Suriye'nin İsrail karşısında “askeri olarak karşılık verme hakkını” kaybetmesi ne anlama geliyor?

Gözlemciler: Ben Gurion'un bölgenin başlıca ordularını ezip geçme hayali gerçeğe dönüşürken Netanyahu'nun Ortadoğu haritasını değiştirme vaadi adım adım gerçekleşiyor

Şam'ın dışındaki Mezze Askeri Üssü’nde bir uçaksavar silahı ateşleyen bir muhalif unsur (AFP)
Şam'ın dışındaki Mezze Askeri Üssü’nde bir uçaksavar silahı ateşleyen bir muhalif unsur (AFP)
TT

Suriye'nin İsrail karşısında “askeri olarak karşılık verme hakkını” kaybetmesi ne anlama geliyor?

Şam'ın dışındaki Mezze Askeri Üssü’nde bir uçaksavar silahı ateşleyen bir muhalif unsur (AFP)
Şam'ın dışındaki Mezze Askeri Üssü’nde bir uçaksavar silahı ateşleyen bir muhalif unsur (AFP)

Bahaddin İyad

ABD Başkanı George W. Bush 2001 yılı yazında, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'i arayarak Şam'ı itidalli davranmaya ve İsrail'in Lübnan'da Suriye’ye ait bir radar üssüne düzenlediği saldırılara karşılık vermemeye ikna etti. İsrail savaş uçaklarının Suriye hava sahasında uçması, 1974 tarihli Ayrılma Anlaşması'ndan bu yana iki düşman ülke arasındaki ateşkesi tehdit eden askeri bir provokasyondu. Oysa durumun yatıştırılması ve Şam rejiminin İsrail'e uygun zamanda ve yerde ‘Suriye'nin askeri olarak karşılık hakkını saklı tuttuğunu’ tekrarlayarak İsrail'e misillemede bulunma tehdidi çerçevesinde itibarının korunması için daha fazla diplomatik eylemde bulunulması gerektiriyordu.

Bu açıklama hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki muhalifler tarafından alaya alındı. Esed ailesinin yönetimindeki Şam, onlarca yıldır İsrail'in bombardımanına karşılık vermeyerek ve işgal altındaki Golan Tepeleri için tek bir kurşun bile atılmasını engelleyerek İsrail'e boyun eğmekle suçlandı.

Oğul Esed'in iktidarda olduğu yıllar geçtikçe, İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları, yirmi yıl boyunca ara sıra ve çoğunlukla Tel Aviv tarafından haber verilmeksizin daha sık hale gelecekti. 2003 yılında psikolojik savaşın bir parçası olarak İsrail savaş uçaklarının Beşşar Esed'in evinin üzerinden uçmasından iki ay sonra, Şam yakınlarındaki Ayn es-Sahib bölgesine bir saldırı düzenlendi. Bu saldırıdan dört yıl sonra 2007 yılında, Deyrizor’daki reaktörün bombalanması gibi stratejik hedeflere yönelik saldırılar yapıldı.

Arap Baharı” diye adlandırılan sürecin kıvılcımı Suriye'ye sıçrayınca İsrail, Suriye'nin devasa askeri cephaneliğini hedef almaya başladı.

Beşşar Esed'e karşı devrim yıllarında hava üsleri, askeri araştırma merkezleri, ordu mevzileri, İran’ın füze fabrikaları ve depoları ile milislerin kalelerine onlarca saldırı düzenlendi. Esed rejiminin kınamakla yetindiği ve Suriye'nin ‘uygun zamanda, yerde ve fırsatta karşılık verme hakkını saklı tuttuğu’ şeklindeki olumsuz tutumunu sürdürdü. Bu uygun zaman gözlemcileri şaşırtan nadir bir olay dışında hiç gelmedi. İsrail'e ait bir F16 savaş uçağı 2018 yılında Suriye içinde düzenlenen bir saldırı sırasında Suriye hava savunma sistemi tarafından vurulduktan sonra düştü. Suriye, İran'ın Hizbullah'a silah sevkiyatının yapıldığı bir kanaldı. Uçağının düşürülmesine misillemede bulunmak için fazla beklemeyen İsrail, uçağın düşürülmesinden iki saat sonra Suriye hava savunma sisteminin konuşlu olduğu mevziler ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kullandığı askeri üsler de dahil olmak üzere Suriye’deki birçok hedefi vurmaya başladı.

Gözlemciler, İsrail’in yaklaşık 500 yıkıcı hava saldırısı düzenleyerek ve Suriye donanmasının gemi filosunu yok ederek 48 saat içinde Suriye Arap Ordusu’nun geriye kalan tüm askeri kabiliyetlerini ve altyapısını ortadan kaldırılabileceğine inanıyor.

İsrail'in ilk başbakanı olan Siyonist lider David Ben-Gurion'un Irak, Suriye ve Mısır orduları olmak üzere üç büyük Arap ordusunu ortadan kaldırma ve ülkelerini parçalama kehanetinin bir adımı daha gerçekleşti ve Suriye bölgedeki askeri güç denkleminden kalıcı olarak çıkarılabilir noktaya itildi. Tel Aviv, Hamas Hareketi tarafından 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilen Aksa Tufanı Operasyonu’ndan bu yana Başbakan Binyamin Netanyahu'nun Ortadoğu haritasını değiştirme vaadini uygulamaya devam ederken, Suriye muhalefetinin İsrail saldırılarına ilişkin mevcut tutumunun niteliği ve yeni Suriye rejiminin İsrail saldırıları ve Golan Tepeleri'nin işgali konusundaki tutumunun belirsizliği hakkındaki sorular yanıtsız kalmaya devam ediyor.

Arap ulusal güvenliğinin tehdit edilmesi

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Mısır Askeri İstihbaratı eski Başkan Yardımcısı Tümgeneral Ahmed İbrahim Kamil, her ne kadar Beşşar Esed yönetimindeki Suriye Arap Ordusu’nun Mısır ve Suriye'nin 6 Ekim 1973'te İsrail'e karşı başlattığı 6 Ekim 1973 Arap–İsrail Savaşı’nda (Yom Kippur Savaşı) savaşan orduyla aynı olmadığını vurgulasa da İsrail'in Suriye'nin stratejik öneme sahip askeri kabiliyetlerini yok etmesinin ve Suriye'yi yıllardır güç hesaplarından ve dengelerinden uzaklaştırmasının, Şam'ın onlarca yıldır bu hesaplarda neredeyse hiç yer almamasına rağmen Arap bölgesinin ulusal güvenliğini tehdit ettiği uyarısında bulundu.

İsrail'in Ben Gurion'un 1955 yılında Irak, Suriye ve Mısır orduları olmak üzere üç büyük Arap ordusunu Irak, Suriye ve Mısır orduları olmak üzere üç büyük Arap ordusunun yok edilmesi gerektiğini söylediği kehanetini gerçekleştirdiğini düşünen Tümgeneral Kamil, İsrail'in, onlarca yıl boyunca reddin, kararlılığın, direnişin ve direniş cephesinin ifadesi olarak kalan Suriye Arap Ordusu’nu 48 saat içinde yok etmeyi başarmasının, bir bütün olarak Arap ulusal güvenliği üzerinde somut etkisi olacağını söyledi.

