Halep Savaşı: Yeni bir bölgesel çatışmaya ve 'Musul tuzağına’ karşı yapılan uyarılar

Türkiye'nin siyasi tutumu, özellikle de savaşın boyutu açısından net değil.

Suriye’nin kuzeybatısında yeni ele geçirilen Han el-Asel bölgesinde, Halep-Şam karayolu üzerinde Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in bir posterinin yanından geçen muhalif grupların üyeleri, 29 Kasım
Suriye’nin kuzeybatısında yeni ele geçirilen Han el-Asel bölgesinde, Halep-Şam karayolu üzerinde Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in bir posterinin yanından geçen muhalif grupların üyeleri, 29 Kasım
TT

Halep Savaşı: Yeni bir bölgesel çatışmaya ve 'Musul tuzağına’ karşı yapılan uyarılar

Suriye’nin kuzeybatısında yeni ele geçirilen Han el-Asel bölgesinde, Halep-Şam karayolu üzerinde Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in bir posterinin yanından geçen muhalif grupların üyeleri, 29 Kasım
Suriye’nin kuzeybatısında yeni ele geçirilen Han el-Asel bölgesinde, Halep-Şam karayolu üzerinde Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in bir posterinin yanından geçen muhalif grupların üyeleri, 29 Kasım

Rustem Mahmud

İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkesin yürürlüğe girmesinden birkaç saat sonra Suriye'nin kuzeybatısındaki bölgeleri askeri olarak kontrol eden Suriyeli silahlı muhalif gruplar, Halep şehrinin batı kırsalına ani bir saldırı başlattı. Muhalifler, iki günden kısa bir süre içinde şehrin batı eteklerine ulaşmayı ve bazı çevre mahallelerin kontrolünü ele geçirmeyi başardı. Ayrıca ülkenin doğusunu batısına bağlayan stratejik M4 karayolunu kapattıktan sonra Haleplilerden diğer mahalleleri terk etmelerini istedi. Halep ve Şam arasındaki stratejik öneme sahip Han el-Asel hattında onlarca köy ve beldeyi kontrol altına aldıktan sonra Suriye ordusu ve çoğu İran desteli milislerden oluşan gruplar tarafından ortak olarak kullanılan birçok askeri üssü ve istihbarat merkezini de ele geçirdi.

Operasyonda ‘Saldırganlığı Caydırma’ adı veren gruplar arasında ağırlıklı olarak Nusra Cephesi'nin omurgasını oluşturan Heyetu Tahriru'ş Şam (HTŞ) çatısı altındaki ‘radikal İslamcı’ örgütlerle Halep ilinin kuzeyinde Fırat Nehri ile Afrin arasındaki bölgeyi kontrol eden Türkiye yanlısı onlarca grup yer alıyor. HTŞ’ye bağlı tugaylar, Halep’in batı kırsalına saldırırken, Türkiye yanlısı gruplar da Halep ilinin kuzeydoğusunda yer alan ve 2015 yılına kadar kontrol ettikleri Marea beldesine saldırdı.

Gelen bilgiler, Saldırganlığı Caydırma Operasyonu hazırlıklarının geçtiğimiz eylül ayından beri devam ettiğini ve İsrail'in Lübnan'a saldırısı nedeniyle ertelendiğine işaret ediyor. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'ne (SOHR) göre Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) eylül ayı sonlarında Suriye rejiminin saldırının zamanlamasını İsrail saldırısıyla ilişkilendirerek istismar edebileceği, bunun da Suriye rejimine Suriye içinden, İran’dan, bölgeden ve Müslüman ülkelerden sempatiyle gelecek bir tepkiye yol açabileceği uyarısında bulunarak HTŞ’ye müdahale etti ve konuyu İran ve vekillerinin Lübnan’da ve Suriye'de askeri bir yenilgi almasından sonraki aşamaya bırakmayı seçti.

İran'ın zayıflaması

Yeni savaş, Suriye meselesine ve coğrafyasına müdahil olanları, başta İsrail, İran ve Türkiye'yi ve bir dereceye kadar Irak’ı ve Ürdün'ü etkileyen bölgesel değişikliklerin ardından patlak verdi. Geçtiğimiz aylarda Gazze Şeridi’ndeki ve Lübnan'daki savaşın yanı sıra İsrail ve İran arasındaki karşılıklı saldırılar gibi olağanüstü olayların baskısı altında pozisyonlarda ve güç dengelerinde değişiklikler yaşandı. Donald Trump'ın ABD başkanlık seçimlerindeki zaferinin yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed arasında bir görüşmenin gerçekleşmesi için Rusya'nın arabuluculuğunun başarısız olması, Esed'in Ürdün/Arap girişiminin gereklerini yerine getirmemesi ve Suriye dosyasında hiç kimsenin artık arabuluculuğa soyunmaması gibi siyasi gerçekler de söz konusu.

