktarda bomba ve silah transfer edilmesinden besleniyor. Bu Amerikan askeri aktivizmine karşılık olarak, İran söylemi caydırıcılıktan askeri hazırlığa geçiş yaptı, kademeli olarak siyasi tehditlerden operasyonel hazırlığa daha yakın bir dile yöneldi. Genelkurmay Başkanı ve Hatemül Enbiya Karargahı Komutanı, yayınladığı bir mesajda İran'a karşı yeni bir savaşın başlatılması halinde alevlerinin herkese uzanacağını vurguladı. Washington, İsrail ve bölge devletlerine yönelik tehditler içeren bu mesaj, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran nükleer tesisleriyle ilgili Tahran’ın asılsız olarak nitelendirildiği açıklamalar yapmaması konusunda uyarılmasıyla aynı zamana denk geldi.

 Aynı doğrultuda, İran askeri mesajları, resmi söylemine göre İran'ın her zamankinden daha güçlü olduğunu ve “herhangi bir biçimde ve her düzeyde” herhangi bir tehditle yüzleşmeye hazır olduğunun altını çizdi. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin İran'ın kendini savunma konusunda kararlı ve azimli olduğunu vurgulayan açıklamalarına benzeyen bu dil, gittikçe önem kazanıyor. Dahası, İran medyası, askeri ve güvenlik yetkililerinin, bir sonraki hatanın daha büyük sürprizlere neden olabileceği ve İran'ın tamamen hazırlıklı olduğu yönündeki uyarılarına da yer veriyor.

Bu söylem ve dil, İran'ın yeni bir savaş turunun patlak verebileceğini ve saldırıların yeniden başlayabileceğini sadece teorik bir olasılık olarak algılamadığını yansıtıyor. Bu nedenle, bir saldırıyı caydırmak ve önlemek için açıklamalar yapılıyor. İzlenmesi gereken bir gösterge de Tahran içindeki iletişim kesintileridir. Ülke, iç protestolar, güvenlik ve askeri çatışmalar dönemlerinde sürekli olarak geniş çaplı iletişim ve internet kesintileri yaşadı. Bu nedenle, bu aşamada iletişim kesintilerinin görülmesi sadece teknik bir sorun olarak değil, artan güvenlik ve askeri hazırlığın olası bir göstergesi olarak da ele alınmalı. İnternet kesintisi tek başına yakın bir askeri saldırının kanıtı olarak kabul edilemese de, önemi bağlamından kaynaklanıyor. Eğer geniş çaplı ve kasıtlı bir iletişim kesintisi, artan güvenlik önlemleri, hava trafiğine getirilen kısıtlamalar, sıkılaştırılmış iletişim gözetimi ve olağandışı askeri hareketlilik ile aynı zamana denk gelirse, bunu güvenlik önlemlerinin veya savunma hazırlıklarının bir parçası olarak yorumlamak daha olası hale gelir.

En önemli gelişme, son saatlerde Amerikan haberlerinde İran'a karşı ortak bir saldırı olasılığına ilişkin ortaya konan bilgiler olabilir. Ne var ki bunlar, Tahran'ın Trump'ın ara seçimlerden önce bir saldırı düzenlemeyeceği ve zamanın Trump'ın aleyhine olduğuna dair oynadığı bahsi bozuyor. Öte yandan, Trump İran ile ilgili yeni seçenekleri değerlendirirken, Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki askeri varlığını güçlendirerek yaklaşık 9 bin asker ve üçüncü bir uçak gemisini Ortadoğu'ya konuşlandırdı. Ama Trump, İran'ın beklediğinden farklı bir mantıkla hareket ediyor gibi görünüyor. O zaman şu soru öne çıkıyor: Yeni bir saldırı hangi siyasi amacı gerçekleştirebilir? Washington neden bu zamanı seçti? Ve savaş, siyasi sahneyi yeniden şekillendirmek için bir araç haline gelebilir mi?

Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir. Burada, siyasi zafer fikri, enerji altyapısına saldırmak, askeri kapasiteyi yok etmek, Hürmüz Boğazı üzerindeki İran kontrolünü zayıflatmak veya nükleer tesisleri hedef almak gibi kamuoyuna sunulabilecek bir askeri hedefin tanımlanmasıyla bağlantılı hale geliyor. Trump'ın Amerikan kamuoyuna sunabileceği sınırlı ama çok önemli bir başka hedef daha var, o da mevcut Dini Lider Mücteba Hameney'i hedef almak. Trump'ın 6 Ekim'de yeniden “İran'ı kimin yönettiğini kimse bilmiyor” açıklamasında bulunması dikkat çekici. Bu açıklama iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, savaştaki ilk saldırıda Ali Hamaney'in ölümünden ve Mücteba Hamaney'in son derece hassas koşullar altında liderliği üstlenmesinden sonra Washington'un İran karar alma merkezini belirlemede zorluk yaşadığını yansıtıyor olabilir. İkincisi ve siyasi açıdan daha önemli olanı ise, liderlik etrafındaki belirsizliğin gerilimi yeniden tırmandırmayı haklı çıkarmak için kullanılabileceğidir. Başka bir deyişle, Washington kiminle müzakere ettiğini bilmiyor ve bu nedenle, askeri baskıyı devam ettirmeyi İran rejimini net bir karar almaya zorlamanın tek yolu olarak sunabilir.

Ancak, bu açıklamanın kendisinin Trump'ın iyi bilinen stratejik belirsizlik stratejisinin bir parçası olma olasılığı da göz ardı edilmemeli. Yani, İran'ın lidersiz olduğunu söylemek ve ardından mevcut Dini Lideri hedef alarak herkesi şaşırtmak istiyor olabilir. Geçmiş savaş deneyimleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İran içinde gelişmiş istihbarat ve operasyonel güce sahip olduğunu gösterdi. İran liderliğini hedef almak, geçmiş savaşların mantığının bir parçası haline geldi ve İran içindeki herhangi bir hedefe ulaşmalarını sağlayacak istihbarat gücene sahipler. Bu nedenle, asıl soru İsrail'in prensipte İran liderliğine ulaşabilme kabiliyetine sahip olup olmadığı değil, Washington ve Tel Aviv'in liderliği hedef almanın askeri ve ekonomik kapasiteyi hedef almaktan daha iyi bir siyasi sonuç getireceğine inanıp inanmadığıdır.

 Şimdiye kadar, tablo hazırlıklarda ve karşılıklı baskıda açık bir tırmandırmaya işaret ediyor, ancak bu tek başına savaş kararının alındığını söylemek için yeterli değil. İronik bir şekilde, savaş, petrol fiyatlarında daha fazla yükselişe, İran'ın cevabının kapsamının genişlemesine veya ABD ve müttefiklerinin güçlerine yönelik saldırılara neden olursa ters tepebilir. İran, bir dizi misilleme aracına sahip olduğu ve Hürmüz Boğazı'nı, enerji ihracatını, iletişim altyapısını ve transit yolları kontrol etmeye hazırlandığı tehdidini savuruyor. Hatta fiber optik kablolar bile İran için yeni bir baskı taktiği sayılıyor. Bu kablolardan en az yedisi Hürmüz Boğazı'ndan geçerek bölgenin dijital ekonomisinin omurgasını oluşturuyor. Bunların sabote edilmesi, finansal işlemlerde, internet ve bankacılık hizmetlerinde ciddi ve tehlikeli zorluklara neden olabilir. İran, saldırıya uğraması durumunda herkes için maliyeti artırmaya ve çatışmayı, kendisinin ve vekilleri milislerin araçları aracılığıyla coğrafi olarak tüm bölgeye bir ağ gibi yayılan bir çatışmaya dönüştürmeye çalışacaktır.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hürmüz Boğazı’na gelince, İran onu savaş durumunda kapatılabilecek sıradan bir su koridoru olarak ele almıyor. Aksine, seyrüseferi etkileme gücünü stratejik bir müzakere aracı, baskı uygulama ve çatışma maliyetlerini yeniden dağıtma aracı haline getirmeye çalıştığı görülüyor. Bunun en büyük kanıtı, bu durumun, saldırıların ve denizdeki hadiselerin artarak yaşandığı bir dönemde gerçekleşmesidir. Reuters'ın aktardığı verilere göre, şubat ayında başlayan savaştan bu yana, geçen hafta, Hürmüz Boğazı'nda petrol tankerlerine yönelik en yüksek sayıda saldırı, saldırı girişimi ve taciz yaşandı; 28 Eylül ile 5 Ekim arasında en az 12 olay kaydedildi.