Suriye'den sonra yeni bir cephe açılabileceğini belirten Tümgeneral Kamil’e göre İsrail, Netanyahu ve onun hükümeti 8 Ekim 2023 tarihinde Ortadoğu haritasını değiştirme hedefiyle ilgili söylediklerini gerçekleştiriyor. Hamas’ın kabiliyetlerinin çoğunu ve Hizbullah'ın silahlarının yüzde 50'sinden fazlasını ortadan kaldırdıktan ve Suriye ordusunun tüm kabiliyetlerini yok ettikten, Irak'ın ve Yemen’in de askeri kabiliyetlerini etkisiz hale getirdikten sonra İran'ın gücü budanmaya ve bölgedeki silahlı kolları yok edilmeye başlandı. İsrail içine silah sızdırma ve Batı Şeria'daki direnişi destekleme bahanesiyle Ürdün, ufuktaki sekizinci cephe olabilir.

rfgthy
Bir tankın Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgenin çitlerini geçmesini izleyen İsrail askerleri (AFP)

Savunma politikaları uzmanı Muhammed Hasan, 1973 Yom Kippur Savaşı’nın Ortadoğu'da yeni bir güç dengesi kurduğunu ve bu dengenin tüm Arap ülkelerinin askeri kapasitesini temsil eden bir Arap üçlüsüne, yani Mısır, Irak ve Suriye'ye dayandığı değerlendirmesinde bulundu. Ancak Hasan’a göre 2003 yılında Irak'ın işgaliyle başlayan kaos dalgaları ve 2011 yılında Suriye'de patlak veren savaş onları bu güç denkleminden çıkardı. Ancak Suriye, asıl amaçları Suriye'nin askeri kapasitesini yok etmek olan onlarca terör örgütüyle çatışmaya başladığında bile İsrail'e karşılık verme kabiliyetini korudu.

Hasan, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Şam, savaş boyunca İsrail'e karadan ve denizden karşılık verme kabiliyetini korudu. Bu da İsrail'in iki nedenden ötürü takıntısı haline geldi. Bunlardan ilki İsrail'in Suriye'deki savaştan faydalanarak Suriye'yi stratejik Arap gücü denkleminden tamamen çıkarma çabasıydı. Bu, Suriye'yi siyasi ve askeri olarak saldırıya karşılık verme ya da saldırıyı püskürtme hakkından mahrum bırakmak anlamına geliyordu. Suriye giderek, işgal altındaki Golan Tepeleri'ne 80 kilometre uzaklıktaki sınır boyunca İran'ın askeri altyapısının yer aldığı bir platforma dönüştü. Dolayısıyla İsrail, Suriye devletinin çöküşü ve Suriye ordusunun Suriye topraklarını ve ülke kaynaklarını savunma rolünün sona ermesiyle birlikte Suriye'nin askeri yeteneklerini stratejik düzeyde yok etmek için yüzlerce saldırı düzenlemeye başladı.

Neden İsrail müdahalesi?

Beşşar Esed'in pazar günü sabaha karşı Şam'ı terk etmesinden sadece birkaç saat sonra İsrail ordusu bu boşluktan faydalanmakta gecikmedi. Suriye ordusunun sahip olduğu askeri imkanlarının, altyapısının ve başlıca silahlarının yüzde 80'inden fazlasını hedef alan 480 hava saldırısı düzenledi. Bazı haritalar İsrail'in Suriye'nin güneyine yaptığı askeri saldırının başkent Şam'ın yaklaşık 25 kilometre güneybatısına ulaştığını, stratejik öneme sahip Hermon Dağı zirvesini ve Suriye topraklarının 18 kilometre içine kadar bazı köyleri ve kasabaları kontrol altına aldığını gösterdi.

İsrail'in müdahalesinin asıl amacının sadece ordusunu yok etmek değil, Suriye devletinin yeniden şekillendirilmesinde baskın bir rol oynamak olduğunu düşünen Tuğgeneral Kamil, Suriye’deki bir sonraki hükümet ile Tel Aviv arasında gergin ve düşmanca ilişkiler olmayacağını, İsrail'in Suriye'de iktidardaki rejimi seçeceğine dair bir ipucu olduğunu ve Suriye halkının imkanlarına rağmen Heyet Tahrir Şam (HTŞ) tarafından İsrail'in eylemlerini kınayan bir açıklama yapılmadığını söyledi.

İsrail'in askeri başarılarına rağmen şimdiye kadarki kazanımlarının taktiksel kaldığını, ancak bölgede gelecekteki statüsü açısından en büyük stratejik kaybeden olduğunu belirten Tuğgeneral Kamil, yeni gerçekliklerin İsrail’e ve ABD'ye yeni güvenlik ve askeri yükler getireceğini ifade etti. İsrail'in 14 ay boyunca Arap ülkelerinin çoğuna karşı yürüttüğü savaşta yaptıklarından sonra, özellikle de ABD’nin seçilmiş Başkanı Donald Trump'ın Netanyahu'yu bölgede iyi komşuluk ilişkileri olması gerektiği konusunda uyarmasının ardından tüm Arap ülkelerinin İsrail ile ilişki kurulması ve barış konusundaki hesaplarını yeniden yapacaklarının altını çizen Mısırlı eski yetkili, “İsrail'in baş düşmanı barıştır. Çünkü İsrail halkı, yalnızca savaşlar sebebiyle hükümetlerinin arkasında birleşir. Dahası, Suriye'deki gelişmeler, radikal İslamcı bir rejimle sonuçlanırsa, İsrail, sadece doğru zamanda ve doğru yerde karşılık verme hakkını saklı tutan ve bunu nadiren yapan Suriye ordusundan daha büyük bir tehditle karşı karşıya kalacak” değerlendirmesinde bulundu.

Savunma politikası uzmanı Hasan, İsrail, Suriye'nin geriye kalan askeri kabiliyetlerini yok etmek için Suriye ordusuna ait silahların ve askeri imkanların radikal grupların eline geçmesini önleme bahanesini öne sürüyor. Ancak İsrail'in fark edemediği nokta, Suriye'deki tüm devletin artık bir süredir El Kaide'ye doğrudan bağlı olarak Nusra Cephesi’nden ayrılan HTŞ tarafından yönetiliyor olması ve bu durumun, ‘Saldırılar Suriye'nin askeri yeteneklerinin yok edilmesinin ötesine geçer mi? İsrail'in bir Arap ülkesinin topraklarını ihlal etmesi ve 6 Ekim 1973 Arap–İsrail Savaşı'ndan sonra imzalanan çekilme anlaşmalarına uymaması ne ölçüde engellenebilir? Suriye ve İsrail arasındaki düşmanca ilişki devam edecek mi?’ gibi birçok soruyu beraberinde getirmesi. Dolayısıyla Suriye yavaş yavaş askerden arındırılmış bir Suriye'yi faydalı bir ülke olarak gören Batı ülkelerince ortaya atılmış bir terim olan ‘faydalı Suriye’ olmaya doğru ilerliyor. Bu da Suriye'yi askerden arındırma kararının devletin çöküşünden çok daha  önce alındığı anlamına geliyor.

Lübnan ordusu modeli

Peki, Suriye ordusu gelecekte nasıl görünecek? Suriye askerden arındırılmış olarak mı kalacak, yoksa Lübnan örneğini mi takip edecek? Bu, Beyrut'un Suriye’deki topçularına ve tanklarına bir taş atımı mesafede olduğu onlarca yıldan sonra gelen bir anakronizm. Savunma politikaları uzmanı Hasan, Suriye'nin askeri imkanlarını kaybetmesinin ilk sonuçlarının, askeri rolünün yetenekler ve görevler açısından Lübnan ordusu modeline benzer bir hale dönüşmesi olduğunu söyledi. Hasan’a göre bu durum uzun vadede gerçekleşebilir, çünkü askeri kabiliyetlerin yeniden inşası onlarca yıllar alabilir. Bu, Suriye'nin ulusal bir hükümetin yönetiminde silah anlaşmaları yapmasına bile izin verilmesi durumunda söz konusu olabilir.

