Türkiye'nin Ortadoğu'daki bölgesel nüfuzunun yeniden şekillenmesinin boyutları

Türkiye’nin Ortadoğu’daki ve Afrika Boynuzu'ndaki nüfuzunun uzun ve köklü bir geçmişi var

Suriye'nin Afrin ilçesinin dış mahallelerinde bir TSK tankı, 19 Ekim 2022 (AFP)
Suriye'nin Afrin ilçesinin dış mahallelerinde bir TSK tankı, 19 Ekim 2022 (AFP)
TT

Türkiye'nin Ortadoğu'daki bölgesel nüfuzunun yeniden şekillenmesinin boyutları

Suriye'nin Afrin ilçesinin dış mahallelerinde bir TSK tankı, 19 Ekim 2022 (AFP)
Suriye'nin Afrin ilçesinin dış mahallelerinde bir TSK tankı, 19 Ekim 2022 (AFP)

Emced Ferid et-Tayyib

Geçtiğimiz haftalarda Arap bölgesi, Ortadoğu ve Doğu Afrika tüm düzeylerde büyük dönüşümlere tanık oldu. Bu dönüşümlerin belki de en dikkat çekici olanı Suriye'de meydana gelen büyük değişimdi. Suriye'de Beşşar Esed rejimi düşerken 1963 yılından bu yana iktidarda olan Baas yönetimi sona erdi.

Türkiye bu değişimin arkasında sadece Suriye muhalefetini doğrudan destekleyerek önemli bir rol oynamakla kalmadı, uluslararası ve bölgesel ittifaklardan ve pozisyonlardan oluşan karmaşık bir ağın yönetimini de üstlendi. Bu değişimin önünü açmak ve sorunsuz bir şekilde kabul edilmesini sağlamak için İran ve Rusya’nın Suriye'deki nüfuzunu sınırlandırmaya çalıştı.

Türkiye, Suriye savaşı trajedisini sona erdirmedeki bu başarısının ardından kendisini sadece Ortadoğu'da değil, Kızıldeniz bölgesinde ve Afrika Boynuzu'nda da önemli ve etkili bir aktör ve bölgesel istikrar sağlayıcı bir güç olarak sunmaya hazırlandığı açıkça görülüyor. Türkiye aynı zamanda Somali ve Etiyopya arasında limanların kullanımı konusunda yaşanan ve neredeyse Afrika Boynuzu'nda yeni bir bölgesel savaşın fitilini ateşlemesine ramak kalan gerginliği ve anlaşmazlıkları da başarıyla dizginledi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Türkiye, 12 Aralık 2024 tarihinde imzalanan ve Etiyopya'nın Somali’nin egemen otoritesi altında Kızıldeniz'in uluslararası sularına güvenilir ve sürdürülebilir bir şekilde erişimini garanti eden Ankara Anlaşması'nı imzalamak üzere iki ülkeyi bir araya getirmeyi başardı ve Eritre'nin Etiyopya'dan bağımsızlığını kazanmasının ardından 1991 yılından bu yana deniz erişimi olmayan dünyanın en kalabalık ülkesi Etiyopya'nın en büyük endişelerinden ve taleplerinden birini ele aldı.

Ardından 13 Aralık'ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sudan'da şiddetlenen savaşı durdurmaya yönelik doğrudan bir faktör olarak Sudan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında doğrudan müzakere kanalları açmak ve iki ülke arasındaki durumu yatıştırmak için cesur bir girişimde bulunduklarını açıkladı.

Kızıldeniz'in stratejik önemi

Tüm bu gelişmelerle arasında Kızıldeniz, sadece Türkiye'nin hamlelerini okurken, analiz ederken ve değerlendirirken değil, aynı zamanda çatışmalarla dolu bir bölgedeki siyasi ve ekonomik önemi açısından da dikkate alınması gereken merkezi bir konuma sahip.