Hizbullah üyelerinin birkaç ay önce çatışmanın yaşandığı bölgeden geri çekilmesiyle Suriye rejiminin çatışma bölgesindeki askeri savunmasının hızla çökmesi dikkati çekti.

Gözlemciler Suriyeli muhalif grupların saldırısını büyük ölçüde İsrail ile İran arasında süregelen ve tüm bölgeye yayılan ve öngörülebilir gelecekte de yayılması beklenen çatışmaya bağlıyor. İsrail, Lübnan'da ateşkesin yürürlüğe girmesine birkaç saat kala Lübnan ile Suriye arasındaki tüm sınır kapılarını bombaladı ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Esed’i, İran'ın Hizbullah'ı yeniden silahlandırmasına yardım etmesine karşı tehdit etti. Netanyahu, televizyonda yayınlanan konuşmasında “İsrail, Suriye'yi ve Lübnan'la olan sınır kapılarını bombalayarak silahların Suriye üzerinden Lübnan'a girmesini engelleyebilir. Beşşar Esed ateşle oynadığını anlamalı” ifadelerini kullandı.

x scd
Halep'teki bazı mahallelerin muhalif gruplar tarafından ele geçirilmesini kutlayan İdlib şehrindeki gençler ve muhalif grupların üyeleri, 29 Kasım (AFP)

Birçokları İsrail'in ileriki süreçte Suriye'deki durumu İran'ın nüfuzunu ve askeri varlığını ortadan kaldıracak şekilde düzenlemek ve Suriye rejimi üzerinde sonraki aşamalarda ‘cephelerin ayrılması’ dayatmalarına uymaması halinde kullanılmak üzere açık baskı aracı haline getirmek için bir ‘planı’ olduğuna inanıyor. Yetkililerinin açıklamalarına göre Suriye'nin İsrail’in Gazze Şeridi’nde ve Lübnan’da yürüttüğü savaşlarda ‘tarafsız’ kalması İsrail için yeterli değil ve Suriye rejiminin, İran ve Hizbullah arasında köprü olmaya tamamen son vermesi gerekiyor.

Hizbullah üyelerinin yanı sıra İran destekli bir grubun ya da onların himayesi altındakilerin birkaç ay önce çatışmanın yaşandığı bölgeden geri çekilmesiyle Suriye rejiminin çatışma bölgesindeki askeri savunmasının hızla çökmesi dikkati çekti.Çatışmaların yaşandığı bölge son derece karmaşık, milliyetçi ve mezhepçi eğilimlere sahip bir yer olmasına rağmen kolayca ele geçirildi. Başta Eşrefiye ve Şeyh Maksud olmak üzere Halep şehrinin kuzey mahallelerin nüfusu ağırlıklı olarak Kürtlerden oluşuyor ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından kontrol ediliyor. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KDSÖY) ‘eş-Şehba bölgesi’ olarak adlandırdığı ve şu an HTŞ’nin kontrolünde olan bölgelerle temas hattında olan Tel Rıfat ve Şeyh Hadid bölgelerinin kuzey kırsalı da  SDG’nin kontrolünde.

Şu an sahada yaşananlar, 2014 yazında Musul şehri ve çevresinde yaşananlara benziyor. O yaz Irak'ın neredeyse üçte biri, çok az bir direnişle birkaç gün içinde terör örgütü DEAŞ’ın eline geçmişti.

Halep’in kuzeybatısında, Şii nüfusun çoğunlukta olduğu Nubul ve ez-Zehra beldeleri yıllarca İran'ın doğrudan kontrolündeydi. 2012-2017 yılları arasında uzun soluklu bir kuşatma altında kalan bu beldeler 2017 baharında buram buram mezhepçilik kokan ‘Dört Şehir Anlaşması’ kapsamına dahil oldu.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, resmi açıklamalarında saldırıları ‘İsrail’in Lübnan’daki ve Filistin'deki yenilgisinin ardından ABD-Siyonist planı’ diyerek kınadıktan ve Suriyeli mevkidaşıyla yaptığı telefon görüşmesinde ülkesinin Suriye hükümetini desteklediğini açıkladıktan sonra ülkesinin bu çatışmayla bağlantısının sinyallerini açıkça verdi.