Tuğgeneral Kamil ise kesin senaryonun İsrail'in Suriye ordusunun yeniden kurulmasına izin vermeyeceği, belki de askerden arındırılmış Lübnan ordusunun yeniden oluşturulacağı yönünde olduğunu belirtiyor. Dahası, Suriye ordusu siyasi bir süreç başlatılmadan yeniden kurulamaz. Öyleyse kime silah ve destek verecek? Silahlandırma süreci, Suriye'nin gelecekteki müttefikine ve milislerin bölgesel ve uluslararası güçlere olan bağımlılıkları çerçevesinde, grupların tek bir ordu altında ne ölçüde toplanabileceğine bağlı olacak. Ortaya atılan senaryolar aynı zamanda Suriye'nin bölünmesine yol açabilecek çatışma ve savaşa dönüş ihtimalini de kapsıyor. Golan Tepeleri’nin işgal edilmesi, güvenlik kuşağının kontrol altına alınması ve Tel Aviv ile Şam arasında 5 Haziran 1974 tarihinde imzalanan Kuvvetlerin Çekilme Anlaşması, Suriye'nin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeyi kabul etmesi halinde, Golan Tepeleri’ndeki durumu Esed rejiminin düşüşünden önceki haline getirecek bir tür normalleşmeyi kabul etmesi için Suriye hükümetine bir tür baskı yapan kartlardır. Çünkü böylece ‘işgal altındaki Suriye toprağı Golan Tepeleri’nin iadesi’ hayali de ortadan kalkmış olacak.

vfgb
Suriye'nin batısındaki Tartus'ta bulunan ve Rusya tarafından kullandılan deniz üssüne havadan bir bakış (AFP)

Tuğgeneral Kamil'e göre ordusuz bir Suriye modelinin alternatifi, Şam'ın kendisine koruma sağlayacak yeni bir müttefik araması olabilir. Buradaki tek seçenek de ABD ve İsrail'in kucağına düşmek. Ancak ideal senaryonun, ordunun mezhepçilikten uzak, ulusal bir temelde yeniden kurulması olacağını düşünen Tuğgeneral Kamil, “Suriye ordusu son yıllarda halkın ordusu ya da ulusal bir ordu değil, Beşşar Esed’in ordusu haline gelmişti. Suriye'yi bu noktaya getiren Baas rejimiydi. Başka bir ülkeye gönderilse bile uçaklarını ve stratejik silahlarını koruyabilirdi. Örneğin, 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında Irak uçaklarını muhafaza etmiş ve kısa bir süre öncesine kadar düşman olduğu İran'a göndermişti” diye konuştu.

Lübnanlı askeri uzman Tuğgeneral Tarık Sukkariye, şunları söyledi:

“Bazı askeri personelin ve ordu çalışanlarının maaşlarının ayda 10-18 doların altına düşmesinin, 2011 yılından bu yana isyancılarla girdiği savaşlarda başarısız olmasının ve gelişmiş füze ya da savunma sistemlerine sahip olamaması, ordunun moralini bozdu. Ne kadar çok silaha sahip olursa olsun, ordular mideleri üzerinde yürür. Suriye, 48 saat içinde 450'den fazla saldırı düzenleyerek ordunun altyapısını tamamen tahrip eden İsrail karşısında tamamen savunmasız kaldı. İsrail isteseydi Şam'ı bir ya da iki saat içinde işgal edebilirdi. Bunun da Beşşar Esed'in öngörüsüzlüğünden ya da kötü niyetinden kaynaklandığını düşünüyorum. Şimdi İsrail askeri açıdan çok rahat bir konumda ve yaklaşık 2 bin 700 tankı, bin 500 topçusu, biraz eski de olsa 450 uçağı ve 100 savaş jeti olan bu orduyu yeniden inşa etmenin Suriye devletine neye mal olacağını ve Suriye'nin yeniden inşasının ne kadar süreceğini bir düşünelim. Modern bir savaş uçağının 50-100 milyon dolar, bir tankın 5-10 milyon dolar olduğu düşünüldüğünde, Suriye'nin 500 milyar dolar olarak tahmin edilen yeniden inşası ne kadar sürecek? Suriye bu parayı nereden bulacak?”

Sahte direniş sloganları

Birçok gözlemciye göre İsrail, Suriye ordusunu yok ederek ve tüketerek Esed'in yıllardır sürdürdüğü çabayı tamamladı. Tuğgeneral Sukkariye, Beşşar Esed’in Suriye'yi sadece yıllarca halkın karşısına çıkararak değil, muhalefetle siyasi bir çözüme ulaşma ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarını uygulama şansına sahip olduğu son iki ayda da kasıtlı olarak ordusuz bıraktığını düşünüyor.

Suriye’nin İsrail'e tek başına karşı koyamayacağını bildiğini belirten Tuğgeneral Sukkariye, “Bu yüzden Suriye’nin 1973’teki savaştan ve Mısır'la yapılan barıştan bu yana, kaygısı kendi bekasını korumak olmuş ve İsrail karşısında yalnız kalmıştır. ABD’nin Irak’ı işgali, işleri daha da kötüleştirdi. Bu durum rejimin son yıllardaki yenilgilerini doğru zamanda ve yerde karşılık vereceğini iddia ederek pazarlamasına yol açtı. Başka bir deyişle, doğrudan bir çatışmaya girmeden İsrail’in çıkarlarını vurarak ya da direniş örgütlerini destekleyerek karşılık verebilirdi. Rejimin ekonomik abluka, terör örgütleri, küresel bir savaş ve İsrail'in neredeyse her gün gerçekleştirdiği hava saldırılarıyla karşı karşıya olması, karşılık verme kabiliyetini zayıflattı” yorumunda bulundu.

dfvbgnh
En kesin senaryo olarak, İsrail'in Suriye ordusunun yeniden kurulmasına izin vermeyeceği tahmin ediliyor (AFP)

Tikrit Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası Çalışmalar alanında uzman Musenna el-Ubeydi Suriye'nin karşılık verme hakkının Suriye rejimi tarafından desteklenen sahte direniş sloganları içinde kaldığını, bu yüzden İsrail'in uluslararası durumu kullanması ve ABD ile bazı Batılı ülkelerin desteği çerçevesinde Suriye'nin İsrail’in saldırılarına ve işgaline karşılık vermesinin beklenmediğini ve bunun bölgede bir güç dengesizliğine yol açacağını söyledi. Ubeydi’ye göre İsrail, Hizbullah'ı etkisiz hale getirip çatışmadan uzaklaştırarak, Suriye'ye müdahalenin önünü açmayı ve Beşşar Esed kaçtığında, belki de önceden hazırlanmış olan bir senaryo dahilinde, Suriye rejiminin kontrolünden sonra muhalefetin kontrolüne geçebilecek her türlü askeri altyapıyı ortadan kaldırmak için Suriye'deki durumdan faydalanmayı başardı.

Ubeydi, sözlerine şöyle devam etti:

“Muhalefet uluslararası topluma güven vermeye ve yönetim için ABD'den yeşil ışık almaya çalışırken, komşu ülkelerin ve bazı Arap ülkelerinin Suriye'deki dönüşümden duyduğu endişeyi de göz önünde bulunduran İsrail, gelecekte kendisine tehdit oluşturabilecek her türlü kabiliyeti ortadan kaldırmak istiyor.”