Afrika ve Asya kıtaları arasında yer alan Kızıldeniz, bölgedeki siyasi çalkantıların ve rekabetlerin merkezi oldu. Bir deniz yolu olarak Kızıldeniz, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık yüzde 30'una ev sahipli yapıyor. Küresel ticaretin yıllık yaklaşık yaklaşık 65,1 trilyon dolarlık kısmı Kızıldeniz üzerinden sağlanıyor. Bu hacim, günlük yaklaşık 2,6 milyon varil ham petrol ve rafine petrol ürününün Kızıldeniz'in en güneyindeki Bab’ul-Mendeb Boğazı, Suveyş Kanalı ve Mısır'da bulunan ve Kızıldeniz'i Akdeniz'e bağlayan günlük 5,2 milyon varil kapasiteli Sumed Boru Hattı üzerinden taşındığı küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12 ila yüzde 15'ini de kapsıyor. Bahsi geçen güzergâhlar üzerinden yapılan doğalgaz ihracatı küresel sıvı doğalgaz (LNG) ticaretinin yaklaşık yüzde 8'ini oluşturuyor. Avrupa doğalgaz ithalat kaynaklarını çeşitlendirmeye, Rus boru hatlarına bağımlılığını azaltmaya ve Körfez ve Kuzey Afrika'dan sıvı doğalgaz ithalatını arttırmaya çalıştığından, Kızıldeniz ve Sumed Boru Hattı üzerinden ihraç edilen doğalgazın önemi Ukrayna savaşından sonra daha da arttı. Çünkü Avrupa doğalgaz ithalat kaynaklarını çeşitlendirmeye, Rusya’nın enerji kaynaklarına bağımlılığını azaltmaya ve Körfez ülkelerinden ve Kuzey Afrika'dan LNG ithalatını arttırmaya çalışıyor.

Kızıldeniz'de son dönemde yaşanan çatışmalar küresel seyrüsefer trafiğinde ve ticarette aksamalara yol açtı. Husilerin Kızıldeniz'deki saldırıları nakliyeleri geciktirirken sigorta ve nakliye maliyetlerini yükseltti. Bazı gemilerin Ümit Burnu'nun etrafından dolaşmak zorunda kalmasıyla nakliye süreleri ve masrafları önemli ölçüde arttı.

Bu rekabet, Sudan’daki mevcut savaşın patlak vermesine önemli ölçüde katkıda bulundu. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin devrilmesiyle sonuçlanan son gelişmelerden sonra Rusya, Tartus'ta bulunan ve kendi sınırları dışında olan tek deniz üssünü kaybetti. Bu durumun Rusya'yı ya Sudan'ın Kızıldeniz kıyısında ya da Afrika kıyısındaki askeri varlığına ikmal hatları sağlamak için Libya'nın Akdeniz kıyısında bir askeri üs kurarak Ortadoğu'da bir deniz varlığı edinme çabalarını yoğunlaştırmaya itmesi bekleniyor. Tüm bu karmaşık dinamikler deniz ticaretindeki düşüşe katkıda bulunarak Süveyş Kanalı'nın gelirlerini olumsuz etkiliyor ve Mısır ekonomisine ciddi zarar veriyor.

Türkiye'nin bölgedeki hamlelerinin bu dinamiklerden bağımsız olmadığı bir gerçek. Avrupa ve genel olarak Batı ile huzursuz bir ilişkiye sahip olan Türkiye, 1952 yılından bu yana NATO üyesi. NATO bünyesinde en fazla askere sahip  ikinci ülke konumumda olan Türkiye’nin topraklarında NATO Müttefik Kara Komutanlığı yer alıyor.

Türkiye'nin İncirlik’teki ve Konya’daki hava üsleri Balkanlar, Sırbistan ve Kosova'dan Irak ve Afganistan'a kadar NATO'nun askeri operasyonlarının çoğunda ana askeri üsler olarak kullanıldı. Türkiye ayrıca 2012 yılından bu yana İran'a yaklaşık 500 km uzaklıkta bulunan ve NATO'nun füze savunma sisteminin önemli bir parçası olarak hizmet veren Kürecik radar istasyonuna da ev sahipliği yapıyor. Ancak, 1949 yılında Avrupa Konseyi'nin on kurucu üyesinden biri olan Türkiye, Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye olmayı başaramadı. AB Genel İşler Konseyi'nin 2018 haziranındaki bir açıklamasına göre Türkiye’nin çetrefilli bir müzakere konusu olan AB'ye tam üyeliği 2005 yılında çıkmaza girdi.

cvdfgrt
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya'da 2019 yılında düzenlenen Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı'nın açılış töreninde dondurma yerken (AFP)

Türkiye’nin Ortadoğu’daki ve Afrika Boynuzu'ndaki nüfuzunun uzun ve köklü bir geçmişi var. Osmanlı İmparatorluğu'na kadar uzanan bu nüfuz, İkinci Dünya Savaşı, milli kurtuluş mücadeleleri ve dünyanın dört bir yanındaki geçiş güzergahlarının ve stratejik bölgelerin kontrolü için yaşanan rekabet sonucu zayıflamış olsa da her zaman dini ve kültürel faktörlerce desteklendi.