İran, Hürmüz Boğazı'nın akıllıca veya seçici kontrolünü hedefliyor; yani boğazı tamamen kapatmak istemiyor. Trafik hacmini, sigorta maliyetlerini, petrol fiyatlarını ve nakliye kararlarını etkilemek için, maliyetli ve istikrarsız bir oranda da olsa, boğazı seçici olarak açık tutmak İran'ın daha fazla çıkarına olabilir; böylece tamamen kapatmanın siyasi ve askeri maliyetlerinden kaçınabilir. Tahran, ABD'nin büyük ölçekli saldırılarının yeniden başlaması durumunda daha güçlü bir karşılık vermeye hazırlandığını ve revize edilen planlarının potansiyel hedefleri ABD’nin müttefiklerine ve muhtemelen Ortadoğu dışındaki yerlere genişletmeyi içerdiğini de söylüyor. Tüm bunlar, izlenmesi gereken ciddi bir olasılık olan yeni bir askeri çatışma turuna hazırlık yapıldığı anlamına geliyor, ancak bu mutlaka savaş konusunda nihai bir karar alındığı anlamına gelmiyor. Mevcut krizin temel paradoksu, Tahran ve Washington'un nükleer mesele veya Hürmüz Boğazı konusunda tamamen zıt hesaplara göre hareket etmeleridir.


Trump: Putin, Ukrayna savaşında bir çözüme ulaşmak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Trump: Putin, Ukrayna savaşında bir çözüme ulaşmak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

ABD Başkanı Donald Trump yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna ile savaşın sona erdirilmesine yönelik bir anlaşmaya varmak istediğini, ancak Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin buna yanaşmadığını öne sürdü.

Trump, gazetecilere dün yaptığı açıklamada, “Rusya bir anlaşma yapmak istiyor. Ancak Zelenskiy, nedendir bilinmez, anlaşma yapmak istemiyor” dedi. Trump, cuma günü Putin ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesine ilişkin değerlendirmesinde ise “Başkan Putin, bir uzlaşmaya varmayı çok istiyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana seçim düzenlemeyen Zelenskiy’yi de eleştirdi. Trump, “Bence seçim yapmalıydı ve bu, meseleyi birçok kez çözüme kavuşturabilirdi” diye konuştu.

Trump ile Zelenskiy, Washington yönetiminin Rus dizeline yönelik yaptırımları gevşetme girişiminin ardından dün karşılıklı sert eleştirilerde bulundu.

Trump, cuma günü Putin ile telefon görüşmesi yaptığını ve Moskova’nın küresel piyasalara büyük miktarda dizel yakıt sunmasına izin verilmesi konusunda mutabakata vardıklarını açıkladı.

Ukrayna ve Avrupalı müttefikleri bu adıma tepki gösterirken Zelenskiy, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada, kararı “zayıf bir karar” olarak nitelendirdi.

Söz konusu eleştirilere ilişkin soruları dün yanıtlayan Trump, Zelenskiy’nin Rus petrol rafinerilerine saldırmaması yönündeki talimatına uymadığını öne sürdü.

Trump, bu saldırıların ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın yol açtığı küresel yakıt sıkıntısını daha da artırdığını ifade etti.