İsrail’in Suriye’deki yeni yönetimden ya da bu yeni yönetimin gelecekte tutum değiştirmesinden korktuğunu söyleyen Ubeydi, “Rejimin dini yönelimi ve bölgesel stratejik dengenin İsrail'in lehine dramatik bir şekilde değişmesi ve İran'ın vekillerini ortadan kaldırması çerçevesinde Suriye'de aşırı dinci bir politika geçmişine sahip düşman bir rejimden başka yeni bir düşmanı olmayabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Suriye'nin karşılık verme hakkı

Suriye caydırıcılık yeteneğini kaybetmiş olsa da bu, İsrail’in saldırısına karşılık verme hakkı olmadığı anlamına gelmiyor. İsrail'in yıkıcı saldırıları gevşek önleyici gerekçeler ve saldırganlık için açık bahaneler altında gerçekleşiyor. Bunlar ne ‘meşru müdafaa’ olarak sınıflandırılabilecek müdahaleler ne de BMGK kararına uygunlar. Suriye'nin askeri müdahale talebine yanıt olarak yapılmadığı da kesin.

İsrail'in 1970'li yıllardan bu yana Suriye topraklarına art arda saldırılar düzenlerken onlarca yıldır dillendirilen “Suriye uygun zamanda ve yerde karşılık verme hakkını saklı tutar” ifadesi, Suriye-İsrail dosyasını takip eden herkes için oldukça tanıdık. Bu hakka vurgu yapmayı hiç bırakmayan siyasi açıklamalara rağmen Şam'ın pratik bir şekilde karşılık veremediği açıktı. Bu durumda İsrail'in Suriye ordusunun stratejik öneme sahip imkanlarının çoğunu yok etmesiyle Suriye'nin ‘cevap verme hakkı’ fiilen ve hukuken sona mı erdi?

Süveyş Kanalı Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası Hukuk alanlarında öğretim görevlisi Heysem Umran, İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırılarının, 2’nci maddesinde devletlerin egemenliğine karşı güç kullanımının yasak olduğu belirtilen BM Şartı'nın açık bir ihlali olduğunu belirtti.

Umran, değerlendirmesinde şunları söyledi:

“İsrail'in Suriye topraklarına yönelik saldırıları 1973’teki savaştan bu yana devam ediyor. İsrail güvenlik kaosundan ve Suriye ordusunun zayıflığından faydalanarak, İran ya da Hizbullah'la bağlantılı olduğu söylenen mevzileri hedef aldı. Ancak Suriye buna ya hiç karşılık vermedi ya da sınırlı bir yanıtla yetindi. Bu da İsrail'in güç dengesinde açık bir avantaja sahip olduğunu gösteriyor. Halihazırda raporlar İsrail'in Suriye'nin hava savunma kabiliyetlerini felce uğratmayı, altyapısını çökertmeyi ve Şam yakınlarındaki stratejik yerler de dahil olmak üzere hassas hedefleri bombalamayı büyük ölçüde başardığını gösteriyor. Bu saldırılara Suriye'nin eşdeğer bir karşılık vermemesi, karşılık verme hakkına dair tekrarlanan açıklamaların samimi olup olmadığı konusunda soru işaretleri yaratıyor.”

İsrail, tüm bu ihlallere rağmen operasyonlarını meşrulaştırmak için BM Şartı'nın 51’inci Maddesi uyarınca meşru müdafaa hakkına dayandırıyor ve saldırılarının İran’dan ya da Hizbullah'tan güvenliğine gelebilecek doğrudan tehditleri önlemeyi amaçladığını iddia ediyor. Fakat meşru müdafaa yakından ve doğrudan bir tehdit gerektirdiğinden bu gerekçe oldukça tartışmalı. İsrail'in gerekçelerinde genellikle eksik olan da bu Umran’a göre mevcut siyasi, askeri ve diplomatik faktörler göz önüne alındığında, Suriye'nin ‘karşılık verme hakkı’ gerçek olmaktan çok sembolik bir hal almış gibi görünüyor. İsrail sadece Suriye'nin askeri kabiliyetlerini zayıflatmayı başarmakla kalmadı. Aynı zamanda kendi iç krizini daha da kötüleştirebilecek bir çatışmanın içine çekilmekten kaçınarak önleyici bir caydırıcılık durumu yaratmayı da başardı.

Somut eylemler olmaksızın ‘doğru zamanda ve doğru yerde’ ifadesini tekrarlamak, devletlerin karşılık verme hakkını korumadığı gibi, güç dengesinin büyük ölçüde İsrail lehine değiştiğini açıkça ortaya koyuyor. Umran, bu durumun değişmeden devam etmesi halinde Suriye'nin ‘karşılık verme hakkının’ siyasi açıklamalardan öteye geçemeyeceğini ve İsrail’in gerçek bir caydırıcılıkla karşılaşmadan sahada kendi kurallarını dayatmaya devam edebileceğini vurguladı.



Maduro'nun tutuklanması ve ‘Önce Amerika’... Trump, dış müdahale kurallarını yeniden yazıyor

Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)
Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)
TT

Maduro'nun tutuklanması ve ‘Önce Amerika’... Trump, dış müdahale kurallarını yeniden yazıyor

Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)
Maduro'nun tutuklanması, Trump'ın benimsediği hukuki dayanak hakkında soruları gündeme getirdi. (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’a gelişinden bu yana ‘mutlak kararlılık’, ‘Donroe Doktrini’ ve ‘Önce Amerika’ gibi ifadelerin yanı sıra ‘savaşçı zihniyet’ ve ‘2025 Projesi’ gibi kavramları sıkça kullanıyor.

İlk bakışta birbiriyle bağlantısız görünen bu söylemler, özünde yönetiminin titizlikle şekillendirdiği ve adım adım kamuoyuna sunduğu bir stratejiye işaret ediyor. Pek çok kişiyi şaşkına çeviren bir adım olarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun tutuklanması da rastlantı değil; Trump ve danışman ekibinin önceden hazırladığı planın bir sonucu olarak hayata geçirildi. Bu adım, önceki yönetimlerin yaklaşımından tamamen farklı bir yol izlerken, ABD içindeki yerleşik teamüllere ve uluslararası düzenin kurallarına açık bir meydan okuma anlamı taşıdı.

Trump, kararlarında Kongre’yi büyük ölçüde devre dışı bıraktı. Anayasal sorumlulukları arasında sıkışan Kongre’nin, hukuki boşlukları iyi bildiğini defalarca kanıtlayan ve yürütme yetkilerinin sınırlarını zorlayan bir başkana karşı koyması giderek zorlaştı.

Şarku’l Avsat ile eş-Şark televizyonu iş birliğiyle hazırlanan Washington Raporu programı, Trump yönetiminin Maduro’nun tutuklanmasında dayandığı hukuki zemini ve ABD’nin Venezuela’daki yönetim sürecindeki rolünü mercek altına aldı.

Demokrasi mi yoksa ekonomik hırslar mı?

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Batı yarımküreden sorumlu eski bakan yardımcısı ve Peru ile Zimbabve eski Büyükelçisi Brian A. Nichols, Trump’ın Maduro’yu tutuklaması ve başkanlık görevlerini vekâleten yürütmesi için yardımcısı Delcy Rodriguez’i görevde bırakması karşısında şaşkınlığını dile getirdi.

xsdcfrgt
Trump, 6 Ocak 2026'da Trump-Kennedy Merkezi'nde Cumhuriyetçilerle konuştu. (Reuters)

Nichols, asıl şaşırtıcı olanın, yönetimin 2024 seçimlerini kazandığını ilan eden muhalefet adayı Edmundo Gonzalez’i ve ABD ile serbest piyasa yanlısı, aynı zamanda Venezuela halkının desteğine sahip Maria Corina Machado’yu ülkenin başına getirmek için adım atmaması olduğunu söyledi.

Nichols, “Bu, Venezuela halkını yıllardır maruz kaldığı korkunç diktatörlükten kurtarmak ve ABD ile serbest piyasa yanlısı isimleri iktidara taşımak için bir fırsat. Umarım bu fırsat heba edilmez” değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan Trump’ın seçim kampanyasında görev yapan John Pence, Maduro’nun yardımcısının görevde tutulması kararının, Washington’un Venezuela’da istikrarı koruma isteğinden kaynaklandığını savundu.