Dolayısıyla Türkiye'nin bölgedeki son hamlelerinin, Donald Trump'ın ABD başkanlık görevini devralacağı tarih yaklaşırken özellikle Batı’nın ve Avrupa'nın desteğiyle durumu yeniden düzenleme çabasına girmesi ihtimal dışı değil. Trump'ın Rusya ile yakınlaştığı biliniyor. Batı dünyası adına dünya polisi -jandarması- rolünü oynamak yerine küresel politikaları bölgesel oyunculara devretme niyetinde olduğu düşünülüyor.

Trump ve Putin arasındaki yakınlaşma çerçevesinde bu anlaşmalardan bazıları Ortadoğu, Doğu Afrika ve Kızıldeniz'de artan kaos nedeniyle büyük bir ekonomik sarsıntı yaşayan Avrupa'nın işine gelmeyebilir. Belki de Avrupa'yı, Eski Dünya kıtalarının bu çalkantılı bölgesinde önemli bir aktör olarak konumunu sağlamlaştırması için Türkiye'nin müttefikliğine destek vermeye iten de budur.

Türkiye'nin Sudan'a yönelmesi

Türkiye ilk kez Sudan örneğinde diplomatik inceliklerden ziyade çıkarlar temelinde müzakere için tüm kartları açıkça masaya koyduğu bir inisiyatif aldı. Türkiye bunu sadece siyasi konumunu sağlamlaştırmak için değil, aynı zamanda Sudan meselesi Kızıldeniz'deki eski emellerini canlandırdığı için de yapıyor. Sudan’ın eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir döneminde Rusya’nın yanı sıra Türkiye de Sudan’ın Kızıldeniz kıyılarında bir liman ya da deniz üssü edinmeye çalışmıştı.

Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’den ilk kez cumhurbaşkanlığı düzeyinde Sudan'a yapılan bir ziyaret gerçekleştirdi. Türkiye'nin Sevakin Limanı’nın bir bölümünü geçici olarak kullanma hakkını elde ettiğini, böylece bölgeyi bir turizm beldesi ve Kızıldeniz üzerinden Mekke'ye giden hacılar için bir geçiş noktası olarak yeniden inşa edebileceğini açıkladı. Dönemin Sudan Dışişleri Bakanı İbrahim Gandur, Türkiye'nin Sudan'ın Kızıldeniz kıyısında (Sudan'ın Kızıldeniz bölgesinin başkenti ve ülkenin ana limanı olan Port Sudan'ın yaklaşık 60 kilometre güneyinde yer alan bir yarımada olan Sevakin’de) Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma harap haldeki bir limanı yeniden inşa edeceğini ve burada sivil ve askeri gemilerin bakımı için bir donanma tersanesi kuracağını duyurdu.

Türkiye'nin bu girişimi, Sudan’daki barış sürecini ileriye taşıyacak bir ivme noktası olabilir, ancak bunun için başta Cidde Müzakere Platformu olmak üzere diğer müzakere girişimleriyle bütünleşmesi gerekiyor. Sudan'daki barış için yürütülen çabaları ilerletmek amacıyla Manama'dan Cenevre'ye, Cibuti’den Moritanya'ya kadar birçok bölgesel girişim oldu. Fakat bu girişimler, uygulanması Sudan hükümetinin herhangi bir müzakereye girmesinin koşullarından biri haline gelen ön anlaşmalara varmayı başaran Cidde Müzakere Platformu’nun ne ötesine geçebildi ne de yerini alabildi. Uluslararası ve bölgesel tarafların bu girişimleri arasında tamamlayıcı roller aramak üzere koordinasyon sağlamaları -ki böyle bir koordinasyon şu an yok- Sudan'da uzayıp giden savaşın kısır döngüsünü kırmada başarının anahtarı olacağına şüphe yok.



Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

İran’a savaş ilan edilmesinden birkaç gün önce, şubat ayında ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal İstihbarat Direktörü’nü Oval Ofis’e çağırarak kapsamlı bir saldırı düzenlemenin doğru bir fikir olup olmadığını sordu.

O dönemde üst düzey danışmanları ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın son yılların en zayıf döneminde olduğunu ve bunun Trump’a İran’ın nükleer programını dağıtmak için nadir bir fırsat sunduğunu söyledi.

The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan habere göre Trump, dönemin Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’a geniş çaplı bir saldırının başarılı olup olmayacağını ve hatta İran rejimini devirebileceğini sordu.

Toplantı hakkında bilgi sahibi kişilere göre Gabbard, Trump’ı İran’ın Dini Lideri’nin öldürülmesinin büyük olasılıkla daha sert ve nükleer silahlara sahip olmaya daha açık yeni bir rejimin kurulmasına yol açacağı konusunda uyardı.

Gabbard ayrıca Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği, bunun küresel enerji piyasasını tehdit edeceği ve bölgedeki ABD güçleri ile müttefiklerini hedef alabileceği uyarısında bulundu.

Üst düzey askeri komutanlardan uyarılar

Uyarılar istihbaratla sınırlı kalmadı; üst düzey askeri komutanlar da Trump’a savaşın can kayıplarına yol açacağını, ayrıca halihazırda ciddi baskı altında bulunan ABD güçlerinin silah stokları ve savaşa hazırlık düzeyi konusunda endişeler bulunduğunu bildirdi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, temkinli olunması çağrısında bulunan önde gelen yetkililer arasında yer aldı. Vance, İran’ın müzakereler yoluyla nükleer programını tasfiye etmeyi kabul edebileceğini ve bir anlaşmaya varmanın, sonuçlarının kontrol edilmesi güç bir savaşa girmekten daha az maliyetli olacağını savundu.

Ancak ABD’li yetkililere göre Trump, sonunda Pentagon’un sunduğu planlara ikna oldu. Söz konusu planlar, İsrail’in İran yönetimini hedef aldığı süreçle eş zamanlı olarak İran’daki askeri tesislere ağır darbeler indirmeyi ve ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan kararlı seçenekler olarak nitelendirildi.

Kayıpların farkına varmadan zaferi kutlamak

Savaşın 28 Şubat’ta başlamasının hemen ardından, CIA Direktörü John Ratcliffe ile ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff, Mar-a-Lago’da düzenlenen bir bağış toplama etkinliğine katıldı ve Trump’a İsrail’in İran Dini Lideri Ali Hamaney’i öldürdüğünü bildirdi. Trump haberi duyunca o kadar memnun oldu ki ikiliden haberi salondakilere duyurmalarını istedi. Salon alkışlarla inledi.

frbgfrb
İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninde bir kadın ABD Başkanı Donald Trump’a karşı bir pankart taşıyor, 9 Temmuz 2026. (Reuters)

Ancak bu zafer duygusu uzun sürmedi; zira askeri kayıplar ile ABD üsleri ve ekipmanlarında meydana gelen hasarlar, Washington’ın savaştan elde ettiği kazanımlara ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirmeye başladı.

Bu sırada İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel petrol ve gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin sekteye uğramasına yol açtı. Bu durum akaryakıt fiyatlarını yükseltirken, ABD yönetimi üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıyı da artırdı.

Çatışmalar sonucunda yaklaşık 3 bin İranlı ve 18 ABD askeri hayatını kaybederken, ABD Savunma Bakanlığı 756 Amerikalı askerin daha yaralandığını açıkladı.

ABD üsleri de zarar gördü, petrol rezervleri tüketildi ve mühimmat stokları azaldı. Savaş, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin şansını da olumsuz etkilemeye başlarken, Trump’ın kamuoyu desteği başkanlığı döneminin en düşük seviyesine geriledi.

Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimlerde görev yapmış, Nükleer Tehdit Girişimi (NTI) uzmanı Eric Brewer, yaşananların öngörülebilir olduğunu belirterek, “Bunların hepsi bekleniyordu ve bu konuda uyarılar yapılmıştı” dedi.