“Musul tuzağı”

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Al-Sharq Stratejik Düşünce Kurulu’ndan Hayri Derviş yaptığı değerlendirmede Halep’teki bu yeni gerçeklerin İran ve Suriye rejiminin ‘Musul tuzağının’ işlevsel bir tekrarı olma ihtimaline dair düşüncelerini dile getirdi.

Derviş, değerlendirmesinde şunları söyledi:

“Suriye rejiminin ve İranlı destekçilerinin savunmalarının kırılganlığı konusunda inanılmaz bir nokta var. Nasıl birkaç saat gibi kısa bir zamanda çökebildiler ve uzun yıllar süren kanlı savaşlar sırasında kazandıklarını kaybedebildiler? İran destekli grupların askeri yapısını etkileyen bazı zayıflıklar olsa bile bu hızlı çöküş, bunun çok ötesinde bir olay. Çatışan iki taraf arasındaki askeri dengede bazı değişikliklerin ötesine geçen bir plan olduğuna dair şüpheler uyandırıyor. Halep büyüklüğünde, üç milyondan fazla insanın yaşadığı ve olağanüstü bir kültürel, ekonomik ve siyasi ağırlığa sahip büyük bir şehir, sadece askeri dengesizlik nedeniyle düşemez. Bu şehir, Rusya’nın 2015 yılındaki müdahalesinden önce, Suriye rejiminin sahadaki zayıflığının ayyuka çıktığı dönemde onlarca silahlı gruba yıllarca geçit vermemiş bir şehir.”

Derviş, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Dolayısıyla mevcut olaylar, on yılı aşkın bir süre önce meydana gelen biri güvenlik diğeri siyasi iki büyük sahneden ayrı tutulamaz. Şu an sahada yaşananlar, 2014 yazında Musul şehri ve çevresinde yaşananlara benziyor. O yaz Irak'ın neredeyse üçte biri, çok az bir direnişle birkaç gün içinde terör örgütü DEAŞ’ın eline geçmişti. Ancak daha sonra, Irak ordusunun şehirden derhal çekilmesi yönünde ani ve sebebi anlaşılmaz bir emir aldığını ve geride DEAŞ'ın yıllar boyu süren sonraki savaşlarında kullandığı milyarlarca dolar değerinde silah ve mühimmat bıraktığını kanıtlayan bilgiler ortaya çıktı. Mevcut tablo, Musul'un DEAŞ’ın eline geçmesiyle Irak'ta iktidardaki siyasi sistemin ve İran'ın elde ettiği büyük siyasi kazanımlardan ayrı tutulamaz. Bu olay, Arap Baharı sonrasında Irak siyasi sistemi üzerindeki siyasi baskıyı sona erdirdi. Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) aracılığıyla paralel bir siyasi/askeri sistem inşa edildi ve İran ile ABD arasında geniş bir iş birliği alanı açıldı. Tüm bu nedenlerle, Halep'teki son gelişmeler Musul'dakilere benzetiliyor. Böylece hem Suriye rejimi için arzu edilen siyasi çözüme ilişkin her türlü utanç ortadan kaldırılacak hem de başta ABD de dahil olmak üzere İran’ın Suriye topraklarından çıkmasını isteyen Batılı güçler, özelde Suriye'de genelde ise tüm bölgede yeniden İran'a ihtiyaç duyacak. Musul senaryosu, Halep gibi büyük bir şehrin yok edilmesi pahasına da olsa büyük olasılıkla gerçekleşecek.”

Türkiye'nin siyasi tutumu, özellikle de savaşın boyutu açısından net değil.

Irak’ın eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, X platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda ülkesinin bu durumun tekrarlanabileceği ve Irak'a sıçrayabileceği yönündeki korkularına atıfta bulunarak “Ahrar'uş Şam Hareketi, Suriye Nusra Cephesi ve Suriye'nin kuzeyindeki Halep ve İdlib'de ittifak halinde olan diğer silahlı ve radikal gruplar Halep ve kırsalına yönelik planlı bir saldırı başlattı. Zamanlama oldukça manidar. Aynı ideolojik gruplar terör örgütü DEAŞ'ın kuluçka merkeziydi. Bu ortamda serpildiler, Musul ve Rakka'yı işgal ettiler ve ulusal ve uluslararası bir tehdit haline geldiler. Irak hükümetinin bu grupların sınırlarımıza ve topraklarımıza ulaşmasını engellemek için önleyici ve caydırıcı tedbirler alması gerekiyor” diye yazdı.