Pence, “Yönetim, ABD’nin her şeyden önce gelmesini, Venezuela’nın Amerikan ürünlerini satın almaya başlamasını ve Venezuela petrolüne erişim sağlamamızı önemsiyor. Bu, aynı zamanda Venezuela halkına da fayda sağlayacaktır” dedi. Bu sürecin kısa sürede gerçekleşmeyeceğini vurgulayan Pence, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun üç aşamalı bir yol haritası ortaya koyduğunu hatırlattı: istikrarın sağlanması, toparlanma süreci ve geçiş dönemi.

xscdfrgthy
Maduro'nun yardımcısının neden iktidarda tutulduğuna dair sorular giderek artıyor. (AFP)

Trump yönetiminin Venezuela’da petrolü kontrol altına almak amacıyla bu yolu tercih ettiğine dair haberlerin gölgesinde, Pecos Energy şirketinin CEO’su Rey Trevino söz konusu değerlendirmeye katılmadığını belirtti.

Trevino, yaşananların petrol ya da uyuşturucudan ziyade Monroe Doktrini ile bağlantılı olduğunu savunarak, Amerikalıların güvenliği için ‘ABD’nin arka bahçesine’ odaklanmanın önemine vurgu yaptı.

Petrol konusuna da değinen Trevino, “Çin ve Rusya petrol için oradayken bizim orada olmamamız neden mümkün olsun?” sorusunu yöneltti.

Öte yandan Nichols, Venezuela’daki petrol programını fiilen Delcy Rodriguez’in yönettiği uyarısında bulunarak, onu ‘sadık bir sosyalist’ olarak niteledi ve ABD’nin nüfuzunu ortadan kaldırmaya çalışacağını ifade etti. Nichols, “Onun, kardeşi Jorge Rodriguez’in (Ulusal Meclis Başkanı) ve rejimin diğer isimlerinin varlığı sürerken istikrarın nasıl sağlanacağını öngöremiyorum. Serbest piyasa ekonomisine bağlı ve ABD ile yakın ilişkiler kurmaya istekli isimlerin varlığı, uzun vadede Venezuela için daha güçlü bir istikrar sağlar ve halkın taleplerine daha iyi karşılık verir” dedi.

Nichols ayrıca, Venezuela ile ilişkilerde ekonominin yeniden canlandırılmasının temel bir hedef olması gerektiğini, bunun da ülkede daha geniş bir ekonomik açılımı içermesinin şart olduğunu dile getirdi. Buna örnek olarak, Rodriguez’in geçici devlet başkanı olarak yemin ettiği gün, Venezuela halkının temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan, ifade ve seyahat özgürlüğüne yeni sınırlamalar getiren bir kararname çıkarıldığını hatırlattı. Bu süreçte bir grup gazetecinin gözaltına alındığını, gazetecilerden birinin ise sınır dışı edildiğini belirtti.

Nichols, “Eğer hedefimiz Venezuela’yı değiştirmekse, temel haklara saygı gösterilmesi konusunda ısrarcı olmalı ve ülkede demokrasinin tesis edilmesi yönünde ilerlemeliyiz” değerlendirmesinde bulundu.

Kongre ve ‘Önce Amerika’ ilkesi

Demokratlar, Maduro’nun yakalanması sürecinde Trump’ın yetkilerini aştığını savunuyor ve dünya çapındaki askeri müdahaleler üzerinde Kongre denetimini sağlamaya çalışıyor. Bu kapsamda, beş Cumhuriyetçinin de desteğiyle Venezuela’daki askerî operasyonları sınırlayan usul oylamasında başarı sağlandı. Söz konusu tasarı yasalaşması halinde başkanlık vetosuna takılacak olsa da Nichols, bu oylamanın Cumhuriyetçi Parti tabanının, yurt dışında askerî güç kullanımına ilişkin olarak yönetimden farklı görüşlere sahip olduğunu gösterdiğini ifade etti. Nichols’a göre Trump’ın izlediği politika, benimsediği ‘Önce Amerika’ sloganıyla da çelişiyor.

xsdcfrgt
ABD Senatosu Azınlık Lideri Demokrat Chuck Schumer ve Demokrat Senatör Tim Kaine, 7 Ocak 2026'da Trump'ın Venezuela'daki yetkilerini sınırlamak için yapılacak oylamayı görüşüyorlar. (EPA)

Bu noktada Pence savunmaya geçerek, izlenen yaklaşımın ‘Önce Amerika’ sloganıyla uyumlu olduğunu vurguladı. Pence, “Önce Amerika, ABD’nin yalnız bırakılması anlamına gelmez. Batı yarımkürede komünizmden kaçan 8 milyon insan var ve sonunda onların sorunları sınırlarımıza dayandığında bizim sorunlarımız haline geliyor. Son dört yıldaki zayıf liderlik nedeniyle göç krizi ve Venezuela kriziyle birlikte derinleşen büyük bir kaos yaşandı” dedi. Pence sözlerini şöyle sürdürdü: “Şimdi Başkan Trump, Batı yarımkürede barışı sağlamak için Amerikan gücünü kullanmayı hedefliyor. Bunun göç dosyasına da olumlu yansımaları olacak. Bu nedenle izlenen politika, yaklaşımımızla tamamen örtüşüyor.”

Trevino da Pence’in değerlendirmesine katılarak, Trump’ın tabanıyla iletişimini sürdürdüğünü ve onlara Önce Amerika ilkesinin Amerikalıların güvenliğini, ABD sınırlarının dokunulmazlığını ve ülkenin güvenliğini korumak anlamına geldiğini anlattığını söyledi. Trevino ayrıca, yönetimin hedefinin, Güney Amerika’dan akan uyuşturucular nedeniyle mümkün olan en fazla sayıda Amerikalıyı kurtarmak olduğunu belirtti. Demokratlara ve eski Başkan Joe Biden yönetimine sert eleştiriler yönelten Trevino, “Maduro hakkında çıkarılan tutuklama emri Biden döneminde de yürürlükteydi. O zaman neden yakalanmadı?” ifadelerini kullandı.

zxscdf
Cumhuriyetçi Senatör Josh Hawley, Trump'ın Venezuela'daki yetkilerini sınırlama yönünde oy kullananlar arasındaydı. (AP)

Biden döneminde Dışişleri Bakanlığı’nda Batı yarımküre dosyasından sorumlu olan Nichols, bu soruya açıklık getirerek şunları söyledi: “Eğer Maduro ABD yargı yetkisine giren bir bölgede ya da ABD ile iş birliği yapan bir ülkede bulunsaydı, hakkındaki tutuklama emrini uygular, kendisini gözaltına alırdık. Ancak o, ABD hukukuna tabi olabileceği yerlere gitmekten özellikle kaçındı. Uluslararası hukuka dayanan bir mekanizma olmaksızın Venezuela’ya girip onu çıkarmak, yapmak istediğimiz bir şey değildi. Amacımız, gayrimeşru Venezuela hükümetine karşı güçlü bir uluslararası ittifak inşa etmekti.” Uyuşturucu meselesine de değinen Nichols, yönetimin bu gerekçesine şaşırdığını belirterek, Amerikalıların bugün hayatını kaybetmesine neden olan uyuşturucunun Venezuela üzerinden geçmeyen fentanil olduğunu, bu nedenle söz konusu argümanın hiçbir mantığa dayanmadığını ifade etti.