Trump, 28 Şubat’ta başlayan saldırının düzenlenmesi emrini verdi ve İranlıları hükümetlerini devirmeye çağırdı. Aradan yaklaşık altı ay geçmesine rağmen, başkanın altı hafta içinde sona erdireceğini vadettiği çatışma, ufukta belirgin bir son görünmeksizin devam ediyor.

17 Haziran’da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve 60 gün sürecek nükleer müzakerelerin başlatılması için geçici bir barış anlaşmasına varıldı.

Ancak anlaşma uzun sürmedi; Tahran’ın boğazdaki gemilere yönelik saldırılarına yeniden başlaması üzerine Trump bunu anlaşmaya ihanet olarak değerlendirdi.

O tarihten bu yana tehdit ve müzakere döngüsü tekrarlandı. Trump anlaşmalara varıldığını duyurdu, ardından bu anlaşmalar çöktü; daha sonra İran’ı teslim olmaya zorlamak amacıyla güç kullanma tehdidinde bulundu ve yeni bir anlaşmaya varılabileceğine ilişkin işaretler ortaya çıktığında ise zaman zaman geri adım attı.

Savaştan ekonomik baskıya

Nükleer müzakereler için tanınan sürenin 17 Ağustos’ta sona ermesiyle Trump yönetimi, yeni ve geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemek yerine ekonomik baskıya yöneldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Trump’ın ‘rejimi devirmek’ amacıyla ekonomik baskı kampanyasına yöneldiğini söyledi.

Savaşın başlamasından altı ay sonra ‘rejim değişikliği’ yeniden ABD’nin İran politikasının merkezine otururken, çatışmanın hâlâ net bir sonu görünmüyor. Trump’ın ne istediği nükleer anlaşmayı elde edebildiği ne de Amerikalılara vaat ettiği hızlı sonuca ulaşabildiği görülüyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Olivia Wells, Trump’ın ‘İran’ın askeri kapasitesini ve nükleer tesislerini yok ettiğini’ ve şimdi deniz ablukası ile yaptırımlar aracılığıyla İran ekonomisini boğmaya hazırlandığını söyledi. Wells, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına asla izin vermeyecek” ifadesini kullanırken, Tahran’a da “İran’ın bir anlaşmaya varması akıllıca olur, aksi takdirde ne olabileceğini biliyor” mesajını verdi.

Rapora göre böylece Trump yönetimi, savaşın başlamasından altı ay sonra karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: İran’ın nükleer programının sona ermesini garanti altına alacak bir anlaşmaya varmak ya da teslim olmaya hazır görünmeyen bir rejime karşı ekonomik ve askeri baskıyı sürdürmek. Savaşın ne zaman ve nasıl sona ereceği ile nihai sonuçları ise hâlâ farklı ihtimallere açık.


Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
TT

Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)

Mustafa Rüstem

 Alışılmış diplomatik protokollerden ve normlardan çok uzak olan üst düzey Suriye ve İsrail heyetleri arasındaki görüşme, ilişkilerde on yıllarca süren kopmanın ve iki ülke arasında düşmanlıkla dolu tarihin ardından atılan ilk köprü gibi görünüyor. ABD arabuluculuğuyla Ürdün'de Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen görüşme, tüm buzdan kalıpları kırdı ve kapalı kapılar ardında müzakere edilen bir anlaşmanın başlangıcına dair spekülasyonlara geniş bir kapı açtı.

Gözlerden uzak bir buluşma

İsrail'in geçen hafta Suriye'nin kuzeyindeki İdlib kırsalında bulunan Ebu Zuhur Havaalanı'na (bir hava üssü) düzenlediği saldırı, gerilimi azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünse de Ürdün toplantısının iki ülke arasında güvenlik anlaşması görüşmelerini başlatmaya yönelik ilk ön adım olmasına dair beklentiler yüksek.

Ürdün Haber Ajansı, resmi bir kaynağa atıfta bulunarak, İsrail'in Suriye topraklarına hava saldırıları düzenlemesinin ardından, Suriye'nin talebi üzerine iki heyet arasında gerilimi azaltma ve sükuneti sağlama konularını görüşmek üzere bir toplantı yapıldığını doğruladı. Kaynak, “Ürdün Krallığı, İsrail saldırganlığının durdurulması ve geri çekilme anlaşmasına saygı gösterilmesi gerekliliğini vurgularken, Suriye hükümetinin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü koruma çabalarına mutlak desteğini teyit etmektedir” dedi.