Türkiye’nin baskı kartı

Mevcut savaşın her ayrıntısı, Türkiye'nin ülkenin kuzeybatısındaki Suriyeli silahlı gruplar kartını siyasi olarak kullanmasından, özellikle de Şam ile normalleşme sürecinden ayrı tutulamaz. Türkiye'nin görüşme ve uzlaşma çağrılarını dinlemeyen Suriye rejimi, meseleyi Türk askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesine ya da en azından bunun için bir takvim belirlenmesine bağlamış durumda.

Bazı gözlemcilerin ‘Türkiye'nin ateşle pazarlığı’ olarak nitelendirdiği mevcut savaş, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Suriye Devlat Başkanı Esed ile görüşmek için aylardır sürdürdüğü girişimlerin ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in bu amaçla giriştiği arabuluculuğun başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından patlak verdi. Suriye'de sahadaki ve siyasi durumdaki durgunluk, milyonlarca Suriyeli mülteciyi Türkiye'de barındıran ve Suriye’nin kuzeydoğusundaki KDSÖY’nin nüfuzunu arttıran bu döngüyü kırmak için her yolu deneyen Türkiye'nin ve özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın lehine olmadı.

xcvfbg
Suriye’nin kuzeybatısında yeni ele geçirilen Han el-Asel hattında Halep-Şam karayolunda ilerleyen muhalif grupların üyeleri, 29 Kasım (AFP)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önceki siyasi tutumlarının ve saha şartlarının çoğunu terk ettikten ve net bir takvim olmasa da Türk askerlerini Suriye’den çekme sözü verdikten sonra bile Esed ile görüşebilmek için ortak bir zemin bulamadı. Bu yüzden mevcut savaş, özellikle de muhalifler Halep şehrinin tamamını ya da büyük bir bölümünü ele geçirmeyi başarırsa, Erdoğan'ın elinde Suriye rejimi üzerinde hem fiziksel hem de siyasi baskı kurmak için güçlü bir baskı kartı olacak gibi görünüyor. Elbette bu kart, Suriye'nin kuzeydoğusunda, özellikle de Fırat Nehri'nin batısında yer alan ve SDG tarafından kontrol edilen Münbiç ve eş-Şehba bölgelerindeki KDSÖY’ne baskı yapmak için de kullanılabilir.

Türkiye'nin bu savaştaki varlığı ve rolü, Rusya-Ukrayna savaşının bir parçası olarak Ukrayna'nın Suriye dosyasına müdahil olduğuna dair benzer bilgilerin işaret ettiklerinden de ayrı görülemez. SOHR'un o dönemdeki bir haberine göre onlarca Ukraynalı subay aylar önce İdlib’in güneydoğu bölgelerine girerek HTŞ üyelerini, son savaşta kullanılan kamikaze insansız hava araçlarının (İHA) üretimi ve kullanımı konusunda, Türkiye’nin siyaset ve istihbarat makamları tarafından açıkça izin verilmeden eğitmiş olamaz. Al Majalla’ya konuşan bazı özel kaynaklar HTŞ'nin elinde bu İHA'lardan 2 bin 500'den fazla bulunduğunu ve bunları sadece Suriye rejimi ve müttefikleri karşı saldırıya geçtiğinde kullanacağını söylediler.

Türkiye'nin siyasi tutumu, özellikle de savaşın boyutu açısından net değil. Savaşın başlamasından günler sonra Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan resmi açıklamada, “İdlib'e yönelik son dönemdeki saldırıların, Astana mutabakatlarının ruhuna ve işleyişine zarar verecek boyuta ulaştığı ve ciddi sivil kayıplara yol açtığı konusunda gerekli uyarıları çeşitli uluslararası platformlarda yapmıştık” denildi. Ancak bu savaş sısnırlı bir noktaya kadar ulaşabilir. Çünkü hedefi, Halep şehrinin içini değil, ‘eski çatışmasızlık bölgesini’ ya da diğer adıyla ‘Putin-Erdoğan bölgesi’ olarak bilinen bölgeyi, yani Serakib şehri sınırları ile Şam-Halep karayolunu yeniden ele geçirmek.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.