Petrol anlaşmaları

Trump yönetimi, Venezuela’daki petrol sektörüne odaklanmış durumda. Trevino, ülkede istikrarın sağlanmasıyla birlikte Venezuela’ya yatırım yapmak isteyen Amerikan petrol şirketlerinin sayısının artacağını, ancak bunun zaman alacağını ifade etti. Trevino, “Exxon Mobil gibi ülkeden çıkarılan, varlıklarına ve petrolüne el konulan şirketlerin geri dönmeye hazır olduğunu biliyorum. Ancak bu bir gecede gerçekleşmez. Rafineri altyapısının ciddi şekilde tahrip olması nedeniyle, sahadaki gelişmeleri izlemek için yüksek alarm durumunda olmamız ve daha fazla güvenlik unsuruna ihtiyaç duymamız gerekecek. Ayrıca petrolü kuyulardan rafinerilere taşıdığımız yolların da yeniden inşa edilmesi şart” dedi.

Bu sürecin 18 ila 24 ay sürebileceğini öngören Trevino, büyük petrol şirketlerinin milyarlarca dolarlık yatırımlarıyla üretimin yeniden artırılacağını ve küresel piyasaya ilave petrol arzı sağlanacağını belirtti.

zxsdfrg
Exxon Mobil, Venezuela'da faaliyetlerine yeniden başlayabilecek Amerikan şirketlerinden biri (AP)

Nichols ise bu değerlendirmeye karşı çıkarak, Trevino’nun ortaya koyduğu takvimi ‘fazlasıyla iyimser’ olarak niteledi. Nichols, günlük üç milyon varil üretim seviyesine ulaşmanın on yıldan fazla süreceğini, bunun büyük çaplı yatırımlar gerektirdiğini ve Venezuela diasporasının ülkeye geri dönmesi için güven ortamının sağlanmasının şart olduğunu söyledi.

Venezuela’nın eski Devlet Başkanı Hugo Chavez’in, Petroleos de Venezuela (PDVSA) şirketinin tüm üst yönetimini görevden aldığını hatırlatan Nichols, bu politikalar nedeniyle ülkeyi terk eden uzman kadroların geri dönüşünün hayati önem taşıdığını vurguladı. Nichols, “Siyasi ortam ve insan hakları konusunda güven oluşmazsa, gerçekten nitelikli Venezuelalılar geri dönmez. Ayrıca Venezuela halkı, petrolün ABD’ye ya da dünya ülkelerine satışından adil payını aldığını bilmek isteyecektir. Eğer bu payın adil olmadığı düşünülürse, bu durum ABD’ye yönelik bir hoşnutsuzluk yaratır. Bu, önümüzdeki iki ya da üç yıl içinde sorun olmayabilir, ancak uzun vadede Hugo Chavez’i iktidara taşıyan koşulları yeniden üretir. Sadece kısa vadeli etkiyi değil, orta ve uzun vadeli sonuçları da hesaba katmalıyız” değerlendirmesinde bulundu.


Bangladeş, Gazze’deki ‘istikrar gücüne’ katılmak istiyor

İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)
İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)
TT

Bangladeş, Gazze’deki ‘istikrar gücüne’ katılmak istiyor

İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)
İsrail hava saldırıları sonucu yıkılan binaların arasında yürüyen Gazzeliler (Reuters)

Bangladeş dün, Gazze Şeridi’nde konuşlandırılması planlanan uluslararası istikrar gücüne katılma niyetini ABD’ye iletti. Bangladeş hükümeti, Ulusal Güvenlik Danışmanı Halil Rahman’ın Washington’da Amerikalı diplomatlar Allison Hooker ve Paul Kapoor ile görüştüğünü açıkladı. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre resmî açıklamada, Rahman’ın Bangladeş’in ‘Gazze’ye konuşlandırılacak uluslararası istikrar gücüne katılmaya ilgisi olduğunu’ dile getirdiği bildirildi.

Açıklamada, Bangladeş’in olası katılımının kapsamı veya niteliği hakkında bilgi verilmedi. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan konuya dair henüz bir açıklama yapılmadı. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, kasım ayı ortasında, Barış Konseyi ve onunla iş birliği yapan ülkelerin geçici bir uluslararası istikrar gücü kurması yönünde karar almıştı. Bu karar, ekim ayında başlayan ateşkesin ardından alınmıştı.

Ateşkes, ilk aşamadan öteye ilerleyemedi ve sonraki adımlarda kayda değer bir ilerleme sağlanamadı. Ateşkes yürürlüğe girdiğinden bu yana 400’den fazla Filistinli ve 3 İsrailli asker hayatını kaybetti. İsrail ile Hamas arasında ateşkesin daha zorlayıcı aşamalarına ilişkin ciddi anlaşmazlıklar sürüyor ve taraflar birbirini ihlallerle suçluyor. İsrail’in 2023 sonlarından itibaren Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları, on binlerce kişinin ölümüne, ciddi bir açlık krizine ve tüm Gazze nüfusunun yerinden edilmesine yol açtı. Birçok insan hakları uzmanı, araştırmacı ve BM soruşturması, İsrail’in saldırılarını ‘soykırım’ olarak değerlendiriyor.


Donroe Doktrini: Trump'ın Batı Yarımküre Vizyonu

Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
TT

Donroe Doktrini: Trump'ın Batı Yarımküre Vizyonu

Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026

Stephanie Potendek Ejera

Yüzyılı aşkın bir süredir Latin Amerika, egemenlik, müdahale ve Batı Yarımküre düzeniyle ilgili düzenlemeler gibi kavramlara ilişkin farklı vizyonların test alanı olmuştur. ABD Başkanı Donald Trump'ın Venezuela, Kolombiya, Meksika ve Küba'ya verdiği ültimatomlar, bölgedeki birçok kişinin geçmişte kaldığını umduğu gerilimleri yeniden canlandırdı. Bu adımlar güvenlik çerçevesinde olsa da, uluslararası hukuk, toprak egemenliği ve Batı Yarımküre'de müdahale etmeme ilkesinin uygulanabilirliği hakkında daha derin soruları gündeme getiriyor.

Bu endişenin merkezinde, bazı yorumcuların ve analistlerin gayri resmi olarak “Donroe Doktrini” olarak adlandırmaya başladığı şey yatıyor. Donald ve Monroe isimlerini birleştiren bu terim, özellikle ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırısının ardından, Başkan Trump'ın Amerika kıtasına yönelik dış politikasında benimsediği sert yaklaşımı tanımlamak için 2025 ortalarından itibaren New York Post da dahil olmak üzere medya kuruluşlarında yaygınlaşmaya başladı.

Bu doktrin, yasayla ifade edilmiş veya resmi bir belgede yer alan bir doktrin değil, daha ziyade gazeteciler ve analistler tarafından ABD'nin bölgesel davranışındaki bir değişimi tanımlamak için kullanılan bir tanımlama. Popüler kullanımında, terim, kıtasal hakimiyete odaklanmayı, Çin gibi güçlerin dış etkisine direnmeyi ve zorlayıcı ekonomik, yasal ve diplomatik araçları kullanmaya hazır olmayı ifade ediyor.

Bu tanımlama, Başkan James Monroe tarafından Batı Yarımküre'deki sömürgeci Avrupa müdahalesine karşı koymak için formüle edilen 1823 tarihli Monroe Doktrini'nin mirasına dayanıyor. Donroe Doktrini’ne yapılan çağdaş atıflar, yeni bir yasal temelin ortaya çıktığı anlamına gelmiyor, aksine, bu, nüfuz alanları hakkındaki eski fikirlerin sağlam bir şekilde yeniden yorumlandığını yansıtıyor. Bu da egemenliğin hukuk metinlerinde nasıl tanımlandığı değil, pratikte nasıl test edildiğini yeniden şekillendiriyor. Bu ayrım, son ABD eylemleri etrafındaki hukuki tartışmayı anlamak açısından çok önemli.