Stratejik ve güvenlik araştırmacısı ve eski Ürdün İstihbarat Genel Müdürlüğü Başkanı Ömer el-Radad, özel bir röportajda, bu son toplantının ABD arabuluculuğuyla yapılan ilk toplantı olmadığını, özellikle Suveyda ve Güney Suriye'de çeşitli toplantılar yapıldığını açıkladı. “Ürdün'ün İsrail ile ilişkileri sıcak değil, ancak Türkiye ve Suriye ile sıcak” diye belirtti.

Şöyle devam etti: “Toplantıda, Suriye içindeki güvenlik ve askeri operasyonları koordine etmekle görevli, Amerikan gözetiminde Ürdün'de ortak bir operasyon odasının kurulması görüşüldü. Bu, bilhassa Ebu Zuhur Havaalanının bombalanması ve taşıdığı iki mesajdan sonra, Suriye'nin bölgesel çatışmalar, özellikle de Türkiye-İsrail anlaşmazlığı için önemli bir arena haline gelmesini önleyecektir. Söz konusu mesajlardan biri Şam'a idi ve Ankara, Türkiye ile ilişkilerini genişletmemesi gerektiği anlamını taşıyordu.” Radad, en kötü senaryoda bile, Tel Aviv ve Ankara arasındaki çatışmanın tırmanmasını beklemediğini, bunun yerine yeni askeri üslerin kurulması veya eski rejime ait üslerin yeniden inşasıyla ilgili olarak Suriye içinde bazı bölgelere yönelik saldırılarla sınırlı kalacağını belirtti.

Suriye ve egemenliğe saygı

Bu arada, Şam bir İsrail heyetiyle görüşme yaptığını doğruladı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan diplomatik bir kaynak, Dışişleri Bakanı’nın başkanlık ettiği ve genel ile askeri istihbarat başkanlarını da içeren üst düzey bir Suriye heyetinin, pazar günü Amerikan arabuluculuğunda ve Ürdün’ün ev sahipliğinde bir İsrail heyetiyle görüştüğünü açıkladı.

Diplomatik kaynak, resmi Suriye Arap Haber Ajansı'na (SANA) verdiği demeçte, İsrail saldırılarını, tutuklamalarını ve hedefli saldırılarını durdurmak, gelecekte daha kapsamlı bir anlaşmanın temelini oluşturabilecek bir güvenlik anlaşmasına varmak amacıyla müzakere sürecini yeniden canlandırmak için, pratik mekanizmalar belirleme konusunda görüşmelerin devam ettiğini söyledi. Kaynak ayrıca, müzakere sürecine geri dönmenin yollarını araştırırken gerilimi azaltmak için pratik adımlar atıldığını da belirtti.

Resmi Suriye pozisyonu, herhangi bir güvenlik düzenlemesinde Suriye'nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve egemen haklarına saygı gösterilmesinin gerekliliğini vurguladı. Kaynak, acil önceliğin İsrail güçlerinin 8 Aralık 2024'ten önceki hatlara çekilmesi ve 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın tam olarak yeniden etkinleştirilmesi ve uygulanması olduğunu vurguladı.

Anlaşmanın kırılganlığı

Bu arada, Washington'daki Reconnaissance Research’in (Keşif ve İstihbarat Araştırmaları) CEO'su Abdulaziz el-Anjeri, toplantının barışın önünü açmasını beklemiyor. Ona göre herhangi bir güvenlik anlaşması, özellikle İsrail'in kendisini taviz vermeye zorlayacak bir Suriye askeri baskısı altında olmaması nedeniyle, kırılgan ve sınırlı kalacaktır. Aksine, İsrail’in hava saldırılarını durdurmasına ve 8 Aralık 2024 öncesi hatlara dönmesine ihtiyacı olan taraf Şam'dır. Bu nedenle, İsrail müzakerelere dengeli bir çözüm arama pozisyonundan ziyade, şartlarını dikte eden güçlü taraf pozisyonu ile yaklaşacaktır.

Anjeri, toplantının sızdırılmasının İsrail tarafından kaynaklandığının kanıtlanması durumunda, bunun Şam'ı içeride zor durumda bırakmak, İsrail ile herhangi bir açık taviz almadan müzakere ettiğini göstermek amacıyla Şam üzerinde ilave bir baskı taktiği olarak yorumlanmasının mantıklı olduğunu belirtti. Ona göre bu durum, özellikle ikili görüşmelerin mevcut Arap çerçevelerinden ve 2002'de Beyrut'taki Arap Zirvesi'nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'nden bağımsız olarak ilerlemesi halinde, daha geniş bir Arap hassasiyetine yol açabilir.

Şunları da belirtti: “Şam bugün son derece zayıf bir konumda müzakereleri yürütüyor ve İsrail, gerçek bir askeri tehdit oluşturmayan tarafa adil bir barış teklif etmek için hiçbir neden görmüyor. Bu nedenle, bu aşamada muhtemel olan barış değil, Suriye'ye İsrail'den çok daha fazla kısıtlama getiren güvenlik düzenlemeleridir. Bunun tek istisnası Washington’un, daha büyük bir denge sağlamak için nüfuzunu kullanmasıdır ki, bunun için şu anda siyasi bir garanti de bulunmuyor.”

ABD Başkanı Donald Trump'ın bu tür görüşmeler için baskı yapmasıyla ilgili olarak Anjeri şu yanıtı verdi: “Başkan Trump müdahale ederse, amacı Suriye arenasının patlamasını veya İsrail-Türkiye çatışmasının arenası haline gelmesini önlemek olacaktır, Netanyahu'yu Şam ile kapsamlı bir barışa zorlamak değil. Washington durumu yatıştırmak isterken, İsrail ise Filistin arenasının ötesine, birden fazla bölgesel arenaya uzanan yayılmacı politikası göz önüne alındığında, en düşük siyasi maliyetle mümkün olan en büyük güvenlik garantilerini istiyor.”

İki tarafın sunabileceği tavizlerle ilgili sorularımıza cevaben, “Denklem eşit değil. Şam, güneyin silahlandırılması, Türk askeri varlığı ve Golan Tepeleri yakınlarında güçlerin konuşlandırılması konularında kısıtlamaları kabul etmek, ayrıca İran ve Hizbullah'ın Suriye topraklarına geri dönmeyeceğine dair garantiler de vermek zorunda kalabilir. Karşılığında ise hava saldırılarının durdurulması veya azaltılması, İsrail'in kısmi geri çekilmesi ve 1974'teki Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması düzenlemelerinin yeniden canlandırılması gibi tavizler elde edebilir” dedi.

Anjeri, Ürdün'ün rolünün sadece ev sahibi ülke olmanın ötesine uzandığına ve Suriye'deki durumun kontrolden çıkmasını önlemede doğrudan bir çıkarı olduğuna inanıyor. Zira Ürdün, sınır ötesine uzanan geniş aşiret ve kabile bağları veya olası yeni mülteci akınları nedeniyle ortaya çıkabilecek herhangi bir yeni kaostan hem güvenlik hem de sosyal istikrar açısından ilk etkilenen ülkeler arasında olacaktır. Bu nedenle, birincil siyasi sponsor ABD olsa bile, Ürdün'ün bu süreci kontrol etmeye çalışması doğaldır.

Bir telefon görüşmesi

 Mossad Direktörü Gofman, geçen hafta, özellikle 14 Ağustos'ta, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanının bombalanmasından sadece birkaç gün önce, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile bir telefon görüşmesi yapmıştı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu temas, Tel Aviv ve Şam arasındaki en üst düzey iletişimlerden birini temsil ediyordu ve Türk faaliyetleri ve artan askeri varlığı, silah satışları, insansız hava araçlarının temini ve Suriye ordusuna silah tedariki etrafında dönmüştü.