Kıtasal doktrinden uygulama pratiğine

Uluslararası hukuk ve kuvvet kullanımı hukuku uzmanı Alonso Gurmendi Dunkelberg, “Donroe” teriminin kendisi üzerinde çok durmasa da, çalışmalarında “Monroe Doktrini”nin uluslararası hukuk söylemindeki geç mirasını incelemeye odaklandığını, mevcut ABD uygulamalarını “isteksiz veya yetersiz” kriteri etrafındaki tartışmalardan daha geniş bir bağlama yerleştirdiğini görüyoruz. Dunkelberg, bu sorunlu kavramı, bir ülkenin kendi sınırları içinde var olduğuna inandığı güvenlik tehditleriyle başa çıkmakta yetersiz olduğu düşünüldüğünde, sınır ötesi eylemi haklı çıkarmak için kullanıyor. Bu mantığa göre, egemenlik artık mutlak değil, dış değerlendirmeye tabi kabul edilir ve bu değerlendirmeye dayalı reaksiyonlar gerektirir.

Devletler arasında eşitlik ve müdahale etmeme ilkesi, özellikle daha güçlü aktörlerin zorlayıcı gücüne maruz kalan devletler için bölgesel uluslararası hukukun temel taşlarını oluşturuyor

Bu mantık, uluslararası hukukçu ve daha sonra Uluslararası Adalet Divanı yargıçlığı yapan Alejandro Álvarez gibi erken dönem anayasa hukukçuları tarafından formüle edilen Latin Amerika'daki yerleşik hukuk gelenekleriyle çelişiyor. Álvarez, 20. yüzyılın başlarındaki (1909) yazılarında, devletler arasında eşitlik ve müdahale etmeme ilkesinin, özellikle daha güçlü aktörlerin zorlayıcı gücüne maruz kalan devletler için bölgesel uluslararası hukukun temel taşlarını oluşturduğunu savunmuştu.

Bu fikirler daha sonra, iç hukuk yolları tüketilmeden önce herhangi bir diplomatik veya askeri müdahaleyi reddeden Calvo Doktrini ve devletler arasında eşitliği ve müdahale etmeme ilkelerini bölgesel normlar olarak benimseyen 1933 Montevideo Sözleşmesi gibi hukuki pozisyonlarla somutlaşmıştı. Tarih boyunca Latin Amerika ülkeleri, egemenliklerini dış müdahale mekanizmalarına tabi kılma girişimlerine karşı direnmiştir ve bu da uluslararası hukukun uzun soluklu bir mirasına katkıda bulunmuştur.

sdfrgty
Venezuela’nın geçici Başkanı Delcy Rodríguez ve Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez Padilla, Venezuela'daki ABD operasyonu sırasında öldürülen Venezuelalı ve Kübalı askerleri ve güvenlik personelini anıyor, 8 Ocak 2026 (Reuters)

Bu perspektiften bakıldığında, Donroe Doktrini etrafındaki mevcut tartışmalar yeni bir doktrini yansıtmaktan ziyade, uzun süredir yerleşik müdahale etmeme ilkeleri ile siyasi davranışı, güvenlik, yönetişim ve uyumla ilgili dış değerlendirmelere bağlayan modern uygulamalar arasındaki yenilenen bir gerilimi gün yüzüne çıkarıyor. Bu gerilim, özellikle zorlayıcı uygulama araçları Venezuela'ya uygulandığında belirgin bir şekilde ortaya çıktı.

Venezuela ve çağdaş zorlayıcı mekanizmalar

Şarkul Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Venezuela, zorlayıcı uygulama baskısının pratikte nasıl işlediğine dair canlı bir örnek sunuyor. Birden fazla yaptırım sistemi, varlıkların dondurulması ve sınır ötesi icraatlar, bu hedeflerin resmi formülasyonlarından bağımsız olarak, siyasi hedeflere ulaşmak için kullanılan temel araçlar haline geldi. Bu uygulamalar, meşru baskı ile yasadışı müdahale arasındaki çizgileri bulanıklaştırarak, takdir yetkisinin kapsamını genişletiyor ve hesap sorma mekanizmalarını zayıflatıyor. Daha da önemlisi, Venezuela'ya uygulanan baskı sınırlarıyla sınırlı değil. Donroe yaklaşımıyla, zorlayıcı uygulama kullanılarak daha geniş bir bölgesel ölçekte siyasi davranışın yeniden şekillendirilmesi amaçlanıyor. Bu çapraz etki, son ABD eylemlerine kıtasal önem kazandırıyor ve komşu ülkelerin Caracas'taki olaylara ilişkin artan teyakkuzunu açıklıyor.

xscdfrgt
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026 (AFP)

Küba, enerji kaynaklarına olan yapısal bağımlılığı nedeniyle Venezuela'ya uygulanan baskının bir sonucu olarak en doğrudan ve somut kırılganlık biçimlerinden biriyle karşı karşıya bulunuyor. ABD Enerji Bilgi İdaresi'nin 2022 ve 2023 verilerine göre, Venezuela tarihsel olarak Havana'nın ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 58'ini karşılarken, 2023 yılında ek olarak Meksika ihtiyacının yüzde 31'ini karşıladı. Tedarik kaynaklarını çeşitlendirme yönündeki sınırlı girişimlere rağmen, bu yapı Küba'yı Venezuela'dan gelen tedariklerde herhangi bir aksamaya karşı son derece savunmasız hale getiriyor (ABD Enerji Bilgi İdaresi - 2024).

Donroe yaklaşımıyla, zorlayıcı uygulama kullanılarak daha geniş bir bölgesel ölçekte siyasi davranışın yeniden şekillendirilmesi amaçlanıyor. Bu çapraz etki, son ABD eylemlerine kıtasal önem kazandırıyor ve komşu ülkelerin Caracas'taki olaylara ilişkin artan teyakkuzunu açıklıyor

Uygulama araçlarına dayanan politikaların şekillendirdiği bir bağlamda, enerji ilişkileri salt ticaretten siyasi hizalanmanın bir göstergesine dönüşmeye yatkın hale geliyor. Bu nedenle, Caracas'a ihracatını kısıtlaması için baskı yapmak sadece doğrudan hedefi etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda bu, ekonomik istikrarı büyük ölçüde dış enerji tedarikine bağlı olan üçüncü bir ülke üzerinde dolaylı baskı aracı olarak da kullanılacaktır.

Tedariklerdeki herhangi bir sürekli aksama, Küba ekonomisinin kırılganlığını derinleştirecek ve hükümete yöneltilen yasal ve ekonomik baskıyı, başka bir hükümeti etkileyen insani bir krize dönüştürecektir. Bu yol, dolaylı müdahale biçimlerini reddeden Latin Amerika'daki hukuki geleneklere aykırı. Calvo Hukuk Okulu, dış etkinin varlığını inkar etmez, ancak iç hukuk prosedürlerini atlayan veya ekonomik araçlar kullanarak sınır ötesi baskı uygulayan zorlayıcı uygulamaları reddeder.

Küba örneği, koşullu yaptırımın sınır ötesinde nasıl yankı bulduğunu ve bölgesel ilişkileri yeniden şekillendiren ikincil etkiler yarattığını somutlaştırıyor. Baskının düzeyinin farklı ancak doğasının aynı olduğu bu dinamik, enerji iş birliğinin stratejik hizalanma hesaplarıyla kesiştiği Meksika örneğinde daha da karmaşık bir hal alıyor.