Buna karşılık, bu ayın 17'sinde Ebu Zuhur hava üssüne yapılan saldırıdan sonra Şeybani, Türk askeri personelinin eğitim ve askeri iş birliği amacıyla üssü ziyaret ettiğini belirtti. Aynı zamanda, şu anda Suriye Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere rehabilitasyon aşamasında olan havaalanında bir Türk üssü kurma niyetinin olmadığını da vurguladı. Henüz faaliyete geçmemiş olan hava üssünde herhangi bir Türk takviye birliğinin varlığına dair bilgileri yalanladı. Bu arada, Türkiye Savunma Bakanlığı, Suriye'nin askeri yeteneklerini geliştirme çabalarına destek vermeye devam edeceğini taahhüt etti ve İsrail'in saldırısından önce veya saldırı sırasında havaalanında herhangi bir Türk askeri personelinin bulunmadığını belirtti.

Olası senaryolar

Radad, Suriye politikasının “Amerikan koordinasyonu ve Avrupa'daki memnuniyet duygusuna ek olarak, doğasında var olan bilgelik ve pragmatizmine” işaret etti. Ona göre görüşmeler İsrail'in güney Suriye'deki müdahalelerine değindi, fakat varılan herhangi bir mutabakatın sonucu belirsiz ve nihai bir anlaşmaya varılması beklenmiyor. Belki de Suriye'nin nihai hedefi 1974’te belirlenen ateşkes hattına geri dönmektir.

“Her halükârda, sorun ancak Lübnan ve İsrail hükümetleri arasında yaşananlara benzer bir güvenlik ateşkesi ve ardından bir barış anlaşmasıyla çözülecektir. Ancak Suriye'deki durum oldukça farklı, çünkü orada Hizbullah'ın varlığı veya Suriye'den İsrail'e yönelik herhangi bir fraksiyonun oluşturduğu tehdit yok” diye belirtti.

Geleceğe dair senaryolara gelince, Radad, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanına yapılan saldırıyla duracağını tahmin ettiği gerilimdeki tırmanmaya değinerek, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu İsrail seçimleriyle ilgili bir başlık arayışında olsa da gerilimin daha fazla artmayacağını belirtti. Netanyahu’nun İsrail'in gücüne ve yedi veya sekiz cephede savaştığına kamuoyunu ikna ederek şansını artırmak istediğini de ifade etti.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu
TT

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD'nin İran'a yönelik baskısını ekonomik tecrit sürecini başlatarak artırdığı bir dönemde Pakistan, savaşı sona erdirmeyi ve bölgesel yansımalarını kontrol altına almayı amaçlayan bir müzakere süreci başlatmak üzere salı günü Tahran'a yöneldi. Girişimin odağında özellikle Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması yer aldı.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, Tahran ziyaretinin sonunda yaptığı açıklamada, Pakistan ile İran'ın daha fazla tırmanmayı önlemenin yolları ve çatışmaya müzakereler yoluyla çözüm bulunması konularını ele alan görüşmelerde önemli ilerleme kaydettiğini söyledi.

Buna karşılık ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Amerikan saldırılarının İran'ın askeri ve nükleer tesislerinde hasara yol açmasının ardından İran ekonomisine yönelik baskıları daha da artırmaya hazırlanıyor. Wall Street Journal, Beyaz Saray Sözcüsü'nün, İran'ın bir anlaşmaya varmasının akıllıca olacağını, aksi takdirde sonuçların ne olacağının farkında olduğunu söylediğini aktardı.

Bu gelişmeler, Washington'ın İran'a yönelik ikincil yaptırımlarının kapsamını beş yeni sektörü içine alacak şekilde genişletmesiyle eş zamanlı gerçekleşti. Dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı sektörlerini hedef alan yeni yaptırımlar kapsamında yaklaşık 60 kişi, kuruluş ve gemi de yaptırım listesine alındı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, söz konusu adımı İran ekonomisinin finansman damarını kesmeyi amaçlayan ekonomik tecrit operasyonunun bir parçası olarak nitelendirdi.

İran Ekonomi Bakanı Ali Medeni Zade ise “ABD yaptırımlarına tamamen hazırız” dedi. Devlet televizyonuna konuşan Zade, “Doğal olarak düşmanlar bize karşı ekonomik terör saldırısı başlatmak istiyor. Ancak bizim de kendi araçlarımız var ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı biliyoruz. Yaklaşımımızın savunma amaçlı olduğunu ve sadece savunmayla yetineceğimizi düşünmemeliler. Aksine, bizden bir saldırı beklemeliler” ifadelerini kullandı.