Stratejik hizalanma hesapları

Meksika’nın konumu hem daha belirsiz hem de daha karmaşık. Küba'nın aksine, Meksika doğrudan maddi kırılganlıkla karşı karşıya değil, ancak Venezuela'ya yönelik uygulama politikalarından kaynaklanan siyasi ve hukuki baskıya giderek daha fazla maruz kalıyor. Tamamlayıcı bir enerji tedarikçisi olarak artan rolü, ekonomik iş birliğinin stratejik hizalanmayla ilgili beklentilerle nasıl kesişebileceğini gösteriyor.

swefrt6y
Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, Mexico City'deki Ulusal Saray'da düzenlenen bir basın toplantısında, 5 Ocak 2026 (AFP)

Meksika'nın tutumu, müdahale etmeme ilkesine ve diplomatik karar alma bağımsızlığına yönelik sağlam bir anayasal bağlılığın yanı sıra Washington ile karmaşık bir stratejik ilişkiyle tanımlanıyor. Buna ek olarak, enerji sektöründe veya bölgesel diplomaside Caracas ile yapılacak herhangi bir iş birliği, ekonomik değerinin ötesine uzanan yasal ve normatif sonuçları içinde taşıyor. İç politika açısından bölgesel istikrara doğru bir adım gibi görünen, dışarıda beklenen hizalanmadan bir sapma olarak yorumlanabilir.

Uluslararası ilişkilerde bu yaklaşım, devletlerin doğrudan çatışma yerine kurumsal konumlanma ve yasal çerçeveler aracılığıyla özerkliklerini korumaya çalıştıkları “yumuşak dengeleme” olarak tanımlanır. Ancak Donroe mantığı, tarafsızlığın kendisinin dış değerlendirmeye tabi olması nedeniyle bu tür manevraları daha sınırlı hale getiriyor.

Bu nedenle Meksika, karşıt beklentiler arasında sıkışıp kalmış bulunuyor. Enerji istikrarı çabalarına katılım ve diplomatik etkileşim, siyasi karar alma alanını daraltan bir uygulama merceğinden değerlendirilebilir. Meksika’nın, müdahale etmeme ilkesine bağlılığını ve dış baskıları reddettiğini kamuoyu önünde yeniden teyit etmesine rağmen, hizalanma beklentisinin devam etmesi, yasal özerkliğinin giderek artan bir baskıya maruz kalabileceğine işaret ediyor.

Bu dinamikler, farklı bir biçimde de olsa, Kolombiya’nın karşı karşıya kaldığı baskıları da yansıtıyor. Bogotá’dan bir güvenlik hizalanması talep edilirken, Meksika diplomatik ve yasal baskılarla karşı karşıya bulunuyor. İki vaka birlikte, yaptırıma dayalı bölgesel stratejilerin egemenlik üzerinde nasıl farklı, ancak benzer kısıtlamalar yarattığını ortaya koyuyor.

Devletler, doğrudan çatışma yerine kurumsal konumlanma ve yasal çerçeveler yoluyla özerliklerini korumaya çalışıyorlar. Ancak Donroe mantığı, tarafsızlığın kendisinin dış değerlendirmeye tabi hale gelmesi nedeniyle bu tür manevraları daha sınırlı hale getiriyor

Kolombiya ve güvenlik bağımsızlığının daralan sınırı

Kolombiya, Venezuela'ya uygulanan baskının paralel, ancak farklı türde sonuçlarıyla yüzleşiyor. Enerjiye güvenmek yerine, Bogotá'daki temel dinamik güvenlik hizalanması ve egemenliğin savunulması etrafında dönüyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla sonuçlanan ABD operasyonunun ardından, Kolombiyalı liderler, uluslararası hukuk uyarınca öz savunma, ulusal toprakların herhangi bir dış saldırıya karşı savunulması hakkı konusunda açık uyarılarda bulundular.

Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, ABD'nin saldırganlığını açıkça reddederek, Kolombiya'nın saldırıya uğraması durumunda kendini savunacağını vurguladı. Bu duruş, caydırıcılık ve hazırlığı diplomatik uzlaşmanın önüne koyan güvenlik reaksiyonlarını tetikleyebilecek uygulama odaklı söylemin nasıl işlediğini ortaya koyuyor.

sı8o9
Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, Kolombiya'nın başkenti Bogotá'da, Güney Amerika’da bağımsızlık lideri Simón Bolívar'ın resminin bulunduğu pankartlar taşıyan destekçileriyle çevrili, 7 Ocak 2026 (Reuters)

Venezuela'daki istikrarsızlık uluslararası bir güvenlik tehdidi olarak gösterildiğinde, koordineli uygulama örtük bir yanıt haline geliyor. Bu durum, Kolombiya'yı özellikle sınır kontrolü, istihbarat iş birliği ve göç yönetimi konularında uyumluluk beklentilerinin ön saflarına yerleştiriyor. Aynı zamanda, bu süreç Bogotá'nın müzakereci barış süreçleriyle ilgili taahhütlerine ve bölgesel güvenlik politikasının özerkliğine baskı yapıyor.

Bu duruş, özellikle ABD müdahalesinden çekinenler arasında kısa vadeli iç siyasi kazanımlar sağlayabilir, ancak aynı zamanda diplomatik manevra alanını daraltma ve ikili bölünmeleri derinleştirme riskini de taşıyor. Egemenliğini koruma arayışında Kolombiya, arabuluculuk ve hukuki esneklik kapasitesinin, direnmeye çalıştığı dinamikler tarafından aşındırıldığını görebilir.

Egemenliğini koruma arayışında Kolombiya, arabuluculuk ve hukuki esneklik kapasitesinin, direnmeye çalıştığı dinamikler tarafından aşındırıldığını görebilir

Küba, Meksika ve Kolombiya'nın deneyimleri birlikte ele alındığında, tek bir devlete uygulanan baskının tüm bir bölgeyi nasıl yeniden şekillendirebileceğini ortaya koyuyor. Enerji bağları, diplomatik bağımsızlık ve güvenlik tercihleri, bir devletin etkisinin iç kurumlarıyla değil, siyasi hizalanmaya ilişkin dış beklentilere uygunluğuyla ölçüldüğü, birbirine bağlı sadakat testleri haline geliyor.

Donroe Doktrini olarak adlandırılan şey, eski bir kıta düzeninin yeniden canlanışını değil, kabulden ziyade uyumu önceliklendiren bir yeniden şekillendirmeyi yansıtıyor. Zorlayıcı araçların yasal ve idari süreçlere entegre edilmesiyle, hukuk ve güç arasındaki denge bölge genelinde değişiyor. Tehlike sadece istikrarsızlaştırmada değil, aynı zamanda iş birliğinin temelini oluşturan yasal güvenin kademeli olarak aşınmasında da yatıyor.

xdfergt
ABD güçleri tarafından tutuklanmasının ardından Havana'da Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu destekleyen bir mitingde Kübalılar Venezuela bayrakları sallıyor, 3 Ocak 2026 (AFP)

Uygulamanın alanı genişledikçe, Batı yanlısı gruplar bile ideolojik muhalefetten değil, yasal hayal kırıklığından kaynaklanan yabancılaşmaya karşı savunmasız hale gelirler. Gücün koşullu olarak ele alınması, hem müttefikler hem de rakipler arasında güveni aşındırır ve bölgesel iş birliğinin normatif temellerini zayıflatır.

Bu yaklaşımın nüfuzu artırıp artırmayacağı veya dağılmayı hızlandırıp hızlandırmayacağı henüz belli değil. Ancak kesin olan şey, hukuki terimlerle çerçevelenen baskının, doğrudan hedeflerinin ötesine uzanan sonuçlar doğurarak Amerika kıtasındaki güç, eşitlik ve özerklik kavramlarını yeniden şekillendirdiğidir.